Hep birlikte enkazın altında kalmaya doğru

01.01.2004 Birikim

BİRİKİM, AYLIK SOSYALİST DERGİ, OCAK 2004

Hep birlikte enkazın altında kalmaya doğru


11 Eylül 2001 terörist saldırılarının ardından Birikim’de yayınlanan “Şeytanlarımız İçimizde” başlıklı yazımı şöyle bitirmiştim: “Her şeyin değişeceği söyleniyor. Bütün bunların faturasının da İslam ülkelerine kesilmesi bekleniyor. Peki Müslümanlar ne yapıyor? Geçmiş çatışma ve düşmanlıkları bir kenara bırakıp, önlerine Dünya Ticaret Merkezi’nin fotoğraflarını koyup bundan sonrası için ortak bir strateji belirleme konusunda hiçbir girişimde bulunmuyorlar. İsteseler bile, bunu gerçekleştirebilecek kurum ve mekanizmalara sahip değiller. Henüz vakit geçmeden, İslam dünyası; dindarı, dinsizi, sağcısı, solcusu, Arabı Türkü Acemiyle kendi gerçeğiyle yüzleşmek ve kendisiyle hesaplaşmak durumundadır. Bu kaçınılmaz ve daha fazla ertelenemez bir zorunluluk. Hiç kuşkusuz bunu ABD ya da Batı istiyor diye yapacak durumda değiliz. Kaldı ki biz bu özeleştiride ne kadar başarılı olursak, Batı da kendi içindeki şeytanla o denli yüzleşmek zorunda kalacaktır.”
İstanbul’daki 15 ve 20 Kasım 2003 saldırıları böyle bir muhasebe ve özeleştirinin ne kadar zorunlu olduğunu bir kez daha gösterdi. Ama bu, bugüne kadar yapılmadı, bundan sonra da yapılacağa pek benzemiyor. Bu nedenle İslam dünyası ceset –kurbanların, militanların- saymaya mahkum durumda. 15 ve 20 Kasım terör saldırılarının El Kaide tarafından yapılmış olması AKP’liler ve destekçilerini çok zor durumda bıraktı. Eylemcilerin tümünün Türk olduğunun anlaşılmasıyla ise işler iyice karıştı. Halbuki Akşam gazetesinin “Caniler Arap çıktı” şeklindeki o utanç verici ırkçı başlığı doğru çıkmış olsaydı herkes bir nebze rahatlayacaktı.
Kimse kendini kandırmasın, başkasını da kandırmaya çalışmasın: Sanıldığının aksine El Kaide bir Arap örgütü değil, çok uluslu ve uluslarötesi bir şebeke. Sayıları az da olsa, Türkler de başından beri, bu yapı içinde kurucu ve asli öğe olarak yer alıyorlar. Bilindiği gibi çok sayıda Türkiyeli radikal İslamcı, Afganistan ve Bosna başta olmak üzere dünyanın birçok köşesinde gönüllü olarak savaştı. “Afgani” olarak adlandırılan bu kişiler gerilla savaşı ve terörizm konusunda profesyonelleşti ve bir kısmı da El Kaide şebekesine dahil oldu.
Türk Afganiler, hiçbir zaman Milli Görüş hareketine (o yıllarda Refah Partisi) sıcak bakmadılar. Bu nedenle, yasal yollardan İslamcılığın sisteme biat etmek olduğunu söyleyen “partisiz” kesim içinde yer aldılar. Bununla birlikte dün RP ve FP’de, bugün SP ve AKP’de siyaset yapan birçok isimle farklı dönemlerde aynı ortamlarda bulundular, kimi konularda ortak, kimi konularda farklı düşündüler. Yani bu eylemin failleri olan “Türk Afganilerin”, geçmişte kalmış olsa da, bugün iktidarda olan AKP ile bir tür “akrabalık” ya da en azından “komşuluk” bağı olduğu açıktır. Fakat köprülerin altından çok sular aktı. AKP’lilerin herhangi bir şekilde ve düzeyde suçluluk kompleksine kapılmalarına gerek yok. Üst düzey bir AKP’linin “Bunlar bizden ne istiyor?” sorusunu “Çünkü sizi sevmiyorlar” diye yanıtlamıştım. Çünkü 15 ve 20 Kasım eylemlerinin, AKP’nin geliştirmeye çalıştığı “muhafazakâr demokrasi” anlayışını da hedeflediğini düşünüyorum. Hatta daha da ileri giderek, AKP’ye öfkeli bazı radikal İslamcı Türklerin, bu eylemler yoluyla hükümeti güç durumda bırakmak istedikleri bile ileri sürülebilir.

Neden Türkiye?


Kuşkusuz saldırıların birinci hedefi AKP değil. Dört saldırıda El Kaide’nin bir dizi hedef gözettiği açık: Yahudiler (1), İsrail, İngiltere, ABD ve tabii ki bir ülke olarak Türkiye, hatta bir şehir olarak İstanbul. Dolayısıyla “Neden Türkiye?” sorusu ciddi bir biçimde önümüzde duruyor.
Bu soruyu, daha 11 Eylül saldırısından önce, Mart 2001’de çıkan “Derin Hizbullah” adlı kitabımda, “Bin Ladin’inki veya benzeri uluslaraötesi bir şebeke Türkiye’de eylem düzenleyebilir mi?” diye sormuş ve şöyle devam etmiştim: “Bunun cevabı kesinlikle evettir. Çünkü bin Ladin oyununu, tıpkı kendine düşman bellediği güçler gibi küresel düzlemde oynuyor. Onun için her yer eylem alanı. Türkiye’de İncirlik üssü başta olmak üzere hedef alabileceği çok sayıda Batılı kişi ve kurum bulunuyor. Bin Ladin’in Mısır ve Türkiye’ye özel önem atfettiği ve bu ülkedeki ABD’ye bağımlı ‘kukla rejimleri’ devirmek istiyor.”
11 Eylül saldırılarının ardından gözler iyice El Kaide’ye çevrilmişken bu ihtimali ısrarla hatırlattım. Fakat El Kaide’nin “global cihad”ının mantığını tam olarak kavrayamayan –belki de kavramak istemeyen- aydınlar ve resmi çevreler tarafından bir “felaket tellalı” olarak görüldüm.
“Neden Türkiye?” sorusunun en basit cevabı “Neden olmasın?”dır. Suudi Arabistan, Endonezya, Fas ve Tunus’ta eylem yapan El Kaide niçin Türkiye’yi pas geçsin ki! Usame bin Ladin oyununu, tıpkı kendine düşman bellediği güçler gibi küresel düzlemde oynuyor. Onun için her yer eylem alanı. Türkiye de kaçınılmaz olarak El Kaide’nin “global cihad”ının kıta sahanlığı içinde yer alıyor.
Kuşkusuz, Türkiye’deki eylemlerin uluslararası düzlemde, Suudi Arabistan, Endonezya, Fas ve Tunus’takilerden daha geniş yankı buldu. Çünkü Türkiye global sisteme en fazla eklemlenmiş bir Müslüman ülke ve İstanbul da tek kelimeyle “global bir metropol”. Başlıbaşına bu olgu bile Türkiye’nin seçilme nedenleri arasında yer alabilir.
Kaldı ki Türkiye’nin konumunun incelenmesi global teröristlerin hedef seçmede ne denli başarılı olduğu ortaya çıkıyor:
1) Türkiye İslam dünyasının en modern, Batı ile içiçe, AB üyeliği söz konusu olan ve laikliği büyük ölçüde içselleştirmiş bir parçası. Bütün bu özellikleri Türkiye’yi El Kaide’nin savunduğu İslam yorumunun gerçek ve belki de tek alternatifi kılıyor.
2) Birçok müslüman ülkede otoriter ve totaliter rejimlerin İslami hareketlere hiçbir hayat hakkı tanımaması El Kaide’nin işini çok kolaylaştırıyor. Halbuki Türkiye İslami hareketleri, zor da olsa, bir şekilde mevcut sisteme entegre edebildi. AKP’nin seçim yoluyla iktidara gelmesi ve daha önemlisi iktidarda kalabilmesi bunun kanıtı.
3) Türkiye NATO üyesi tek müslüman ülke. Ankara, Afganistan operasyonunda ABD’ye destek verdi; daha önemlisi Irak’ın işgalinde de Amerikan yanlısı bir politika izlemeye çalıştı. Bu da Türkiye’yi El Kaide’nin hedefleri arasına yerleştiriyor.
4) El Kaide’nin içinde, daha başından beri Türk unsurlar yer alıyor. Dolayısıyla ülkemizde eylem yapmak, zaten alabildiğine profesyonel olan El Kaide için zor olmadı. Gerek İstanbul’un denetlenmesi zor bir metropol olması, gerekse yetkililerin global terör tehditini yeterince ciddiye almamaları da eylemlere elverişli bir zemin yarattı.
“Neden Türkiye?” sorusunun hemen ardından “Neden İstanbul?” diye de sormak lazım. El Kaide yanlızca Türkiye’nin dış politikasını hedef alsaydı, muhtemelen Ankara’yı seçerdi. Ama İstanbul’a vurarak, sadece Türkiye’nin değil, büyük ölçüde de İslam dünyasının kültür ve medeniyetini; bütün bunların tarih boyunca yarattığı değerleri hedef aldı. Bu anlamda Abdullah Gül’ün “İstanbul’a yapılan saldırı İslam’a yapılmıştır” sözleri çok yerindedir. Fakat bunun gerisi pek gelmedi.
AKP’nin eylemin mesajlarını iyi okuması, bunun faillerine aynı açıklık ve şiddetle karşılık vermesi beklenirdi. (2) Örneğin, artık “hangi amaçla yapılırsa yapılsın” türü dolaylı cümleler yerine, bu tür terörizmin arkasında, ilhamını büyük ölçüde Vahhabilikten alan katı ve totaliter bir İslam yorumunun yattığını, bunun ne Türkiye’de, ne İslam dünyasında tutmasının mümkün olmadığını söyleyebilirlerdi. Böylece hem Türk kamuoyu ne olup bittiğini anlayabilir, hem İslam dünyası, kendisini iyice cendereye alan global terörizme karşı bir umut ışığı yakalayabilir, Batı da bugüne kadar izlediği yanlış politikaları bırakıp, dünya müslümanlarıyla birlikte terörü altetmeye çalışma noktasına gelebilirdi. Fakat uzun süre İslam dini ile terörizm arasındaki ilişkiyi tanımlama sancısı çeken AKP hükümeti çok önemli bir fırsatı kaçırdı. (3)

Terörü nasıl tanımlamalı?

Önce Başbakan Erdoğan’ın “Ulusa Sesleniş” konuşmasından uzun bir alıntı yapalım: “Zaman zaman terörü lanetlerken bu kelimenin önüne neden başka birtakım sıfatlar getirmediğimizi soranlar, bu tavrımızı sorgulayanlar oluyor. Neden terör diyorsunuz da, mesela 'İslami terör demiyorsunuz?' diyenler oluyor. Öncelikle söylemeliyim ki millet olarak bu kuşkucu yaklaşımları hakkettiğimizi asla düşünmüyorum. Ortada böyle bir imayı gerektirecek bir tek neden yokken ve bizler bütün enerjimizle bu menfur olayların faillerini adalete teslim etmek için çaba sarf ederken, bize bu tavrı gösterenleri demokratik olgunluklarını gözden geçirmeye davet ediyorum. Bu sorgulama haklı bir sorgulama değildir. Bu beklenti nazik ve demokratik bir beklenti değildir. Bizim için terörün tek bir tarifi vardır ve o tarife uyan her hareketi, her eylemi, her düşünceyi, her niyeti ayni oranda lanetliyoruz. Terörün farklı tarifleri karşısında bocalayan, niteliğini kaybeden, sözünü eğip büken dünya politikacılarına da bu ödünsüz tavrımızı benimsemelerini tavsiye ediyoruz. Terör kelimesinin önüne koyacağımız her bir kelimenin örselenmesini, yaralanması ve zarar görmesi tehlikesi vardır. Dünyanın her köşesinden insanların inandıkları, kutsal bildikleri değerler vardır. Bu değerleri her söz konusu edişimizde, dünyada incitebileceğimiz masum çoğunluklar bulunduğu gerçeğini aklımızdan ve vicdanımızdan çıkarmamalıyız. Modern dünyada her inanç ve fikir grubunda ortaya çıkabilecek marjinal sapmaları teşhis ve teşhir ederken, bu sapmalarla hiç ilgisi olmayan geniş inanç ve fikir bütünlüklerini rencide etmekten özenle kaçınmalıyız. Terör ve şiddet eğilimleri, başta bütün semavi dinler olmak üzere bütün inanç ve fikir bütünlüklerinden kopuk, sapık hareketlerdir. Hiçbir terör hareketi, herhangi bir semavi dine, herhangi bir inanç grubuna izafe edilemez. Hele kendi adını barıştan, esenlikten alan muazzez İslam dini asla böyle bir izafete konu edilemez. Bunlar asla birlikte düşünülmeyecek kavramlardır. 'Bir insanı öldürmek, Allah'ın binasını yıkmak gibidir' diyen saf ve temiz İslam dini, hiçbir terör ve tedhiş eylemine sıfat yapılamaz. Sunu da hemen ilave edeyim. Bu hassasiyeti kendi inancımız olan İslam için ne kadar büyük bir dikkatle taşıyorsak, başka insanların kutsal değerleri karşısında da aynı dikkatle ve özenle taşımak zorundayız.” (4)
Erdoğan’ın hassasiyetleri büyük ölçüde haklıdır ve anlaşılabilir. İslam dünyasındaki dini hareketleri anlama ve kavramsallaştırmada öncelikle, bir din olarak “İslamiyet” ile katı bir politik ideoloji olarak “İslamcılık” arasında ayrım yapmak gerekiyor. Diğer bir deyişle her “İslamcı”nın müslüman olduğunu kabul edip, buna karşılık müslümanlarının ezici bir çoğunluğunun “İslamcı” olmadığını, yani bir şeriat düzeni altında yönetilmek istemediğini görmek gerekiyor. İslamcılar yapıp ettiklerini İslam’dan, Kuran ve Hz. Muhammed’in sünnetinden referanslarla meşrulaştırmak istiyorlar. Fakat aynı referanslardan hareketle başka müslümanlar da İslamcılara karşı durabiliyorlar. Dolayısıyla İslam’a yabancı ve antipatik bazı çevreler gibi, İslam dinini İslamcıların tekeline bırakmak çok büyük sakıncalar içeriyor. Bu nedenle Hizbullah veya El Kaide gibi örgütleri tanımlamada “İslami terör” kavramını kullanmak, İslam dinini terörizmle eşleştirme riski taşıdığı için son derece riskli ve tehlikeli. Siyasetbiliminde buna en çok uyacak olan kavram “İslamcı şiddet” veya “İslamcı terör” olurdu. Fakat “İslamcı terör” kavramının medyada sıkça kullanımı da birtakım sakıncaları beraberinde getirebileceği için, daha genel ve yumuşak bir kavram olan “köktendinci (fondamantalist) terör” de tercih edilebilir. Tayyip Erdoğan günler sonra, utangaç bir şekilde “dinci terör” dedi. (5)
Böyle her sıkışık durumda topu (suçu) tabana atmanın bir yerden sonra hiçbir inandırıcılığı yok. Birincisi AKP daha yeni bir parti. Partileşmesini daha tamamlamadığı için kendine özgü bir tabanın şekillendiğini söylemek için çok erken. Bu türden “taban ne der?” mazeretleri, oylarının yüzde 40’lara dayandığı söylenen AKP’yi yüzde 5’lere hapsetmekten başka bir şey değildir. Kaldı ki Türkiye’de dindar insanların büyük çoğunluğu teröre karşı çıkma noktasında resmedilmeye çalışılandan daha da ileri durumdadır. Kişisel olarak, sorunun dindar tabandan değil, İslamcı geçmişleriyle tam olarak hesaplaşamayan AKP elitlerinden (milletvekili, bakan, bürokrat, danışman, akıldane...) kaynaklandığını düşünüyorum. Olayın bir diğer boyutu da AKP yöneticilerinin entelektüel donanımlarının yetersiz olması. Örneğin aynı zamanda gerçek bir aydın olan İran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi NTV muhabirinin İslamcı, dini terör tanımlamalar sizi rahatsiz ediyor mu? Sizce terör eylemlerini böyle adlandırmak İslam’a zarar veriyor mu, müslümanları incitiyor mu?” sorusunu “Terörizm herkes için, her yerde nefret vericidir ve eğer bazı kişiler İslam adına bu işi yaparsa iki kez suç islemiş olurlar. Birincisi masum insanlarin canına kıyma ve ikincisi tüm sureleri Allah’ın adıyla başlayan ve sadece Allah’ın şefkat ve merhametine dayanan İslam’ın adıyla cinayet işleme. İslam’ın adıyla bu cinayeti işleyen kişileri daha fazla mahkum etmemiz gerekir. Bunlar İslam’ın yüzünü çirkinleştiriyor.” “Irak’in işgali bu olayların nedeni değildir. Terörizm ondan önce de vardı, bundan sonra da olacaktır” diyen Hatemi, bu sözleriyle El Kaide olgusunu ciddi bir biçimde özümsemiş olduğunu da gösterdi.
Nitekim bizde hükümet “reklam olur” gibi garip bir gerekçeyle El Kaide’nin adını anmaz veya “Yüzde yüz El Kaide diyemeyiz” gerekçesiyle kafaları karıştırırken Hatemi bir başka soruyu “Mantıklı olan bütün Müslümanlar gibi biz de El Kaide ve eylemlerini eleştiriyor ve kınıyoruz” diye yanıtladı. Belkıs Kılıçkaya’nın yaptığı röportajda Hatemi, İslam ile demokrasinin, hatta laikliğin çelişmediği yolunda çok açık ve kimilerini şaşırtan mesajlar verdi. Diğer bir deyişle AKP’lilerin yapamadığını yapıp son terör saldırılarını demokratik ve sivil bir İslam’ı daha gür bir şekilde savunmanın bir fırsatı olarak değerlendirdi.
İslam ve terör ilşikisi konusunda kuşkusuz Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in yaptığı açıklamaların hakkını yememek gerek. Çiçek’e, 11 Eylül sonrası terör eylemlerini açık bir şekilde kınamasıyla dikkat çeken dünyaca ünlü Mısırlı fıkıhçı Yusuf El Kardavi de referans verdi. 28 Kasım 2003 günü Zaman gazetesinde yayınlanan Habib Güler imzalı haberde Çiçek görüşlerini şöyle özetlemişti. “İslam ülkeleri bir araya gelip, terör konusunda özeleştiri yapmalı. Bütün sorunları dış düşmanlara havale ederek, kendimizi sütten çıkan ak kaşık gibi bir kenara koyarak sonuca varamayız. Müslümanlar dünyada terörle birlikte anılmaya başlandığı. İslam toplumu iki büyük sorunla karşı karşıya. Bunlar terör vahşeti ve demokrasi eksikliği. İslam ülkeleri terör karşısında sorumludur. İslam dünyası terörle arasına 'ama'sız, 'fakat'sız kesin bir çizgi koymalıdır. İslam dininin ilahi kaynakları Kur'an ve hadislerde teröre cevaz veren, tolerans gösteren hiçbir hüküm yoktur. Tersine terörü reddeden, kan dökülmesini yasaklayan sayısız ayet var. Dinin kaynakları terörü reddederken, bir kısım Müslümanlar kendilerine göre bir yorum getirmek suretiyle bugün terörle özdeşleşir hale gelmişler. Barış dinini terör dini haline getirmekte neredeyse muvaffak olacaklar. Buna karşı tüm İslam aleminin kesin bir tavır koyması gerekir. İslam dünyası çok acımasızca kendisine dönüp bir değerlendirme yapabilirse, bu kaostan çıkabilir. İslam dünyasında demokrasiyle yönetilen birkaç ülke var. Bunların başında da bazı eksiklik ve aksaklıklarına rağmen Türkiye geliyor. Biz bu eksiklikleri gidermeye çalışıyoruz. Türkiye'nin bu anlamda diğer ülkelere güzel bir örnek olduğunu düşünüyorum. İslam dünyasının sanayi devrimini ıskaladı ve onun nimetlerinden yararlanamıyor. Korkarım ki, kendisiyle bir iç hesaplaşmaya gitmeden ciddi bir vicdan muhasebesi, bir tarihi muhasebe yapmadan bu bilgi çağını da yaşayamayacak.”

El Kaide gerçeği


Biz İslam’da terör var mı diye tartışıp dururken, İslam coğrafyasının uç bir noktasında, Pakistan’da çok sayıda Müslüman, İstanbul’daki saldırıları tasvip ediyor. Dört yıldır bu ülkede yaşayan Zaman Gazetesi muhabiri Harun Çelik gazetesinde sıradan Pakistanlıların hissiyatını şöyle dile getirdi: “Basından izledikleri haberlerin ardından, örgüt (El Kaide) sempatizanlarının hafızasında masum insanlara ait vahşet görüntüleri değil, sadece şu üç kelime kaldı: Yahudiler, İngiliz başkonsolosluğu ve İngiliz bankası.” Çelik’e göre El Kaide sempatizanları hiç de bir avuç değil: “Bu örgütün şu an itibarıyla dünya üzerinde ve bilhassa benim yaşadığım coğrafyada milyonlarca sempatizanı bulunuyor. Her ne kadar Pakistan hükümeti, askeri ve siyasi bürokrasisi bütün gücüyle bu örgüte savaş açmış durumda olsa da halk arasında itibarı ve kredisi yüksek. Bu sempati dalgası, Endonezya'dan Malezya'ya, oradan Filipinlere kadar uzanıyor.”
Çelik yazısında şöyle devam ediyor: “Burada nereye baksanız bir El-Kaideli görebilirsiniz. Bunlar eline silah almış, eyleme karışmış kişiler değil. Belki her gün ekmek aldığınız bakkal, arabanızı tamir eden tamirci ya da lisede okuyan bir genç olabilir. Çünkü El-Kaide ve Usame bin Ladin'in sarıklı sakallı esnafından, blue jeanlı bilgisayar heckırlarına kadar geniş bir yelpazede, özellikle alt gelir grubuna ait insanlar arasında çok büyük itibarı var. Bir kamyonun arkasında ya da alışverişe gittiğiniz dükkanın duvarında asılı büyük bir Usame bin Ladin posteri görebilirsiniz. Ya da sokakta önlerinde Ladin'in resminin olduğu tişörtleri giyen gençleri. Binlerce insanın, bayramda tebrikleşmek için Usame'nin resminin bulunduğu kartpostalları tercih ettikleri ise bir vakıa.”
Türkiye’de bugün için açık bir El Kaide sempatisi olmadığı ortada. Ama yakın bir gelecekte, Harun Çelik’in sözleriyle, Usame bin Ladin'i “zalime başkaldıran ve mazlumu koruyan bir İslam kahramanı” olarak görenlerin sayısının artmayacağını ve seslerinin daha etkili bir şekilde çıkmayacağını kim garanti edebilir?
İyimser olmak zor, çünkü onca zaman geçti ama Türkiye’de hâlâ herşey eskisi gibi olmaya devam ediyor. El Kaide diye bir şebekenin olup olmadığına, varsa da hangi gizli servislerin kontrolünde olduğuna, İstanbul saldırılarını gerçekleştirip gerçekleştiremediğine daha karar verebilmiş değiliz. Gayrı ciddiliğin bir başka kanıtı taşeron lafının her taşın altından çıkması. Başbakan Erdoğan başta olmak üzere birçok yetkili ile bazı yorumcu ve aydınlar El Kaide’nin Türkiye’deki bağlantılarını “taşeron” gibi üstünkörü değerlendirmelerle, bilerek ya da bilmeyerek küçümsemeye çalıştı, çalışıyor. Tabii “bunlar nasıl taşeron ki, gönüllü olarak ölüme gidiyorlar?” sorunu bile cevaplayamıyorlar. PKK ya da DHKP-C militanları canlı bomba olunca yadırgamayanların, üstelik cennet beklentisi olan İslamcılara sıra gelince “intihar eylemi” denen olguyu anlamaması, daha doğrusu anlamak istememesi çok ilginç. Bu nedenle damadıyla militanlık yapan 47 yaşındaki İlyas Kuncak’ın HSBC Bank’a kamyonetle girmesinin şokunu kimse atlatabilmiş değil. (6)
Özellikle Afganistan, Bosna, Çeçenistan, Keşmir gibi bölgelerde ölen Türk İslamcıların arkadaşları tarafından kaleme alınan biyografileri, -kuşkusuz biraz abartılı ve efsaneleştirilmiş bir şekilde- onların nasıl şehit olmak için yanıp tutuştuklarını anlatır. Dolayısıyla bir El Kaide eyleminde gönüllü olarak ölüme giden militan, şeflerin kandırıp harcadığı değil, “en şanslı” kişidir. Örneğin polisin, lider kadrodan biri olarak gördüğü Feridun Uğurlu’nun İngiliz Başkonsolosluğu eylemini bizaat yapmasına şaşırdığı yazıldı, ki bunda da şaşacak bir şey yok. Uğurlu pekala başarılı bir liderliğin “ödülü” olarak kamyoneti kullanmış olabilir. Veya bir gazetenin yazdığı gibi, “deşifre olduk, bari şehit olalım” demiş de olabilirler.
11 Eylül’den hemen sonra bir El Kaide yöneticisinin –yoksa bin Ladin’in kendisi miydi?- mealen “Siz Batılılar ölmemek için elinizden geleni yapıyorsunuz, halbuki bizim gençlerimiz ölmek için ellerinden geleni yapıyor” demişti. Dolayısıyla El Kaide’yi anlamak isteyenler kendi mantıklarını, inançlarını, dünyaya bakışlarını, değer yargılarını bir kenara bırakıp, önyargısız bir şekilde El Kaide olgusunu öğrenmeye ve kendilerini mümkün olduğu kadar El Kaide militanlarının yerine koymaya çalışmalılar

“Allah'ın düşmanlarına karşı birer teröristiz”


Örneğin El Kaide’yi anlamamakta ısrarlı bazı kişi ve çevreler son eylemlerin de, İslamcı iddialı kişi ya da gruplar tarafından yapılmış olamayacağını söylüyor. Buna “stratejik” bahaneler bulan komplo teorilerini bir kenara bırakmak gerek. Türk İslamcılarının bu tür bir profesyonelliğe sahip olmadığı açıklamalarıysa çoktan beridir geçersiz. (7)
Geriye çok önemli bir tartışma konusu kalıyor: İslam’da masum insanların ölümüne yol açmak var mı? Değişik ülkelerden birçok saygın fıkıh uzmanı, özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra bu soruya hayır yanıtını verdi. Ama El Kaide’nin bu tür yorumlara itibar etmediği biliniyor. El Kaide’nin en temel referansı, Afganistan’daki ilk yabancı gönüllüleri örgütleyen, Usame bin Ladin’in hocası olan Filistin asıllı ilahiyatçı Dr. Abdullah Azzam. Afganistan’da bir bombalı saldırıda ölen Dr. Azzam, masum insanların öldürülmesini şöyle meşrulaştırıyor: “Savaşa iştirak etmedikleri müddetçe, güçsüz olduklarından dolayı ne kadınların ne çocukların ne de ruhbanların kasti olarak öldürülmelerine gerek vardır. Ancak müşriklere karışırlarsa öldürülürler, çünkü onları müşrik savaşçıların arasında tek tek ayırt etmek mümkün değildir, bundan dolayı zayıfları vurmak kast edilmeksizin müşriklere ateş açılır.”
Dr. Azzam bu fetvasını ünlü İbni Teymiyye’nin şu sözlerine dayandırıyor: “Kafirler bazı Müslümanları kendilerine siper edinmiş olsalar, bunlarla savaşılmazsa diğer Müslümanların hayatı tehlikeye düşeceği ve kafirler kast edilerek atış yapılmasının caiz olduğu hususunda ulemanın hepsi ittifak etmiştir.”
“Müşriklere ya da müşriklerin dışındaki kafirlere faydası dokunan herkes -yaşlı da olsa, rahip de olsa veya savaşa katılmaya muktedir olmasa da öldürülür” diyen Dr. Azzam şöyle devam ediyor: “Kem küm etmeden çok açık ve net konuşacağım. Bizler Müslümanlara karşı çok yumuşak ve zelil, Allah'ın düşmanlarına karşı birer teröristiz.”
Görüldüğü gibi, “global cihad” fikri başından itibaren “global terörizm”e dönüşmeye müsaitti ve dönüştü. Bu tür kör terör eylemlerinden rahatsızlık duyan herkes, özellikle de İslami hassasiyetlere sahip olanlar, bu olguyu görmezden gelmemeli, onunla hesaplaşmalılar. Benzer bir yoksayma Hizbullah’ta da söz konusu olmuştu ve örgütün kendinden olmayan İslamcıları da kaçırıp hunharca katletmesiyle durum anlaşıldı, ama artık çok geç olmuştu. Birilerinin İslam dinini gönüllerine göre yorumlayıp en acımasız terörist faaliyetler yapabileceği gerçeğine karşı durmanın yolu, bunun üstünü örtmek değil, aynı İslam dininden barışçı, demokratik ve insana değer veren yorumlar çıkartmaktır

ABD’nin faturası


Harun Çelik, Zaman’daki yazısında “bu eylemlerin örgütün son eylemleri olduğunu söylemek yanlış olur” deyip devam ediyor: “Zira bu gidişin, Amerika'nın şu ana kadar izlediği metot ile durdurulması mümkün değil.”
Gerçekten de dün Endonezya, Tunus, Fas, bugünse Türkiye Washington’lu şahinlerin yanlışlarının faturasını ödedi, böyle giderse daha çok müslüman (canlı bomba veya kurban olarak) bunu ödemeye devam edecek. ABD’nin “önleyici savaş”ı bir dizi hatayla “kışkırtıcı savaş”a dönüştü. Bu hatalar şöyle sıralanabilir:
1) “Medeniyetler çatışması” önermesini destekler biçimde İslam dinine ve müslümanlara karşı ayrımcı mesajlar verildi
2) Müslümanlara, özellikle genç erkeklere “potansiyel terörist” muamelesi yapıldı; hak ve özgürlükleri kısıtlandı (8)
3) Teröre karşı sadece askeri yöntemlere önem verildi. Sivil toplum ve demokrasi teşvik edileceğine İslam dünyasındaki otoriter ve totaliter rejimlerle işbirliğine devam edildi
4) Afganistan operasyonuyla El Kaide yok edilemediği gibi, daha geniş bir alana yayılması teşvik edilmiş oldu
5) İsrail’de Ariel Şaron’un barış karşıtı politikalara desteklenerek İslam (özellikle Arap) dünyasındaki Batı ve Yahudi karşıtlığı tırmandırıldı
6) Daha Afganistan hal yoluna konulmadan Irak işgal edilerek El Kaide’ye daha geniş bir meşruiyet, yeni bir cihad alanı ve yeni kadro imkanları sağlandı Körfez Savaşı’nda Baba Bush ile Saddam Hüseyin arasında tercih yapmamız istendi.
Irak işgalinde Oğul Bush ile yine Saddam arasından birini seçmemiz dayatıldı. Şimdi de yine Bushlar ile Usame bin Ladin’den birisinin yanında yer almamız isteniyor. Halbuki hem ABD’nin global hegemonyasına, hem de El Kaide’nin global cihadına karşı çıkmak mümkün. Görüldüğü gibi, İstanbul saldırılarının ardında El Kaide olduğu tespitini yapmak hiç de “işin kolayına kaçmak” anlamına gelmiyor.
Esas zorluk, El Kaide olgusunu kabul etmekle başlıyor. AKP hakikaten demokrasiyi seçtiyse, bunu inandırıcı bir şekilde dile getirip El Kaide türü yapıların karşısına “uygulabilir bir alternatif” olarak kendisini çıkarmalı.
Ama şu ana kadar yaşananlar, AKP hükümetinin de global terörizme karşı, Türkiye’nin deneyimli olduğu “teknik” mücadeleyle yetineceğini gösteriyor. Ne var ki bu terör başka terör. Örneğin ne kadar kişi tutuklansa da failler meçhul kalacak. Bu terörün sponsorları o kadar büyük taleplerle ortaya çıkıyorlar ki kendileriyle pazarlık etmenin bie imkanı yok. Zaten elle tutulur, yeri yurdu belli bir yapı söz konusu değil. Ne bildik örgütler gibi yasal ya da yarı-yasal yan kuruluşları, ne de stratejilerini tartışıp duyurdukları yayın organları var. Masum insanların hayatını hiç ama hiç önemsemeyen bu terör, kelimenin gerçek anlamıyla “kör”. Sonuçta global terör, vurduğu devletlerle toplumu başbaşa bırakıyor. Dolayısıyla global teröre karşı mücadele görevi esas olarak topluma düşüyor.

Ne yapmalı?


Bu eylemlerin sürmemesi için hiçbir neden yok. Üstelik El Kaide hedeflerini alabildiğine genişletmişe benziyor. Bombaların sokakta patlaması, El Kaide’nin sadece belli bir kesimi –ibadet yapan musevileri- değil, herkesi çekinmeden hedef alabileceğini gösteriyor. Kazablanka’da da böyle olmuş, ölen 41 kişinin çoğu yoksul müslüman Faslılar olmuştu. Bundan birkaç gün önceki Riyad saldırısında da Amerikalılar dışında ilgisiz insanlar da hayatını kaybetti. Son olarak, El Kaide tarafından yapılıp yapılmadığı henüz netleşmeyen 9 Kasım Riyad saldırısında da orta sınıf Arap kökenliler hayatını kaybetti.
Terörist saldırı ihtimalini yok saymanın veya bunu kamuoyundan gizlemenin bir işe yaramadığını artık herkes kabul etmeli. Ayrıca “global terör”ün mantığı, hedefleri, yükseldiği zemin, her türlü komplo teorisinden arınarak kavranmalı. (9) Artık Usame bin Ladin’in yaptıklarını İslam diniyle meşrulaştırmaya çalıştığını gizlemeye çalışmanın bir anlamı yok.
İslam coğrafyasında otoriter ve totaliter rejimlerin, global terörizmi, kendilerini meşrulaştırmada kullanmalarına da izin verilmemeli. Hiçbir işe yaramayan “İslam’da terör yoktur”, “Müslüman olan bunu yapmaz” sözleri yerine, İslam ülkelerini demokratikleştirme, buralarda sivil toplumu güçlendirme, insan hak ve özgürlüklerini egemen kılma, hukuk devletini tesis etmeye çalışmak gerekiyor. Ama işimiz çok ama çok zor, hatta galiba imkansız. Çünkü hiçbirimiz kendi içimizdeki şeytanla yüzleşmeye razı ve hazır değiliz. Ve herbirimiz bıkıp usanmadan, karşımızdakini kendi muhasebesini yapmaya çağırıyoruz. Bu gidişle hep birlikte bu enkazın altında kalacağız.

DİPNOTLAR


1) İlk eylemin ardından Mahir Kaynak bunu İslamcıların yapmış olamayacaklarını söyledi ve en sağlam delil olarak “İslamcıların Yahudi düşmanı olmadıkları” tespitini çıkardı. Halbuki Türk İslamcılarında anti-semitizm bir ölçüde hep vardı, Filistin meselesi bunu iyice şiddetlendirdi. Necmettin Erbakan’ın da anti-siyonizmden fersah fersah ötede olduğu, yıllardır yahudi düşmanlığı tohumları ektiği ortadadır. Bütün bunlara Adnan Hoca’nın Harun Yahya müstearıyla piyasaya sürdüğü kitapları ekleyin... Zaten saldırıların büyük bir gönül rahatlığıyla MOSSAD’a yıkılmasında da aynı anti-semitizm rol oynamadı mı? Hâlâ ikna olmayanlar Milliyet’te Eif Korap’ın, intihar bombacısı İlyas Kuncak’ın 17 yaşındaki oğlu Nurullah Kuncak ile yaptığı röportajı hatırlasınlar: “Sinagoglardaki saldırılar olduğunda babanız hâlâ evdeydi. Neler konuşmuştunuz? - Evde büyük bir tepki olmadı. Çünkü Yahudilere yapılmıştı. Zaten Kuranı Kerim'de "Yahudiler'i dost edinmeyin" diyor. • Sevmiyor muydunuz Yahudileri? - Pek sevmezdik. Pek değil, hiç sevmezdik. Babam da aynı fikirdeydi. Filistin'in durumunu anlatsak kimse sevmez. • Bundan sevinç mi duydunuz? - Sevinç demeyelim, ama memnuniyet oldu. Ama sevincimizden daha çok üzüldük. Çünkü ölen Müslümanlar da vardı. Üzüntümüz sevincimizden daha fazla oldu. Müslümanlar ölmeseydi, ben sevinirdim.
2) Başbakan Erdoğan, siyasi danışmanı Adana Milletvekili Ömer Çelik’in daha önce Sabah gazetesindeki köşesinde çıkan “Biz o mesajları almıyoruz” sözlerini, “ayağımın altına alırım” gibi eklemelerle dile getiridi. Fakat bu sözler, kayıtsız şartsız iktidar destekçisi egemen medya tarafından daha göklere çıkarılamadan 20 Kasım saldırıları yaşandı. Burada sorun Türkiye’nin başbakanının mesajla nasıl bir ilişki kurduğundan ziyade toplumun El Kaide’nin vermek istediği mesajlar karşısındaki çaresiz konumudur.
3)Keşke bu görev hükümet tarafından değil de, örneğin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından üstlenilseydi. Fakat Sezer terör eylemlerine karşı çok bildik yazılı mesajlar dışında hiçbir şey yapmadı. Olay mahallerini bile ziyaret etmedi, cenazelere katılmadı, ulusa seslenmedi, siyasi partileri toplamadı.
4) Erdoğan kaygılarında haklı olabilir. Ama alıntıladığımız sözleri, yıllardır “sol terör”, “milliyetçi terör”, “bölücü terör”, “ayrılıkçı terör” laflarının kullanılmasına hiç itiraz etmeyip sıra İslamcılara gelince, sıfatlardan imtina etmesinin inandırıcı gerekçeleri olamıyor. Yıllar boyu, PKK’yı “bölücü terör örgütü”, Abdullah Öcalan’ı “teröristbaşı” olarak tanımlarken Kürtlerin rahatsız olup olmayacağını dert edinmeyenlerin, sıra El Kaide ve bin Ladin’e gelince birdenbire hassaslaşmaları da ayrı konu.
5) Erdoğan’ın konuşmasını yaptığı TBMM Grup toplantısını ben de izledim. “Dinci terör” tabiri, ırkçı ve bölücü terörle birlikte, yanılmıyorsam bir ya da iki kere, vurgusuz bir şekilde geçti. Fakat ertesi gün birçok gazetede manşet oldu, diğerlerinde de başlığa çıkartıldı. Aynı gün Ertuğrul Özkök’ün yazısını okuyanlar işin sırrını anladı. Özkök’e göre Başbakan’ın danışmanları “dinci terör” lafının manşet olmasını arzuluyorlardı ve tabii ki arzuları gerçekleşti.
6) Dolaşan o kadar isim arasında en çarpıcı olanın Kuncak olduğu kesin. Yakında kendisi Türk İslamcılığının en büyük şehidi ilan edilir ve adı bir El Kaide birimine verilirse hiç şaşmamalı.
7) Eylemlerin ardından “eski radikal” bir İslamcı dostum “Aklım bir türlü almıyor. Bu çocuklar nasıl böyle bir şey yapabilir?” dediğinde kendisine, “Sizler 1990 başlarından itibaren, RP’ye katıldınız, demokrasiyi, Avrupa’yı, hatta laikliği keşfettiniz, yani frene bastınız. Ama bir zamanlar sizleri okuyan, tartışan bazı gençler fren yerine gaza basmaya devam ettiler” karşılığını verdim.
8) 11 Eylül sonrası Birikim’de “ABD başta olmak üzere Batı dünyasının, 11 Eylül’ün hesabını sormak, yeni saldırıların önünü almak gibi gerekçelerle kendi ‘28 Şubat süreçleri’ni başlattığını düşünüyorum. Bu Samuel Huntington’ın umduğu gibi bir ‘medeniyetler savaşı’ şeklinde cereyan etmeyebilir, ama bu vesileyle Batı dünyasının İslam dünyasına bir bedel ödetmek isteyeceği de aşikar. Örneğin İslami kuruluşların üye ve yöneticileri, faaliyetleri, para hareketleri sıkı denetim altına alınacak; belki bazıları kapatılacak, şüpheli kişiler sınır dışı edilecek. Başörtüsü, uzun sakal gibi simgeler bir şekilde tartışma gündemine gelecek. Demokrasi, fikir ve inanç özgürlüğüne aykırı her türden uygulama, kamuoyunun büyük kısmı tarafından ‘terörizmle mücadele’ adına hoşgörülecek...” diye yzmıştım. Şu günlerde dünya Fransa’daki türban yasağını tartışıyor. Almanya’nın ve diğer bazı Avrupa ülkelerinin de Fransa’yı izlemesi bekleniyor. İlginçtir ABD yasak nedeniyle Fransa’yı eleştiriyor.
9) Komplo teorileri üzerine yazılıp çizilecek çok şey var. Çünkü o kadar çok ve birbirlerinden ilginçler ki! Bu sefer şampiyonluğu Mahir Kaynak’ın dile getirdiği, “20 Kasım 15 Kasım’ın misillemesi” teorisi hakediyor. Polis istediği kadar “dört kamyonet aynı kişiler tarafından alındı, bombalar aynı yerde hazırlandı, bombacıların dördü de birbirini tanıyordu” gibi açıklamalar yapsın Kaynak ve onun gibilerin mutlaka karşı açıklamaları vardır.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
20.03.2020 Haftaya Bakış (6): Türkiye’nin koronavirüs sınavı
19.03.2020 Erdoğan’ın konuşmasının düşündürdükleri
16.03.2020 Devlet Medyayı Suni Teneffüsle Yaşatıyor
16.03.2020 Korona günlerinde gazetecilik
13.03.2020 Haftaya Bakış (5): DEVA Partisi & koronavirüs
12.03.2020 DEVA Partisi tutar mı?
11.03.2020 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan ile söyleşi
10.03.2020 Osman Kavala’dan ne istiyorlar?
09.03.2020 Babacan’ın partisi DEVA hakkında ilk izlenimler
07.03.2020 Sırada Şam ile görüşme mi var?
20.03.2020 Haftaya Bakış (6): Türkiye’nin koronavirüs sınavı
10.03.2020 Que veut le Gouvernement turc à Osman Kavala ?
25.02.2020 As the era of Tayyip Erdoğan comes to an end
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı