Hep aynı acı hikâye: Basına sansür, gazeteciye kelepçe

02.11.2023 medyascope.tv

2 Kasım 2023’te medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Gamze Elvan hazırladı

Merhaba, iyi günler. Dün T24 yazarı ve gazeteci, meslektaşımız, Ankara’da yıllardır polis-adliye muhâbirliği yapan Tolga Şardan önce gözaltına alındı, sonra tutuklandı. Yargıda dönen birtakım olaylar hakkında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talebiyle bir MİT raporu hazırlandığı haberi yapmıştı. Hızlı bir şekilde, bu 7814 No’lu “dezenformasyonla mücâdele” yasası kapsamında böyle bir raporun olmadığı söylendi. Şardan önce gözaltına alındı, sonra tutuklandı. Dün bir başka gelişme de, Halk TV’nin internet sitesinden Dinçer Gökçe yine adliyede geçen bir olayı haberleştirdiği için gözaltına alındı. Tutuklanmadı, adlî kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

Bunlar ilk olaylar değil; son olacağa da benzemiyor maalesef. Zâten Türkiye’de öteden beri gazeteciler üzerinde siyâsî iktidarların çok ciddî baskısı olmuştur. Bunun öncesinde, Ergenekon sürecinde Fethullahçılarla işbirliği içerisindeki iktidar, çok sayıdaki gazeteciyi hedef almıştı — özellikle Fethullahçıların hoşlanmadığı kişileri. Ahmet Şık ve Nedim Şener en öne çıkanlarıydı, ama başkaları da vardı. Daha sonra iktidar, kendisi Fetdullahçılardan mîras aldığı yöntemlerle, usûllerle gazetecilere yönelik operasyonları sürdürdü — meselâ Cumhuriyet gazetesine yönelik çok büyük bir operasyon olmuştu. Tabiî bu arada, özellikle Güneydoğu’da Kürt meselesiyle ilgili yazan çizen kurumlarda çalışan meslektaşlarımız da düzenli bir şekilde gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, bazıları mahkûm ediliyor. Bu öteden beri, “gazetecilere yönelik kelepçe” ile özetlenebilecek bir baskı. Türkiye’de artık sıradanlaşmış durumda. Buna en son olarak, yetmiyormuş gibi yeni bir yasa eklendi: 7814. Şimdi siz bir haber yapıyorsunuz, “Şöyle şöyle bir rapor var” diyorsunuz, devlet diyor ki: “Öyle bir rapor yok, yalan söylüyorsun, halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayıyorsun” diye tutuklanıyorsunuz. Ummuyorum, ama pekâlâ buradan bir mahkûmiyet çıkarabilir. Çünkü Türkiye artık bir hukuk devleti olmaktan çıkalı çok uzun bir zaman oldu. Tolga Şardan’ı bilenler, tanıyanlar, onun bu tür haberlerde yanlış yapmadığını, güvenmediği haberleri yapmadığını çok iyi biliyorlar ve ısrarla bunu dile getiriyorlar. Buradaki mesele de, bir yalan haber, halkı yanıltıcı bilgi yaymaktan ziyâde, birtakım şeyleri ortaya çıkarabilecek gelişmeleri duyurmak “suçu” olabilir. Yani bu bir suç değil tabiî; bu, siyâsî iktidârın rahatsız olduğu bir husus olması kuvvetle muhtemel. Çünkü burada dile getirilen noktalar, adliyedeki birtakım yolsuzluk iddiaları vs. uzun zamandan beri gündemde. Bir yargı mensubunun yolladığı şikâyet mektubunda –ki bunu Timur Soykan haberleştirmişti–, orada birtakım detaylar vardı. Ama Timur’un bu yaptığı habere de hızlı bir şekilde erişim engeli getirildi. Erişim engeli geldiğine dâir haberlere de erişim engeli getirildi ve işin ilginç tarafı, Timur Soykan’ın haberinde bahsettiği o ihbar mektubu ya da şikâyet mektubunda, üst düzey yargı mensubu erişim engeli kararlarının da para karşılığı yapıldığını iddia ediyordu. Böyle acı bir durumla karşı karşıyayız. Çok çarpıcı bir olay yaşıyoruz. Şundan çok çarpıcı bir olay yaşıyoruz: Adliye, yargı üzerinde çok ciddî iddialar var. Yargı içerisinde birtakım kamplaşmalar olduğu söyleniyor. Eskiden bu, Fethullahçılık üzerinden târif edilirdi. Darbe girişiminin ardından Fethullahçılar tasfiye edildikten sonra, onların boşalttığı yerlere çok sayıda yeni kişi istihdam edildi. Bunların önemli bir kısmı geçmiş zamanlarda iktidar partilerinde siyâset yapmış, aday adayı olmuş vs. kişiler, Yani avukatlığı bırakıp sınavlara girerek hızlı bir şekilde savcı, yargıç olarak istihdam edilen kişiler var.

Bu yeni yargı yapılanması kapsamında çok ciddî iddiaların adım adım gündeme geldiğini biliyoruz. Meselâ “FETÖ Borsası” diye bir olay vardı, hâlâ vardır herhalde ama bunun üzerine gidilmedi. Bu da nedir? Özellikle Fethullahçılarla işbirliği içerisine girdikleri düşünülen ve mâlî durumları iyi olan kişilere ya da bu konuda başlarına bir şey gelme endîşesi taşıyan kişilere yönelik olarak kurulan birtakım kumpaslar ve bu kişilerin paralarının alınması iddialarıyla bir borsadan bahsedildi ve bu borsanın içerisinde sivil kişiler, avukatlar ve yargı mensuplarının olduğu iddia ediliyordu. Bu iddialar hiçbir şekilde yalanlanmadı; ama bir-iki istisnâ dışında bu konuda, bunlarla mücâdele etme anlamında çok ciddî adımlar da atılmadı. Son dönemde özellikle uyuşturucu meselesi, yani mafyayla alâkalı olarak birtakım suiistimal ve yolsuzlukların olduğu iddiaları gündeme geliyor. Özellikle Tolga Şardan’ın yaptığı haberde bu konu özellikle vurgulanıyor ve bunların tartışılması engellenmek isteniyor. Tartışmanın engellenmesi için de ne oluyor? Aynı şekilde siyâsî iktidar suçlanan yargıya başvuruyor ve bunu yazan kişileri susturmak, bunu yazan yayın organlarını engellemek istiyor. Böyle, hem sansür hem kelepçe aynı anda işletiliyor.

Bu haber doğru mu? Tolga Şardan’ı tanıyanlar, olaya hâkim olanlar, bu konuyu bilenler bu haberin doğru olduğu iddiasındalar. Ancak devlet size, “Hayır, böyle bir haber yok. Böyle bir MİT araştırması raporu yok” dediği zaman yapacak çok da fazla bir şeyiniz kalmıyor. Ancak ne olabilir? “Ben haber kaynaklarıma güveniyorum” diyebilir gazeteci. Bu, dünyanın dört bir tarafında yıllardır yaşanan bir husus. Özellikle devletin hoşlanmadığı, devlet içerisinden sızdırılmış haberler yapıldığı zaman yaşanan olaydır bu. Gazeteciye haber kaynağını söyletme çabası. Böyle bir şeyi bu süreçte de görebiliriz; ama Tolga Şardan’ın böyle bir şey yapacağını sanmıyorum. Daha önceki örneklerde gazetecilerin ezici bir çoğunluğu böyle bir şeye tevessül etmediler; kaldı ki haber kaynağını söylese bile, yine devlet “Böyle bir rapor yok” dediği zaman yapacağınız çok fazla bir şey olmuyor. Çok ince bir yerde icrâ etmeye çalışıyoruz işimizi. Türkiye’de, biliyorsunuz, medyanın büyük bir çoğunluğu zâten iktidar tarafından kontrol ediliyor. Onun dışında kalan ana akım sayılabilecek medya kuruluşları, özellikle muhâlif olarak bilinen bâzı televizyon kanalları üzerinde çok ciddî bir RTÜK baskısı var. Onun dışında, sosyal medya üzerinden, internet üzerinden bizim gibi yayın yapmaya çalışan, haber yapmaya çalışan kişiler var ve bizlerin de başına bu tür şeyler, habere erişim engeli, haberi kaldırma kararı, tabiî ki gözaltılar, yargılamalar, vs. olabiliyor. Bu küçücük alan bile aslında iktidârı rahatsız edebiliyor. Bu da bu mesleğin ne kadar önemli bir meslek olduğunu bize gösteriyor. Ama burada şöyle bir husus var: Bunu yapan gazeteciler büyük ölçüde yalnızlığa mahkûm olmuş durumdalar. Tabiî ki birtakım meslek kuruluşları, birtakım meslektaşlar sâhip çıkıyorlar, destek veriyorlar; ancak bunların ötesinde toplumsal duyarlılığın, bir hareketliliğin olması gerekir. Zamânında Fethullahçıların operasyonlarına karşı bu konuda çok daha aktif bir hareketlilik vardı. Şimdi artık bu olaylar bayağı bir kanıksanmış durumda maalesef. Ve şu husus bence çok önemli: Herkes kendi hakkını, kendisi gibi olanın hakkını hukukunu savunuyor, onun dışında olanlara çok da fazla girmiyor. Örnek olarak: Yakın zamanda yine bu dezenformasyon yasasıyla alâkalı olarak, ona istinâden bâzı internet siteleri ya da sosyal medya hesâbı yöneticileri gözaltına alındı ve bâzıları tutuklandı. Bunlara gazeteci demek çok doğru değil, daha çok sosyal medya yöneticileri; gazeteci formasyonundan yetişen kişiler değiller, ama kendileri haber verme iddiasındalar. İddiaya göre, özellikle sığınmacılar konusunda, sığınmacı karşıtı, ayrımcı, hattâ yer yer ırkçı perspektiflere sâhip olan bu kişilerin sığınmacılarla ilgili birtakım yalan haberler ürettikleri ve bunları çoğalttıkları iddia edildi, çok sayıda kişi tutuklandı. Orada da, “Nasıl olsa bunlar başka birileri” deyip, “Tam gazeteci denemeyecek kişiler” deyip, kimse bunların hakkını hukukunu gözetmedi. Halbuki böyle iddialar olsa bile, bu kişilerin tutuklanmasını gerektirecek bir durumun olduğunu söylemek bence mümkün değildi. Şahsen ben bunu böyle söyledim — ki içlerinden bir tânesiyle zamanında mahkemelik olmuşluğum da vardı, bana hakaret ettiği için. Bu, sonuçta hepimizin boynunun borcudur. Kim olursa olsun, hangi kesimden olursa olsun, eğer burada basın özgürlüğüne, ifâde özgürlüğüne yönelik keyfî bir uygulama varsa, hukuk dışı bir uygulama ya da evrensel insan hakları ilkelerine, özgürlük ilkelerine aykırı bir uygulama varsa, bu konularda insanların ayrım gözetmeksizin bir duruş sergilemesi gerekir. Ama tekrar söylüyorum: Maalesef böyle bir şey yaşanmıyor ülkemizde ve en son Tolga Şardan olayında şunu da gördük; Türkiye’de basın özgürlüğünün en büyük düşmanlarından olan Fethullahçılar, Tolga Şardan’ın zamânında kendi aleyhlerine haber yaptığını iddia ederek, sosyal medya üzerinden tutuklanmasına sevinç beyan edebildiler — böyle acı bir durumla da karşı karşıyayız.

Tekrar habere dönecek olursak: Gençler bilmez, çünkü 1987… Düşündüm, neredeyse 40 yıl öncenin bir olayı. Birinci MİT raporu, bir de bunun ikinci MİT raporu var. Bu, Susurluk vs. dönemlerinde yaşanan çok önemli bir olaydı. Bir MİT raporundan bahsedildi ve bu MİT raporunda MİT’in devlet içerisinden bâzı kişilerin nasıl mafya yapılarıyla işbirliği içerisinde oldukları yolunda bir raporun olduğundan bahsedildi. Tabiî ki “Yok” denildi; ama sonra o rapor yayınlandı. Olayın arkasındaki isim de MİT’in müsteşar yardımcılarından Mehmet Eymür’dü. Mehmet Eymür daha sonra tekrar MİT’e döndü, sonra ayrıldı. Bir süre Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşadı; şu an nerede yaşıyor bilmiyorum, ama arada sırada medyada karşımıza çıkıyor, çok değişik bir kişidir. Ama yalanlanmış olan MİT raporu bir şekilde ortaya çıktı. Yani o meşhur lâfla bakacak olursak: Gerçeklerin er geç ortaya çıkma gibi bir huyu var. Dolayısıyla “MİT böyle bir rapor yazmaz, niye yazsın ki?” vs. diyerek geçiştirilecek bir olay değil. Daha önce de örnekler var, o rapor için de öyle denmişti, rapor iddia edildiği zaman da, “Ne alâkası var kardeşim?” diyenler olmuştu; ama sonuçta rapor çıkmıştı. Burada bakalım ne olacak? Burada birtakım hassas hususlar var. Birincisi MİT’in böyle bir çalışma yapması mümkün mü, yasalara uygun mu? Bu tartışılıyor. İkincisi, doğrudan bunun Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tâlîmâtıyla yapıldığı ve ona bu konuda ayrıntılı bilgi verildiği gibi hususlar var. Dolayısıyla bu olay direkt olarak iki hassas kurumu, yani bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti yapılanmasının en hassas kurumlarından biri, tabiî ki Cumhurbaşkanlığı’nı, ikincisi MİT Başkanlığı’nı ilgilendiren çok hassas bir haber. Dolayısıyla buradaki mesele, haberin doğruluğu-yanlışlığının ötesinde, bu kurumların böyle bir şekilde kamuoyuna sunulması, onların ilgileri vs. hakkında bir şeyler yazılması. Dolayısıyla bu sürece doğrudan Cumhurbaşkanlığı’nın ve MİT Başkanlığı’nın dâhil olduğunu herhalde düşünebiliriz. Nitekim İletişim Başkanlığı bünyesindeki “Dezenformasyon Merkezi” –artık neyi ise; komisyonu ya da kurulu–, Tolga Şardan gözaltına alındıktan sonra bu haberin yalan olduğunu paylaştı.

Haber yalan mı değil mi? Yalansa bunun karşılığı bu mudur? Yalan değilse? Peki ne olacak? Özür mü dilenecek? Burada tekrar başa dönüyoruz: Bu haberin doğruluğunu bir gazetecinin kanıtlayabilmesi gerçekten zordur. Tolga Şardan şu âna kadar bu tür çok haber yaptı ve bunların bâzılarında biraz sorunlar da yaşadı. Ama benim bildiğim kadarıyla ilk defa başına böyle bir olay geliyor. Yanlışım varsa izleyenler ve tanıyanlar düzeltsin; ama tutuklama gibi bir olayı Tolga Şardan’ın daha önce yaşadığını ben şahsen hatırlamıyorum. Dolayısıyla bizim bu kamu görevini yaparken gazeteciler olarak aldığımız riskleri, başımıza gelebilecekleri ve nasıl hassas bir yerde, dar bir alanda bu işi yapmaya çalıştığımızı gösteren çok çarpıcı ve acı bir örnekle karşı karşıyayız. Haber çıktıktan bir gün sonra evine gelip alınarak, götürülüp hızlı bir şekilde tutuklanarak cezâevine yollanan bir meslektaşımız var. İlk meslektaşımız değil ve maalesef görüldüğü kadarıyla da son meslektaşımız olmayacak. Ama her sefer olduğu gibi, siyâsî iktidarlar hep medya içerisindeki, siyâsetteki kamplaşmadan, kutuplaşmadan, çekişmelerden yararlanıp böyle olayların çok büyük bir toplumsal dayanışma dalgasına dönüşemeyeceğini hesaplıyorlar. Şu âna kadar, belli bir süredir böyle oldu; burada da, “Tolga Şardan’a kimler nasıl sahip çıkacaklar?” husûsuna baktığımız zaman diyorum… ve aklıma birden Kemal Kılıçdaroğlu’nun yaptığı açıklama geldi… Saat 13:00’de sizlerin de katılımıyla, “CHP’de ve Türkiye’de ne değişebilir?” diye bir yayın yapacağım, hâlâ CHP’yle ilgilendiğiniz oluyorsa oraya beklerim. Cumartesi ve pazar günü kurultay var ve ben de arkadaşlarımla berâber orada olacağım. Kemal Kılıçdaroğlu’nun Tolga Şardan gözaltına alındığı zaman yaptığı açıklamayı gördüm ve ne diyeceğimi bilemedim. Eğer bizler, gazeteciler böyle zor şartlar altında bu işi yapmaya çalışıyorsak, bunda tabiî ki esas sorumlu siyâsî iktidardır; ama muhâlefetin de bu olaya bir şekilde –yaptıkları ve esas olarak yapmadıkları; yapamadıkları demeyeceğim, yapmadıklarıyla– katkısı çoktur. Evet, umarım en kısa zamanda Tolga Şardan özgürlüğüne kavuşur, ama şunu tekrar söylüyorum: Bu ne ilkti, ne son olacağa benziyor ve biz gazeteciler giderek daha fazla yalnızlaşıyoruz. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
03.12.2023 CHP ve İYİ Parti: “Kazan/kazan” ya da “kaybet/kaybet”
27.11.2023 İYİ Parti’nin iyileşmesi mümkün mü?
26.11.2023 Kılıçdaroğlu ülkesine de, partisine de, kendisine de yazık etti
23.11.2023 Erdoğan niçin yüzde 50+1 oydan vazgeçmek istiyor?
23.11.2023 Hollanda seçimlerinin ardından: Batı’da İslâm düşmanlığı yükselirken Müslümanlar ne yapıyor?
21.11.2023 Haftaya Bakış Özel: Bahçeli’nin yüzde 50+1 konusunda Erdoğan’a cevabı ve Cumhur İttifakı’nın geleceği
20.11.2023 Prof. Bahadır Erdem anlatıyor: İYİ Parti’den neden istifa etti?
20.11.2023 İslâmcıların çoğu niçin “kendilerine Müslüman”?
19.11.2023 Herkes Hamas’ı Erdoğan gibi sevmek zorunda mı?
17.11.2023 Haftaya Bakış (189): Ogün Samast’ın tahliyesi, İYİ Parti’den istifâlar, Erdoğan’ın Almanya ziyâreti
03.12.2023 CHP ve İYİ Parti: “Kazan/kazan” ya da “kaybet/kaybet”
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı