Eyüp Burç ile söyleşi: Türklerin gururu, Kürtlerin onuru

31.08.2026 medyascope.tv

31 Ağustos 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Çözüm sürecini konuşmaya devam ediyoruz. Stüdyoda bir meslektaşım, arkadaşım, İlke TV Genel Yayın Danışmanı Eyüp Burç var. Eyüp'le özellikle yaşananların Kürt kanadında nasıl algılandığını konuşacağız. Eyüp, hoş geldin.
Eyüp Burç: Hoş bulduk.

Ruşen Çakır: Nasıl gidiyor İlke TV?
Eyüp Burç: Çok iyi gidiyor bence. Yani ben öyle diyorum. İyi gidiyor. Yani kısıtlı olan haklar ve altyapıya rağmen gerçekten de Medyascope'tan sonra barış gazeteciliğinin en iyi mercilerinden biri yani.

Ruşen Çakır: Evet. Şimdi sizin yükünüz de...
Eyüp Burç: Niye güldün ama? Hakikaten bizler sizi önemsiyoruz.

Ruşen Çakır: Sizin yükünüz de bayağı ağırlaştı herhalde. Çok şey var. Çok şey yaşanıyor. Şunu söyleyeceğim öncelikle. Şimdi klasik, sen yoktun o gün o toplantıda değil mi? O İmralı Heyeti’nin yaptığı toplantı...
Eyüp Burç: Son toplantıda yoktum, ilkinde vardım.

Ruşen Çakır: Evet. İmralı Heyeti’nin yaptığı toplantıda ben de vardım. Orada Faik Özgür Erol'un o meşhur entelektüeller meselesi bayağı tartışıldı. Siz de İlke TV'de bu tartışmayı sürdürdünüz vesaire. Şimdi bu cenahta ama soğukkanlı birisi olarak sence kim haklı, kim haksız? Ben şey düşünüyorum; herkes haklı, herkes haksız gibi bir noktadayım.
Eyüp Burç: Bence... Yani birine haksızlık etmek istemiyorum ama sana katılıyorum. Şimdi olay çok sıcak, çok yeni. O yüzden Türkiye'de ciddi bir entelektüel tartışma da şimdiye kadar yapılmadı. Yani Türkiye'nin temel sorunlarıyla ilgili entelektüel cenahtan ciddi bir şey çıkmadı şimdiye kadar. Yıllar önce Murat Belge'nin bu konularda yazdıklarıyla yani 80'lerde Cumhuriyet gazetesi köşesinde, daha sonra ‘‘Sosyalizm ve Toplumsal Mücadele Ansiklopedisi’’nde ciddi bir entelektüel tarihi anlattılar ve Murat Belge'nin kaleminden çıktığını çok iyi biliyorum. Geçen böyle ayaküstü hemen bu mevzuya müdahil olunca bütün bu önceden okuduklarım ve yaşadıklarım üzerinden böyle ilk aklıma gelenleri söyledim. Türkiye'de cidden bir entelektüel sorun var. Çünkü Türkiye'de entelektüel Batı tarzı bir entel yani Batı tarzı dediğimiz entelektüel anlaşılmasın. Batı hayranlığı üzerinde konuşmuyorum. Dreyfus olayından yola çıkarak Emile Zola'nın o zaman devlete karşı yani iktidara, egemenlere karşı duruşu sergilediği için o zaman bir entelektüel tarih başladı. Gerisi bir aydınlanmanın süreçleridir. Oradan neydi? Yani devletle kendi arasına, egemen güçle yani güçle kendi arasına mesafe koyup aslında toplumun egemenlik alanının dışında kalan bütün kesimlerin bir anlamda sesi olma. Entelektüel duruş bu. Entelektüel tavır bu. Şimdi Türkiye'de bu mümkün olmadı. Türkiye'de tarih boyunca entelektüeller yani aydınlar diyelim hadi, bütün bu kategorilere aydınlar diyelim, kendilerini bir şekilde devletle özdeşleştirdiler. Ya devletle özdeşleştirdiler, devlet adına konuştular, egemen adına ya da devleti kutsadılar ya da ‘‘Ne olacak bu devletin hâli?’’ deyip daha iyisini yapmaya çalıştılar. Yani hep bir devletle arasına yani egemen güçle arasına bir mesafe koyup devletten bağımsız bir düşünce sistematiği içinde davranmadılar. Böyle bir tespit, genel bir tespit. Ama burada istisnalar olmadı mı? Burada bedeller ödenmedi mi? Kuşkusuz oldu tarih boyunca, yüzyıl tarihi boyunca. Şimdi geldiğimiz yer itibarıyla da Türkiye'de bu meselede işin daha başındayız. Bir taraf diyor ki yani ‘‘Biz bilgilenmiyoruz ki ne konuşacağız?’’ Şimdi biz bir ülkenin tarihini bilmiyor muyuz entelektüeller olarak ya da aydınlar olarak? Biliyoruz yani. Kürt hareketinin tarihini biliyoruz. Kürtlerin başından geçenlerin tarihini biliyoruz. Türkiye'nin tarihini biliyoruz. Osmanlı'nın tarihini biliyoruz. Üç aşağı beş yukarı hem kendi alanlarında uzmanlar dahil hem de genel bir entelektüel meraktan kaynaklı biliniyor bunlar. Peki neyin adil, neyin doğru olacağı konusunda neden bir çift söz söylenmiyor? Hani şey diyor ya, ‘‘Bize bir bilgi verilmiyor ki biz bir şey söyleyelim.’’ Ya şimdi bu bilgi üzerinde mi? Yani şimdi mesela Kürtlerin hakları var mı yok mu bu ülkede? Bu sorun nasıl çözülecek? Bu konuda fikirleriniz var mı yok mu? Bütün bunların çok sağlam bir şekilde vicdan zemini içinde tartışılması gerekiyor. Bu biraz gecikti bana göre. Yani ben Faik Özgür Erol'un bu eleştirisini yerinde buluyorum. Çünkü çok önemli bir mevzunun yani bir sandığın kapısını açtı. Şu anda tartışılmaya başlandı. Entelektüelin rolü, entelektüelin görevi, entelektüelin duruşu... Entelektüel ne yapmalı? Entelektüeller burada nerede duruyor? Barış akademisyenleri bu arada tartışıldı. Ben bunu çok hayırlı görüyorum. Yani bu çok önemli bir şey. Çünkü aydınlanma sürecinin içindeyiz. Benim iddiam bu. Şöyle bir şey. Bu aydınlanma süreci ne demek? Yani tıpkı Orta Çağ'dan çıkıştaki gibi dogmalar vardı. Bu dogmaların karşısında hukuk ve özgürlük savunuldu. Aydınlanma felsefesi öyle başladı. Yani insanın kendi bu Orta Çağ'da kilise ve kralın kıskacında, engizisyonun kıskacında ‘‘siz düşünmeyin, biz düşünürüz, her şeyi biz yaparız’’ biçimindeki o dünya bitti. Kant'ın deyimiyle kendi aklını kendisi için kullanma cesaretini göstermekle aydınlanma olur. Ve dolayısıyla o tarihten çıktık. Neydi? Dogmaya karşı bir aklın mücadelesi olarak ortaya çıktı aydınlanma. Aydınlanma bu. Yani aklın kendisi için düşünmesiyle ilgili bir şey. Ve neye karşı? Dogmaya karşı. Dogmanın karşısında nerede? Hangi zeminde? Özgürlükler ve haklar, haklar zemininde. İşte o günden sonra insan hakları, beyannameler. Hatta Fransız Devrimi. O da tabii biraz giyotin oldu bütün bu haklara. Şimdi bütün bu mesele, bir dogmatizm var. Ondan çıkıştı aydınlanma. ‘‘Bir cesaret göster’’ diyor ya Kant, ‘‘Kendi aklını kullanma cesareti göster.’’ Ben 100 yıldır bir dogma olduğunu düşünüyorum Türkiye'de.

Ruşen Çakır: Bu paradigma değişikliği denen olayı bir anlamda anlatıyorsun. Yeni bir döneme girdiğimizi...
Eyüp Burç: Tabii ki. Bir dönemin dogması, paradigması, işte onu anlatıyorum. 100 yıldır bir resmî tarih oluştu. Resmî ideoloji oluştu. Bütün bunlar... Bunu tabii Mustafa Kemal’i bir tarafa koyarak, yani hani onu bu işin içine dahil etmeden ama ondan sonra gelişen bir Kemalizm var. Yani ciddi bir ideolojik dogmatizm var. Buna göre toplum dizayn edildi. Bilgi buna göre üretildi. Tarih buna göre yazıldı ve dolayısıyla üniversiteler buna göre bilgi ürettiler. Yani resmî tarihi yeniden ürettiler. Resmî ideolojiyi yeniden ürettiler. Şimdi bu bir de dogmalaştı. Tartışamazsın. Bir şey söyleyemezsin. İşte Beşikçi yani örneği, Türkiye tarihinde önemli bir örnek. Şimdi geldiğimiz yeri ben bütün 100 yıllık sürecin bir dogmanın çatlaması olarak görüyorum aynı zamanda. Hatta biraz daha abartayım. Tabii başka bir dille konuşuyorum. Kendi kendine bir aydın gibi oldum ben de. Hani halbuki bizim işimiz değil bunlar. Yani biz gazeteciyiz ama mesela ben bir protez akıl, dogmaların protez akıl olduğuna inanıyorum. Biraz işte Adorno'ya da dayanarak bunu söylüyorum. Bir aydınlanmanın bir de protez aklı var. Yani toplumun dışında bir o ultra aydınlanmanın, negatif aydınlanmanın yarattığı ciddi bir modernizmin ürünü de protez akıldır. Şimdi protez akıl kırılır mı? Kırılır ve ben kırıldığını hissediyorum. Bir örnek söyleyeyim sana. 1999 yılında Hasan Cemal'in bir yazısı var, Milliyet gazetesinde yayınlanmış. Kürtlerin işte yurt dışında çıkan gazetesi Özgür Politika'yla ve Med TV ile ilgili oturmuş dağa taşa şikayet ediyor. Bu iki Kürtlerin kanalını... Yani tarihte ilk kez bir Kürtçe televizyon yapıldı. Ve hatta çok iyi hatırlıyorum o televizyonu biz yaptığımızda Mahmut Tali Öngören köşesinde yazdı: ‘‘Gözlerinizden öpüyorum çocuklar. Bizim yapmamız gereken bir şeydi. Siz yaptınız. — TRT’nin kurucusudur ya — Siz bizi mahcup ettiniz.’’ biçiminde. Şimdi ilk kez bir Kürtçe televizyonu yapılıyor vesaire. Oturmuş böyle bu televizyonun nasıl kapanması gerektiğini yazıyor. Bu gazetenin nasıl susturulması gerektiğini yazıyor. 1999. Ve kendi o yazısında, bir örnek olsun diye söylüyorum, kendi o yazısında 96'da yazdığı, o zaman Sabah'ta yazdığı makalesine de referans yapıyor. Diyor ki, ‘‘Ben Milano'da bir sivil toplum, basın özgürlüğü ile ilgili bir toplantıya davetliydim. O toplantıda da bunları dile getirdim.’’ Yani basın özgürlüğü için gittiği bir uluslararası toplantıda Med TV ile Özgür Politika'nın neden susturulması gerektiğini Batılılara anlatıyor. Şimdi böyle bir Hasan Cemal portresi. Yanlış anlaşılmasın, ben buradan başka bir şey çıkaracağım ama bu da bana göre bir dönemin protez aklıydı. Birçok insanda vardı, aydında vardı, gazetecide vardı. Ne oldu Hasan Cemal'e? Birinci çözüm sürecinden sonra o gerillanın geri çekilişini yerinde izleyerek, bastonuyla gitti izledi ve daha sonra yazdığı şeyler... Demek ki kırılabiliniyor, oradan çıkılabiliniyor. Bir aydınlanma yaratılabiliniyor. Bence iyi bir şeydir bu. Yani umutsuz olmamak lazım. Onu anlatmaya çalışıyorum.

Ruşen Çakır: Şimdi biraz olayın Kürt sokağı, Kürt cenahında nasıl yaşandığını sana sormak istiyorum. Sen hem bölgeyi biliyorsun hem metropoldeki Kürtleri biliyorsun. Kürt aydınlarını, siyasetçileri biliyorsun, Avrupa'yı da biliyorsun. Bir ayağın Avrupa'da. İlk başta böyle bir şey vardı, tereddüt vardı, güvenmeme vardı, vesaire. Ben de sürekli birtakım yayınlarda insanlarla, Avrupa'dakilerle falan konuşuyorum. Kandil'dekilerle de konuştum. Sanki o böyle azalıyor gibi yani o güvensizlik sanki azalıyor gibi bir intibam var. Senin izlenimlerin nedir? Kürt sokağı aydın, sıradan insan bu yaşananlardan heyecanlanıyor mu samimi bir şekilde?
Eyüp Burç: O kaygı, o güvensizlik durumu başındaki gibi bir yerde durmuyor. Değiştiğini, giderek süreci biraz daha iyi anlamaya çalıştıklarını, olumlu bir şekilde yaklaştıklarını görüyorum. Ama hâlâ özellikle Kürt entelektüel kesiminde, öyle diyelim, işte üniversite hocalarında, akademisyenlerde, yazarlarında, aydınlarında görüyorum ki biraz bir söz söyleme konusunda geri çekildiler, giderek böyle bir geriye çekilme var. Bir sessizlik var. Yani ne eleştiriyorlar açık açık ne de bir şekilde bunu anlayan bir yerde analiz ediyorlar. Bir geri çekilmeyi hissediyorum, görüyorum. Hatta tartışıyoruz da yani bu diyelim ki yayınların dışında konuşuyoruz da birçok akademisyenle, arkadaşla. Böyle bir ruh hali var. Çünkü orada hâlâ bu konuda bütün mesele şuradan şey yapılıyor; çözüm süreci denilen bu süreç, silahların susması, yani hiç kimse bir daha silahların başlamasını istemiyor. Bir kere bu net. Toplumun en sıradan kişisinden Kürt toplumunun akademisyene kadar silah artık devreden çıksın, hepsinin temel talebi bu. Bu acıları yeterince yaşadık. Bir daha olmasın. Bu konuda netler. Ama, ‘‘Peki Kürtlerin hak ve hukuku, Kürtlerin onuru ne olacak?’’ tartışması, kaygısı zaman zaman da bu süreci yönetenlerin dilinden kaynaklı küskünlükleri oluyor. Yani böyle tarif etmek mümkün. Yani sürecin momentin içinde geçtiği aşamaların yeterince net bir şekilde aktarılmadığı konusunda kaygıları var. Bu net. Ve buradan temel şu andaki kaygıların yani baş kaygıların başını çeken mesele Kürt'ün onuru meselesi. Onur, yani derler ya hani, bir onur meselesi. Yani Kürtler bu süreçte Kürt'ün onuru korunuyor mu, muhafaza edilecek mi ona bakıyorlar. Diğer Kürtler bütün o süreçlerde diyelim ki 100 yıl önceki mücadelelerinden bu yana yenildiler. Dar ağaçlarına da çekildiler ama hiçbir zaman onurlarından taviz vermediler. Onur bir direnişin bugüne gelmesini de sağladı. O insan olma onuru. Şimdi buradan bu onuru nasıl koruyacağız kaygısı var. Çünkü aslında bu süreç başlatılırken Numan Kurtulmuş'un meşhur bir sözü de vardı biliyorsunuz, ‘‘Türk'ün gururu, Kürt'ün onurunu koruyacağız’’ dedi. Bu çok önemli bir tespit. Şimdi bir başka soru daha soruluyor bunun arkasından; ‘‘Acaba bu kadar devletin hâlâ süreçten bahsederken Kürt'ten bahsetmemesi hâlâ Kürt'ün hak ve hukukundan bahsetmemesi...’’ diyor. Yani bu onurlarına dokunuyor, zorlarına gidiyor. Hepimizin yani. Onu anlatmaya çalışıyorum. Ve bunu söyleyerek acaba bunu tersinden mi yapmak istiyorlar gibisinden bir kuşkuya da dönüştü, yaklaşıma da dönüştü. Yani bu tespiti böyle yaparken aslında insanı ne kadar rahatlatan bir tespit: ‘‘Türk'ün gururu, Kürt'ün onuru.’’ Yani yine bir egemen örneği olarak gurur neyse... Ama onur hepimizin ortak tarafıdır. İnsan olmanın bizatihi kendisidir onur kavramı. Dolayısıyla ‘‘onu koruyacağız’’ sözüne bağlı bir gelişme görmedikleri üzerinden gidiyor. Tersten mi yapılıyor? Bunu söylerken altı başka mı bunun? Yani bu ciddi bir şekilde aydınlarda toplumda tartışılan bir şey. Bunu devletin tavrından kaynaklı söylüyorum.

Ruşen Çakır: Evet ama tam da bu noktada kendi siyasetçileri, kendi aktörleri var. Onların özetle, ‘‘Merak etmeyin, sizin onurunuza dokundurtmayacağız’’ı anlatıp o kamuoyunu Kürt kamuoyunu, Kürt sokağını ikna etmesi gerekmiyor mu?
Eyüp Burç: %100. Ben orada eksik kaldıklarını düşünüyorum. Yani Kürt siyasal hareketinin öncüleri bu işten sorumlular, diyelim ki temsilciler. Bu konuyu, yani önümüzdeki bu eleştirileri bir görmeleri lazım ve bunu programlarına almaları lazım. Bu çok önemli bir şey. Yani devletin onurlarıyla ilgili bir sorun yaşatacakmış gibi bir algı var şu anda. Ve bütün bunları konuşurken Ruşen ben bu onur kelimesi üzerine biraz yoğunlaştım. Nedir bu onur? Şimdi ‘‘onur’’ Almancada ‘‘die würde’’, ‘‘wert’’ten geliyor kök olarak yani ‘‘değer’’den geliyor. ‘‘Yönelmek, değişmek’’ kökünden geliyor ve etimolojik olarak biraz karıştırdım, araştırdım, neredeyse Hint Avrupa dilinin böyle çatallandığı döneme gidiyor. Yani insanı hayvandan ayıran temel özellik würde’dir, onurdur. Yani biz düşünerek hayvandan ayrılmışız ama etiğini onurla oluşturmuşuz. ‘‘die würde’’ ile oluşturmuşuz. Bütün bunları bilen bir Alman, mesela işte Wittgenstein dil biliminin felsefede ne kadar önemli olduğunu... Şimdi buradan bir şeye gidiyoruz. Alman anayasasının 1. maddesi ‘‘İnsan onuru dokunulmazdır’’ diyor. Birinci madde bu ya. Başkalarının bilmem maddeleri acayip acayip ya... Ama burada birinci madde. Tabii bunun sebebi var. Bir faşizm yaşamış, Nazizmi yaşamış bir ülke. Bu Nazizmden sonra, Hitler'in bütün o zulmünden, o insan onurunu yerle bir eden o tarihten ve sade işte bunu yapanların da aslında onurdan bir haber onursuzlaştırıldığı toplum yani işkence görenler de onursuzlaştırıldı, işkence yapanlar da onursuzlaştı. Bir tümüyle bir onur problemi yaşadı Almanya ve oradan çıkışın birinci maddesi: ‘‘İnsan onuru dokunulmazdır.’’ Çünkü insanı insan yapan temel değer onur. Temel değer onur. Felsefik olarak böyle, dil bilimsel olarak böyle. İşte karşımızda da ortada da Alman anayasası 1. maddesi var. Hitler dönemini hatırlayın. Çünkü bundan başka bir şey yok. Bir topluma yapılabilecek en büyük kötülük bu: Onun onuruyla oynamak. Şimdi Kürtlerin, devletin bütün bu süreçlerde adını anmaması, bu söylenenlerin hiçbirini hukuksal bir metne kavuşturmaması, bir kâğıt üzerinde bir mutabakatın sağlanmaması... Kişiler gider, geride anlaşmalar kalır, yazılar kalır. Yani söz gider, yazı kalır. Bu yazılar yerine getirilmediği zaman mahkemesi olur, hukuksal mücadelesi olur. Bak böyle haklar elde etmişiz. Yani bütün bunlardan bağımsız şimdiye kadar kısmen işte ilk kez bu çerçeve yasa bunu sağladı. Sağladı ama içinde bir Kürt kelimesi geçmeden sağladı. Bir şey daha söyleyeyim sana. Büyük ihtimalle senin de dikkatini çekmiştir. Neydi adamın adını şimdi unuttum. Millî İstihbarat Teşkilatı Akademisi'nin direktörü.

Ruşen Çakır: Evet anladım. Evet.
Eyüp Burç: Şimdi ben unuttum. Neyse işte profesör doktor şu anda. Bu süreçle ilgili bir makale yazdı geçen hafta. İçinde bir Kürt kelimesi geçmiyor ya. Bir Kürt kelimesi geçmiyor. Çok ustaca yazılar bunlar. Yani toplum, devletin bu Kürt'ü görmeme, Kürt'ü zikretmeme, bu süreçle ilgili konuşurken sadece terör yani sadece silahla ilgili, şiddetle ilgili kısmında kalan, gerisiyle ilgili hiçbir şey anlatmayan tavrı hakkımıza, hukukumuza, varlığımıza, duruşumuza, umutlarımıza bir saldırı olarak görünüyor.

Ruşen Çakır: Peki burada Öcalan faktörü. Şimdi ben Kandil izlenimlerimin ilkinin başlığına şey yazmıştım: ‘‘Cümleler Öcalan'la başlayıp Öcalan'la bitiyor.’’ Gerçekten öyleydi. Değişik kademelerdeki insanlarla yaptığım sohbetlerde hep bir yerden sonra Öcalan'a güvenme vardı. Tabii o Kandil bambaşka bir olay. Avrupa'da da büyük ölçüde yaptığım yayınlarda bunu gördüm. Ama daha toplumda tam bu birebir yansıyor mu bilmiyorum. Selahattin Demirtaş faktörü Türkiye'de çok daha fazla dikkat çekiyor. Şimdi bu tür sorunlarda şöyle bir yaklaşım yok mu, en azından kadrolar düzeyinde: ‘‘Ya tamam, birtakım sorunlar var bilmem ne ama Öcalan bunları herhalde görüyordur. Bunların herhalde hesabını yapmıştır’’ şeklinde bir yaklaşım baskın değil mi?
Eyüp Burç: Zaten öyle. Görüşme notlarını en çok sen yayınlıyorsun. Biz de senden okuyoruz gerçekten. Orada Kürt hakkını gözeten bir sürü ifadeleri var. Orada bir sıkıntı yok. İşte bunun topluma aktarılması sıkıntılı. Yani bence bu işin bütün o siyasal aktörleriyle birlikte daha doğru bir aktarım, daha doğru bir iletişim stratejisi uygulanabilirdi. Eksik kaldığını söylemeye çalışıyorum. Diğer taraftan da devletin bu tarafının üzerinde de yoğunluklu bir şekilde mücadele etmek gerektiğini, eleştirmek gerektiğini. Yani Kürt'ün onurunu koruyacaktınız ama Kürt'ün adını anmadan nasıl onurunu koruyacaksınız? Yani şimdi hadi bir kanun metni yapıyorsun, içinde Kürt'ün adı geçmiyor. ‘‘Onurunu koruyacağız.’’ İşte burada bütün o yaşanan bir önceki dönemlerin sonucunda Kürt'ün düşündüğü, ‘‘Bizi kandıracaklar. Bunlara güven olmaz. 100 yıldır bu böyle, işte sıkıştığı zaman bir adım atıyor sonra bundan vazgeçiyor. O Türkçü ideoloji yani o tekçi ideolojiden bunlar çıkmamış daha.’’ İslam adına da hareket etmiyor. Çünkü İslam'da da kimliklerin reddi yok falan filan. Şimdi bütün bu iktidarın İslamist tarafını bildikleri için söylüyorum. Bütün bunlar kuşku, kaygı ve bir endişeye yol açıyor. Yani "Ya tamam, her şey iyi de onurumuzla bari oynamasınlar." Yani çok önemli bir noktadan bahsediyorum. Yani onur meselesi. Bence Kürt hareketi ve Kürt toplumu bunu ciddi bir şekilde devletle müzakere ve mücadelesinde bundan sonra herhalde daha çok öne çıkaracak. Yani, benim adımı zikret kardeşim. Adımı zikret. Kâğıda dök bir sürü şeyi. Ne bu? Ama diğer tarafta bir sıkıntı yok.

Ruşen Çakır: Evet, Öcalan konusu.
Eyüp Burç: Yani ortada işte senin yayınladığın notlarda var. Yani burada iki sütundan bahsediyor; Kürt-Türk sütunu. Bir ortaklık, bir eşitlikten bahsediyor. Aslında çok üstten bir siyasal dünyadan bahsediyor. Gerisi şeydir; Kürtler kendini nasıl yönetecek, bilmem ne yapacak. Onlar işin dünyevi tarafları, öyle diyelim hakikaten ama yeni bir çağdan bahsediyor. Yani ‘‘yeni bir destan yazacağız’’ diyorlar. İşte iki sütunlu bir Türkiye gerçeğinden bahsediyor. Burada bir sıkıntı yok. Zaten Kürt'ün hakkı, 100 yıllık, inkâr ve isyan diyalektiğini anlatırken yine buradan bahsediyor. Yani orada ‘‘davayı sattı’’ gibi o trollerin, diğerlerinin söylediği gibi yaygın bir inanç yoktur toplumda, onu söyleyeyim sana.

Ruşen Çakır: Şimdi bu süreç neredeyse 19-20 ay oldu değil mi? Neredeyse 2 yıl olacak. İlk başından itibaren birçok kişi çok mesafeliydi. Ben nedense çok inandım yani temenniyle beraber ama analitik olarak da inandım ve hatta şeyi hatırlıyorum, 27 Şubat öncesinde Kürt birtakım meslektaşlar çok şeydi, inanmıyorlardı. O açıklama, Öcalan'ın manifesto gibi açıklaması çıkınca onlar da "Ha demek bu iş ciddi" demeye başladılar. Ama hâlâ, burada deminden beri konuştuğumuz husus, çok ciddi bir şekilde mesafeli çok insan var. Ve ben bu sabah yaptığım yayında bunu içimi dökerek biraz yapmaya çalıştım. Mesela sevdiğim, değer verdiğim birçok insan mesafeli. Nefret ettiğim, hiçbir şekilde hazzetmediğim ve hiçbir şekilde güvenmediğim birtakım insanlar...
Eyüp Burç: İştahlı.

Ruşen Çakır: İştahlı, şu anlamda iştahlı; mecburen aslında. Yani iktidar, Erdoğan... Sonunda bunların büyük bir kısmı uzun süre topa girmedi. Şimdi bakıyorsun bilmem ne oluyorlar falan. ‘‘Tabii ki barış’’ falan diyorlar ama...
Eyüp Burç: Asıl vicdani taraflar biraz geri çekildi diyorsun ya da öne çıkmıyorlar.

Ruşen Çakır: Evet, yani bu çok can sıkıcı bir şey. Türkiye'nin gerçekten, yani bu benim kendi kişisel yorumum ama, Türkiye'nin hakikaten iyiliğini isteyen, barış isteyen, demokrasi isteyen insanlar bu sürecin bu zamana kadarki sürdürülme şeklinin de etkisiyle çok ciddi bir şekilde şüpheci bakıyorlar. Angaje olmak istemiyorlar.
Eyüp Burç: Bu sadece Kürt olmayanlar değil mi?

Ruşen Çakır: Tabii tabii Kürt olmayanlar.
Eyüp Burç: Kürt olmayanlar da var yani.

Ruşen Çakır: Kürt olmayanlar da.
Eyüp Burç: Ortak şeylerden bahsediyoruz, aynı durum yani.

Ruşen Çakır: Evet, evet. Ama öteki tarafta hakikaten beş para etmez birileri sırf iktidar bilmem ne diye... Sonuçta onlarla yan yana gibi gözüküyoruz. Anlatabiliyor muyum? Bu da aslında çok ciddi bir sıkıntı yani. İnsan sırf onlarla aynı yerde olmaktan dolayı süreç karşıtı olabilir yani. Ne demek istediğimi anladın...
Eyüp Burç: Ben anladım da şöyle bir şey de var, annemin güzel bir sözü vardı. Hep derdi, Kürtçe "gulana vızı gule". Türkçesini söylemeyeyim. Yani “sen bataklık gülüsün”, yani mümkün olabilir, sorun değil ki. Bunu bir övgü olarak değil; bazen öyle çağlar olur ki çevre çok kötü ama orada bir isim çıkar ve doğruyu yaparsın. İstediği kadar çevre aynı şeyleri söylesin, karaktersizlerin aynı şeyleri söylemesi onun o değerini azaltmıyor. Senin, bu işe inanmış olanların bence tavrı bataklık gülleri gibiyiz, onu söyleyeyim sana.

Ruşen Çakır: Burada şöyle de bir sorun var Eyüp.
Eyüp Burç: Ama diğerlerinin susması... Sözünü kestim, özür dilerim. Bunların yeni konuşmaya başlıyor olması da işin inandırıcılığını biraz daha zayıflatır. Çünkü bunlara güvenilmez. Bunlar dün ne diyordu, bugün ne diyordu bilmem ne falan filan. Doğru, bir değişim, dönüşüm bahsettiğim o aydınlanmadan kaynaklı bir şeyse sıkıntı yok ve biraz önce Hasan Cemal hikayesinden söylediğim şey... Ama sadece görev icabı... Dün küfredenler bugün övgü dizerlerse ve bunlar çoğunlukta olursa, asıl toplumun inandığı güvendiği kesimler geri durursa inan bu sürecin inandırıcılığı sağlanmaz. Biraz daha zayıflar. Yani bütün bunlar gerçekten sorun.

Ruşen Çakır: Bir de şey hususu var, Öcalan faktörü. Şimdi toplumda birileri için çok güvenilir, birileri için de çok güvenilmez ve sürecin tam da göbeğinde oturan bir aktör. Yani onsuz bu iş olamazdı ve olamayacak da. Yani bugüne gelmesi ve bundan sonrası için. Şimdi yine ben geçen "Türkiye hazır mı Öcalan'la tanışmaya?" diye bir yayın yaptım. Yani herkes diyor ki "Biz tanıyoruz" falan. Halbuki öyle değil. İlk defa Öcalan önümüzdeki günlerde anladığım kadarıyla doğrudan tüm Türkiye'ye hitap edecek. Öyle değil mi?
Eyüp Burç: Öyle duydum ben de. Senin ismin de geçiyor. Doğru mu?

Ruşen Çakır: İnşallah. Ama yani sadece gazetecilerle değil birtakım akademisyenlerle vesaire. Yani Öcalan şey olacak, izolasyonu tam anlamıyla kırılacak. Nasıl söyleyeyim? Birtakım sakıncaları da var sanki.
Eyüp Burç: Nasıl?

Ruşen Çakır: Yani onun bir dili var ve bu dil birçok kişiyi rahatsız edebilir. Yani zaten onu sevmeyenler için...
Eyüp Burç: Mesela şu ana kadar hep düşünüyorum da hakikaten biraz bütün o ezberlerimizi unutarak bir yerde Öcalan'ı dinlediklerinde mesela rahatsız edecek, Türkiye tarafı için söylüyorum, Türkiye tarafı aydınlar için söylüyorum, gazeteciler için söylüyorum, toplum için söylüyorum, rahatsız edecek ne söyleyebilir bunlara? Kardeşlik, eşitlik, silah... "Çocuklar bir daha ölmesin, birlikte büyüyelim, gelişelim. Biz tarihte bu kadar ittifak yaptık, büyüdük. Ne zamanki ittifaklarımızı bozduk, küçüldük." Bütün bunları söyleyen bir Öcalan niye rahatsız etsin? Mesela düşünüyorum, örnekle söylüyorum. İşte bütün problem o hafızayı nasıl değiştireceğiz? O hafıza... Öcalan hakkında birçok şey söyleniyor ama kimse mesela Öcalan'ın gerçekten kim olduğunu çok fazla bilmiyor, merak etmiyor. Ya bu akademiya için de öyle, çıkıyorlar işte izliyoruz profesörleri falan. Bu bir hafızaya dönüşmüş yani. Her şey tamam da hafızada ciddi bir şey var. Önyargılar birikmiş. Bunlar nasıl aşılacak? Bütün bunlar bu süreçlerin önündeki temel sorunlar. Çözülecek ama yani, yeter ki bütün bunlar doğru isimlendirilerek topluma götürülsün. Kürt toplumu diyor ki: "Sen adım atıyorsun, adımı anmıyorsun. Yani şimdi benim onurumu nasıl koruyacaksın?" Misal sabahtan beri bunu konuştuk. Türk toplumu diyor ki: "Sen ülkeyi bir barışa götürüyorsun ama acaba bölmeye mi götürüyorsun? Acaba kendi emellerini gerçekleştirmeye mi götürüyorsun? Sen bunu kendin bir 20 yıl daha iktidarda kalmak için mi örgütlüyorsun?" Toplumun büyük bir kısmı da bunu soruyor şu anda Türkiye toplumunda. Dolayısıyla bütün bunların doğru aktarılması lazım. Ve burada aydınlara büyük rol düşüyor, onu anlatmaya çalışıyorum. Şu ana kadar suskun olanların — tekrar başa dönüyoruz — öne çıkması lazım. Yani ‘‘bilgi eksikliği var, gizli kapaklı şeyler yapılıyor.’’ Kürt hareketini de biliyorsunuz, Türkiye'yi de biliyorsunuz, Cumhuriyetin yaptıklarını da biliyorsunuz, Cumhuriyetin uygulamalarını da biliyorsunuz. Ne olması gerektiğini anlatın ya! Yani barış umudunu... Bak, hâlâ bir barışa doğru bir kapı açılmış değil. Hani meşhur çatışma çözümlerinin iki kategorisi var ya, işte negatif barışla pozitif barış. Negatif barış, daha kurulları oluşuyor, daha lafızından dolayı sıkıntılar var dedik ya. Pozitif barışla ilgili hiçbir adım atılmamış daha. Ama burada bir toplumun hazırlanması gerekmiyor mu? Toplumun tartışması gerekmiyor mu? İşte şey iyi bir şeye vesile oldu, doğru yanlış, Özgür Faik Erol. Yani mesela entelektüel kusurlar üzerinden niye konuşmuyoruz abi? Deniliyor ki "Bunun yarını da var, işte konuştuk sonra içeri attılar bilmem ne oldu falan filan." Yani bütün bunlar bu hükümetin ve devlet katmanının önündeki ödevlerdir. Yani kendi ödevini yapmıyor bana göre.

Ruşen Çakır: Burada şey örneğini vermek istiyorum, biraz kendi yaptığım iş ama yani bunu olabildiğince objektif bir şekilde aktarmaya çalışayım. Mesela Duran Kalkan söyleşisi... Yani Kandil'e gittim, kiminle görüşeceğim belli değildi. Duran Kalkan'la görüştük. Açıkçası birtakım kaygılarım vardı, risk aldık yani, gazetecilik böyle bir şey. Hele Kandil.
Eyüp Burç: Evet.

Ruşen Çakır: Ve sonra çok olumlu tepkiler geldi, özellikle Kürt olmayan kesimlerden.
Eyüp Burç: Bu iyi.

Ruşen Çakır: Mesela, şimdi o olay bence çok ilginç bir olay oldu. Çünkü Duran Kalkan o röportaja kadar Kürt medyasına çok konuştu, ama...
Eyüp Burç: Kendi medyasında konuştu.

Ruşen Çakır: Kendi medyasında konuştu.
Eyüp Burç: Kendi mahallesinde...

Ruşen Çakır: Ama bizim üzerimizden tüm Türkiye'ye hitap ettiği zaman, yani çok ilginç tepkiler aldım. Yani şimdi YouTube'da yazılan yorumların falan ötesinde... Orada da çok çarpıcı şeyler vardı. O mesele işte bir ötekine seslenme ama ötekine seslenirken karşı tarafın kaygılarını, hassasiyetlerini, gururunu, onurunu düşünerek konuşmanın ne kadar fonksiyonel olabileceğini ve açıkçası hakikaten herkesin ‘‘bu iş bitsin’’ noktasına gelmiş olduğunu... Ama sorun şu, anketlerde hep şu soruluyordu biliyorsun: "Olsun mu?" "Olsun." "Olur mu?" "Olmaz."
Eyüp Burç: İşte mesela...

Ruşen Çakır: Öyle diyorlar.
Eyüp Burç: Şimdi ne durumda?

Ruşen Çakır: Şimdi biraz daha artıyor.
Eyüp Burç: Bence de, bence de artıyor. Ama mesela Trabzon'da hâlâ sıkıntı olduğunu düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Evet.
Eyüp Burç: Yani hani o formayı giyen... Yani bunun, bu meselenin hakikaten topluma götürülmesi gerekiyor, anlatılması gerekiyor. Ya siz 100 yıldır ya da son 50 yıldır, son 40 yıldır bir özel dille, bir propagandayla, manipülasyonlarla, dezenformasyonlarla bir yaralı bilinç yarattınız toplumda. Yaralı bilinç. Şimdi doğru bilgiyle bunu sağaltın. Problem bu. Yani ben sen bu işi yapmaya çalışıyoruz ama ya şimdi bütün bu plazalar, bütün bu medya neyin peşindeler? Bir de şöyle bir tarafı da var tabii. Sen şimdi söyledin onu da. Yani hani bunlar bile söylemeye başlarlarsa yani bu kez de bunlar da artık yalancının mumu hikayesine dönmüş ya, yani bir sürü medya mensubu ve medya organı. Dün bunu söyleyen, bugün bunu söylüyor, yarın başka bir şey daha söylüyor. Böyle bir dejenerasyon var. Bunu görmek lazım.

Ruşen Çakır: Son olarak şunu sorayım.
Eyüp Burç: Yani her taraf yaralı, sağaltmak lazım. Bu çok önemli ve ciddi bir iletişim süreci toplumla. Yani barışın, bu süreçlerin toplumsallaşması... İşte senin bahsettiğin o röportaj; birebir bu işin muhatabı toplumla konuşuyor. Ya bunu dinlerdi, "bu ne diyordu?" der yani. Şimdi bu kanallar açıldıkça, burada toplumla iletişim doğru kuruldukça ben bu kaygıların... Neydi o senin kurduğun denklem?

Ruşen Çakır: Son olarak tam senin kıta sahanlığına giren bir soruyla bitireyim. O da çoğu Avrupa'da, diasporada olan süreç karşıtı Kürt milliyetçileri diyelim, daha uygun bir tabir bulamıyorum. En son bu Şubat görüşmeleri tutanaklarının yayınlanması yine Avrupa'da yaşandı. Sen kimler olduğunu biliyorsundur, ben bilmiyorum ama o bilinen, yani belli çevrelerde bilinen insanların şeyi. Eleştirilerden daha öteye o yayınlanan şey bir anlamda bir hamleydi, değil mi?
Eyüp Burç: Oslo'daki Fethullah'ın hamlesiyle bunun arasında hiçbir fark yok. Peki, yani o görüşmelerin ses kayıtlarının yayınlanmasıyla, burada sözüm ona bu sözde görüşmenin — artık bilmiyorum ne kadar doğru, çünkü reddedildi, "Bunlar doğru değil" denildi — bunun yayınlanması aynı şey. Sürece bir müdahale yani.

Ruşen Çakır: Peki, bu kişiler tam olarak ne istiyor? Senin de çok tanıdığın vardır, benim de tanıdıklarım var. Yani bana işte Duran Kalkan röportajı yüzünden laf etti bazıları mesela. Şimdi ne var bunda yani? Nedir? Sorun ne? Duran Kalkan'ın söylediklerini eleştirebilirsin bilmem ne falan ama olayın yapılmasına, başlı başına yapılmasına falan... Oradaki temel argüman ne? Bir Öcalan düşmanlığı mı? Kürt, yani PKK, Apocu hareket düşmanlığı mı, yoksa onun ötesinde bir şey mi?
Eyüp Burç: Aslında bahsettiğin kesimlerin isimleri cisimleri belli. Tümüyle Öcalan karşıtları bunlar; 40 yıldır, 30 yıldır Öcalan karşıtlığı üzerinden siyaset yapanlar. Yani Öcalan ne yaptıysa tersini anlattılar ve Öcalan'la ilgili işte bütün bu süreçler; Öcalan bugün hani eleştirilen, dün savunulan nokta, Öcalan onları uygulamaya soktuğu zaman da Öcalan eleştiriliyordu. Bu kadar tutarsız. Burada muarızları diyebiliriz, Öcalan'ın muarızları bir kesim var. Çok az böyle, hatta daha önce de işte Öcalan’la çalışmış olanlar da var işin içinde. Bir kere böylesi birileri. Ama bütün bu kesimlerde bir şekilde böyle başka bir boyutta bir filmin sahnelendiğini de görüyorum kişisel olarak. Yani ben cidden hani bu mağdurların üzerine çok gitmek istemem ahlakım gereği ama bazılarının mağdur olmadığına inandığım için bunları söyleyeceğim. Yani Fethullah Gülen cemaatinin uzantıları, 3., 4. çeperdeki çevreler, çok yakın bu görünmeyen ama aslında hâlâ onun çeperinde olanlar, Kürt hareketini, özellikle Kürt hareketinin içinden ayrılmış bu muarızları olanların — bu arızalıları diyelim bana göre — üzerinden inanılmaz bir propaganda yapıyorlar. Yani bütün bunları ben böyle düşünüyorum. Diyorum ki, ‘‘Falan kesit; şu sitenin şu kişisi bunun üzerine kurulmuş, ismi oradan geliyor.’’ Sonra bir bakıyoruz arkasında bir Fethullah uzantısı çıkıyor.

Ruşen Çakır: İlginç.
Eyüp Burç: Ve enteresan bir şekilde hepsi böyle bağımsız Kürdistancı, Kürt milliyetçiliği bir çizgide konuşuyorlar. Onu konuşanların yanında birlikte oluyorlar. Yani sürece karşı olanlar bu kez oraya sığınmışlar. Bunu böyle görmek lazım. Yani Oslo'yu kim sızdırdı abi?

Ruşen Çakır: Tabii ki Fethullahçılar.
Eyüp Burç: Bunu da Fethullahçılar sızdırdı ama birilerini alet ederek. Kendileri arkada... Tanıdığım bir tane internet sitesidir, bir tane kızcağız, onu da tanırım, gazetecilikle gerçekten uzaktan yakından ilgisi yoktur. Gazeteci arkadaşları vardır hayatında ama gazeteci diye oraya konulmuştur, onun üzerinden oltalar atılıyor. Anlatabiliyor muyum? Alet ediliyor. Ve bakıyorum arkasından, Allah'ım neler çıkıyor! Yetmiyor, bir de çok değerli insanlarımız var, onları da sanki bu sürecin içindeymiş gibi karalayıp içine atıyorlar ve bir linç kampanyasına dönüştürüyorlar. Mesela Günay Aslan'ın ismini söylemek lazım. Çok değerli, gazeteciliğin önemli bir ismi. Çok da yakın arkadaşım, çok da iyi bilirsin Günay’ı.

Ruşen Çakır: Evet. Tabii canım, tabii.
Eyüp Burç: ‘‘Yas Tutan Tarih’’ten bilmem neye kadar ödüllü gazeteci, biliyorsun. Türkiye'de gazetecilik yaptığı zaman da... Şimdi onun üzerinde, çok değerli, bu toplumun vicdanı sayılabilecek insanları da bir şekilde linçliyorlar. Bu sürecin içine atıyorlar, yani karşıtlarmış gibi atıyorlar. İnanılmaz bir çark dönüyor ve bu sözü edilen o görünen isimler gariban isimlerin işi değil. Ben hani dedim ya, bildiğim bir kıta; doğru, o kıtanın içindekileri de görüyorum yani. Ve isim söylemeden söylüyorum, bu bir Fethullah Gülen çevresinin çabasıdır ve provokasyonlarıdır, devam ediyor. Bu kez de "Kürtçülük", "Kürdistan", "dava" adıyla yapılıyor bunlar.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Eyüp, çok sağ ol. Evet, Eyüp'le konuştuk. Eyüp Burç'la konuştuk. Kürt mahallesini, Kürt sokağını konuştuk. Kendisine çok teşekkür ediyoruz. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
06.09.2026 DEM Parti'nin veda kongresi
31.08.2026 Eyüp Burç ile söyleşi: Türklerin gururu, Kürtlerin onuru
30.08.2026 Sürece dört koldan sert ve etkili eleştiriler
29.08.2026 Hani Ekrem İmamoğlu unutulmuştu!
28.08.2026 Ahmed eş-Şara Arap dünyası için ne anlam ifade ediyor?
27.08.2026 Türkiye Öcalan ile tanışmaya hazır mı?
26.08.2026 Nefret dilinin sembolleri: Yeşil, beyaz Toros ve sarı torba
25.08.2026 Çerçeve yasa çıktı, sabotaj girişimleri hızlandı
24.08.2026 Barış Akademisyenleri'ne borcumuzu ne zaman ödeyeceğiz?
23.08.2026 Furkan Vakfı olayı: Dindarın dindara yaptığı
06.09.2026 DEM Parti'nin veda kongresi
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı