IŞİD ve benzerlerini anlamak

28.10.2019 medyascope.tv

28 Ekim 2019'da medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Şükran Şençekiçer hazırladı.

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Hafta sonu dünya çok önemli bir haberle karşılaştı. IŞİD’in lideri Ebu Bekir El Bağdadi’nin Suriye’de İdlib yakınlarında, Türkiye sınırına 5 kilometre mesafede öldürüldüğü haberi geldi Amerikalılar’dan. Onun detayları üzerine çok sayıda haber var. Kimisi doğrulanmış, kimisi spekülasyon. Bunların artık çok fazla bir anlamı yok. Ama önümüzde önemli bir olay var. Daha önce Usame bin Ladin’in Pakistan’da öldürülmesi gibi, şimdi de Ebubekir El Bağdadi’nin Suriye’de öldürülmesi olayına tanık olduk. Ve dolayısıyla bundan sonra IŞİD’in ne olacağı, IŞİD benzeri yapıların ne olacağı üzerine çok sayıda tartışma yapılıyor, analiz yapılıyor. Epey bir şey okudum. Özellikle yabancı medyada bu konuda çıkan, gerçekten konu hakkında uzman olan kişilerin önemli değerlendirmeleri var. Bir de tabii her dönem olduğu gibi olayı klasik komplo teorileriyle açıklamaya çalışanlar var. Yani Usame bin Ladin’in de, Ebubekir El Bağdadi’nin de aslında sahte kişiler oldukları, bu kişilerin ölmediği ya da ölmelerinin bile bir anlamı olmadığı, çünkü onların büyük devletler tarafından, tabii ki ABD’nin kendisi ve istihbarat servisleri tarafından yaratılmış oldukları üzerine yapılan komplo teorileri. Örneğin İran’ın yaptığı açıklamada, İran Enformasyon Bakanı ne dedi? “Abartılacak bir şey yok, kendiniz yarattınız kendiniz öldürüyorsunuz” dedi. Şimdi oradan yürüyecek olursak, bir anlamıyla tabii ki kendilerinin yarattığı bir gerçek. Sonuçta IŞİD, El Kaide, daha başka radikal örgütler, İslamcı iddialı örgütlerin hepsinin dünyadaki düzenin sonucu olduğu, genel olarak dünyadaki düzenin, özel olarak da bazı İslam ülkelerinin yaşadıkları sorunların sonucu olduğu muhakkak. Dolayısıyla sömürgeciliğin ve yeni sömürgeciliğin, post-kolonyalizmin ürünleri oldukları muhakkak. Bu anlamda yarattıkları muhakkak. Ama bu yaratımı, tek tek bu kişileri bulup, seçip görevlendirme şeklinde yapılan komplo teorilerinin çok fazla anlamı olduğunu sanmıyorum. İran Enformasyon Bakanı’nın söylediklerine bakarsak, yaratılma sürecinde İran’ın da payı hayli yüksek. Çünkü İran, gerek devrim hareketiyle beraber İslam dininin siyasîleştirilmesinde çok önemli bir merhale olmuştu. İlk başlatan değil ama önemli bir aşamaya getiren ve İslam üzerinden iktidarların yıkılabileceğini ve yerine yeni iktidarların, İslam iddialı iktidarların kurulabileceğini gösteren bir ülke olmuştu. Bir diğer husus da, İran, devrimden sonra bir devrim ihracı politikasıyla aslında İslam’ın radikal bir versiyonundan ziyade kendi mezhep inanışlarıyla bulanmış bir akımı empoze etmeye çalıştı yıllar boyunca – ve bu hâlâ bir şekilde sürüyor. Yani mezhepçilik meselesinde –ki IŞİD’de, El Kaide’de de vardı ama IŞİD’de çok daha ciddi bir şekilde var–, mezhepçilik olayında İran’ın da bir sorumluluğu olduğunu vurgulamak lâzım. Ama bunun çok daha ötesinde bir olayla karşı karşıyayız. İslamî hareketlerin ortaya çıkışı ve bu hareketlerin daha sonra radikalleşmesiyle ilgili dünyada çok sayısız örnek ve çok geniş bir literatür var. Bu literatüre baktığımız zaman, genellikle medyanın yapmaya çalıştığının aksine, ki medya ne yapmaya çalışıyor? Başta uluslararası medyanın, ama yerli medya organlarının da bu olayı daha çok bir kültürel olay olarak vermek ve İslam dini ile açıklamaya çalışmak şeklinde bir yaklaşımı var; yani: “İslam’da bu normaldir, zaten İslam böyle bir dindir, aslında bunların yaptığı…, bir anlamda gerçek İslam budur” şeklinde bir anlatı var. Bu açıklıkta olmasa bile bunu ima eden, buna vurgu yapan çok sayıda medya yaklaşımı var. İran Devrimi öncesinde de böyleydi, İran Devrimi’nin ilk yıllarında da böyleydi. Dünyanın değişik yerlerinde yaşanan, kimisi ulusal nedenlerle yaşanan ama İslamî motiflerle de birleşenler –mesela bir Çeçenistan’da, Bosna’da yaşananlar, Afganistan’da yaşananlarda– hep böyle okundu. Bir tarafta böyle bir anlatı var. Bir diğer tarafta da bunun tam zıttı bir anlatı var. O da İslam içerisinden konuşmaya çalışan, ama radikal hareketlerden de rahatsız olan kişiler, bunlarla yüzleşmek yerine bunları tam bir komplo ile açıklamaya çalıştılar. Yıllarca bu böyle oldu. Halbuki bu olayın çok daha farklı, çok daha önemli, belirleyici yönleri var. Bunun ilk öncelikli yönü tabii ki kolonyalizm, sömürgecilik ve yeni sömürgecilik. Ve İslam dini ile Müslümanlığın hem oryantalist bir bakışla ya da sömürgeci bir bakışla dışlanması, aşağılanması; ama daha önemli olan bence buraların sömürgeleştirilmeleri ve buraların özgürlüklerden, temel hak ve özgürlüklerden, demokrasiden, çoğulculuktan uzak yapılar tarafından yönetilmesi, devletler tarafından yönetilmesi. İslam coğrafyasına baktığınız zaman bunun ezici bir çoğunluğunda otoriter ya da totaliter yönetimler görüyorsunuz. Demokratik deneyim yok denecek kadar az ve demokratik deneyimin olduğu yerlerde de çok ciddi sorunlar var. Ve bu sorunlar kolay kolay aşılamıyor. Bir tarafta da onun dışında demokrasiden önce cumhuriyet kavramının bile tam uğramadığını görüyoruz; çünkü birçok yer hâlâ krallıkla ya da emirlikle yönetiliyor. Böyle bir sorun var. Bir diğer husus da İslam dünyası kökenli olup, Müslüman olup Batı’da yaşayan milyonlarca insan var. Avrupa’da, Amerika Birleşik Devletleri’nde, Avustralya’da yaşayan çok sayıda Müslüman var. Ve bunlar büyük ölçüde gettolara tıkılmak istendi yıllar boyunca. Entegrasyon konusu öteden beri çok sorunlu oldu. Birçok yerde ikinci sınıf insan muamelesi gördüler, yurttaş muamelesi görmediler. Kimi yerlerde yurttaşlık da kendilerine verilmedi. Bir ölçüde başarılı olan yerlerde de 11 Eylül gibi olayların ardından çok büyük kırılmalar yaşandı. Bu anlamda Amerika Birleşik Devletleri çok ciddi bir örnektir.
IŞİD öncesinde El Kaide vardı. El Kaide öncesinde böyle küresel olmayan ama İslamî Grup gibi –Mısır’da– ya da Cihad gibi –yine Mısır’da– gruplar vardı. Başka yerlerde de değişik dönemlerde çok sayıda radikal grup çıktı. Silahlı mücadeleyi esas alan ve silahlarını da genellikle kendi ülkelerinin ya da kendileriyle aynı dine sahip olan insanlara karşı kullanan yapılar çok ciddi bir şekilde vardı. Ama genel olarak da başarılı olamıyorlardı. Bu El Kaide ile beraber işin rengi değişti ve olay küresel bir cihada dönüştü, küresel bir meydan okuyuşa dönüştü. O meydan okuyuş, adım adım gelen bu meydan okuyuş, 11 Eylül ile zirvesine ulaştı. Ve dünya çok büyük bir şokla karşılaştı. 11 Eylül’ü gerçekleştiren 19 kişinin profiline baktığımız zaman, bunlar yoksul, işsiz insanlar değil. Büyük bir kısmı bulundukları ülkede orta sınıf hatta üst-orta sınıfa mensup olan, anadilleri dışında muhakkak bir ya da birden fazla Batı dilini konuşan, iyi eğitim almış, genellikle üniversite mezunu insanlardı bunlar. Ve bu insanları oraya komplo teorileri itmemişti. Bu insanlar bir tür medeniyetlerinin intikamını alırcasına böyle bir olay için gönüllü olmuşlardı. Tabii ben bunları söylerken birçok kişi bunların yalan olduğunu ve zaten 11 Eylül’ün olup olmadığını falan tartışıyor. Onları bir kenara bırakalım. 11 Eylül’ün dışında da birçok yerde gerçekleşen saldırılarda, intihar eylemlerinde ya da çatışmalarda ölenlerin hatırı sayılır bir bölümünün orta sınıflardan ve üst orta sınıflardan olduğunu görüyoruz. Yani bu, tamamen kaba tabirle bir ayaktakımı hareketi değil. Zaten liderlerine de baktığınız zaman bunların büyük kısmının kendi bulundukları ülkelerde ortalamanın üstünde maddi durumu, eğitim seviyesi olan kişiler olduklarını görüyoruz. Tabii ki kalabalığın içerisinde, savaşçıların içerisinde, gönüllerinin içerisinde daha alt sınıftan gelen insanlar sayıca daha çok olabilir. Bunların bir kısmı macera için, bir kısmı maddi çıkar için vs. buna girmiş olabilir — ki özellikle IŞİD’le beraber bunun olduğunu gördük. Ama bunların hepsinde bir motivasyon, kültürel ve siyasî bir motivasyon vardı. Bunun temelleri dünyada ve tek tek ülkelerde halen mevcut. Dolayısıyla nasıl Usame bin Ladin’in ölümün ardından El Kaide yok olmadıysa –ki El Kaide’nin o aradan sonra şu dönemde yeniden çok ciddi bir şekilde, etkili bir şekilde hayata tekrar dönebileceği, eylemlerine dönebileceği yolunda analizler yapılıyor–, aynı şekilde Ebubekir El Bağdadi’nin ardından da IŞİD’in bitmesi kolay kolay beklenmiyor — özellikle Irak’ta ve Suriye’de. Ama onun dışında Afrika’da, Asya’da, dünyanın dört bir tarafında kendini bu IŞİD’le tanımlayan yapılar vardı. Bunların yollarına devam edeceği, IŞİD Bağdadi’nin yerine yeni bir lider alsa da almasa da ya da yerine gelecek olan lider Bağdadi kadar kapsayıcı olsa da olmasa da bunun devam edeceği şeklinde yorumlar yapılıyor — ki haklılar. Onun ötesinde başka bir husus var: IŞİD bir çizginin son halkasıydı; yani El Kaide’nin ardından Irak’ta kurulan Irak El Kaidesi’nin, Zerkavi’nin ardından, öldürülen Ürdün asıllı kişinin ardından Irak El Kaidesi’nin dönüşmesi sonucu IŞİD ortaya çıktı. Adım adım gerçekleşti. Yani hem El Kaide’nin bir devamı, hem de ondan bir kopuştu. Önümüzdeki dönemde de pekâlâ IŞİD’den çıkan yeni birtakım yapılar, yeni kopuşlar yaşanabilir. Ve nasıl gelen gideni aratıyorsa, yeni gelecek olan yapılar da IŞİD’den daha tehlikeli, daha dehşetli olabilir. Ve daha büyük bir alarm durumuna yol açabilir. Çünkü gerek Irak’ta gerek Suriye’de yapılan operasyonlar, IŞİD’i yok etmeye yönelik olarak yapılan operasyonlar görünüşte başarılı oldu ama köklü bir şekilde buradaki IŞİD varlığını ortadan kaldırmadığını herkes kabul ediyor. IŞİD orada El Kaide’den farklı olarak bir devlet inşasına girişmişti. Çok ilginçti, şaşırtıcıydı. Genellikle bu tür yapılar devlet inşası, devlet iddiasına girişmezlerdi. Ve devlet inşasına girişti ve hatta Irak’ın ve Suriye’nin bazı bölümlerinde bir halifelik ilan etti. Önce Irak tamamen temizlendi, IŞİD’in elinden alındı. Ama IŞİD temizlenmedi. IŞİD’in elindeki topraklar alındı. Ardından Suriye’dekiler alandı. Ama şunu görüyoruz: Suriye’de o kadar büyük darbe yemiş olmasına rağmen Bağdadi’nin hâlâ son âna kadar Suriye’de yaşayabiliyor olması, bu bile, Suriye’de IŞİD varlığının hâlâ çok köklü olduğunu gösteriyor bize. Buradan şunu söylemek gerekiyor: Tek tek kişileri öldürmekle, liderleri öldürmekle tabii ki onlarla mücadele edenler bir şeyler kazanıyor. Ama örneğin bugün Washington Post‘ta Max Boot’un yazısında –ki kendisi dünyada gerilla hareketlerin tarihi üzerine yakında çıkan çok önemli bir kitaba imza atmış birisi–, örneklerle veriyor bunu. “Tek başına liderlerin ortadan kaldırılması kimi durumlarda örgütleri yok etmeye yarayabiliyor ama kimi durumlarda yaramıyor. Hatta tam tersi de olabiliyor” demiş Max Boot. Ve örneklerden birisini de Türkiye’de Abdullah Öcalan’ın yakalanmasından sonra örgütün nasıl varlığını daha da güçlendirerek sürdürdüğünü de bir örnek olarak vermiş. Tek örnek olarak vermemiş, ama mesela yine Lübnan’daki Hizbullah’ı da vermiş, başka örnekler de var. Dolayısıyla buradaki mesele askerî bir mesele değil. Tabii ki olayın askerî bir yönü var; ama salt askerî bir mesele değil. Çok daha köklü, sosyal, politik, ekonomik ve kültürel boyutları olan ve dünyanın hepsini kuşatan bir olayla karşı karşıyayız. Bu sorunlar çözülmeden –ki çözülmesi mümkün gözükmüyor–, bu tür hareketlerin ortadan kalkacağını sanmak tamamen saflık olur.
Son olarak IŞİD ve Bağdadi’nin ölümüyle ilgili birkaç söz söylemek istiyorum. Ankara’dan yapılan bazı açıklamalar var. Ve burada bu operasyonun yapılmasında Suriye Demokratik Güçleri’nin, daha doğrusu YPG’nin dahli olması, istihbaratın temininde dahli olması ve Trump’ın da bunu açıkça dile getirmesi üzerine yapılan bazı açıklamalar var. Bunların çok fazla işe yarayabileceği söylenemez. Örneğin bir cümle gördüm. “Nasıl Bağdadi bir teröristse, Mazlum Kobani ya da Mazlum Abdi de onun gibi bir teröristtir” şeklinde açıklama var. Dünyanın hiçbir yerinde, hele Amerika Birleşik Devletleri’nde bu cümleyle kimseyi ikna etmeniz mümkün değil. Onların gözünde en önemli terörist ve belki de şu anda tek önemli terörist Bağdadi’ydi. Ve Bağdadi’nin yok edilmesinde, ortadan kaldırılmasında kendilerine aktif bir şekilde destek vermiş olan birilerini terörist olarak tanımlamalarını beklemek hiç gerçekçi bir şey değil. Bir son not daha: Bundan sonra IŞİD’in varlığını sürdürüp sürdürmeyeceği konusunda çok sayıda spekülasyon yapılıyor, analiz yapılıyor — bu anlamda da Türkiye burada nasıl bir yer tutar, önemi olur mu diye. IŞİD, var kaldığını, yok olmadığını, Bağdadi’den sonra yok olmadığını göstermek için muhtemelen birtakım terör saldırılarına girişecektir ve öncelikle de Batı’yı hedef alacaktır diye tahmin ediyorum — intikam anlamında. Ama bir diğer yandan da en kolay eylem yapabileceği yerleri seçecektir. Bu bakımdan Türkiye –her ne kadar operasyonlar bugünden itibaren yeniden sıklaşmış olsa da–, Türkiye’de bu anlamda IŞİD çok şey yaptı ve yaptığı genellikle yanına kâr kaldı. Doğru dürüst bunların üzerine gidilmedi. Bu konuda çok ciddi bir kararlılık gösterilmedi. “Kokteyl terör” falan gibi saçma sapan açıklamalarla olaydaki IŞİD parmağı bir şekilde karartıldı, gölgede bırakıldı. Türkiye bu anlamda IŞİD eğer “Ben yıkılmadım ayaktayım” demek isteyecekse, Türkiye de herhalde ilk düşüneceği ülkelerden birisi olacaktır diye düşünüyorum. Sonuç olarak Ebubekir El Bağdadi herhalde bir şekilde ömrünün çok uzun olmayacağını tahmin eden birisiydi. Öldürüldü. Öldürüldüğü bilgisini esas alıyoruz tabii ki. Ama bu IŞİD’in öldürüldüğü anlamına gelmiyor. IŞİD’in öldürülmesi bile, IŞİD’in yok edilmesi bile bu tür yapıların ortadan kaldırılacağı anlamına gelmiyor. Burada da kimse kendini avutmasın. Bu anlık bir şey olacaktır. Nasıl Usame bin Ladin’in öldürülmesi tek başına bir anlam ifade etmediyse –yani bir anlamı muhakkak vardı, ama olayı bitirmediyse– aynısı burada da söz konusu olacaktır. İslam dünyası ve Müslümanlar’ın yaşadığı toplumlardaki bu devasa sorunlar, ekonomik, sosyal, kültürel, politik sorunlar sürdüğü müddetçe, demokrasi, temel hak ve özgürlükler, çoğulculuk, hukuk devleti gibi kavramlar buralarda inşa edilmediği müddetçe bu mesele sürecek. Yine son bir not, hep son diyorum ama: Türkiye’de Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı bu anlamda önemli bir deneyimdi. İslam dünyasında İslamî hareketlerin de pekâlâ demokrasiye evrilebileceği konusunda bir model olarak konuşuluyordu. Ve bir süredir bu artık konuşulmaz oldu. Bu da sadece Türkiye için değil, aslında tüm dünya için kaçırılmış önemli bir fırsattı diye not edelim ve burada noktalayalım.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
31.10.2019 Mustafa Yeneroğlu’nun AKP’den istifasının anlamı
30.10.2019 Türkiye’nin diplomatik olarak yalnızlaşmasının şifresi: “Yok hükmünde”
29.10.2019 Cumhuriyet 96 yaşında: Özgür, eşit ve kardeş miyiz?
28.10.2019 IŞİD ve benzerlerini anlamak
25.10.2019 Barış Pınarı Harekâtı bitti ve Erdoğan’ın hedefi yine ve yeniden Kılıçdaroğlu
24.10.2019 YPG terörist değil miydi?
23.10.2019 Putin’in ipi
22.10.2019 Ankara medya savaşını neden ve nasıl kaybetti?
21.10.2019 Kürtler ırkçılık mı yapıyor?
18.10.2019 “Yepyeni Türkiye”ye ne oldu?
31.10.2019 Mustafa Yeneroğlu’nun AKP’den istifasının anlamı
17.10.2019 The Kurdish question is now on the world agenda
11.10.2019 La Turquie doit-elle craindre DAESH ?
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı