Gıran Özcan ile söyleşi: Türkiye tüm Kürtler için cazibe merkezi mi olacak?

16.08.2026 medyascope.tv

16 Ağustos 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba iyi günler. Çerçeve yasa da çıktı ve çözüm sürecinin ilerlemesini bekliyoruz. ‘’Neler oldu, bundan sonra neler olabilir ve özellikle bölgede, Ortadoğu'da bu olay nasıl yankı bulur, Ortadoğu'daki dengeleri nasıl etkiler?’’ konusunu, Washington merkezli düşünce kuruluşu Amerika Yahudi Ulusal Güvenlik Enstitüsü (JINSA) Kürt İşleri Uzmanı Gıran Özcan'la konuşuyoruz. Gıran merhaba.
Gıran Özcan: Merhaba.

Ruşen Çakır: Seninle daha önce sürecin başlarında bir yayın yapmıştık, bayağı da ilgi görmüştü. Bilmeyenlere hatırlatalım; sen bir dönem HDP’nin ABD Temsilcisiydin değil mi?
Gıran Özcan: Evet. O dönem HDP'nin ABD temsilciliğini de yaptım.

Ruşen Çakır: Başından itibaren süreci izliyoruz. Çok sorular soruldu, çok şüpheler ve kaygılar vardı. Çünkü çatışan tarafların hepsinde bir güvensizlik vardı. En sonunda pazartesi günü 467 milletvekilinin oyuyla yasa geçti ve büyük olay oldu. Bu gelinen noktayı nasıl değerlendiriyorsun?
Gıran Özcan: Öncelikle bunu çok önemli bir adım olarak görüyorum. Sanırım sürece girerken bile çerçeve yasayla ilgili çok ciddi, çok üst perdeden bir beklenti oluşmamıştı zaten. PKK lideri Öcalan'ın "Bin kilometrelik yol bile ilk adımla, birinci adımla başlar" diye cümlesi yayınlandı. Bunu bin kilometrelik yolun ilk adımlarından biri diye görmekte fayda var sanırım. Her iki taraftan da bu çerçeve yasanın her şeyi çözeceğini veya bu sürecin doruğu olacağına dair herhangi bir beklenti oluşmamıştı. Ama ilk defa Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde, PKK ile, Kürt halkıyla olan sorunda bir yasal çerçeveye sahibiz. Bu açıdan bu sürecin önemini vurgulamak lazım. Ama toplum olarak, Türkiye'deki halklar olarak işimizin daha yeni başladığının farkında olmamız gerekiyor. Her ne kadar süreç iki yılı aşkın bir zamandır gündemimizde olsa da, bu yasayla birlikte asıl meselelere, yani ‘’Kürt sorunu nedir, PKK nedir, Kürt sorunu nasıl çözülür, PKK Türkiye toplumuna nasıl dâhil olabilir?’’ konusu hem toplumsal hem siyasi olarak biraz daha çetrefilli, biraz daha zor meseleler olarak önümüzde duruyor halen. Ama sizin sorunuza cevaben, çerçeve yasanın özellikle bu kadar büyük bir oyla kabul edilmesi, bunun, özellikle sanırım Sayın Bahçeli'nin daha ilk zamanlarda söylediği gibi bir devlet projesi olduğunu bize tekrar göstermiş oldu. Her ne kadar muhalefette bazı fireler verilmiş olsa da böyle yüksek bir oyla geçmiş olması, sürecin en azından ciddi ve yoğun bir şekilde devam edeceği ve artık ilerideki maçlara bakacağımızı gösteren bir dönem ve aşama oldu diyebiliriz.

Ruşen Çakır: Yasa taslak haline geldiği andan itibaren ve çıktıktan sonra Kandil'den ya da Avrupa'dan hareket adına konuşan kişilerde -ki ben bazılarıyla röportaj yaptım- en son Remzi Kartal'la yine bir yayın https://medyascope.tv/2026/07/26/surgundeki-kurt-siyasetciler-donus-hazirliginda/ yaptık taslak üzerine. "Çok eksik var ama Önder Apo ne derse o olur" gibi bir perspektif var. Yani Öcalan'a tam anlamıyla güvendiklerini söylüyorlar. Bu yeterli mi?
Gıran Özcan: Bu meselenin 50 yıllık tarihinde şöyle tuhaf bir durum var: Bütün dünyaya baktığımızda, Amerika olsun, Güney Amerika'da Kolombiya olsun, bu devletlerin kendi toplumlarıyla veya toplumunun bir kesimiyle yaşadığı sıkıntılarda veya başka devletlerle giriştikleri savaşlarda karşı tarafın "düşmanı tanıması" gibi çok önemli bir başlık vardır. Maalesef ki Türkiye'de şöyle ilginç bir durum var; henüz PKK tanınmış değil. PKK'nin ne olduğu, kimler olduğu, nasıl bir organizma olduğuna dair çok fazla bir bilgi birikimi gelişmedi veya en azından toplumsallaşmadı. Sayın Remzi Kartal "Biz Önder Apo'ya güveniyoruz" dediğinde, bu, bu hareketin 50 yıllık tarihini anlatan bir ifade biçimidir. Bu harekette kadroların eğitiminde bir "önderlik gerçeği" dersi vardır. Bunun ne anlama geldiği, önderlik gerçeğinin ne olduğunu, neden Önder Apo'ya böyle bir güven atfedildiğini, neden bir gerilla son nefesini verdiğinde Biji Serok Apo'yla son nefesini verdiğini, bunun ağırlığını... Hatta size şöyle bir örnek vereyim: Ben, Londra'da doğmuş Dersimli bir Kürt ailenin çocuğu olarak, çocukluk yaşlarımda bize ‘’Apo sözü’’ verdirilirdi. Bunu, bunun sosyolojisini biraz ifade edebilmek için anlatıyorum; ben ve kardeşim evde yaramazlık yaptığımızda veya bir konuda mutlak doğruyu söylememiz gerektiğinde, hiçbir şart altında yalan söyleme ihtimali olmaması açısından verdiğimiz söz, ‘’Apo sözüydü.’’ Bunu gerçekten hiç bu programda ifade edeceğimi düşünmemiştim ama bu dinamiği, bu sosyolojiyi, PKK lideri Abdullah Öcalan'ın Kürt toplumundaki hem ruhsal hem duygusal hem politik vasfını ve konumunu iyi ifade edebilmek için anlatıyorum. Bundan dolayı da bu süreçte, bu kişinin ağırlığını, öncülüğünü ve milyonların ona atfettiği iradeyi anlatabilmek için bunları ifade ediyorum.
Kürt halkı kendi demokratik süreçlerini, kendi yönetim kurumlarını inşa edememiş bir halktır. Bunu Güney Kürdistan'da şu an deneyimlemektedir. Son 13-14-15 yılda Rojava deneyimiyle bir yere kadar deneyimleyebildi. Ama zaten Kürt meselesi de biraz bu değil mi? Yani kendi politik, kendi yönetim kurumlarını kuramamış bir halktan bahsediyoruz ve 20'li yaşlarında çıkmış bu halkın onur mücadelesini, varlık mücadelesini göğüsleyebilmiş ve o yaşlarda örgütleyebilmiş, son 28 yılını tecritte kalarak bunun ağır bedelini ödemiş bir öncüden bahsediyoruz. 40 milyonluk bir halkın kaderini belirleyebilecek siyasi kararlar almış ve bu sorumluluğu üstlenmiş, artılarıyla, eksikleriyle bunun sorumluluğunu göğüslemiş hem bireysel olarak bunun bedelini ödemiş hem de yürüttüğü, ayaklandırdığı toplumun kaderinin sorumluluğunu almış bir insandan bahsediyoruz. Kendi demokratik ve öz yönetim kurumlarını kuramamış bir halkın bir kişiyle bu kadar yol katedebilmesinden bahsediyoruz. Bu aşamada da eğer Türk Devleti bu halkın bazı sorunlarını gidermeyi veya bu halkla bütünleşmeyi dert edinmişse, zaten bu kişiyle yapmış olması veya bu kişiyle yapması gerekiyor. PKK lideri Abdullah Öcalan'ın da örgütlediği, kendi çabasıyla kurumsallaştırdığı hareketi, onun kadroları, onun arkasında yürüyen milyonlarca insan da kendi politik iradelerini bu kişiye, bu kişi üzerinden okumaktadır. Bu süreçte Türk Devleti de bu iradeyi kabul etmiş zaten. Türk Devleti sadece Türkiye sınırları içerisinde de değil, Suriye'deki, İran'daki Kürtleri etkileyebilecek bir iradeyi tanımaktadır şu an. Türk Devleti bunu tanımışken, Kürtlerin de bu kişiye bu kadar güven atfetmesi bana çok da garip gelmemektedir bu durumda.

Ruşen Çakır: İran ve Suriye’den bahsettin. Şimdi Suriye'de bir entegrasyon yaşanıyor ve şu âna kadar ufak tefek sorunlar çıkmakla birlikte bayağı yürüyor gibi. Türkiye, Suriye Genelkurmayı’na eklemlenen SDG Komutanı Sipan Hemo’yu terör listesinden çıkarttı biliyorsun. Orada işler yürüyor. İran meselesi askıda sanki, çünkü savaşın gidişatıyla çok alâkalı bir şey. Irak Kürtlerine baktığımız zaman, anladığım kadarıyla özellikle silah bırakma sürecinde, gerek Barzani gerek Talabani tarafları, Ankara ve Kandil'le uyum içerisinde birtakım şeyler üstlenecekler gibi gözüküyor. Şu anda bölgedeki Kürt dengelerine baktığımız zaman, bu olay, var olan dengeleri bayağı bir değiştirecek mi? Mesela her ne kadar aralarında çok sorun olsa da Barzani ile Talabani'nin şu anda bölgede var olan tek Kürt yapısı Irak'ta var. Öcalan'ın bu kadar devreye girmesi, PKK'nın silah bırakması, kadrolarının Türkiye'ye gelmesi vesaire süreçlerinde Türkiye tüm Kürtler için bir cazibe merkezi hâline gelebilir mi bu haliyle?
Gıran Özcan: Son sorunuza tek kelimeyle cevap vereyim, sonra biraz ilk bölümde sorduğunuz soruya daha kapsamlı bir cevap vermek isterim.  Evet, Türkiye bir cazibe merkezi hâline gelebilir ve Türkiye'nin önündeki fırsat da o zaten. Kendi ülkesinin dışında üç ülkede bulunan büyük ve üretken bir nüfusla çok daha barışçıl, çok daha refah sağlayan bir ilişki kurabilir. Evet, Türkiye bir cazibe merkezi haline gelebilir. Bölgedeki Kürtlerin yüzü Türkiye'ye dönük olabilir. Mevcut süreç böyle bir potansiyel taşıyor. Ama son sorunuzdaki "Bölgesel dengelere nasıl etkide bulunabilir?" kısmını tersinden biraz ele almak isterim. Çünkü bununla ilgili bir yazı da yazmıştım. Bölgesel gelişmeler aslında Türkiye içindeki bu sürece etkide bulundu, hatta zemin sundu. Bundan ne kastediyorum? Daha önce yazdığım yazıda bunu 7 Ekim'e kadar götürmüştüm; yani 7 Ekim Hamas saldırısının tetiklediği bölgesel gelişmeler, Türk Devleti’nde, bu meseleye farklı yaklaşması gerektiği fikriyatını oluşturdu. Tabii ki Türkiye'deki Kürt meselesi Gazze'de, İsrail'in sınırları içerisindeki gelişmelerden birebir etkilenen bir durum değil. Ama 7 Ekim'den sonra bölgede, öncelikle Gazze'de yayılan ateşin, sonrasında Lübnan'da, hatta Esad'ın düşüşüne kadar tetiklediği değişikliklerin, gelişmelerin Türkiye'de Kürt meselesine çok yeni bir bakış açısı getirdiğine inanıyorum. Hatta şunu da belirtmiştim daha önce; PKK'nin, özellikle de PKK lideri Abdullah Öcalan'ın, bölgedeki Kürtler üzerindeki sosyolojik dinamiği, Türkiye içindeki Kürt nüfusundan daha etkili olmuştur bu süreçte.
PKK, belki 50 yıllık tarihinde hiçbir zaman Türkiye sınırları içerisinde elde etmediği gücü, Türkiye sınırlarının dışında elde ederek, Türkiye'de kazanımlar elde etmektedir şu an. Rojava'da ve potansiyel olarak İran'da, -henüz o potansiyel gerçekleşmiş olmasa da-, o potansiyel gücü bile, Türk Devleti’nde bu meseleye daha ciddi yaklaşması gerektiğini, bu meseleyi doğrudan çözmesi gerektiği fikriyatını oluşturmuştur. Hatta hatırlarsınız süreç ilk başladığında ‘’Erdoğan seçim derdinde’’ veya ‘’Anayasayı değiştirmek, üç dönem iktidarda kalma gündemiyle, Devlet Bahçeli, DEM Parti sıralarında tokalaştı" yorumları çokça yapılıyordu. Şimdi doğal olarak Erdoğan da iktidara geçecek ya da iktidarda olan herhangi bir parti, kendi iktidarını pekiştirmek için her fırsatı değerlendirir; bu, işin doğası gereği. Ama bu sürecin, Bahçeli'nin ta başlarda belirttiği, "dış gelişmelere karşı iç cepheyi güçlendirme,’’ -onun tâbiriyle ‘’tahkim etme’’ vurgusu bana biraz daha bu durumun nedenlerini anlatmaktadır. Kürtler, Kürt halkı özellikle son 15 yılda IŞİD'in yayılmasıyla birlikte hem IŞİD'e karşı en etkili güç olarak hem de IŞİD'i fiziksel olarak kovduğu şehirlerde kurduğu yönetim tarzıyla dünyanın gündemine girdi. Hatırlarsınız, 2013-2014-2015'te dünya basını ve dünya kamuoyu, Suriye'nin kuzeyinde, yani Rojava'da bu gelişen dinamiğe karşı ayaklanmıştı. Bir taraftan kadın savaşçılar, ortak yaşam idealleriyle, farklı etnik ve mezhepsel kimliklerin bir araya gelebilmesiyle, özellikle IŞİD gibi tam tersi bir durumla kıyaslandığında, çok büyük bir ilgi görmüştü. Ve bundan 40-50 yıl önce Kürtlerin yok sayıldığı bir dünyada, tam tersine, Kürtler artık parlayan bir yıldız haline geldi ve özellikle Batı basınında çok müthiş portrelerle, Kürtlerin ne kadar ilerici ne kadar cesaretli olduğu ve ne kadar toleranslı bir halk olduğuna dair müthiş portreler çiziliyordu. Hâlbuki aynı basın, aynı devletler, aynı güçler bundan 20-30-40 yıl önce, sadece Kürtleri görmezlikten gelmiyorlardı, Kürtlerin katliamında, Kürtlerin öldürülmesinde NATO çok aktif bir rol oynuyordu.
Şimdi Türk Devleti’nde, adeta cin şişeden çıkmışçasına, bu meseleye daha farklı yaklaşması gerektiğinin bilinci yavaş yavaş oluşuyordu. Bu, bölgesel devletler için de böyleydi. Biz daha önceki programda, İsrail'in artık Kürtlere yönelik yaklaşımının ne kadar değiştiğini, Kürtlerle daha doğrudan angaje olmaya çalışan bir İsrail Devleti’nin varlığından bahsediyorduk. Her ne kadar bu çok somutlaşmamış olsa da, böyle bir şeyden bahsediyor olmamız bile ne kadar çok şeyin değiştiğini ifade ediyordu bizim için. Artık Kürtler bölgede sadece bir faktör olmaktan çıkmış, bir aktör olmaya doğru gidiyorlardı. Mesela, senin de bahsettiğin gibi Sipan Hemo, Türk Devleti’nin arananlar listesinden çıkmış bulunuyor artık. Neden? Çünkü kendisi Suriye Savunma Bakan Yardımcısı. Yani siz bu tezatlığı, bu paradoksu ne kadar ayakta tutabilirsiniz ki?
Sonuç olarak, Türk Devleti kendi sınırları dışındaki gelişmelere cevaben, kendi sınırları içerisindeki Kürtlerle barışma ihtiyacı duydu. Bu, dış dinamiklerin Türkiye'nin iç siyasetinde ne kadar etkide bulunduğunu anlatırken, bunu çözdükçe, tekrar dışarıda bulunan Kürtlerle, sadece Kürtlerle de değil Suriye ile, Irak'la, belki ileride bir gün İran'la da çok daha iyi ilişkilerde bulunacak. Çünkü artık ikide bir bu topraklara, yani komşu devletlerin sınırlarını ihlal etmek zorunda kalmayacaktır.

Ruşen Çakır: Burada şöyle bir husus var: Süreci sabote etmek isteyebilecekler’’ diye bir varsayım var ve genellikle telaffuz edilen, İsrail ve İran. Yani Türkiye'nin PKK sorununu, Kürt sorunu olmasa bile PKK sorununu bitirmesinden, bu iki ülkenin ayrı ayrı, farklı gerekçelerle memnun olmayacağı ve mümkünse buna taş koymaya çalışacakları ileri sürülüyor biliyorsun. Bunlar gerçekçi hipotezler mi?
Gıran Özcan: İran ve İsrail içerisindeki bazı güçlerin bu sürecin gelişmesini istemeyeceğinden adım gibi eminim. Çünkü Türk Devleti içerisinde bazı kesimler bile bu sürecin ilerlemesini hiç istememektedir. Bu tür durumlarda çok böyle bireyselleştirmeyi sevmem ama, mesela Mehmet Uçum'un şu âna bu sürece katkılarını çok olumlu sayamayız. Yani nasıl ki İsrail Devleti ve İran Devleti tek bir merkezden yönetilmiyorsa, Türk Devleti de öyle; bunu tarih boyunca görmüşüzdür. Bunu, Susurluk gibi göz önünde olan olaylar üzerinden de okuyabiliriz veya son iki yıldaki gelişmeler üzerinden de okuyabiliriz. Eğer isimler üzerinden yorumlamak gerekirse, bir İbrahim Kalın, Hakan Fidan gerçekliği var şu an önümüzde, bir Mehmet Uçum, Mehmet Metiner... Türk Devleti içerisinde bu süreci baltalamaya çalışan güçler varken, İran'da ve İsrail'de olmaz mı? Eminim ki vardır. Kendi bölgesel vizyonlarında, Türkiye ile PKK'nin barışması, Türkiye ile Kürtlerin daha onurlu bir ilişki tarzını geliştirmesi, bölgede hegemonik iddiaları olan devletleri veya o devletler içerisindeki bazı fraksiyonları mutlu etmeyecektir. Bu konuda ben çok tereddüt taşımıyorum. Hem içimizde hem dışımızda bu süreci baltalamak isteyen güçler vardır. Ama bu süreç sonuna kadar başarıyla götürmek isteniyorsa bunlara karşı ciddi önlemler alınabilir. Mesela bu yasanın 1,5 yıl bekletilmiş olması, bu süreci baltalamak isteyen kesimlere müthiş bir fırsat verdi. Bu açıdan PKK'nın olgunluğu, PKK'nın, bu sürecin başarıya ulaşması konusundaki duruşu, tavırları, herkes tarafından çok ciddi bir şekilde gözlemlenmiş olması gerekir. Yani 1,5 yıl önce çıkabilecek bir yasanın 1,5 yıl geciktirilmiş olması, bu süreci baltalamak isteyen herkese müthiş bir fırsat sunmuştu. Neyse ki bu 1,5 yıl çok büyük bir tehdit oluşmadan atlatıldı ve çerçeve yasa çıkabildi. Ama dediğim gibi hem içeride hem dışarıda bu süreci baltalamak isteyen güçler var ve var olmaya da devam edeceklerdir. Buna karşı önlem alınması, sürecin biraz daha toplumsallaştırılmasına bağlıdır diye düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Öcalan ve örgütün, sadece Türkiye değil, Türkiye dışında da Kürtler üzerinde çok etkili olduğundan bahsettin. Ama şunu biliyoruz ki bu hareket, esas olarak silah temelinde örgütlenen bir hareket olarak belli bir noktaya geldi. Şimdi silahlara veda ediyor ve "demokratik siyaset" diyor. Ama bakıyoruz, Öcalan, Cemil Bayık, Duran Kalkan ve başka birçok isim, hayatlarını silahla, dağlarda geçirmiş insanlar. Tabii ki hareketin bir yasal ayağı da var. Peki bu insanların yeni döneme ayak uydurmaları sorunlu olmayacak mı? Ya da mesela Türkiye'ye kademe kademe gelecekler, yasal siyaset yapacaklar. Ama yıllardır Türkiye'de yoklar, bilmiyorlar, etmiyorlar, yani yepyeni bir dünyaya gelecekler. Mesela ‘’30 Yıllıklar’’ diye bir olay var. Türkiye’de 90’lı yıllarda yargılanmış, tutuklanıp hüküm giymiş ve infaz kanunu gereği 30 yıllık süreleri dolduğu için tahliye edilen insanlar var. Şimdi bu yasayla beraber sayıları iyice artacak. Yirmi otuz yıl cezaevinde yatmış insanlar, hepsi olmasa bile bir kısmı, dışarı çıkıp siyasi hareketin içerisine girecek. Nasıl olacak bu?
Gıran Özcan: Hatırlarsanız, ilk yaptığımız programda şöyle bir şey söylemiştim: ‘’Keşke, Türk halkının, Türk halkını düşünen, hayatı pahasına her şeyini feda edebileceği öncüleri olsaydı. Yani şunu açıkça ifade etmiştim: ‘’Keşke Türk halkının bir PKK'si olsaydı.’’ Siz, bir misafir olarak, dağa gidip gördünüz o koşulları Ruşen Bey. Dağda yaşamak, o koşullar çok mu kolay? Çok mu lüks içerisinde, çok mu rahat bir yaşam? Kendi halkı için, kendi halkının kaderi için her şeyini feda edebilecek insanların topluma tekrar dâhil olması ve artık silahsız bir ortamda topluma katkı sağlayabilmesi çok önemli. Bu elbette zor olacak. İnsanlar bir evden bir eve veya bir şehirden bir şehre taşındığında bile bir adaptasyon sorunu yaşar veya bir okuldan bir okula geçiş yaptığınızda bile bir adaptasyon sorunu yaşarsınız. Kimse sanırım bu soruya "hayır" diyemez; bir adaptasyon sürecinin gerekmeyeceğini kimse söyleyemez. Ama temel olarak, kendi halkı için, kendi halkının kaderi için her şeyini bir tarafa bırakıp hayatını ortaya koyabilen insanlar, zemin verilirse bunu her tür ortamda, en zor ortamda başarabilmiş insanlar, gelip Türkiye'de daha rahat koşullarda haydi haydi yapar. Yani şöyle düşünelim; belki biraz çok fazla nostaljik olacak ama Deniz Gezmiş'in, Hüseyin İnan'ın, Yusuf Aslan'ın katledilmediği ama halkları için çalışabildiği bir ortam olsaydı, bu insanlar bu topluma, bu ülkeye ne kadar müthiş katkılar sunacaktı. Bugünkü siyasetçilerle bir karşılaştırın bu insanları.
Burada sadece Türk halkına birkaç dakika konuşmak isterim. Bugünkü siyasetçi profiline bakın ve katledilen İbrahim Kaypakkaya'ları, Mahir Çayan’ları düşünün. Bu insanların aynı iradeyle, aynı ideallerle kendi toplumlarına silahsız bir ortamda hizmet etme zemininin verildiğini bir düşünün. Bu anlamda, herkesin, biraz daha empatiye, biraz daha önümüzdeki fırsatların büyüklüğüne odaklanmasını isterim. Her şeyini kendi halkının kaderi için ortaya koyan, her şeyini feda etmeyi göze alan, en zor koşullarda bunu başarabilmiş insanların, Türkiye biraz daha normalleştiğinde, daha rahat koşullarda neler yapabileceklerinin fırsatlarını ve potansiyellerini görmelerini isterim.

Ruşen Çakır: Gıran, çok sağ ol. Çok doyurucu bir yayın oldu, çok teşekkürler. Washington'da, Amerika Yahudi Ulusal Güvenlik Enstitüsü (JINSA) Kürt İşleri Uzmanı Gıran Özcan'la, Türkiye'deki çözüm sürecinin bölgeye muhtemel etkilerini ve tabii ki çözüm sürecinin gelişmesi durumunda Türkiye'de nelerin değişebileceğini konuştuk. Kendisine çok teşekkürler, sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
30.08.2026 Sürece dört koldan sert ve etkili eleştiriler
29.08.2026 Hani Ekrem İmamoğlu unutulmuştu!
28.08.2026 Ahmed eş-Şara Arap dünyası için ne anlam ifade ediyor?
27.08.2026 Türkiye Öcalan ile tanışmaya hazır mı?
26.08.2026 Nefret dilinin sembolleri: Yeşil, beyaz Toros ve sarı torba
25.08.2026 Çerçeve yasa çıktı, sabotaj girişimleri hızlandı
24.08.2026 Barış Akademisyenleri'ne borcumuzu ne zaman ödeyeceğiz?
23.08.2026 Furkan Vakfı olayı: Dindarın dindara yaptığı
23.08.2026 Yener Orkunoğlu ile söyleşi: Çözüm sürecinin kaderi niçin Öcalan’a bağlı?
22.08.2026 Artık kimse dağa çıkmasın!
30.08.2026 Sürece dört koldan sert ve etkili eleştiriler
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı