Haftaya Bakış (188): Yargıtay’da Can Atalay krizi – Özgür Özel CHP’sinde neler değişecek?

10.11.2023 medyascope.tv

10 Kasım 2023’te medyascope.tv'de yaptığımız Haftaya Bakış’ı yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Haftaya Bakış”la karşınızdayız. Yine her hafta olduğu gibi Kemal Can’la haftanın öne çıkan olaylarını konuşacağız. Kemal, merhaba.
Kemal Can: Merhaba Ruşen.

Ruşen Çakır: Tabiî ki en önemli olay, Özgür Özel’in CHP’nin Genel Başkanı seçilmesiydi. Ama ardından patlak veren yargı krizi –muhâlefetin tâbiriyle: “Yargıya yönelik darbe girişimi”– sonuçta Cumhurbaşkanı’nın da destek vermesiyle girişim aşamasının ötesine geçti ve bütün her şeyi kuşattı.
Özgür Özel’i ayrıca konuşalım. Zâten bu olayla da ilgili olarak Özgür Özel’i konuşmak durumundayız; çünkü CHP Genel Başkanı olarak önüne çıkan ilk ciddî sınavdı bu ve o da bir şeyler söyledi, yaptı ve yapmaya devam ediyor, onu da ele alırız.
Bu olayda, “Anayasa Mahkemesi’nin üstünde mahkeme var mıdır yok mudur?” tartışmasını yapmak bile bana abes geliyor açıkçası. Yargıtay 3. Cezâ Dâiresi’nin yaptığı –ki yargının bilgisi dâhilinde yapılmış bir şey– açıkça Anayasa’ya aykırıydı. Ama sonuçta, Cumhurbaşkanı Erdoğan Özbekistan dönüşünde, açıkça Yargıtay’dan yana tavır aldı. Bugün, 10 Kasım vesîlesiyle yaptığı konuşmada biraz daha dengeli olmaya çalıştı sanki; ama yine de tavrının Yargıtay’ın yanında, Anayasa Mahkemesi’nin karşısında olduğu belli. Bu tür sorunların aşılması için “Gerekirse Anayasa ve yasa değişiklikleri dâhil tüm yöntemleri kullanarak, tekrar böyle bir tartışmanın ortaya çıkmaması için gerekenleri yapacağız” dedi. Anlaşılıyor ki önümüzdeki yeni anayasa tartışmalarının en önemli ayaklarından birisi de Anayasa Mahkemesi olacak.
Ben bugün izleyicilerle yaptığım yayında https://medyascope.tv/2023/11/10/rusen-cakir-izleyicilerle-degerlendirdi-erdogan-yargitaya-destek-verdi-bundan-sonra-neler-olabilir/ “Erdoğan istediği çoğunluğa sâhip olsaydı, biz bu tartışmaları yapmayacaktık” dedim. Yani Anayasa Mahkemesi diye bir kurum olacak, her şey kuralına göre işleyecek ve Anayasa Mahkemesi siyâsî iktidârın istediği doğrultuda, özellikle Can Atalay olayında olduğu gibi kritik olaylarda Erdoğan’ın söylediklerini aynen yapacaktı. O zaman da yerel mahkemeler ve Yargıtay’la sorun da çıkmazdı herhalde. Erdoğan o kadar üye atadı, ama hâlâ çoğunluğu sağlayamadı; şimdi onun verdiği bir ıstırap var. Esas önemli olan olay, Erdoğan bu tür olaylarda ilk günler pek konuşmuyor, genellikle bekliyor. Deneyimli olanlar korktukları için konuşamıyorlar; Erdoğan’ın ne diyeceğini bilemedikleri için topa girmiyorlar. Ama bâzıları da bu sessizliği yorumlayıp, bir de arada, Hayati Yazıcıoğlu örneğinde olduğu gibi iktidar yanlısı olup, “İşâret geldi” diye düşünerek Anayasa Mahkemesi’nin yanında tavır alanlar oldu. Daha önemlisi, bunu AKP-MHP ittifâkının kopma başlangıcı olarak gören ya da görmek isteyenler oldu. Çünkü Bahçeli hep daha vurgulu bir şekilde Anayasa Mahkemesi’ne karşı çıktı. Kapatılsın demeye getirmedi, defalarca “Kapatılsın” dedi. Erdoğan pek onun kadar konuşmadı. Kimileri durumu, MHP’nin Yargıtay eliyle Erdoğan’a karşı bir hamlesi diye okudu ve bunun üzerine teoriler de yapıldı. Ama Erdoğan Özbekistan dönüşü, bunun böyle olmadığını gösterdi.
Şimdi yine, “Erdoğan istemiyordu, ama mecbur kaldı” diyenler olacaktır; ama ben açıkçası böyle büyük bir krizde, MHP’nin ve Yargıtay’ın Erdoğan’a rağmen böyle bir adım atabileceğini açıkçası sanmıyorum. Çünkü bu çok büyük bir kriz. Hatırlıyorsan, HÜDAPAR’ın Cumhur İttifâkı’na girmesinde MHP’de hafif tertip bir homurdanma olmuştu, ama hemen geçiştirildi ve bir sorun olmadı. Ama bu olay onun çok ötesinde ve sonuçta hiç de öyle MHP ile Erdoğan kavgası gibi gözükmüyor. Velev ki öyle, Erdoğan çok net bir şekilde geri adım atmış olur — ki ben böyle olduğunu sanmıyorum. Anayasa Mahkemesi konusunda Bahçeli’nin daha sert, açık ve net olması bir fark tabiî, ama belki onu ittifâkın öncü kuvveti gibi de görebiliriz. Ne dersin?
Kemal Can: Diğer kısımlara girmeden önce, senin bıraktığın yerden, yani MHP meselesi üzerinden ya da Cumhur İttifâkı’nın iç gerilimi açısından duruma bakalım. Senin de işâret ettiğin gibi, olaydan hemen sonra –daha önce pek çok hâdisede önümüze geldiği gibi– “Cumhur İttifâkı içerisinde çatlak var” ya da “MHP Erdoğan’ı sıkıştırıyor” ya da “Bunların hepsi MHP’nin başının altından çıkıyor” benzeri şeyler söylendi. Bu, farklı çevrelerde var. AKP içerisinde daha önceki olaylarda, meselâ Gezi Dâvâsı hâdisesinde, Kürt meselesiyle ilgili konularda, yerel seçimin yenilenmesi hâdisesinde ve daha envâî çeşit olayda, “Aslında hep MHP yapıyor, Erdoğan aslında bunları istemiyor. Erdoğan ve çevresinde bir yumuşama kanadı var. AKP’nin biraz daha âkil adamları yumuşamadan yana, ama MHP öyle şeyler yapıyor” diyerek tekrar tekrar bunu dillendiren çevreler var. Bu, AKP içerisinden zaman zaman muhâlif gazetecilere de üflenen bir kulis. Bunun hakîkate yakın bâzı tarafları var; çünkü bu tür bir gerilim ya da MHP ile problem dolayısıyla, AKP içerisinde bir iktidar gerilimi var. Dolayısıyla bunlar bâzen niyet olarak böyle bir şey olsun istediklerinden ya da böyle bir şeyin konuşulmasını arzu ettiklerinden, bir kısmı da manipüle etmek için bunu gündeme getiriyorlar. Hattâ o kadar ileri gidildi ki, AKP çevrelerinden bilgi aldığı iddiasıyla, birilerinden Gezi tutuklularıyla ilgili olarak bile, “Saray sâdece Can Atalay’ı değil hepsini serbest bırakmaya hazırlanıyordu, böyle bir komplo kuruldu” diyene de rastladım.
Diğer taraftan, AKP içerisinden bütün kulisler aksettirildiği gibi, bir yandan da muhâlif cenahta hep böyle, “Aslında bu Cumhur İttifâkı’nın MHP kanadı belirleyici” gibi tartışmalar, bu tarafta da müşteri buluyor. Her olayda bu gündeme geliyor. Ama bu olayda, Erdoğan’ın Özbekistan dönüşü yaptığı açıklama, bu konulardaki danışmanı ve oldukça etkili olduğu bilinen Mehmet Uçum’un sözleri, ayrıca Yargıtay’daki hâdisenin oldukça organize, öyle bir anda küçük bir kumpas gibi gelişmeyip bayağı bir özel ekibin bunun üzerine çalıştığı haberleri de bir araya getirilince, olayın hiç de öyle iktidar içi bir klik kapışmasından ibâret olmadığı anlaşılıyor. Dolayısıyla kaç kere daha önümüze gelecek bilmiyorum. “Aslında bu konuda iktidar içerisinde farklı çizgiler var ve Erdoğan yumuşamadan, açılımdan yana. Ama işte, MHP bu konudaki etkinliğini artırdığı için, AKP içerisindeki bir şâhin kanatla ittifak hâlinde bunları yapıyor” diye her sefer tekrar söylenecek. Bu, her seferinde açıkça birinci muhâtapları tarafından yalanlansa bile, senin biraz önce işâret ettiğin gibi, “Ama işte mecbur kaldı” diyerek, aslında asla yalanlanmayan bir tez hâlinde tekrar tekrar dolaşıma girecek. Bunun hâlâ alıcı bulması ayrı bir tartışma konusu. Şimdi bunu bir kenara koyuyorum.
Bu hâdisede böyle taraflar olsa bile, meselenin bütününü bunun üzerinden açıklamak bana son derece yersiz geliyor. Bunun içerisinde böyle şeylerin etkisi olmuştur ya da devâmında böyle etkiler olacaktır. Ama hâdise bence daha net bir şey; çünkü Erdoğan’ın sonradan yaptığı, “Ama biz hakem rolündeyiz. Biz uyumlu çalışmayı sağlayacağız” açıklamasını bir kenara bırakarak, Yargıtay’ı arkalayan ve Anayasa Mahkemesi’nin yanlış işler yaptığını söyleyen ve AKP içerisinden bâzı îtirazları da “yanlış yapıyorlar” diye işâretleyen görüşü, Mehmet Uçum’un “millî yargı” anlatısı, daha önce Devlet Bahçeli’nin Anayasa Mahkemesi’yle ilgili söyledikleri bir araya getirildiğinde, iktidârın şöyle bir süreç işlettiğini düşünüyorum: Biraz önce sen, “Erdoğan oradan istediği kararı çıkartsa böyle olur muydu?” dedin, ama Anayasa Mahkemesi’nin neredeyse bütün üyeleri AKP döneminde atandı. Yani daha önce atanmış bir üye kalmadı. Buna rağmen orada çoğunluğu tesis edemiyor ya da istediği kararları çıkartamıyor. Öyle bir problem var. Ama Anayasa Mahkemesi de Yargıtay gibi olsaydı, tak denileni şak diye yapan bir yargı kurumu hâline gelmiş olsaydı belki sorun olmazdı. Hattâ onun kararları diğer yargı organlarında olduğu gibi herkesin kafasına inecek bir sopaya dönüşürdü.
Ama şu anda işletilen süreç, özellikle Erdoğan’ın “Anayasada bu konuda boşluk var, işte bu yüzden biz anayasayı değiştirmek istiyoruz” lâfı ve Mehmet Uçum’un “Uluslararası yargı millî yargının üzerinde olamaz. Uluslararası anlaşmalar olsa bile millî yargının öncelikli olması bence daha belirleyicidir” iddiası aslında iki boyutlu olarak hem Anayasa Mahkemesi’nin anayasal fonksiyonu hem Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türkiye yargısı üzerindeki bağlayıcı hükmü açısından bir yeni düzenleme ihtiyâcını ortaya koyuyor. O da şu: “İstediğim olmazsa istediğimi yapacak biçimde durumu değiştiririm. Ama durumu değiştirene kadar mevcut duruma uymak zorunda da değilim. Orada da yine gayet keyfî olarak, istediğim kurumdan istediğim karârı alıp, onun üst, onun ast olmasına bakmaksızın, Anayasada ‘Anayasa Mahkemesi kararları tartışmasızdır’ ibâresi bulunmasına rağmen, Yargıtay da üst mahkeme, benim dediğimi yapan onlar. O zaman ben onun yaptığını dinlerim ya da onu dikkate alırım” deme lüksünü kullanır.
Bunun şöyle bir siyâsî karşılığı var. Bence, daha ilerideki günlerde bunun anayasa değişikliğiyle de bağı kurulacak; ama kabaca, yıllardır yaşadığımız, özellikle son on yıldır bâriz biçimde yaşadığımız tablo şu: “Anayasaya uyulmazsa ne olur?” sorusunun cevâbı, siyâsetbilim literatüründe ve anayasa hukukunda çok net biçimde belirlenmiş: Anayasayı korumakla görevli olan yüksek yargı ve devletin ilgili birimleri ve kurumları buna müdâhale ederler ve yasaya ve anayasaya uyulmasını sağlamak için kararlar alırlar. Peki bu kararlara uyulmazsa ne olur? O zaman, siyâset, kamuoyu, toplum îtiraz eder, ayağa kalkar. Çünkü o zaman fiilî olarak anayasa ve o anayasanın çizdiği bütün hukuk çerçevesi ilga edilmiş demektir ve bugün muhâlefetin söylediği gibi, bu bir darbe anlamına gelir.
Peki bu konuda, uzun bir zamandır atâlete alışmış toplum, yeterli güçlü reaksiyonu vermez, muhâlefet, verdiği reaksiyonla büyük bir baskı yaratamaz ya da onları yine takmazlarsa ne olur? İşte bunun cevâbı yok. Bu, uluslararası arenada da böyle. İşte, İsrail savaş suçu işliyor. Savaş suçlarını engellemek için Birleşmiş Milletler var. Savaş suçu işlenirse Birleşmiş Milletler devreye girer, uluslararası toplum devreye girer, uluslararası hukuk devreye girer. Eh dinlemezse ne olur? O zaman birtakım devletler buna îtiraz ederler. Onlar etmezlerse ne olur? İşte bugün olan olur. Hem küresel ölçekte hem Türkiye ölçeğinde, hukukun fiilî olarak ilga edildiği ya da hukukun, kurumlarıyla, kurallarıyla isteğe göre alakart bir menü gibi kullanıldığı, istediği karârı almak için istediği kurumun karârını kaale alan, istemediği kararların çıktığı kurumları ikincil hâle getiren bir çoklu hukuk işlemeye başlar. Aslında bu, adına hukuk dediğimiz ağır bir keyfî hukuksuzluk düzeni demektir.
Peki böyle bir tablo oluştuğunda toplum ve siyâset ne yapmak zorunda? Şimdi muhâlefet partileri Meclis’te bir oturma eylemi başlatıyorlar.

Ruşen Çakır: Ama hepsi yapmıyor. Orada CHP var, Türkiye İşçi Partisi var, HEDEP var, bir tâne de Demokrat Partili milletvekili var. Onun dışındakiler buna katılmıyor. “Darbe” diyorlar ama bu protestoya katılmıyorlar.
Kemal Can: Evet. İYİ Partililer Yargıtay’ın önüne gittiler. Ama sonuçta bir darbeyle karşı karşıya kalınmış topyekûn bir teyakkuz hâli yok. Çünkü hakîkaten bu böyle lâfın gelişi söylenmiş bir şey değil. Hatırlarsan, Can Atalay kararıyla ilgili ilk yaptığımız “Haftaya Bakış”ta, “Bu bir hak ihlâli meselesi değil, anayasa ihlâli meselesi” demiştik. Orada anayasa ihlâl edildi, edilmeye devam ediyor ve anayasanın ihlâl edilmesine, devlet kurumları ve yargı kurumları katılıyor. Yani Yargıtay doğrudan anayasayı ihlâl hâdisesinin parçası hâline geldi. Artık böyle bir durumla karşı karşıyayız. Dolayısıyla mesele artık Can Atalay’ın tahliye edilip edilmemesi, onun hak ihlâli sorunu olmaktan başka bir boyuta geçti.

Ruşen Çakır: Ama bu arada tabiî ki faturayı ilk olarak Can Atalay’a kesecekler. Erdoğan, Özbekistan dönüşünde “Sorumluluk Meclis’te” diyerek, aslında Meclis’e, Yargıtay karârına uygun bir şekilde hamle etmesi tâlîmâtı veriyor. Çünkü Numan Kurtulmuş, Anayasa Mahkemesi karârının ardından, “Biz gereğini yapacağız” dedi ama yapamadı. Çünkü istese de tahliye edemiyor. Bir ihtimal, şimdi Meclis’i Can Atalay’ın milletvekilliğinin düşürülmesi yolunda işletecekler, öyle gözüküyor. Bu konu Can Atalay’ı aştı; ama öncelikle Can’ın milletvekilliği hakkını gasp ederek devam edecekler sanki.
Kemal Can: Evet. Numan Kurtulmuş önce Meclis Danışma Kurulu’nu toplantıya çağıracağını söyleyip, sonra muhtemelen aldığı bir telefon ya da başka bir mesajla bundan vazgeçtiği gibi, şimdi bu yeni tâlîmatlandırmaya göre, kendi söylediğini mi, yoksa yapılması talep edilen şeyi mi yapacak göreceğiz. Ama şu anda fiilî olarak hakîkaten bir anayasa darbesiyle karşı karşıyaysak, yargı eliyle Anayasa’nın açık hükümleri ve bazı anayasal kurumlar devre dışına çıkartılıyorsa, bu aslında doğrudan yargının, şu anda fiilî olarak yasamanın yetkilerini de ele almış olması demek. Anayasayı yapmak, değiştirmek yetkisi Meclis’e âit. Şu anda, Anayasa’nın açık hükümlerini uygulamama kararı alan bir yargı, fiilen anayasayı ortadan kaldırmak ya da anayasayı değiştirmek gibi bir suç işlemiş durumda ve bunun muhâtabı doğrudan Meclis. Yani Meclis’in yetkisini elinden almış durumda. Dolayısıyla, muhâlefeti, iktidarı bırak, Meclis’in kurumsal olarak buna bir cevap vermesi gerekiyor. Çünkü şu anda hâdise, siyâsî partilerin, siyâsî ekiplerin, iktidar ya da muhâlefetin arasındaki bir mesele olmaktan çıkıp, devletin kurumları arasında bir meseleye dönüşmüş durumda. Artık işin içerisinde de iki tâne yüksek yargı organı, Cumhurbaşkanlığı ve doğrudan Meclis var. Bunların hepsi, bu hâdisenin tarafı olan kurumlar ve birbiriyle, birbirlerinin yetki alanına tecâvüz eden kurumlar hâline gelmiş durumda.

Ruşen Çakır: Kemal, istersen Özgür Özel’den bahsedelim biraz. Hani “Dakka bir, gol bir oldu” derler ya, o minvalde, Özgür Özel seçilir seçilmez bu krizin ortasına düştü. Şu âna kadar yaptıklarını, bir ana muhâlefet lideri olarak sınırlarını bayağı zorluyor gibi görüyorum ben. İlk andan îtibâren yaptığı açıklamalar, sonra Meclis Genel Kurulu’nu terk etmeme, Meclis Danışma Kurulu’nu toplantıya çağırma, sonra, yapılan birtakım gösterilere de bizzat katılması… Bunlara baktığımızda fena bir giriş yapmadı sanki, ama çok zor. Böyle bir şey onun için bir fırsat, ama çok da riskli bir durum. Çünkü çok sert bir krize gözünü açtı. Daha Parti Meclisi bile toplanmadı biliyorsun, Parti MYK’sı seçilmedi. Bu da karambole gelmiş durumda ve ancak hafta sonu toplanabilecek.
Özgür Özel’le ilgili konuşacak çok şey var, bunu önümüzdeki dönemlerde bol bol konuşacağız. Ekrem İmamoğlu ile ilişkisi meselesi çok önemli bir soru olarak ortada duruyor. Muhâlefetin diğer unsurlarıyla nasıl ilişki kuracağı meselesi de var. İlginç bir şekilde, İYİ Parti, sürekli, var olan bütün köprülerin son cıvatalarını sökmekle meşgul sanki. Bu aslında belki de Özgür Özel için iyi bir şeydir, bilemiyorum. Sonuçtan bağımsız olarak, Özgür Özel’in tek başına CHP’nin yerel seçim sorumluluğunu üstlenecek olmasının bir an önce ortaya çıkması, belki daha hayırlı olabilir. Şu hâliyle bakıldığı zaman, Kılıçdaroğlu’nun daha önce yaptığı gibi diğerlerini iknâ etmek, onlara ulûfe dağıtmakla zaman geçirip, sonra büyük bir fiyaskoyla karşılaşmak yerine, kendi başına seçime girip onun sonuçlarıyla baş etmek sanki daha kolay olur gibi, ama çok zor bir süreç bekliyor. Tabiî ki siyâsî iktidar, ama esas olarak Erdoğan, Özgür Özel yönetimindeki CHP’ye yönelik birtakım şeyleri de adım adım yürürlüğe sokacak. Zâten ilk açıklamalarında, “Bunların birbirinden farkı yok” dedi; ama daha sonra, onu yıpratmaya, hattâ mümkünse CHP’yi bölmeye yönelik birtakım çabaları da olacaktır. Ama şu hâliyle bakıldığı zaman, Özgür Özel’in önünde hem bir fırsat var hem de çok zor bir olayın içerisine düştü. Ne dersin?
Kemal Can: Bu yargı krizi olmasaydı, biz büyük ihtimalle bu hafta büyük ölçüde CHP Kurultayı’nı, CHP’deki değişimi, Özgür Özel’i konuşacaktık. Muhtemelen, o daha önceki haftalardan devam eden bir bakıye olduğu için ona da değinecektik, ama Yargıtay’ın çıkışı ve Erdoğan’ın açıklaması işi başka bir noktaya götürdü ve dolayısıyla bu çok öne çıktı. Çünkü geçen haftanın en önemli gelişmesi CHP’de genel başkan değişimiydi.
Senin söylediğin İmamoğlu ile ilişki, diğer muhâlefet aktörleriyle ilişki ve Özgür Özel’in bağımsız bir siyâsî karakter olarak nasıl ilerleyeceği meselesine bakalım. İşâret ettiği iki nokta, yani diğer muhâlefet aktörlerinin ve genel siyâsî tablonun gidişâtı ve aslında çok hızlı ve sert bir gündemin oluşması belki avantaj olabilir, ama riskli tarafları da var. Yani çiçeği burnunda bir genel başkanın, daha partisine, grubuna tam hâkim olmadan, burada çok atak hamleler yapmaya kalkması, hamlelerin bâzılarının bu konudaki eksiklerinden dolayı zayıf kalması riskli bir başlangıç gibi olabilir, ama tersi de mümkün.
Fakat ben asıl, Özgür Özel’in bundan sonra gidişâtını belirleyecek ana faktörün, kurultayın sonucuyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Eğer bu gelişme olmasaydı ve kurultayı genişçe konuşsaydık ona değinmeyi düşünüyordum. Çünkü ben, kurultayda Özgür Özel’in kazanmasına neden olan şeyin, kurultay sırasında olup bitenlerle daha fazla ilgisi olduğunu düşünüyorum. Evet, daha önce, delege hesapları, İstanbul Kongresi’nde İmamoğlu ağırlığı, şu bu, bir sürü şey konuşuldu; ama ben Kurultay salonunda “bağımsız davranan” delegenin belirleyici olduğu ve o bağımsız davranış hamlesinde, Özgür Özel’in daha önce “emânetçi” diye yorumlanan şeyden biraz sıyrılma fırsatı yakaladığını düşünüyorum. O da şu: Özgür Özel, kendi başına bir siyâsî karakter olarak, kurultay salonundan bir denenme ruhsatı aldı. Hakîkaten, o kurultay salonuna “emânetçi” olarak girdi, ama “emânetçi” olarak kazanmadı. Bu önemli bir şey. Ben böyle görüyorum.

Ruşen Çakır: Sözünü keseceğim Kemal, kusura bakma, ama şöyle bir şey var: Kurultay öncesinde adaylar için imzâlar toplandı ya? Orada toplanan imzâları bir araya getirdiğin zaman, neredeyse bütün delegeler imzâ vermiş gibiydi ve Kılıçdaroğlu açık ara öndeydi. “Bağımsız davranan delegeler” diyorsun ya? Aslında bağımsız davrananların önemli bir kısmı Kılıçdaroğlu’na imzâ vermiş. O olay çok önemliydi. Milletvekilleri için de bu: 95 milletvekili. İl başkanları için de bu: 45 il başkanı. Büyükşehir belediye başkanları: 11’i birden. Hattâ biz bunu kurultayda yaptığımız yayınlarda da söyledik. Bir kısmı mecbûriyetten verdi. Kılıçdaroğlu’nun o ilk yaptığı konuşma çok sertti.
Kemal Can: Evet. Kendisi açısından da, aldığı sonuç açısından da yanlış tercihler…

Ruşen Çakır: Ama büyük bir ihtimalle şöyle bir şey oldu: O 750 imzâyı görünce kaybettiğini anladı. Çünkü daha önceki olaylarda, Muharrem İnce’nin topladığı imzâyla aldığı oy arasında çok büyük fark vardı. Yani o imzâların sâhici olmadığını, hatâ payının çok yüksek olduğunu bilen birisi olarak, 750 imzâyla kazanamayacağını anlamıştı bence. Bu husus çok önemli. Delege, Kılıçdaroğlu için imzâsî veriyor, ama oyunu Özgür Özel’e veriyor. Bu aslında şunu gösteriyor: Birçok insan, salona girmeden önce zâten Kılıçdaroğlu’ndan kopmaya yakındı. Senin söylediğin gibi, orada Kılıçdaroğlu’nun yaptığı ve Özgür Özel’in yaptığı konuşmalara bakıp, kararlarını orada verdiler. Meselâ biz salonda kim konuşunca delegelerden ne kadar alkış aldığını görüyorduk. O alkışlarda da Kılıçdaroğlu öndeydi. Ama ilk turdan sonra hepsi gitti, salon tamâmen Özgür Özel oldu.
Kemal Can: Evet. Bunun oranlarını tespit etmek çok zor. Belki daha sonra delegeler üzerinde yapılan birtakım çalışmalarla bâzı sonuçlar çıkartılabilir. Ama seçimlerde sandık başında karar veren seçmen faktörünü hep konuşuyoruz ya? O seçmen faktörünün burada da işlediğini gördük. Bu faktörün, Özgür Özel’in o emânetçi veya bir vesâyet altındaymış görüntüsünü kırmasını kolaylaştırıcı bir etki yarattığını düşünüyorum açıkçası. Bu, Özgür Özel açısından, şimdi yapacağı ataklar ve performansla test edilecek belki; ama o yüzden, sâdece kazanmaktan ibâret olmayan, en azından bir kredi açıldığını gösteren bir işâret diye kabul ediyorum. Özgür Özel de konuşmasında zaten teşkîlâta büyük ağırlık verdi. Konuşmasının büyük ağırlığını, ittifaklar, şunlar bunlardan daha çok, partinin hakîkaten yükünü çeken teşkîlâtı muhâtap alarak konuştu. Kılıçdaroğlu’nun o “ihânet” çıkışı da, aslında dolaylı olarak Özgür Özel’in tezlerini doğrulayan, yani danışmanların değil parti organlarının etkili olduğu bir siyâset iddiasını doğrulayan bir şey oldu. Çünkü danışmanlar üzerinden yürütülen siyâset, hançerler, bıçaklarla netîceleniyor sonuçta.
Burada Kılıçdaroğlu’nun konuşması, kendi açısından da, parti açısından da tâlihsizdi. Ama asıl daha ciddî bir tâlihsizlik, çekilme çekilmeme meselesiydi. Zâten ikinci tur öncesinde onun da tartışmaları, kulisleri çok yapıldı. Kılıçdaroğlu’nun Özgür Özel’i kutlayarak çekilmesi, parti için de kendisi için de gayet isâbetli olurdu. Onun da hangi biçimde cereyan ettiği haberlere yansıdı. Bence olumsuz.

Ruşen Çakır: Hazin bir durum Kemal, hazin.
Kemal Can: Kendisi açısından kötü bir final, parti açısından da lüzumsuz bir gerilim oldu. Ama gerilim de çok büyümedi. Kılıçdaroğlu’nu çekilmekten vazgeçirme agresifliği salona, seçmene yansımadı. Senin de söylediğin gibi, zâten kaybedilmiş bir kurultay olarak, o taşınmış taraftarlar salonu terk etti.
Bence Özgür Özel bundan sonra hem bu başlangıcın verdiği şans hem bu hareketli gündemin yarattığı zemini iyi kullanabilirse ve burada çok basit bir yerel seçim galibiyeti… Tabiî ki yerel seçim galibiyeti çok önemli, ama siyâsette bir şeyler değişiyor. Ve hakîkaten, değişim iddiasının altının doldurulduğunu gösterebilmek için, önünde önemli fırsatlar var. Ama bunlar riskli fırsatlar.

Ruşen Çakır: Evet Kemal, burada noktayı koyalım. İzleyicilerimize teşekkür edelim. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.
Kemal Can: İyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
21.07.2024 Yeni kutuplaşma konumuz: Sokak hayvanları
14.07.2024 Din yorgunlarının ülkesi: Türkiye
10.07.2024 Transatlantik: İngiltere & Fransa seçimleri - İran’da Pezeşkiyan dönemi - NATO’nun 75. yılı
07.07.2024 Nagehan Alçı yalnız mıdır, değil midir?
05.07.2024 Burak Bilgehan Özpek ile söyleşi: 31 Mart’tan bu yana neler değişti, neler aynı kaldı?
05.07.2024 Ruşen Çakır, Kemal Can ve Kadri Gürsel ile Haftaya Bakış (221): Sinan Ateş Dâvâsı’ndan öğrendiklerimiz - Demiral’ın “bozkurt” sevinci - Esad ile normalleşme
03.07.2024 Hatem Ete ile söyleşi: CHP hâlâ birinci parti mi?
03.07.2024 Transatlantik: Biden çekilir mi? Fransa’da aşırı sağı kim durdurabilir? Esad, Erdoğan’a evet der mi?
02.07.2024 Suriye fiyaskosunun faturası tehlikeli bir şekilde kabarıyor
02.07.2024 Prof. Dr. İlhan Uzgel ile söyleşi: CHP Suriye konusunda ne öneriyor?
21.07.2024 Yeni kutuplaşma konumuz: Sokak hayvanları
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı