DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan ile söyleşi

11.03.2020 medyascope.tv

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan ile 11 Mart 2020’de yaptığım söyleşiyi yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı.

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Demokrasi ve Atılım Partisi (kısa adıyla DEVA) bugün, Ankara’da, Bilkent Otel Konferans Salonu’nda kuruldu. Ali Babacan, DEVA Partisi’nin Genel Başkanı olarak ilk söyleşisini Medyascope’a veriyor. Kendisine çok teşekkür ediyoruz. Ali Bey, hayırlı olsun.
Ali Babacan: Çok teşekkürler. Ankara’ya hoşgeldiniz. 

Çakır: Partinin kurulması konusunda herkesi epeyce beklettiniz. 
Babacan: Beklediğimiz tarihten 2 ay 10 gün sonra çalışmalarımız tamamlandı, ama çok şükür gönlümüze göre oldu. 

Çakır: Gecikmenin nedeni teknik mi? Siyasî bir yönü var mı?
Babacan: Hayır, siyasî bir yönü yok. Çalışmalarımız planladığımızdan biraz daha uzun sürdü. Zaten benim AK Parti’den ayrılmam ve yeni bir çalışma başlattığımı duyurmam geçen yılın temmuz ayındaydı. O günlerden bakınca çalışmalarımızı yıl sonunda bitirebiliriz diye düşünüyorduk. Ama 2 ay 10 gün sarktı. İki sebebi var. Öncelikle, biz farklı kesimlerden ve farklı görüşlerden insanların temsil edildiği çok geniş bir çalışma ekibiyle çalıştık. O ekiplerin ortak bir zemin bulması, beklediğimizden uzun bir vakit aldı. İkincisi de, “Toplum bugünün Türkiye’sini nasıl görüyor? Gelecekte nasıl bir Türkiye görmek istiyor?” konusunda, toplumu anlamak için geniş bir çalışma yaptık. Bu çalışma da epey detaylı ve güzel bir çalışma oldu. O da beklediğimizden biraz uzun sürdü. Hem politika çalışmaları, hem toplumu daha iyi anlama ve tanıma çalışmalarının nihayetinde bugün, 11 Mart 2020 tarihinde buradaki kuruluş töreniyle kamuoyuna duyurmuş olduk. Aslında hukukî sürecimizi 2 gün önce, Pazartesi itibariyle tamamladık. Pazartesi akşam itibariyle tüzel kişilik oluştu. Dün iç çalışmalarımızı, seçimimizi yaptık. Bugün de dünya kamuoyuna partimizin kuruluşunu duyurmuş olduk. 

Çakır: 90 kurucunuz var. Sizinle yaptığımız bir söyleşiyi hatırlıyorum. Daha sonra yaptığınız söyleşilerde de kısmen değindiniz; partide yer almak isteyip şu ya da bu nedenle çekinen insanlar olduğunu söylüyordunuz. Bu 90 kişilik kurucu listesinde bu nedenle yer almayanlar oldu mu?
Babacan: Çok değil, ama az sayıda isim var. İnsanların bugünkü baskı ikliminde yeni bir siyasî harekete girmesi kolay bir karar değil. Ama ne olursa olsun, bir şekilde partinin içinde olup görev almak isteyen çok sayıda insan var. Kurucularımız belki 90 kişi, ama sayı bunun ötesinde. Türkiye’nin her yerinden çok güzel bir ilgi var. Türkiye coğrafyasının ve sosyolojisinin adeta özeti olan temsil gücü yüksek bir Kurucular Kurulu oluşturduk. Nihayetinde, Kurucular Kurulu’nun temsil gücü önemlidir. Bunun haricinde yapılacak çalışmalar da Türkiye’nin her ilinde ve ilçesinde, il ve ilçe teşkilatlanmaları şeklinde devam edecek. 

Çakır: Bununla ilgili nasıl bir takviminiz var?
Babacan: Ben artık bunun takvimini vermeyeceğim. Çünkü takvim verdiğimiz zaman daha sonra başımıza problem oluyor. Artık takvim vermiyorum, ama olanca hızımızla teşkilatlanmaya başlayacağız. İller, ilçeler, örgütlerle bir Türkiye ağı oluşacak. Siyasette insan insana temas çok önemli. Kuşkusuz medyanın rolü de önemli. Ancak medya kuruluşlarının bir kısmı, şu ya da bu sebeple pek görmek istemeyeceklerdir bizim çalışmalarımızı. Ama sosyal medya çok daha rahat. Orada çok çeşitlilik var. O alanda çok daha rahat bir iletişim kurma imkânımız olacak. Fakat en önemlisi, insan insana temas, birebir insanlarla görüşmek. Bunu bir kişi ya da 90 kişi yapamayacağına göre, çok geniş bir ağ kurmamız gerekiyor. Böylece, insan insan temasla, Türkiye için düşündüklerimizi, hayal ettiklerimizi ve planlarımızı insanlarla paylaşmamız gerekiyor. 

Çakır: Bugün Kurucular Kurulu açıklandığında, her ne kadar partinize katkıda bulunduğunu bilsem de, benim için en şaşırtıcı isimlerden biri Ramiz Ongun oldu. Ülkü Ocakları’nın kurucu başkanı ve MHP’de de birkaç kez aday olmuş bir isim. Yaşı 70’in üzerinde. Onun bu partide bulunmasının herhalde farklı anlamı vardır. Siz Ramiz Ongun’u eskiden beri tanıyor muydunuz? Nasıl oldu bu?
Babacan: Biz kendisiyle yedi, sekiz ay önce tanıştık. Daha önce tanımıyordum, bir ortak dostumuz vasıtasıyla tanıştık. Tabii kendisinin uzun yıllardan gelen çok tecrübeleri var ve saygın bir insan. Biraz önce de söylediğim gibi, Türkiye’deki her görüşün, her yaklaşımın partimizin yapısında temsil edilmesini çok önemsiyorum. Türkiye’yi kucaklayan, Türkiye için ortak payda oluşturabilecek bir siyasî yapıyı ancak bu şekilde kurabileceğiz. Dolayısıyla kendisinin de çok katkılarının olacağına inanıyorum. Ama her bir kurucumuzu da zaman geçtikçe, yavaş yavaş yakından tanıyacaksınız. Her biri çok değerli ve kendi alanlarında farklılıkları olan isimler. Çok iyi oldukları alanlar var. Dediğim gibi her biri, Türkiye fotoğrafının içinde yer alan çok değerli kişiler. 

Çakır: Bu noktada, partide olanlar kadar, olmayanlar da çok konuşuldu. Benim en çok merak ettiğim isimlerden biri Beşir Atalay. Partinizin kuruluş çalışmalarında aktif bir şekilde yer almasına rağmen kurucular listesinde ismi yok.  Bunun özel bir nedeni var mı?
Babacan: Kendisi ailevî sebepler nedeniyle kurucu olmak istemediğini bildirdi. Ailesiyle görüştüğünü, konuyu yakın çevresiyle değerlendirdiğini, destek vermek istediğini, ama kurucular arasında olmayacağını belirtti. Ama bu kararından sonra, Beşir Bey yine de bizim tüzük ve program toplantılarımıza katılmaya ve katkı vermeye devam etti. Kurucu olmama kararından sonra Beşir Bey’le yine çalışmaya devam ettik. 

Çakır: Yani kendisi partili mi?
Babacan: Resmen değil, ama artık gönüllümüzdür diye tahmin ediyorum. Biz kendisiyle çok eski dostuz ve çok özel bir hukukumuz vardır.  

Çakır: Bunu bilmediğim için soruyorum.
Babacan: Başından beri bu hareketin başlaması için çok gayret etti. Türkiye’nin böyle bir harekete ihtiyacı olduğunu söyledi. Bizleri cesaretlendirdi. Bu işe başladıysak, en yakından ve en çok cesaretlendiren isimlerden bir tanesi Sayın Beşir Atalay’dır. 

Çakır: Siz ilk çalışmalara başladığınızda, Cumhurbaşkanı’nın kendisini hedef alan söylemleri olmuştu. 
Babacan: Artık oluyor, onlara alışığız. 

Çakır: Beşir Atalay denilince, Abdullah Gül ismi akla geliyor. Size de hep soruldu. Ama kurucular açıkladıktan sonra, bu konuda birtakım yayınlar da oldu. Abdullah Gül’ün bu partiyle ve sizinle yakın bir ilişkisi olduğu zaten bilinen bir şey. Siz de saklamadınız zaten. Ama kurucular saptanırken sanki bir gerilim yaşanmış gibi bir hava oldu. Nedir bu konu?
Babacan: Açıkçası, son üç dört gündür o kadar yoğundum ki pek takip edemedim. Sadece sağdan soldan, yürürken arkadaşların anlattığı kısa konulardan biliyorum. Yarın oturup 1 haftadır bütün medyada neler çıkmış onlara bakacağım. Ama Sayın Abdullah Gül’le dostluğumuz siyasetten de eski. Çok güvendiğimiz, saydığımız bir siyasetçi. Dürüst, iyi bir devlet adamı ve ahlâklı bir siyasetçi. Biliyorsunuz, siyaset ve ahlâk bazen yan yana zor geliyor. Sağolsun, kendisi de çalışmalarımıza çok destek verdi; kendi tecrübelerini paylaştı. Bu süreç içerisinde bizim için çok kıymetliydi. Ama onun dışında, insanlar ne bekliyordu, ne konuşuyordu, dışarıdan neler tartışıldı, bilemiyorum doğrusu. Ama şunu ifade etmem lâzım; biz 90 kurucumuzun olduğu tek bir ekibiz. Partimizin genel merkezi Ankara’da. Parti kendi resmi organlarıyla yürüyecek tüzel bir kişilik. Biz her şeyi yüzde yüz ve kayıt içi yapıyoruz. Görünür olan neyse, gerçeği de o. İnsanlar daha önce nasıl algılıyorlardı, şimdi nasıl görüyorlar bilemiyorum. Ama DEVA Partisi’nde ne görüyorsanız o; başka bir şey yok. Açıkladığımızdan başka bir ilişki şekli, arkada bilinmeyen bir yapı da yok. Gayet açık ve şeffaf bir yapı başlattık. Dolayısıyla, görünenle gerçeğin aynı olduğu bir partiyiz.

Çakır: Sizin siyasî kariyerinizi takip ettim, yaşı el verenler de biliyor; siz AK Parti iktidarında çok kritik roller üstlendiniz. Genellikle işin mutfağında olan bir teknokrat oldunuz, ama bir lider pozisyonunda olmadınız. Başbakan yardımcısı oldunuz, dışişleri bakanı oldunuz, ekonomiden sorumlu bakan oldunuz. Ama şimdi bambaşka bir şeye girdi. Ali Babacan bir partinin genel başkanı. Biraz önce siz buradan çıkarken ‘’Lider Babacan!’’ diye bağırıldı. Bu andan itibaren artık siyasî bir lider mi oldunuz?
Babacan: Ruşen Bey, siyasette kelimeler ve terminoloji o kadar yıpranmış ki. Hangi kelimeyi kullansanız, onun çağrıştırdığı olumlu şeyler de var, olumsuz şeyler de. Bana “Türkiye’nin ihtiyacı olan nasıl bir siyasî yapıdır?” diye soracak olursanız, “Türkiye’nin gerçek bir kadro hareketine ihtiyacı vardır” diye cevap veririm. Hep beraber, imece usulüyle çalışılan, herkesin omuz omuza verip beraberce çalıştığı bir kadro hareketi. Dolayısıyla, bizimki bir kadro hareketi. 
Liderlik konusuna gelince, tabii çeşit çeşit liderlik var. Bir otokratik lider modeli var. Bir de, paylaşımcı, kendisi için değil ama ekibi için ve amacı için çalışan bir lider modeli var. Tabii bunu kendi kendimize tanımlamamız doğru değil. Nihayetinde çalışma ekibimiz ve halkımız tanımlayacaktır bunu. Ama partimizin liderlik anlayışı asla otokratik liderlik modeli değil. Bu farklı bir liderlik tarzı, bunu da görecekler. Biz burada kadromuz ve Türkiye’miz için çalışacağız. Kendimiz için çalışmayacağız. Bu çok önemli bir fark. İleride o noktaya evrilmemesi için de kadronun oluşumu ve hazırladığımız tüzük çok önemli. Çünkü güçle imtihan zor bir imtihan. Güç yozlaştırıyor. Mutlak güç mutlaka yozlaştırıyor. Sağlam ve ilkeli bir ekiple yola çıktığımızda ve tek tek insanların güçlü olduğu bir parti yapısında, ilkelerin ve prensiplerin devamlılığı çok önemli olacak. Biz partimizin kurucuları ve ilerideki organlarının, rahatça konuşabilen, rahatça eleştirebilen, görüşlerini açıkça savunabilen insanlar olmasını istiyoruz. Şu ya da bu sebeple çekinen, konuşmayan, kendilerini rahatça ifade edemeyen arkadaşlarla yol yürümemiz çok zor. Şu andaki ekibimizin tamamı, özgüvenleri olan, bağımsız, zamanında iyi işler yapmış, münferit şahsiyetler. Ben ticarette de hep öyle insanlarla çalıştım. Siyasette de yakın çalışma ekibimiz hep böyleydi. En yakınımızdaki arkadaşlar, beni direkt ve en şiddetli eleştiren arkadaşlar oldu. Dolayısıyla, bundan sonra da hep böyle gidecek. Hatasız insan olmaz. Ama kolektif çalıştığınızda, kolektif aklın hata ihtimali daha zayıf olur. Bir kişinin hata yapma ihtimali daha yüksek olur. Kolektif aklın hata yapma ihtimali daha zayıftır. Bu memleket için iyi işler yapacaksak, ciddi hatalara düşmek istemiyorsak, bunu farklı bir yönetim anlayışı ve farklı bir liderlik tarzıyla götürmemiz gerekiyor. Liderlik tarzı derken… ben neysem oyum. Genel başkan olduğumda da neysem oyum. Daha önce de neysem oydum. Siyaseti hiçbir zaman bir tiyatro oyunu gibi görmedim. Bazıları öyle görüyor. Bana “Artık medya önüne daha çok çıkacaksın. Biraz ders mi alsan?” dediler. “Hiçbir şeye gerek yok” dedim. 13 yıl bakanlık yaptım, 13 yıl toplumla karşı karşıya kaldım. Ben neysem oyum. İnşallah değişmem diye umut ediyorum. 

Çakır: Konuşmanızla ilgili aldığım notların büyük bir kısmı, neyi yapacağınızdan ziyade, nasıl yapacağınız konusuydu. Benim en çok ilgimi çeken bu oldu. Demin söylediğiniz kolektif akıl meselesi de bu partinin önemli bir farkı gibi görünüyor. Fakat AK Parti’nin kuruluşunda da böyle bir şey vardı. Yenilikçi hareket, “tek adam” yönetiminden bir kopuştu aslında. Kolektif, ortak bir akıl vardı. Hatta isimler de vardı; “Özgül ağırlık” diye bir lâf vardı, biliyorsunuz. Ama zamanla bunlar eridi. Şimdi siz de, hepiniz olmasanız bile, siz ve birçok arkadaşınız böyle bir geçmişten geliyorsunuz. Şimdi insanlar “Bize aynı filmi ikinci kez mi seyrettireceksiniz?” diye sorarlarsa ne cevap vereceksiniz?
Babacan: Partimizin kurucularına bakarsanız, üçte birinin bir şekilde daha önce siyaset yapmış insanlar olduğunu görürsünüz. Üçte ikisi de hiç siyaset yapmamış insanlardan oluşuyor; ilk defa bizimle birlikte siyasete başlayan insanlar. AK Parti’de milletvekilliği yapan arkadaşlarımızın oranı daha düşük. Dolayısıyla “AK Parti içinden geldiniz” diyerek o hareketle mukayese etmek… Yani bu öyle bir şey olmayacak. Daha farklı olacak. Zaten kadroyu da öyle oluşturmaya çalıştık. Kadro herhangi bir partinin devamı ya da herhangi bir partiden ayrılmış bir kadro değil. Tamamen yeniden, sıfırdan oluşturulmuş bir kadro. Bize sadece web sitesinden “Gönüllü Olmak istiyorum” tuşuna basıp, daha sonra Kurucular Kurulu’na giren arkadaşlar var. Ne kadar geniş bir yelpazeden kurucuların geldiğini anlatmak açısından bu önemli. Ya da ekipte çalışırken bize çok katkıda bulunup, gelecek için umut vaat eden, iyi bir gelecek gördüğümüz arkadaşlardan kurucu olan gençler var. Şu an 30 yaş altında 16 kurucumuz var. Diğer partilerle kıyasladığınızda bu çok yüksek bir oran. Yine Kurucular Kurulu listesinde 27 kadın kurucumuz var, yüzde 30. Bundan önceki bütün siyasî partilerin kuruluşuna bakarsanız, bu kadar yüksek oranda kadın kurucu olan bir başka parti göremezsiniz. Hatta kuruluşunda 30, ama parti tüzüğünde yüzde 35 kadın kotası uygulaması ile tüm partiler içerisinde en yüksek kadın kotasıyla yola çıkan siyasî parti olduk. Aslında kuruluşta da yüzde 40’a yakın gidiyorduk. Fakat son 1 haftada, maalesef ülkedeki şartlar, kurucu adaylarımızı farklı bir karar vermeye sevk etti. O da, bu harekete inanmadıkları için değil, ülkenin içinde bulunduğu şartlar nedeniyle oldu. Yoksa yüzde 40’lık oranda kadın kurucumuz olacaktı. Zor şartlarda kuruluyor bu parti, kolay değil. Ülkede ciddi bir baskı iklimi var. Medya çok önemli ölçüde kontrol edilip yönlendirilebiliyor. İnsanlar pek çok şeyi özgürce haber alamıyor. Partiyi bu şartlarda kuruyoruz. Onun için bütün bu şartlarda, 90 kişinin adıyla, soyadıyla, TC kimlik numarasıyla, imzasıyla kahramanca ortaya çıkıp “Ben partinin kurucusuyum” diyebilmesi çok özel bir durumdur.

Çakır: Tabii burada şöyle bir husus var: Bu söylediğiniz ortamın nedeni olan bir siyasî iktidar var. Bu insanlar durup dururken endişelenip çekinmiyorlar. Ya da birtakım büyük medya, durup dururken size ilgisiz kalmıyor. Hatırlıyorum, AK Parti’nin kuruluşu zamanında, sistem dışı olmasına rağmen, bütün medya istemeye istemeye oradaydı. 
Babacan: 19 sene önce ben bu salonda kurucu olarak orada oturuyordum. 

Çakır: Doğru. Ve bütün medya oradaydı. O gelenlerin çoğu da sizi sevmiyordu aslında. 
Babacan: Öyle. Haber yapıyorlardı, ama olumsuz haber yapıyorlardı. 

Çakır: Ama şimdi, sizi seviyor olsalar bile gelemiyorlar. 
Babacan: Korkuyorlar. 

Çakır: Şu âna kadar yaptığınız açıklamalarda, bu olayların sorumlularını doğrudan karşınıza almadınız. Bugün AK Parti iktidarı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kurduğu yeni bir sistem var. Siz de bir şekilde bu sistemin mağduru musunuz bilmiyorum, ama en azından şikâyetçisisiniz. Bunun adını koyma konusunda niye tereddütlüsünüz?
Babacan: Bizim bu çıktığımız siyaset çizgisinde, yeni başladığımız bu yolda, ne kurumlarla, ne insanlarla uğraşacağız. Bizim derdimiz, bu ülkenin sorunlarıyla. 

Çakır: Ama kurumlar ve insanlar sizlerle uğraşıyor. 
Babacan: Olabilir, o onların derdi. Bir hata başka bir hatayla düzeltilemez. Onlar o yanlışlığı yapıyor olabilirler. Keşke bizimle uğraşacaklarına ülkenin meselelerine biraz daha kafa yorsalar, insanları biraz daha dinleseler de ülke için doğru ve güzel işler yapılabilse. Ama öyle olmuyor.
Biz artık çekirdek ekibimizi kurduk. Bundan sonra bu ekip genişleyecek. Anadolu ve Trakya sathına yayılacak. Parti programını oluşturduk — ki bu sadece politika çerçevesi. Farklı konularda proje üretmeye başlayacağız. “Türkiye’nin şu problemine, şu sorununa deva olabilecek, şu problemini çözebilecek fikirlerimiz var” diyeceğiz. Mümkün olduğunca pozitif gündemle gideceğiz. Arada saldırılar gelebilir. O saldırılara “Tamam duyuyoruz, anladık” diye cevap vereceğiz ve yolumuza da devam edeceğiz.  Kavga, gerginlik halkımızın istediği bir şey değil. Kavgayla, çekişmeyle Türkiye için bir fayda üretemeyiz. Bizim kavgamız, sorunlarla, problemlerle olacak. Başlattığımız bu siyasî hareket, siyasî yelpazenin tam ortasında ve ana akım bir siyasî hareket. Nasıl ki bir nehrin ana akımı olur ve o ana akıma katılan yan kollar, çaylar, dereler olur, bizimki öyle değil. Bizim amacımız o değil. Bizim amacımız, siyasî yelpazenin tam ortasında ve ana akım bir siyasî hareket olmak. Ana akım bir siyasî hareketin, hiç kimseyle gerginleşme, kutuplaşma lüksü olamaz. Bizim partimizin kuruluşunda böyle bir şey yok. Biz herkesle diyalog kurmak isteriz, tabii ki diyalog kurmak isteyenlerle. Kapımız her zaman açık, kulağı açık, dinleyen taraf olacağız. Herkesle, her şartta konuşmaya açık olacağız, Yeter ki muhataplarımız da konuşmaya açık olsun. Türkiye’nin ihtiyacı bu. Türkiye’nin ihtiyacı, bir başka muhalif, siyasî yelpazenin bir başka kıyısında, ucunda bir parti değil. Açıkçası, öyle olsa ben bu işi yapmaz, gider başka işlerle uğraşırdım. Türkiye’de de, dünyada da çok alternatif var. Çok şükür yaşım da müsait. Bilgim, deneyimim, çevrem, Türkiye ve dünyadaki itibarım da iyi. Şahsım adına konuşuyorum; şu anda seçtiğim yol, en zor, en çetrefilli olanı. Yoksa kendim ve ailem için yapabilecek çok daha güzel, çok daha rahat şeyler var. Ama ülkenin içinde bulunduğu şartlar bize ciddi bir toplumsal ve ahlâkî sorumluluk yükledi. Onun için bu yolu seçtik. Ama bu yolu seçince, “Onu devireyim, ötekini karşıma alayım”… bunlarla uğraşmayız. Biz bu ülkenin geleceğine bakacağız ve her türlü sorunun çözümü için, plan, program ve proje üreteceğiz. Ekibimizi genişletip, daha yakından tanıyacağız. Ve öyle bir ekip kuracağız ki, bir haftada, bütün devlet sorumluluğunu üstlenip, işi alıp götürebilecek bir ekip olacak. Bizim parti programını oluşturan ekipten 10 tane bakanlar kurulu çıkartırım.

Çakır: Artık “Bakanlar Kurulu” diye bir şey yok biliyorsunuz. 
Babacan: Ama geri getireceğiz. Bizim partimizin hedefi, güçlü bir parlamenter sistem. Şu andaki sistemin devamı değil. Programda açık açık yazdık bunu. Adına ister bakanlar kurulu, ister kabine deyin, partimizin içinden Türkiye’nin yönetme sorumluluğunu verebileceğimiz 10 tane kabine çıkar; 10 tane ekonomi bakanı, 10 tane dışişleri bakanı çıkar ve çok da iyi iş yaparlar. Yedek kulübesindeki oyuncular gibi düşünün; bu ekibin zihnen hazırlanması, antrenmanlı olması, sorumluluk günü geldiğinde de hemen çıkıp başlaması ve yürüyüp gitmesi çok önemli. Bu Türkiye için çok önemli. İçindeki insanları ve çalışmasıyla Türkiye için bir rezerv olacak bu parti. Adına “parti” diyoruz ama, siyasî partiler kanunu gereği. Biz sıradan bir parti, sıradan bir siyasî hareket değiliz. Bu ekipteki 90 kişinin hiçbirisinin kendi şahsî gündemi yok. Bu arkadaşların hepsiyle görüştük, çoğuyla yeni tanıştık. Yani ben kurucuların üçte ikisiyle daha yeni tanıştım. Daha önce tanımıyordum. Kafa kafaya verdiğimiz, eskiden beri aynı düşündüğümüz dar bir yapının içindeki insanlar değil. Yeni tanıştık, yeni görüştük, çalışmalara katıldılar. Fikirlerine, çalışmalarına baktık. Onlar da bizleri yakından tanıdı. Şu da olabilirdi; onlar da bizi tanıdıkça, “Benim burada ne işim var?” diyebilirlerdi. Ama bunu diyen bir kişi bile çıkmadı. Ekibe her katılan, o tartışma ortamlarında olmaktan, diğer insanları tanımaktan mutlu oldu. Bu kurucu arkadaşlar çok büyük bir keyif ve tatmin duygusuyla bugüne geldiler. 

Çakır: Kurucularınızdan Mustafa Yeneroğlu ile bir yayın yapmıştım. 
Babacan: Evet, biliyorum. 

Çakır: Tahminimin çok ötesinde, büyük bir ilgi uyandırmıştı. O yayının o kadar etkili olmasının en kilit noktası, Mustafa Yeneroğlu’nun çok açık, net ve ikna edici bir şekilde, sadece eleştiri değil, özeleştiri de yapmasıydı. “Ben bir işe girdim, insanlar o işi kötü bir noktaya sürüklediler, o yüzden buradan ayrılıyorum” demedi. “Biz bir şey yapıyorduk, ama yanlış yapmaya başladık. Ben de bu yanlıştan dönmek istiyorum” dedi. Partinizin içinde, siyasete çok yeni girmiş isimler var. Ama aynı zamanda, AK Parti’de milletvekilliği yapmış 15 kadar da isim var. Dolayısıyla, insanlar size baktığında, ister istemez, AK Parti ve AK Parti’nin tarihini görüyor. Özeleştiri hususunda, şu âna kadar yaptığınız açıklamalarda çok ketum davrandığınız konusunda benim de katıldığım bir görüş var. Bu, yanlışlara hiçbir şekilde dâhil olmadığınız kanısından dolayı mı, yoksa bunu bir metot olarak tercih etmediğiniz için mi?
Babacan: Öncelikle, daha önce AK Parti’de siyaset yapmış arkadaşlarımız uzunca bir süredir aidiyet hissini kaybetmiş ve olup bitenden artık çok çok rahatsız olan ve siyasetten neredeyse epey bir kopuş yaşamış insanlar. Birçoğu o şekilde. Şunu açık söylemek lâzım: Ben 2002 yılında bakan oldum. 2015 yılında bakanlık görevinden ayrıldım. Arada 13 yıllık bir bakanlık görevim var, 2015’e kadar. Bu süre içinde hükümet ne yaptıysa, ortak sorumluluğundan kaçamam onun. Ben de bu hükümetlerin içindeydim. Ortak sorumluluktan kaçamam. Ancak, hükümetten ayrıldıktan sonra, benim 4 yıllık bir sessizlik dönemim oldu biliyorsunuz. Tek bir tweet yok, tek bir açıklama yok. Geri çekildim ve tamamen artık siyasetten ayrılmanın bir ara dönemi olarak gördüm ben onu. Ve nihayetinde, tamamen ayrıldığım kısa bir dönem de yaşadım. 
Geçmişe dönüp bakacak olursak, ülkenin bugün yaşadığı sorunlarla ilgili, bu sorunların çoğu ile ilgili benim açıklamalarımı göreceksiniz. Bu özeleştiriyi ben zamanında çok yaptım. Hükümetin içindeyken, partinin içindeyken yüksek sesle özeleştiri yapan kaç kişi vardı bilmiyorum o günlerde?  Bugünkü konulardan bir tanesi bu “orta gelir tuzağı” biliyorsunuz. Çıktım, “Bakın, yanlış yapıyoruz. Hukuk devletinin niteliği bozuluyor, eğitim sistemimiz kötü. Bunları düzeltmezsek Türkiye orta gelir tuzağına düşecek” dedim. Bunu 2013’te yüksek gelir seviyesine çıktığımız günlerde söyledim. “Eğer bunları düzeltmezsek burada tutunamayacağız, düşeceğiz” dedim. Bir sene sonrasına, 2014’e geçin: O günlerde, “İnşaat sektörü ile sanayi sektörü arasındaki denge bozuluyor, imar rantları yeterince vergilendirilmezse, bununla ilgili düzenlemeler yapılamazsa, ekonominin dengesi bozulacak, Türkiye krize girecek” diye en az 50 kere, 100 kere yaptığım konuşma var. Ben zaten sistemin içindeyken de özeleştiri yapıyordum. Ve bunu yüksek sesle açık açık söylüyordum. Gizli saklı yapmıyordum. Bugün itibarıyla Türkiye ekonomik krize girdiyse, kaynakların yanlış yerlere toparlanmasındandır. Ülke döviz borçlandı. Sanayi yatırımı yerine inşaata gitti. Ha, inşaat sektörü önemlidir. Bir ülkede inşaat sektörü de olur. Ama bu emsal değişikliğiyle, bu kontrolsüz rantla, eğer bütün birikim sermaye tek bir sektörde toplanıyorsa ve orada bir arz fazlası oluşuyorsa, bu, ekonomik krize sokar. İki kere iki dört. Şimdi dönüp bakın o günkü basın arşivlerine, hepsi basın arşivinde var. Gazetelerde var, televizyon bantlarında, kayıtlarda hepsi var. Ben sistemin içindeyken de yüksek sesle eleştiriyordum zaten. Bu, bir sürpriz değil. Sistemin içindeyken de “Siyasetten ayrılacağım” diyordum. “Bakanlıktan ayrılacağım, süre bitince bu işleri bırakacağım” diyordum. Bununla ilgili kaç açıklamam var. Eğer zamanında hiç söylememiş olsam, ya da zamanında yanlış şeyleri destekleyici birkaç söz söylemişsem, “Evet, yanlış bir şeyi savunmuşum” diyebilirim. Ben söylediğim, konuştuğum her şeyin bugün arkasındayım. 13 yıllık bakanlık dönemimde, bütün açıklamalarımı, bütün arşivleri çıkarın, hepsinin arkasındayım. Çünkü ben doğru bildiğimi söyledim. Konuştuğum her şey, inandığım şeyler oldu. Ama her düşündüğümü de söylemedim. Aklıma gelen her şeyi de konuşmadım. Ama konuştuğum her şeyin bugün arkasındayım. Onun sorumluluğundan kaçmak mümkün değil. Çünkü siyasette iki üç kişiye anlattığınız farklı. Milyonlarca insana bir şey söylüyorsunuz, milyonlarca insan sizi dinliyor ve belki ona göre karar alıyor, ona göre tutum alıyor, ona göre hayat planlamasını yapıyor. İnanmadığınız bir şeyi söylerseniz, bunun vebali günahı çok büyük olur. Milyonlarca insanı yanıltmış olursunuz. Ben onu yapmadım. Bugün ne hissediyorsam, gerçekten içimdeki duygu, düşünce neyse, hep onu konuştum. 13 yıllık bakanlık dönemim hep öyle geçti. Onun için çok rahatım açıkçası. Hepsini arşivlerden çıkarın; 13 yıl çarpı 365 gün, bütün açıklamalar, bütün televizyon programları, yurt içi, yurt dışı bütün konferanslar, hepsini koyun. Bugün hepsinin altına ben imzamı atarım, o kadar rahat söylüyorum. Daha önce içinde bulunduğum siyasî yapının ortak bir sorumluluğu var; ondan da kaçamam. O da doğru. Eğer o dönemde bazı konularda yanlışlıklar olduysa, ben o gün kabine üyesiyim, bakanlar kurulu üyesiyim, onun ortak sorumluluğu var doğrusu. 

Çakır: Aralık ayında, yine bu salonda bir başka parti, Ahmet Davutoğlu’nun Gelecek Partisi kuruldu. Zaten iki partiye birden “Davutoğlu ve Babacan partileri” diye bakıldı. Bu size çok soruldu, ama yine bu salonda olduğumuza göre, tekrar sormakta sakınca yok: Aynı yerlerden geliyorsunuz, beraber çalıştınız, neredeyse denk pozisyonlarda, başbakan yardımcısı olarak… hatta siz Dışişleri Bakanlığı’nı ona devrettiniz. Yakın olduğunuzu da biliyoruz. Ve hep bu soruluyor: “Yöntem farklılığı” deniyor. Ama hâlâ tam olarak ikna edici değil. Niye bir tarafta Gelecek Partisi, bir tarafta DEVA Partisi var? Demokrasi, hukuk devleti vs. çünkü birçok ortak görüş var. İtiraz da ortak. Ben ikisini de izlediğim için biliyorum. Demokrasi, hukuk devleti vurguları da üç aşağı beş yukarı benzer. Nedir buradaki mesele? 
Babacan: Bizim Ahmet Bey’le tanışmamız 2002; yani hükümetin ilk kurulduğu yıllar. Daha önce tanımıyordum; ama iyi bir ilim adamı, saygın bir ilim adamı olarak sadece ismen duymuştum. Daha sonra çok yakın çalıştık. Ancak bu AK Parti’den ayrılma, daha sonra yeni bir siyasî hareket başlatma… Yani sürece bakarsanız, sürecin başlangıcı, yöntem, kronoloji tamamen farklı seyrediyor bugüne kadar. Türkiye’deki sorunların tespiti konusunda ortak görüşler tabii ki olabilir. Ama nasıl bir Türkiye istiyoruz? Nasıl bir Türkiye görmek istiyoruz? Ve bunu nasıl bir ekip ile yapmak istiyoruz? Bu önemli. Nihaî hedefler çok önemli, tarz, üslûp, metot… Oralarda bayağı bir ciddi ayrışmamız var. Onun için bir arada olmak mümkün olmadı. Bu bizim tamamen yeni bir kimlikle, sıfır bir kimlikle yeni bir siyasî parti olarak, yeni bir siyasî hareket olarak ortaya çıkmamız gerekiyordu. Buralarda bir miktar ayrıştık doğrusu. Biz kendi partimizi kurduk, kendi yolumuzda yürüyüp devam edeceğiz açıkçası. 

Çakır: Burada şöyle bir şey var: Bir realite olarak sizin de şikâyetçi olduğunuz bir kutuplaşmanın varlığından söz edilebilir. Zorlama da olsa, bir iktidar var ve kabaca bir muhalefet de var. İktidar tek bir yerde. MHP de iktidarın bir parçası oldu. Muhalefet de, tam bir araya gelmese de, parçalı parçalı bir halde. Gerek Gelecek Partisi’nin kurulması, özellikle de sizin partinizin kurulma sürecinde, en çok şu merak edildi: Bu partiler, ama özellikle sizin partiniz neye, hangi kesime hitap edecek? AK Parti tabanından mı insanlar bulacak kendine? Yoksa muhalefetin içerisinden mi bulacak? Bu soru hâlâ ortada duruyor ve ister iktidar yanlısı olsun, ister muhalefet yanlısı olsun, birçok kişi de partinize bakarken, hep buradan ölçüyor: İktidar yanlısı ise, “Bana ne kadar zarar verir?” diye düşünüyor. Muhalefet yanlısı ise, “İktidara ne kadar zarar verir?” diye düşünüyor. Sizin bu konuda nasıl bir çizginiz var? 
Babacan: Toplumu çok iyi analiz ettiğimizde, anlamaya çalıştığımızda şunu görüyoruz: Birincisi, parti tabanlarından bahsettiğiniz zaman, şu anda en büyük kitle kararsız kitle; sorduğunuz zaman hiçbir siyasî partinin adını telaffuz etmiyor. Bir numarada “Kararsızlar partisi” var diyelim. Gelelim diğer partileri desteklediğini söyleyen vatandaşlarımıza… Bunların destekleri, “Destek vereceğim” demeleri bir konu. Ama niye destek vereceklerini söylemeleri apayrı bir konu. Şu anda herhangi bir siyasî partiye, gelecek ümidiyle, gelecek vaadiyle, “Bu partiyi destekleyeyim Türkiye daha iyiye gitsin”, “Bu partiye oy vereyim; bu parti Türkiye’nin sorunlarını çözer” durumu yok. Eğer öyle bir şey olsaydı ben hiç uğraşmazdım. “Şurada iyi bir parti var, bunlar da gerçekten çözer” der, gider onlara fahri gönüllü olarak destek bile verirdim. Ama öyle bir şey yok. Ekiplere, kadrolara bakıyoruz, öyle bir şey yok. Gerçekten böyle iktidar olma koduyla, iktidar olma bilinciyle, iktidar olma ve Türkiye’yi yönetmeye talip olma psikolojisiyle, yeni bir hareket gerekiyordu. İnsanların gerçekten ümitle ve “Gelecekte bu ekip bu işi çözer” diyeceği yeni bir siyasî hareket gerekiyordu. Biz onun için yaptık bunu. Burada büyük ihtiyaç vardı. Parti tabanı derken o eski taban değil. Yani durum şu anda 2001’e çok benziyor. Nasıl 2001’de siyaset sil baştan yapıldı, şu anda toplum bir sil baştan yapmaya hazır. Öyle bir durum var şu anda. 

Çakır: Ve siz ona talipsiniz, öyle mi? 
Babacan: Evet, aynen öyle. Biz ona talibiz. 

Çakır: O tarihte AK Parti’nin yaptığının yeni bir… 
Babacan: O gün toplumun sil baştan talebi vardı, ama gerekçeleri farklıydı. O gün 28 Şubat olmuştu. Yani muhafazakâr kesim 28 Şubat’ın sorunlarını, baskısını yaşıyordu. Ekim’de bir ekonomik kriz geldi, herkesi etkilemeye başladı. Belki gerekçeleri, sebepleri farklıydı; ama siyaset sahnesinde bir sil baştan hareketi ihtiyacı o gün vardı; ama bugün de farklı sebeplerden var. Dolayısıyla, biz burada, toplumun, üzerinde ittifak edeceği bir siyasî hareket başlatmak istiyoruz. “Bu tarafta mı olacaksınız, o tarafta mı olacaksınız?” Tarafların bir anlamı kalmadı. “Sen niye bu taraftasın, niye bu ittifakı destekliyorsun?” diye soruyoruz. “Bu ittifakı destekliyorum” diyenler, böyle sun’i üretilmiş bir beka korkusuyla, “Acaba kazandıklarımızı kaybeder miyiz? Başörtüsü yasağı vardı, imam-hatip yasağı vardı, onlar tekrar gelir mi?” diye korkuyorlar. Biz onların güvencesiyiz, öyle bir şey yok yani. Öyle bir şey olamaz bizim iktidarımızda.  
Öbür tarafta, niye diğer ittifaka destek veriyorlar diye oraya bakıyoruz.  Bu tarafa çok kızdıkları için, bu tarafı devirmek için o tarafa destek veriyor insanlar. Oradan bir gelecek ümidiyle, bu ülkeyi yönetebilir ümidiyle… Dolayısıyla, dediğim gibi, şu anda siyaset yelpazesinin tam da ortasında büyük bir ihtiyaç var. Bizim de amacımız o büyük ihtiyacı karşılamak. Biz onun için yola çıktık. Yoksa hani egzersiz olsun diye, ‘’Bir de biz tabela açalım. İşimiz gücümüz yok, bir ofis de biz açalım, boş vaktimizde gider otururuz” diye yapmadık bu işi. Öyle bir şey yok. Biz çalışmak için buradayız. Bu ülkenin geleceği için çalışmak için buradayız. 

Çakır: Anıtkabir’e gittiniz. Toplantı boyunca hep Atatürk’ün resmi vardı ve Atatürk’e vurgu çok vardı. Saygı duruşunda da bu vurgu vardı. Bu Atatürk vurgusu doğal olarak mı gelişti, yoksa düşünülerek mi yapıldı? Çünkü insanın dikkatini çekiyor. Böyle bakıldığı zaman, Atatürk’e karşı çok ihtimam göstermişsiniz. Yanlış mı söylüyorum? 
Babacan: Açıkçası doğal aktı. Bizim 90 kişilik heyetimizin ortak düşüncesi ortak paydası neyse, bu parti o. Herkesin farklı konularda farklı düşüncesi olabilir, farklı konularda kendi eğilimleri olabilir. Ama DEVA Partisi’ndeki amaç, bir mutabakat zemini, bir ortak payda oluşturmak. Atatürk de bu ülkenin en ortak paydalarından bir tanesi. Bundan doğal bir şey yok. Kurucularımıza baktığımızda, siyaset yelpazesinin daha önceki geçmişine de baktığınızda, her kesimden insanlar var. Yani siyasî yelpazenin iki ucundan da insanlar var, daha ortalarda da insanlar var. Ama biz parti programımızı da, tüzüğümüzü de, ortak bir payda yakalamak üzere oluşturduk. Çünkü “Biz bu partinin içinde ortak bir paydayı oluşturursak ve partinin programı, politikaları bu 90 kişinin ortak paydasını yakalayan politikalar olursa, bu, bir sonraki aşamada halkımızın, toplumumuzun da farklı kesimlerinin üzerinde mutabakat kuracağı bir zemin haline gelebilir” dedik. Dolayısıyla, burada pek çok ortak mutabakat konusu var. Farklı farklı kesimleri yatay kesen duygular, temalar var. Mustafa Kemal Atatürk de bu ülkenin herhalde en önemli değeri, ortak paydası. Bundan doğal bir şey yok. Doğal bir akıştı o. “Biz buraya özel vurgu yapalım, şöyle görünsün, böyle olsun” demedik.  Tamamen doğal aktı gitti yani. 

Çakır: Artık yavaş yavaş toparlayalım. Herhalde en çok sormam beklenen hususlardan birisidir: Parti programında Kürt meselesi konusunda birtakım vurgular da var. Ama daha net bir şekilde… mesela sizin bakanlığınız döneminde, bir “Çözüm Süreci” yaşandı.  Siz başbakan yardımcısıydınız galiba o tarihte. 
Babacan: Evet başbakan yardımcısı idim. Aslında dışişleri bakanlığı dönemimde başladı. Fakat isim, değişe değişe geldi. İlk önce biliyorsunuz “Kürt Açılımı” idi, sonra Kürt kelimesi çıkarıldı “Açılım” dendi. O kelime yıprandı. Bu konu, terminolojiyi de insanları da tüketen bir konu. Önemli bir konu. Buyrun, siz sorunuza devam edin. 

Çakır: Birebir aynı olması mümkün değil ama, sizce Türkiye’nin benzer bir çözüm süreci ihtiyacı var mı? Ve siz buna talip misiniz? 
Babacan: Çözüm sürecinde, işin farklı boyutları bir arada ve senkronize götürülmeye çalışıldı. İşin terör boyutuyla, PKK boyutuyla kendi içimizdeki düzenlemeler, kendi içimizde atacağımız adımlar, birbirleriyle ilişki kurularak götürüldü. Sonuçta biraz mesafe kaydedildi, ama hiç kimse tam da istediği sonucu elde edemedi. Hatta bazıları şimdi şu ya da bu sebeple, o döneme “kötü” diye bakıyor. Ama niyetler iyiydi; “Bu, ülkenin önemli bir sorunu; bunu çözelim” niyetiyle yola çıkıldı. 
Bizim parti programımızda şunu açık olarak görüyorsunuz: Biz işin terör boyutuyla, kendi iç meselelerimizi tamamen ayırdık. Arada hiç bir ilgi yok. Biz terörle mücadelemizi sonuna kadar vereceğiz. Ama kendi insanımızın, kendi vatandaşlarımızın temel hak ve özgürlüklerini, doğuştan gelen, insan olmaktan gelen haklarını ona aynen tanıyacağız. Bakın, “Vereceğiz” ifadesini kullanmaktan çekiniyorum; çünkü “Vermek”…, o üzerimize vazife değil. O zaten onun. Onu sadece tanımak ve öylece kabul etmek çok önemli. İkisini tamamen ayrı yürütüyoruz. Birbirine ilişkilendirmek, sebep-sonuç, karşılıklı pazarlık konusu falan… Bunlar çok çok yanlış. Geçmiş bütün tecrübelere de bakarak, biz bu konuda kesin karar aldık: Terörizmle, PKK ile, ister adı FETÖ olsun, ister DEAŞ olsun bütün terör örgütleri ile sonuna kadar mücadele edeceğiz. Ama dönüp kendi içimize, kendi vatandaşımız mı, bu ülkenin vatandaşı mı, ne hak ediyorsa, olduğu gibi o hakları tanımak, olduğu gibi kabul etmek. Yaklaşımımız bu. Tamamen farklı bir yaklaşım. Daha önceki AK Parti döneminde ve daha önceki dönemlerle mukayese edildiğinde öyle bir dönem pek olmadı. Ve biz bu işin ancak böyle çözüleceğine inanıyoruz. Biz kendi evimizde kendi sorunumuzu çözersek, diğer örgütlerin istismar alanını sıfırlayacağız. Burada amaç o. Bunlar istismar ediyorlar. Burada bir şeyler oluyorsa, “Bak, ben bu silah gücü ile sana bu hakkı sağladım” diye ellerine propaganda gücü veriyorsun. Bunu niye verelim? Bütün vatandaşlar bizim vatandaşımız. Dolayısıyla biz aynı samimiyetle herkesi kucaklayacağız. Ne yapmak gerekiyorsa, yapacağız. Devletin sadece silah gücü yoktur. Devletin diplomasi gücü vardır, devletin siyasî diyalog gücü vardır. Terörle mücadelede, uluslararası ilişkiler önemlidir. O tarafta da her türlü gücü ve her türlü imkânı koordineli bir halde kullanarak, terörle mücadeleyi ayırıp götüreceğiz. Amacımız o. Başka türlü çözülmeyecek, olmayacak. İkisi birbirine karışıyor. Ve bu işten Türkiye zarar ediyor. Bu ülkenin Kürt vatandaşları zarar ediyor, diğer vatandaşları zarar ediyor. 

Çakır: İsterseniz burada noktalayalım. Hesapladığımdan daha uzun süre konuştuk. 
Babacan: Evet, Siz de İstanbul’a döneceksiniz. Bizi de burada bekliyorlar.  

Çakır: Hayırlı olsun Demokrasi ve Atılım Partisi, DEVA Partisi. 
Babacan: Sağolun. Çok teşekkür ederim. 

Çakır: Ali Babacan DEVA Partisi Genel Başkanı olarak ilk söyleşisini Medyascope’la gerçekleştirdi. Kendisine çok teşekkür ediyoruz. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
19.09.2020 Hâlâ AKP diye bir parti var mı?
17.09.2020 İktidarın tabipleri hedef almasının nedenleri ve anlamı
16.09.2020 İslam’da tarikat ve cemaatlerin yeri: Prof. Mustafa Öztürk ile söyleşi
15.09.2020 Ruşen Çakır ve İsmail Saymaz tartışıyor: Tüm yönleriyle tarikat ve cemaatler
11.09.2020 Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (31): Türkiye-Fransa gerginliği, Demirtaş söyleşisinin yankıları & salgınla mücadelenin gidişatı
09.09.2020 CHP’nin tanık olduğum 50 yılı
08.09.2020 Erdoğan artık neden eskisi gibi gündemi belirleyemiyor?
07.09.2020 Selahattin Demirtaş, Ruşen Çakır’ın sorularını cevapladı: “Dışarıda olsaydım bir sabah Başak ile birlikte Meral Hanım’ın kapısını çalar ve ‘Kahvaltıya geldik’ derdim”
07.09.2020 Selahattin Demirtaş’ın farkı
05.09.2020 Tarikat Sorunu : Çözüm Yasakçı Olmayan Laiklik
19.09.2020 Hâlâ AKP diye bir parti var mı?
24.06.2020 Turkey-Egypt: The unending fight
12.05.2020 Les guerres post-modernes de la mafia en Turquie
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı