FETÖ ile nasıl mücadele edilmez?

14.06.2017 medyascope.tv

14 Haziran 2017’de medyascope.tv’de yaptığım değerlendirmeyi yayına Gamze Elvan hazırladı.

Merhaba, iyi günler! “FETÖ ile nasıl mücadele edilmez?” başlıklı bir yayın kararı verip, tanıtımını yaptıktan kısa bir süre sonra CHP İstanbul Milletvekili Gazeteci Enis Berberoğlu’nun “MİT Tırları Davası”ndan 25 yıla mahkûm olduğu ve tutuklama kararıyla cezaevine yollandığı haberi geldi. Kendisiyle tabii telefonda konuşup “geçmiş olsun” dedim. Enis’le bizim çok eski bir hukukumuz ve çalışmışlığımız da vardır. Türkiye’deki en deneyimli gazetecilerden birisidir. Bu aslında “FETÖ ile nasıl mücadele edilemez?” başlığının başlı başına çok çarpıcı bir örneği olarak karşımızda duruyor. Enes Berberoğlu “MİT Tırları Davası”ndan mahkûm ediliyor. Partisi dokunulmazlıkların kaldırılmasına onay vermiş olan CHP, böylece ilk kurbanını vermiş oluyor. CHP dokunulmazlıkların kaldırılmasına onay vererek neyi hesaplamıştı? Bilmiyorum. Son derece yanlış bir karardı. Öncelikle HDP’lileri vurdu, ama sıra CHP’ye de geldi ve Enis de bunun ilk kurbanı oldu maalesef. İlk kurban oldu CHP’den, ama bu aynı zamanda bize, FETÖ denen olayın, ya da darbeyle ve diğer devlet içerisindeki gizli örgütlenmelerle nasıl mücadele edilemeyeceğinin bir örneği olarak karşımızda duruyor.
Şimdi, açık bir şekilde baktığımız zaman, Fethullah Gülen ve cemaatinin önde gelen isimlerinden bir liste yapmaya kalksak, bu listeden herhalde büyük bir kısmı şu anda ne cezaevinde ne başka bir şey; büyük bir kısmı yurtdışında yaşıyor. Yurtiçinde önemli olanlardan bir kısmı, önemli isimler bir şekilde kaçtı ya da kaçmalarına göz yumuldu –artık bilemiyoruz– ve şu anda çok sayıda insan işinden oldu, yerinden oldu, özgürlüğünden oldu ve bu insanların büyük bir kısmının da bu yapıyla alâkaları birinci derecede değil. Kimilerinin hiçbir alâkası yok, kimileri tam bir uzaktan ilişki, en fazla sempatizanlık ilişkisi, hafif tertip bir gönül ilişkisi; ama bu yapının, Fethullah Gülen’in 1970’li yılların başından itibaren sistemli bir şekilde hayata geçirmeye çalıştığı, devletin içerisinde gizlice örgütlenme ve bürokrasiyi ele geçirme stratejisinden belki de haberleri olmayan, haberleri olsa bile dahli olmayan çok sayıda insanın bugün ciddi bir şekilde, ya işlerini, ya huzurlarını tabii ki, ama özgürlüklerini de kaybettiklerini görüyoruz.

Davaların işleyiş seyri
Bu arada tabii bu “Cezaevindeki herkes suçsuz, hiçbir ilişkisi yok” anlamına gelmiyor. Darbe davalarına baktığımız zaman da; Çatı Davası ve diğer davalara da baktığımız zaman; bunların da bir anlamda olayın gerçeğini ortaya çıkartabilecek şekilde gelişmediğini görüyoruz. Cumhurbaşkanı Erdoğan, biliyorsunuz bu olaya, mahkemelerle ilgili olarak çok sert çıkışlar yaptı, onun derdi büyük ölçüde bu kişilerin cezalandırılması yolunda. Gerçekten de suçlularsa herkesin cezalandırılmasını tabii ki herkes ister, ama burada başka bir beklenti var. Tabii bu tür davaların bir başka özelliği de şudur: Sadece insanların cezalandırılması değil, yargıdan kamuoyuna neyin olup bittiğini de hükmetmesini bekliyoruz. Hukuk devleti böyle bir şeydir, yani birilerinin hızlı bir şekilde mahkûm olması ve birilerinin beraat etmesinden ibaret değildir hukuk; aynı zamanda toplumun kafası karışıkken, neyin ne olduğunu bilemezken, anlamak isterken, adalet sistemi savcılar, yargıçlar, bütün bu prosedür, süreç, kamuoyuna olayın adını koymakla mükelleftir; ama bu yapılan yargılamalardan böyle bir şeyin çıkacağına inanan herhalde çok az sayıda insan vardır. Bu yargılamalar, en fazla “Kim ne kadar ceza aldı/alacak?” yargılamasına dönüşeceğe benziyor. Bir kere çok büyük fırsatın burada kaçırıldığını görüyoruz.

Damatlar olayı
Bir diğer husus; adalet duygusu bakımından zaten Türkiye’nin bir hukuk devletinden bayağı bir uzaklaşmış olduğunu net bir şekilde görüyoruz, ama adalet duygusunu çok ciddi şekilde yaralayan çok önemli gelişmeler oluyor. Göstere göstere oluyor. Önce Kadir Topbaş’ın damadı, ardından Bülent Arınç’ın damadı, bu yapıyla ilişkili olarak tutuklanmış olmalarına rağmen sudan gerekçelerle tahliye edildiler. Aslında şöyle söylemek lazım; sudan gerekçeler olmasa bile, eğer bu gerekçeler haklıysa, bu gerekçelerin uygulanabileceği şu anda yüzlerce tutuklu yargılanan insan var. Yani nedir? Sağlık gerekçesi ki açıkçası Kadir Topbaş’ın damadının nasıl bir sağlık sorunu yaşadığını fotoğraflarına ve biraz önce de gördüğünüz görüntülerine baktığımız zaman kestirebilmemiz mümkün değil. Ama ben mesela biliyorum, birtakım gazeteciler –tanıdığım insanlardan biliyorum–, yaşını başını almış torun sahibi ve hepsi ayrı ayrı sağlık sorunu yaşayan, mesela bir Şahin Alpay, Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan, pekâlâ içeride tutulabiliyor, onların sağlıkları konusundaki iddiaları ya da birtakım beklentilerini kimsenin umursadığı yok; ama baktığımız zaman pek de sağlıksız gözükmeyen genç birtakım tutuklular çıkabiliyor. Ya da en son olayda gördüğümüz gibi Bülent Arınç’ın damadı da sabit bir ikametgâhı olduğu gerekçesiyle –ki bu sabit ikametgâh herhalde tutukluların neredeyse hepsi için geçerli bir şeydir– bırakılıyor.
Bu damat meselesi, aslında eğer Türkiye’de gerçekten özgür bağımsız bir medya olsaydı, Türkiye’de çok şeyi yerinden oynatabilecek bir olaydı; ama şunu biliyoruz: Siyasî iktidara destek veren kesimlerde de çok ciddi bir şekilde rahatsızlığa yol açtı. Ufak ufak görüyoruz, birtakım köşelerde önce mahcup mahcup, sonra biraz daha yüksek sesle bu konuda beyanlar var. En son Abdülkadir Selvi çok sayıda AKP milletvekili, hatta bakanının bu konudan ciddi rahatsızlık duyduğunu söyledi; ama tabii bu rahatsızlıkları alenen adlarıyla dile getirmiyorlar. Yalnız buradaki sorun şu; buradaki sorun Ali’nin Veli’nin çıkması ya da Ali’nin Veli’nin damatlarının tutuksuz yargılanması meselesi değil; bu, göstere göstere yapılan adaletsizlik ve eşitsizlik en katı FETÖ karşıtlarında bile bir burukluğa ve hayal kırıklığına yol açıyor ve bu durumdan en çok kim istifade ediyor?
Tabii ki Fethullah Gülen ve yakın çevresi bundan çok ciddi bir şekilde istifade ediyorlar ve zaten şu anda ilginç bir şekilde, bu soruşturmaların, operasyonların ve yargılamaların bu gidişatı, bu kötü gidişatı Gülen ve çevresini bayağı bir cesaretlendirmişe benziyor ki, uzun bir süredir genellikle düşük profille seyreden bu kişiler seslerini daha yüksek sesle çıkarmaya başladılar. Geçen bir yayında da bahsettim, Fethullah Gülen artık bir periscope yayını yapmaya başladı, başkaları da yapıyor ve artık bir şekilde tekrar, kendilerini sütten çıkmış ak kaşık gibi göstererek bu usulsüzlükleri, bu rahatsızlıkları kullanarak propaganda yapma cesaretini ve iştahını gösteriyorlar. Çok ciddi bir süreçten geçiyoruz, Türkiye çok ciddi bir fırsatı kaybedebilir –kaybetti demiyorum, kaybedebilir– hâlâ bundan geri dönüş olabilir, ama şu âna kadar yapılanlar, şu âna kadar sürdürülen operasyonlar ve gösterilen tavırlar, yapılan ayrımcılıklar, kayırmacılıklar, bu olaya çok ciddi bir şekilde gölge düşürmüş durumda. Örneğin 15 Temmuz şehit yakınlarını takip ettiğiniz zaman, bayağı bir örgütlenmiş durumda bunlar, biliyorsunuz. Özellikle İstanbul’da ve Ankara’da mahkemeleri takip ediyorlar; özellikle mahkemelerin ilk aşamalarında çok büyük rahatsızlıklar dile getiriliyordu, yargılananlar yüksek rütbeli subayların bir nevi cüretkârlığı ve mahkeme heyetlerinin onlara gösterdiği “anlayış”, bu aileleri, yakınlarını 15 Temmuz’da kaybetmiş olan insanları çok ciddi bir şekilde öfkelendirmişti. Bunun üzerine siyasî iktidar biraz müdahale etti, birtakım milletvekilleri gittiler, kapı önünde açıklamalar vs. yaptılar; ama şu âna kadarki gidişat, gerçekten tatminkâr bir gidişat değil.

İtirafçıların bir şey itiraf ettiği yok
Şimdi Ruşen Çakır olarak konuşacak olursam, ben bu hareketi, Gülen’i, gazeteciliğe başladığımdan beri takip ediyorum ve 1990’da kaleme aldığım “Ȃyet ve Slogan” kitabımda –ki yaklaşık 27 yıl önceki kitapta– “Fethullahçılar” diye bir bölüm yazmıştım; o bölümü ona ayırmıştım ve bu hareketin ana hedefinin devlete kadrolar yetiştirmek ve sessiz ve derinden giderek devleti bir şekilde ele geçirmek olduğunu o zamandan beri yazmıştım ve o nedenle de Gülen tarafından hiçbir şekilde makbul görülmeyen bir gazeteciyim. Hatta ana Çatı Davası iddianamesinde Fethullah Gülen’in Türkiye’deki birtakım takipçilerine benim hakkımda yazdığı notlarda bunu açık bir şekilde ifade ettiğini de biliyorum. Tanıdığım insanlar var, bu cemaatin nasıl örgütlendiğini bildiğimi, yani en azından dıştan bakıldığında –tabii ki devletin içerisindeki örgütlenmeleri biz gazetecilerin bilme imkânı yok, ancak bu konuda birtakım duyduklarımız var–, bilen birisi olarak şu anda yapılan operasyonların beni hiçbir şekilde tatmin etmediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Özellikle –her seferinde altını çiziyorum– bugün “itirafçı” olarak ortaya çıkan insanların büyük bir kısmının bir şey itiraf ettiği yok. Kendi günahlarını, suçlarını hiçbir şekilde itiraf etmeyip, dile getirmeyip, başkalarına günah ve suç isnat etmek konusunda her gün yeni yeni şeyler bulma yoluna gidiyorlar, bazıları zaten kısa zamanda gözden düştü. Bu tür insanlarla, bu tür kişileri temel alarak hiçbir soruşturma kamuoyunu tatmin edecek şekilde yapılamaz; bunun altını özellikle çizmek istiyorum, başından beri böyle yanlış bir şey yapıldı.
Şunun özellikle altını çizmek lazım: Bu yapının içerisinde değişik dönemlerde yer alıp, ama bu yapının gerçekleriyle yüzleştikleri zaman samimi bir şekilde bundan uzaklaşmış insanlar var, yurtiçinde ve yurtdışında. Bu insanlar itirafçı değil, onun arasındaki ayrımı çok iyi çizmek lazım: İtirafçılık başka, bu yapılandaki yanlışı görüp buradan uzaklaşanlar başka. Şu âna kadar, ne hükümet yanlısı medya ne de devletin ilgili kurumları bu tür insanları bulma yoluna gitmedi; sadece ve sadece, dün kraldan çok kralcı olan, Fethullah Gülen’in emirlerini fazlasıyla yerine getirmek için ellerinden geleni yapan insanlar, şu anda da aynı şekilde Fethullah Gülen hareketini suçlamak için her türlü şeyi abartarak yapan insanlara dönüştüler. Onları, bazılarını çok yakından tanıyorum, geçmişte bu insanlar gerçekten bu yapının içerisindeki en saldırgan, en sert, kibirli insanlardı; bugün aynı saldırganlıklarını ve kibirlerini muhafaza ederek şu anda itirafçı kimlikleriyle hareket ediyorlar.
Bu kişilerin bir kere artık bu olayın içerisinden çıkartılması lazım, bu kişilerin artık daha fazla söz sahibi olmasına izin vermemek lazım. Bu olayı çok daha serinkanlı bir şekilde, sakin bir şekilde, gerçekten sivil bir şekilde tartışabilmek lazım; artık olayın kriminal boyutlarını Türkiye bir yana bırakıp –yani iptal etmek anlamında değil– onu bir köşede tutup, esas olarak bu olayla toplumsal-siyasal bir yüzleşme yapması lazım; ama bunu yapabilmesi için Türkiye’nin çoğulcu demokratik bir sisteme sahip olması lazım.
Türkiye ilginç bir şekilde 15 Temmuz sonrasından itibaren demokrasiden ve çoğulculuktan daha hızlı bir şekilde uzaklaştı; 15 Temmuz da bunun bahanesi oldu. 15 Temmuz buna bir zemin sundu. Şurası muhakkak; eğer bu darbe girişimi başarılı olsaydı Türkiye çok daha felaket bir yerde olacaktı, muhtemelen bir iç çatışmanın tırmandığı bir ülke olacaktı; ancak böyle bir felaket yaşamıyor olmamız, iyi bir durumda olduğumuz anlamına gelmiyor. Türkiye demokrasiye sahip çıkmadığı müddetçe FETÖ ile filan mücadele edemez, ancak mücadele eder gibi yapar, yarın FETÖ –ya da adı her neyse– Cemaat tekrar da çıkabilir, şu haliyle pek çıkamaz gözüküyor ama, son günlerdeki kıpırdanmaları, tekrardan cesaretlenmeleri, iştahlarının kabarması, –Katar Krizi’nin de bunda etkisi var– gerçekten insanı işkillendiriyor; ama o olmaz başkası olur, bunu unutmamak lazım; Türkiye’de bu tür yapılarla mücadele etmenin yolu öncelikle demokrasiyi, hukuk devletini, çoğulculuğu geliştirmekten geçer; ama Türkiye bundan uzak olduğu için şu anda gerçekten “mücadele ediyor” gözüken bir ülke, “her şeyi bırakmış esas olarak bununla mücadele ediyor” iddiasındaki bir ülke, ama bu mücadele şu haliyle hiçbir şekilde Türkiye’nin hayrına bir şekilde gelişmiyor maalesef.
Halbuki 15 Temmuz –bir musibet olarak– Türkiye’de çok hayırlara kapı açabilirdi, bu fırsatı kaçırmış durumdayız, bu da çok üzücü bir durum. Tekrar bu fırsatı yakalar mıyız? Emin değilim.
Yine kötümser bir yayın oldu, özür diliyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler!




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

23.06.2017 Meral Akşener’in şansı
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
29.08.2015 Interview with the Director of Religious Affairs Mehmet Görmez on Salafism, ISIS and Turkey (full text)
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı

Son makaleler (10)
23.06.2017 Meral Akşener’in şansı
22.06.2017 Ahmet ve Mehmet Altan’ın savunmaları
21.06.2017 Transatlantik: Esad yönetiminin değişen Kürt politikası, ABD’nin Suriye uçağını düşürmesi & İran’dan IŞİD’e füze saldırısı
20.06.2017 FETÖ Basın Davaları: İçeridekiler ve Dışarıdakiler
19.06.2017 Adalet Yürüyüşü neleri değiştiriyor?
19.06.2017 Cengiz Çandar ile söyleşi: Ortadoğu yeniden şekillenirken
16.06.2017 Oğuz Güven anlattı
16.06.2017 Devlet Bahçeli Adalet Yürüyüşü’ne neden karşı çıkıyor?
15.06.2017 Adalet yürüyüşü: CHP üzerindeki ölü toprağını atıyor
14.06.2017 FETÖ ile nasıl mücadele edilmez?