Çerçeve yasa hangi kapıları, nasıl açacak? Prof. Sevtap Yokuş ile söyleşi

19.08.2026 medyascope.tv

19 Ağustos 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Çerçeve yasa çıktı. Süreç nasıl ilerleyecek? Yasanın yarattığı imkânlar ve doğurabileceği sorunlar. İşte bütün bunları çatışma çözümleri konusunda uzman bir isimle, hukukçu Profesör Sevtap Hanım’la konuşacağız, Sevtap Yokuş’la. Hoş geldiniz.
Sevtap Yokuş: Hoş bulduk.

Ruşen Çakır: Sizinle yaklaşık bir yıl önce yine böyle oturduk konuştuk. 25 Eylüldü. O zamanlar daha bir şeyler vardı ama yoktu. Siz komisyona da katılmıştınız değil mi yanlış hatırlamıyorsam?
Sevtap Yokuş: Evet ama galiba henüz rapor çıkmamıştı.

Ruşen Çakır: Rapor çıkmamıştı ama siz komisyona katıldınız.
Sevtap Yokuş: Buraya geldiğimde öncesinde benim bir komisyon anlatımım olmuştu, komisyon önüne...

Ruşen Çakır: Evet. Sonuçta rapor falan artık bunlar geride kaldı. Çünkü elimizde nurtopu gibi bir çerçeve yasa var. Bayağı bir tartışma oldu ama 467 oyla da geçti. Çok büyük bir rakam bu. Ben şöyle bir şey söyleyeyim. Dün Silivri’deydim. Büyükşehir davasında yargılanıyorum biliyorsunuz. Orada birtakım çok deneyimli avukatlarla sohbet etme imkânım oldu. Bir tanesi bana şunu söyledi açıkçası: “Ya böyle olaylarda anayasaya uygun mu değil mi bakılmaz. Önemli olan bu işin olmasıdır,” dedi. Hakikaten böyle mi?
Sevtap Yokuş: Anayasaya uygunluk önemli aslında ama bu ne derece anayasaya aykırı? O ayrı bir tartışma konusu. Şimdi siz rapor geçti gitti dediniz ama ben biraz rapordan almak istiyorum.

Ruşen Çakır: Tabii.
Sevtap Yokuş: Neden? Çünkü bu çerçeve yasanın hazırlığı aslında o komisyonun hazırladığı ortak raporun devamı niteliğinde. Şimdi o raporda somut ne vardı? Biz o raporu hep şöyle eleştirdik: bir temenni olmuş, bir genel yol haritası gibi bir metin çıkmış. Güzel bir metindi. Onu kendi adıma böyle değerlendirdim. Ama somut ne var? Çünkü aslında o komisyon tam da bu çerçeve yasada ortaya konulan konuları somutlaştırmak için oluşturulmuştu Mecliste. Ama komisyon şöyle bir yol izledi. Belki bu doğru da oldu. Daha sonraki bir tarihte baktığımızda “Ha, iyi ki öyle olmuş,” da diyebiliriz. Çünkü orada bir de meşruiyet zemini yaratıldı. Her kesimin çağrılıp orada dinlenmesi komisyona çok başka bir nitelik kazandırdı. Yani desteği tabandan alan sivil toplum örgütleri de dâhil bir nitelik kazandı. Bu iyi bir şeydi o açıdan. Ama orada ben daha sonra o anlatımları, o tutanakları çok da detaylı irdeledim. Özellikle hukuk ve demokratikleşme boyutuyla. Doğrusu o komisyonun çok üzerine vazife olmayan işler de yüklenmişti. Yani Türkiye’nin demokratikleşmesi getirilip o komisyon önüne sıkıştırılmış vaziyetteydi. Demokratikleşmeye ilişkin teferruatlar ya da işte gözaltına alınış biçiminden tutun da uzun yargılamalara kadar, ifade özgürlüğüne kadar. Oysa komisyonun görevi şuydu: yakın tarihte, yakın vadede, kısa vadede bir silah bırakma ve onun devamında hukuksal olarak alınacak önlemler. Ama komisyon ortak raporunda bunu dediğim gibi biraz genişletti. Demokratikleşme de dâhil birçok konuyu içerir nitelikteydi.

Ruşen Çakır: 7. madde değil mi?
Sevtap Yokuş: Evet. Ancak somut iki şey vardı. Bu iki mekanizma neydi? Ya da iki olay neydi? Bir tanesi izleme. Yürütme içinden bir izleme kurulu oluşsun. Kurul demeseler bile bir izleme mekanizması oluşsun. Nitekim bu yasa tam da bu. İkinci somut durum şuydu: Müstakil bir yasa ihtiyacı var ve bu yasa çıktı. Yani aslında bu yasanın temellerini o komisyon, o çalışmalarla oluşturmuş oldu. Şimdi dikkatinizi çeken husus şu olmalı, sanıyorum herkes bunun farkında: Böyle bir temkinli ilerleyiş var. Adım adım, milim milim çok hesaplanarak gidiliyor. Bu kötü bir şey değil aslında. Yeter ki durmasın süreç. Bu bizim uluslararası deneyimlerden edindiğimiz dersler çerçevesinde de böyleydi. Sürmelidir. Evet ama temkinli gidiş kötü bir şey değil. Şimdi bu yasaya gelince, bu yasa tam o komisyon raporunun bir uzantısı, somutlaşması niteliğinde çıktı. Şimdi birkaç husus var tartışılan. Bir tanesi tam da bu sizin söylediğiniz. Örneğin anayasada Millî Güvenlik Kurulu’nun görevi ve niteliği bellidir. Nedir o? Tavsiyede bulunur ve hükümet... Şimdi artık cumhurbaşkanı tek başına, hükümet, cumhurbaşkanı bunu dikkate alır. Şimdi bu çerçevede anayasal bir oluşumun bu yasa ile birlikte karar verici bir merceğe dönüşmüş olması anayasaya aykırı mıdır tartışması? Bunu benim yakın çevremden hukukçu arkadaşlarım, akademisyen arkadaşlarım da yaptı. Ama bu koşullarda resmin bütününe baktığınızda uluslararası deneyimler vesaire eşliğinde baktığınızda bu son derece detay ve aslında bugün ilerletilmesi gereken bir sürecin içinde belki tartışılması en geriye bırakılması gereken bir konu.

Ruşen Çakır: Orada bir husus sanki var. Onu benim bildiğim kadarıyla yanlışsam düzeltin. MİT’in hazırlayacağı raporu MGK değerlendiriyor. Onaylarsa cumhurbaşkanı bir açıklama yapıyor diye biliyorum. Yani MGK açıklamayacak.
Sevtap Yokuş: Evet, MGK tabii kendi başına değil ama o karar esas alınacak. Yani MGK...

Ruşen Çakır: Cumhurbaşkanı tarafından...
Sevtap Yokuş: Evet. Aynen öyle. Şimdi burada bizim yıllarca idare hukuku derslerinde filan da anlattığımız bir husus, belki hukukçu arkadaşlarımıza bunu hatırlatmak gerekir. Geçmişten beri hükümet tasarrufları diye bir başlık vardır. Hükümet tasarrufu aslında kimi zaman yargının da denetleyemeyeceği, yerindelik denetimi yapamayacağı bir alandır. Bir politika, bir tercih belirlenmiştir ve o bir hükümet tasarrufudur. Çok denetlenecek bir alan değildir. Burada anayasaya aykırılık lafzi bir şekilde baktığınızda tamam ama resmin bütününe baktığınızda ya da amaçsal yorum yaptığınızda zaten bu kurulun kararının ötesinde yine bu işi yürütecek olan cumhurbaşkanı, hükümet.

Ruşen Çakır: Peki, bu çok sık telaffuz edilen eşitlik ilkesi.
Sevtap Yokuş: Evet.

Ruşen Çakır: ‘‘Rahşan affı’’na göndermeler yapılıyor. Müstakil yasa olur mu bu af? Sadece PKK’lılara oluyor. Halbuki işte çok kişi ya da hatta daha da ötesinde siyasi tutuklular var, Gezi tutukluları var, belediye başkanları var vesaire diye çoğaltılıyor. Hatta işi Fethullahçılara kadar da taşıyanlar var.
Sevtap Yokuş: Şimdi hukuksal olarak bence en sorunlu alan bu, yani eşitlik ilkesi bakımından. Geçmiş dönemlerde olsaydı ve bu Anayasa Mahkemesi önüne gitseydi belki Anayasa Mahkemesi çok farklı bir tutum alabilirdi. Şu anda tabii Anayasa Mahkemesi’ne gidiş koşulları da çok sınırlı. Biliyorsunuz bir cumhurbaşkanı götürebiliyor. Mecliste iki büyük parti götürebiliyor. Bir de Meclisin beşte bir tutarındaki milletvekili götürebiliyor. Şimdi bu yasaya bu kadar geniş mutabakatla onay verildikten sonra bu yasanın aynı çevrelerce götürülmesi pek mümkün olmayacak. En azından öyle bir şey yok. Ama bu tartışma sürecek. Burada da bu kadar dar olmalı mıydı? Benim kişisel fikrim aslında toplumsal bir barış hedefleniyorsa toplumun bütün kesimlerini kapsayacak. Bir örtülü af mı dersiniz? Ne dersiniz buna? Buna örtülü af diyenler de var. Kaldı ki o da ayrı bir tartışma konusu, af bu şekilde olabilir miydi gibi. Evet. Yani Türkiye’nin bir barışa, bir demokratik atmosfere ihtiyacı var. Bu gerçekten çok belli. Ama burada da başka bir şey var. Şimdi hem komisyon hem de geçmiş yıllardan beri özgülenen başka bir husus var. Özgülenmiş bir şey bu. 1993’te başlayan bir süreç aslında. Belki öncesinde de o tür diyaloglar oldu ama belirgin olan 1993’tü ve ondan sonraki dönemlerde geçen çözüm sürecinde aslında çok başka bir aşamaya geldi. Belki o hani hep söylüyoruz onu, Türkiye için en sağlıklı olandı. Demokratikleşmeyle birlikte ilerleyen bir çözüm süreci. Yeni bir anayasa aranıyor. Sivil bir anayasa. Yasalarının demokratikleştirilmesi ve bütün bunlar eşliğinde aynı zamanda o silahlı çatışmanın da sonlandırılması ve kalıcı barışa doğru ilerlenmesi. Ama o süreç geçti ve o bir şekilde yeniden canlandırılamadı. Şimdiki süreç, bunu da hep konuştuk, bambaşka parametreler üzerine oturtuldu. Nedir bu esas olarak? Uluslararası bir konjonktür üzerine oturdu. Bu bir yönüyle kötü. Niye kötü? Çünkü buradan doğrudan doğruya bir demokrasi, bir kalıcı barış atmosferi çıkmayacak. Doğrudan doğruya. Çünkü teknik olarak bir şeye odaklanıldı. Bu yönüyle kötü ama diğer yönüyle de uluslararası konjonktürün dayatmasıyla ortaya çıktığı için o zorunluluk daha gerçek çıkılıyor. Yani bu sefer herkes mecbur ve tercihler var. İradeler şunu tercih etti, iki tarafın iradesi tıpkı işte bu Kurtuluş Savaşı döneminde olduğu gibi dendi ki: “Bir dakika, biz bu bölgede, bu coğrafyada başkalarıyla değil birlikte olmalıyız. O zaman önce barışımızı tesis etmeliyiz.” Şimdi bu kadar aslında daraltılmış bir alandayız. Bu Türkiye’nin demokrasisine engel mi? Hayır. Bence tam tersine bu Türkiye’nin söylediğiniz anlamda eşitlik ilkesini de içeren demokratikleşmeyi canlandıracak bir adım olacak. Ben hep böyle baktım ve “Buradan bir şey çıkmaz,” diyenlere de hep şunu söyledim: Bunun bertaraf edilmesi aslında çok geniş bir alan açıyor. Bugüne kadar demokrasiye ilişkin bütün talepler ya da hukuk devletine ilişkin bütün talepler neyle susturuldu? Olağanüstü rejim gibi bir rejim uygulandı. Hukuksuz bir rejimdir. Hep neyle susturuldu? “Ama terör var, ama silah var, ama çatışma var.” Şimdi bu ortadan kalktıktan sonra demokrasi, bütün ülkelerde böyledir ya da eşitlik talebi bütün ülkelerde böyledir. Talep ettiğiniz kadar olacak. Onun mücadelesini verdiğiniz kadar olacak.

Ruşen Çakır: Sizi dinlerken hep aklıma değişik Öcalan’la yapılmış görüşme notları okudum, onlar geliyor ve Öcalan’ın da söyledikleri aslında mesela Yeni Parti’ye yönelik falan söylediği, onlara da şey gibi çağrılar yapıyormuş: “Bu hepimiz için bir demokratik cumhuriyet. Bunun kapısını açacak,” vesaire. Şunu sormak istiyorum şimdi. Çerçeve yasa. Öcalan buna “kök yasa” diyor. Çerçeve yasa denince hani bir çerçeve çiziliyor, içinde başka yasalar da mı olacak anlamına geliyor yoksa o çerçevenin içerisinde birtakım duruma göre yeni düzenlemeler? Ne anlamalıyız?
Sevtap Yokuş: Şimdi tabii bu öncelikle sadece şuna endekslenmiş: bir kurul, bu yürütme içinde bir kurul, zaten Resmî Gazete’de yayınlandı. O kurul da şimdi kurulmuş oldu Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığında. Bir takip dönemi var ve o takip döneminden sonra işte bu Millî Güvenlik Kurulu’ndan filan da geçtikten sonra bir süreç başlayacak, başvurular alınacak. O da altı aylık gibi bir süreye yayıldı. Şimdi orada ihtiyaçlar farklılaşacaktır. Böyle kalmayacak tabii. Yani bu bir başlangıç. İlk adım. Neyin ilk adımı? Aslında şunun ilk adımı: silahlardan arındırılıp demokratik siyasete entegre olmanın ilk adımı. Yani yapılması gereken bu zaten. Şimdi bütün dünyada da böyle olmuştur. Yani Kuzey İrlanda’da işte gördük, biz parlamentoda otururken geçmiş dönemde örgüt üyesi olan, IRA mensubu olan insanlar orada işte bakanlık yapıyor parlamentoda, milletvekili. Nereden gelmişler aslında? Daha önceki illegal yapıdan gelip legalize olmuşlar. Şimdi ilk adım bu. Onları aslında önce bu tarafa kaydırmak ama demokratik siyasete katılımları bir anda olamayacak. O da bir süreç alacak ve o arada bizim yeni yasalara ve yasal değişikliklere ihtiyacımız olacak. Siyasi Partiler Yasası değişmek zorunda, İnfaz Kanunu değişmek zorunda, Terörle Mücadele Kanunu ya değişecek ya tümüyle ortadan kalkacak. Yani “terör yok” diyorsanız o zaman Terörle Mücadele Kanunu’na da gerek yok. Bu da benim fikrim. Ya da Türk Ceza Kanunu belki sil baştan değiştirilmek zorunda kalacak. Yani bu yasa aslında birçok yasanın, bir tür uyum yasaları gibi düşünün onu, dönüşmesinin ilk adımı. Dolayısıyla o ikinci adımda yeniden bir yasal ayıklama süreci, yasal tarama süreci, yasal arındırma süreci olacak. Mecburen olacak. Ve aslında benim gördüğüm, hedeflenen buradan ne çerçeve yasadan ne de diğer yasalardan hedeflenen beraberinde bir demokratikleşme olmayacak. Yani ne bileyim ifade özgürlüğü gibi ya da ne bileyim toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğü gibi filan böyle bir çağrışım yok buralarda, henüz bu yok. O ne zaman olur? O gerçekten biraz önce söylediğim gibi toplumun bütünü, bütün dinamikler... Bu arada belki insanlara şunu hatırlatmak lazım: Eğer bu dinamik muhalif güçleri katabilirlerse bu cepheye, çok daha kolay olacak demokratik talepler.

Ruşen Çakır: Burada şeyi sormak istiyorum. Siz Diyarbakırlıydınız değil mi?
Sevtap Yokuş: Evet.

Ruşen Çakır: Kürtsünüz. Yani yıllardır bu olayı içeriden de yaşıyorsunuz. Yani bir hukukçu olarak, uzman olarak takip ediyorsunuz ama içeriden de yaşıyorsunuz. Herhalde içinde doğdunuz.
Sevtap Yokuş: Evet.

Ruşen Çakır: Şimdi şunu görüyorum. Mesela yasa çıktıktan sonra Batman’da gece yapılan bir kutlama videosu gördüm mesela. Kadınlar ağırlıktaydı. Şimdi bir tarafta birileri Kürtlere şunu diyor: “Ya bu size hiçbir şey vermiyor. Yasada Kürt adı da geçmiyor. PKK’dan terör örgütü diye bahsediyor. Ne aldınız?” diyor. Soruyorlar ve yani bu mutabakata dair olmamalarını söylüyorlar ama onlar mutlu. Neden?
Sevtap Yokuş: Çünkü çok acı çektiler. Bir defa yani o acının sona erecek olması fikri bile tek başına mutlu etmeye yetmez mi? Yani insanlar sokak ortasında öldürülen çocuklarını aynı gün ya da izleyen gün defnedemeyip evlerindeki buzdolaplarında saklamak zorunda kalan insanlardan bahsediyorum. Yani bu hani çarpıcı bir örnek olduğu için bunu söylüyorum. Ya da benim hep aklımdadır o gözler, resimdeki gözler. Ceylan Önkol, yanlış hatırlamıyorum, çocuk oynarken köyde, arazide bir mayına rastlıyor işte, onda oyuncak sanıyor. Patlıyor ve anne o çocuğun parçalarını eteğine topluyor ya da işte bir baba çocuğunun kemiklerini sırtlayıp getiriyor. Şimdi bunlar çok büyük acılar. Öyle basit işler değil. Büyük acılar. Şimdi bunu yaşayan insanlara siz diyorsunuz ki, “Artık bunlar olmayacak.” Tek başına bu bile büyük bir şey değil mi mutlu olmak için? Şimdi öbür türlü söylediğinize gelince, ne alındı? Şimdi yapay zeka çağındayız. Bambaşka bir dönemdeyiz. Bundan 20 yıl önceki koşullar yok. Bir de ivme çok hızlı. Yani artık şu konuda da ikna oldu aslında Kürtler: Ya bu işin bu silahla filan bir yere varacağı yok. Hani vardı diyelim. Kürtlerin aslına bakarsanız, ben dediğim gibi içinde yaşadığım için söyleyeyim, yani aslında hiçbir zaman öyle çok ayrılıkçı talepleri olmadı. Kürtlerin problemi bu ayrımcılığın reddiydi, inkârın reddiydi, asimilasyonun reddiydi. Yoksa Kürtler “Aman bir toprağı da ayıralım, burayı da biz...” böyle bir şey yoktu zaten. Aslında bu argüman, o çatışmayı besleyenlerin argümanlarıydı. Ya iki taraf için de söylüyorum ben. “Bölüyorlar, bölüyorlar,” diyenlerin argümanıydı en çok. Kürtlerin bir şey böldüğü filan yoktu, geçmişten beri yoktu. Ha, bir dönem evet, ilk çıkışta böyle bir zihin koduyla çıkılmış olabilir ama sonrasında yıllardır böyle bir şey kalmadı zaten. Hani en fazla nedir? Özerklik, bu demokratik özerklik. O demokratik özerkliği de aslında hani çok anlamlandıramadılar ve son aşamada belki de yerel yönetimler özerklik şartının vadettiği kadarını talep ettiler. Yani öyle istenen de çok büyük bir şey değildi. Hani “Ne kazandık?” derken, eğer demokrasiyse kazanç olması gereken, Türkiye’de şu anda herkesin demokrasiye ihtiyacı var. Başka bir yerdeyiz yani.

Ruşen Çakır: Peki, çok dillendirilen çatışma çözümlerinde de kilit bir rolü olan “üçüncü göz” diye bir kavram var. Baştan beri Türkiye buna yanaşmıyor. Ama şunu biliyoruz ki, en azından bir süre için Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi, iki taraf birden yani hem Barzani hem Talabani tarafı da olaya bir şekilde dâhil olacaklar anlaşılan, silah bırakma ve bazı kadroların bir süreliğine, en azından öyle diyorlar, misafir edilmesi bağlamında. Ama onun dışında bir üçüncü göz söz konusu değil. Bunun olmazsa olmaz olduğunu düşünenler de var. Dünya örneklerini de düşündüğünüzde ve Türkiye biraz farklı bir şey yapma iddiasında bu süreçte, ne dersiniz, üçüncü göz olmasa da olabilir mi?
Sevtap Yokuş: Türkiye kendi örneğini oluşturmaya çalışıyor. Ve ben başından beri şunu söyledim, yine aynısını yineleyeyim: Türkiye örneği hukuk yoluyla barış olacak. Yani bu şu demek: Nasıl ki Mecliste başladı, şimdi bir yasa çıktı, bundan sonra başka yasalar çıkacak, belki ondan sonra bir anayasa değişikliği uzun vadede gündeme gelecek, Türkiye barışı hukuk yoluyla olacak. Çünkü Türkiye’nin çatışması da hukuk yoluyla yaratılmış. Yani 1921 Anayasası’ndan sonraki o mental dönüşüm bizi bu noktaya getirmiş. Siz Türklüğü bu kadar anayasada filan öne çıkarırsanız, bu kadar ayrıştırıcı yasalar ya doğrudan Kürtçeyi yasaklayan yasalar çıktı bu ülkede... Şimdi dikkat ederseniz aslında bu çatışmanın zeminini de özünde yasalar oluşturmuş. Geçen programımızda uzun uzun anlatmıştım, bir olağanüstü rejim biçimi öngörülmüş ki o tamamen hukuk dışına iten, anayasa yoluyla hukuk dışına iten bir kapı da aralamış. Şimdi böyle olunca Türkiye evet, hukuk yoluyla barışını arayacak. Özü bu olacak. Üçüncü göze gelince, üçüncü göz bazı deneyimlerde çok kilit rol oynamış. Filipinler gibi. Filipinler’de çok doğrudan Hacı Murat şey dedi, benim sorumdu hatta, o dedi ki: “Biz ne zaman ki üçüncü gözü devreye soktuk, o zaman işler rayına girdi.” Doğru. Kuzey İrlanda için Amerika hep işin içindeydi diğer ülkeler. Güney Afrika için yine öyle, uluslararası güçler hep vardı bir şekilde ama o zamanki dünya konjonktürü de farklıydı. Doğu Bloku dağılmış ve bu çatışmaların sonlandırılması gerekiyor ve Batı Bloku’na dâhil ülkeler bu çatışmaların sonlandırılması ve barışa erdirilmesi konusunda destek rolü oynuyorlar, başka bir şeydi. Şimdi Türkiye bunu kökten reddediyor. Bir nedeni şu: Türkiye’nin sosyolojisi bunları çok rahatsız edici bulduğu için olabilir. Ama şu da bir gerçek: Ne yaparsanız yapın, istediğiniz kadar “üçüncü göz olmasın” deyin, birileri fiilen üçüncü göz olacak zaten. Bu da işin doğasında var. Yani Türkiye şimdi Suriye’de üçüncü göz değil mi? Yarın bir gün Türkiye’deki durum için Suriye dolaylı olarak bir üçüncü göz rolü oynamayacak mı? Ya da Türkiye’de siz, ben, diğer sivil toplum örgütleri fiilen kendiliğinden bir üçüncü göz rolü üstlenmeyecek mi? Yarın bir gün işler kötüye gittiğinde biz demeyecek miyiz? “Siz de gidiyorsunuz, her yerle görüşüyorsunuz.” Nereden kaynaklandığını görmeyecek miyiz? Yani aslında resmî olarak bir üçüncü göz ataması olmasa da bir üçüncü göz doğallıkla oluşacaktır Türkiye içinde. Ben Barzani çevresinin aktif bir üçüncü göz rolü oynadığını zaten düşünüyorum bu işte. Hatta dolaylı olarak hani Batılı ülkelerin de gözetlediğini düşünüyorum. Hani aktif olarak yoklar, resmî olarak yoklar ama herkes takip ediyor. Göz burada.

Ruşen Çakır: Şimdi, sürecin başından beri en kritik rolü oynayan iki isim var: Bahçeli ve Öcalan. Cumhurbaşkanı Erdoğan genellikle daha düşük profilli gitti, son anda daha fazla öne çıktı ve Bahçeli neyse de Öcalan’ın bundan sonraki süreçte de, biliyorsunuz o üst kurulun altında birtakım kurullar oluşturulacak, orada da Öcalan da fiilen olacak ve en son Bahçeli yaptığı açıklamada yine Öcalan’ın süreçte aktif bir şekilde rol oynamasının koşullarının yaratılmasının zorunlu olduğunu söyledi ve edindiğimiz bilgilere göre İmralı bir tür nasıl söyleyeyim, headquarter gibi olacak belli ki. Onun zaten bir sekreteryası var orada cezaevlerinden gelen, onları belki daha da arttıracaklar, Öcalan’a giriş gidişler çoğalacak, direkt temas. Bu kamuoyunun bir kesiminin pek razı olmadığı bir şey ama olmazsa olmaz bir şey değil mi? Nasıl aşılacak bu?
Sevtap Yokuş: Bununla ilgili mesela Güney Afrika örneği. Güney Afrika’da Mandela serbest bırakıldıktan sonra bir anda anayasa filan hepsi ortaya çıkıyor. Onlar Güney Afrika zaten demokratik anayasayla çözen ülke örneği diye anılır, hatta aşamalı anayasa yapımı şeklinde. Burada evet zorluk var. Bir de seçimler geliyor. Hiçbir iktidar seçimi tehlikeye atmak istemez. Seçimler zaten bu süreçleri çok zehirleyen süreçlerdir. Umarım çok ağır basmaz, aktüel siyaset bunun önüne geçmez. Gerçi Bahçeli’nin ifadeleri bu anlamda çok olumlu, hep şeyi hatırlatıyor: “Bakın, günlük siyasetin ötesinde bir şeydir, hani bunu yapmayın,” filan diye, o çok doğru bir söz. Bir devlet projesi olarak algılamak önemli ama yine de seçimler bazı dengeleri bozuyor, kamuoyunun tepkilerini her daim dikkate alacaklar. Ancak bu tür kritik durumlarda, düğüme dönüşmesi durumunda işler biraz böyle ertelenir, geri bırakılır ama o olacak, onun çaresi yok ya da biçim olarak hani çok böyle kitlenin gözüne gözüne sokmayacak şekilde o süreç ilerletilir. Aslında iki taraf da birbirlerinin tabana dair hassasiyetlerini gözetirlerse iş daha kolay olur. Yani o hep iki tarafın birbirini biraz da kollamasıyla ancak süreç ilerleyebiliyor, öbür türlü düğümler oluşuyor.

Ruşen Çakır: Şimdi, son olarak şunu sormak istiyorum: Üç tane kavram çok karşıma çıktı bu süreçte, bunu özellikle İmralı görüşme notlarında da çok gördüm, devlet adına konuşanların da bir şekilde örtülü ya da açık bir şekilde söylediği: güven, güvence, taahhüt. İnsanlar, taraflar birbirine güvenmiyor, onun için birtakım karşılıklı güvenceler, yani silah yakmak ya da komisyon kurmak filan gibi. Bir de taahhüt, Öcalan hep şey diyor: “Ben taahhüt ediyorum, yani bu olayın olmasına taahhüt ediyorum,” diyor, böyle bir şey söylüyor. Sizce bu güven ne zaman oluşur? Şu anda hâlâ insanlar birbirine güvenmiyor.
Sevtap Yokuş: Evet. Yok, somut sonuçlar... Güven, işte biz ona “güven arttırıcı önlemler” diyoruz. Aslında bu yasanın devamında muhtemelen bunlar olacak. Yani insanların evlerine dönmesi; aktif siyasetin, demokratik siyasetin yolunun açılması. Yani emin olun, şimdi cezaevinden böyle kritik isimler, bir iki isim çıksın, atmosfer değişir. Bunlar güven arttırıcı önlemlerdir. Onun dışında bence yasanın kendisi de önemli, yani basit bir şey değil, geniş bir mutabakatla çıktı. Hatta şey tartışması oldu biliyorsunuz, af olur mu? Çünkü af nitelikli çoğunluğa ihtiyaç var, o nitelikli çoğunluk çoktan sağlandı. Öyle bir çoğunluk sağlanmış ki anayasa değişikliğine yetiyor, dolayısıyla hani bu tür yasal düzenlemeler de kendi başına basit bir şey değil, güvence altına alıyor. Şimdi şöyle bir hüküm koymuş, bence iyi olmuş, şimdi “uygulanmaz” diyemeyiz, yasa bu, uygulanmak zorunda: “Bu kanun amaç ve faaliyetleri kapsamında verilen görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeniyle hukuki, idari veya ceza sorumluluğu da olmaz.” Çok önemli bir güvence bence bu. Ben Meclisteki konuşmamda söylemiştim: “Bakın, beni çağırdınız, burada konuşuyorum, yarın başıma ne gelecek bilmiyorum, bunun da önlemini alınız,” filan diye. Gerçekten önemli, gerçekten önemli. Güvenceler önemli ama güven de önemli. Taahhüt, aslında bu saatten sonra bence yol çok belirgin, bu açıdan bence epeyce yoluna kondu. Böyle zamana yayıldı ama epeyce yoluna kondu. Bundan sonra yapılması gereken, hukuki zeminde yasal düzenlemeleri peyderpey ayıklamak. Muhtemelen seçimden sonra bir yeni anayasa tartışması başlayacak. Çünkü siz tamam, hadi yasayı düz yaptınız, katıldılar, geldiler, demokratik talepler vesaire ama bu anayasayla kalıcı barış sağlanamaz, mümkün değil böyle bir şey. Yani ana dilde öğrenim, ana dilinde öğrenimin önünü kapatan bir hüküm varken kalıcı barışı sağlayamazsınız. 60 civarında yerinde, etnik temelli Türk ibaresi varken kalıcı barışı sağlayamazsınız. Anayasal vatandaşlığı eşitlemediğinizde kalıcı barışı sağlayamazsınız. Yani bunlar çok önemli. Yani kayyıma izin veren bir hüküm orada duruyorken, merkezî idarenin merkezin vesayetine ilişkin bir işte anayasanın 127. maddesi, üstelik o taraf olduğumuz şarta da aykırı, Avrupa Yerel Özerklik Şartı’na da aykırı, orada duruyorken kalıcı barış nasıl sağlanabilir? Şimdi bütün bu barış süreçlerini yaşayan deneyimlerde yetki devirleri olmuştur. Ha, tamam, burada yetki devri yok, biz bunu demokratikleşmeyle çözeceğiz ama yerel demokrasiye ihtiyaç var, bunlar olmadan olmaz.

Ruşen Çakır: Evet. Çok sağ olun, çok doyurucu bir söyleşi oldu. Nasıl noktalayalım?
Sevtap Yokuş: Yani temenniyle noktalayacağız doğal olarak. Yani umuyorum ki yasa en doğru şekliyle uygulanır. Ağır ilerliyor belki ama bu bir taraftan iyi ama bir taraftan tehlike de yaratıyor. Bir an önce ne olacaksa da olmalı, provokasyonlara çok açık. Çünkü aslında bu sonuçlandığında çok şeyi kaybedecek çok insan da var. Onlara karşı da dikkatli olmak gerekiyor. Bence seri bir şekilde, temkinli ama seri bir şekilde süreç ilerletilmeli ve bir sonraki adım, artık oraları görmeliyiz, demokrasi taleplerimizi daha rahat yükseltebileceğimiz bir atmosfer oluşmalı.

Ruşen Çakır: Çok sağ olun. Evet, çerçeve yasa nasıl uygulanır, nelere yol açar, neler kazandırır, bunları Profesör Sevtap Yokuş’la konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
30.08.2026 Sürece dört koldan sert ve etkili eleştiriler
29.08.2026 Hani Ekrem İmamoğlu unutulmuştu!
28.08.2026 Ahmed eş-Şara Arap dünyası için ne anlam ifade ediyor?
27.08.2026 Türkiye Öcalan ile tanışmaya hazır mı?
26.08.2026 Nefret dilinin sembolleri: Yeşil, beyaz Toros ve sarı torba
25.08.2026 Çerçeve yasa çıktı, sabotaj girişimleri hızlandı
24.08.2026 Barış Akademisyenleri'ne borcumuzu ne zaman ödeyeceğiz?
23.08.2026 Furkan Vakfı olayı: Dindarın dindara yaptığı
23.08.2026 Yener Orkunoğlu ile söyleşi: Çözüm sürecinin kaderi niçin Öcalan’a bağlı?
22.08.2026 Artık kimse dağa çıkmasın!
30.08.2026 Sürece dört koldan sert ve etkili eleştiriler
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı