Abdestsiz kapitalizm

05.05.2020 medyascope.tv

5 Mayıs 2020’de medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Zehra Lâl Şimşek hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Bugünkü yayınımın başlığı: “Abdestsiz Kapitalizm”. Bu tabii ki “Abdestli Kapitalizm” saptamasından hareketle türetilmiş bir başlık. Böyle bir kitap var, CHP eski milletvekili Eren Erdem'in AKP eleştirisi olarak yazdığı. Genel olarak İslamcı eleştirisi olarak görülebilir, ama onun öncesinde kitaptan önce, Yeni Şafak’ta Akif Emre'nin bir yazısına rastladım. 22 Temmuz 2010'da, “Abdestli Kapitalizm” başlıklı. Belki ondan önce de illâki birileri bu kavramı kullanmış olabilir, ama Akif Emre'nin yazısı bayağı bir anlamlı. Girişini okumak istiyorum: “Aslında yazıya Müslümanlığın olamasa da Müslümanların kapitalizmle imtihanı diye de başlayabilirdim. Ne var ki, kapitalizmle başı belada olan sadece Müslümanlar değil. Hıristiyanlar, Museviler, Budistler kapitalizmle baş etmeye ya da baş eğmekle karşı karşıya. Bu girişi yapmamın nedeni ise, geçen hafta bir Anadolu şehrinin Cuma namazı sonrası artık dükkanların kapanmadığı tarihi kapalı çarşısından geçip alışveriş merkezlerindeki tüketim alışkanlıklarına, cami adabından sokaktaki insan profilinin bende yaptığı çağrışımlar.”

Akif Emre, zaten İslâmî hareketin ya da dindarların genellikle savrulduğu noktalara eleştirel bakan, mesafeli bakan, bu bağlamda da AKP iktidarıyla da hep bir mesafeyi korumuş olan İslamcı bir entelektüeldi. Ve gazetesindeki başka yazarlar ya da onunla beraber hareket etmiş bazı eski İslamcı aydınların, daha sonra Ak Parti iktidarı ile bir anlamda entegre olduğunu gördük, ama Akif Emre olmadı ve bu nedenle de bir anlamda yalnızlaşmıştı. Onun bu eleştirisi aslında tek değildi, başkaları da yapıyor. İslâmî hareketin içerisinde bir kapitalizm eleştirisi var, ama vurgunun daha çok kapitalist üretim ilişkilerinden ziyade –yani emek-sermaye ilişkisi, sömürü gibi sol vurgudan ziyade– daha çok anti-modernist, tüketim toplumu eleştirisi üzerinden yürüdüğünü söylemek mümkün. Aslında bu İslâmî hareketin öteden beri kapitalizm ile bir sınavı var ve bu sınavda öteden beri sınıfta kalmış idi. Çünkü büyük ölçüde iktidara gelemese de, bulunduğu ülkelerde İslamcılar, mevcut kapitalist sistemlerle çok ciddi bir savaş içerisinde, mücadele içerisinde olmadılar; ama birtakım ufak tefek rötuşlarla kapitalist sistemi korumaya çalıştılar. Bu rötuşlar da nedir? Faiz konusunda faizsiz bankacılık vs. gibi önermeler. Ama onun dışında kapitalizmle barışık bir harekettir genel olarak İslamcılık.

Bazı dönemlerde sol bir İslamcılık arayışı da oldu, sosyal adalet temelli arayışlar oldu. Özellikle dünyada solun güçlü olduğu 50’li, 60'lı yıllarda bu tür arayışlar İslamcılığın bir tür sol okuması gibi şeyler de oldu; ama bunlar çok uzun süreli olamadı. İşte “abdestli kapitalizm” itirazının bir yeri İslâmî hareketin kendi içerisi, bir yeri de dışarıdan eleştiri. Dışarıdan eleştiride de İslamcılığın aslında kapitalizme hizmet ettiği, alternatif bir model getirmediği teması üzerinden yürüyen bir eleştiri. Fakat bu ikisi arasındaki temel farklardan birisi; dışarıdan yapılan eleştirilerde –“abdestli kapitalizm” ya da “İslâmî kapitalizm” diyelim buna–  esas vurgu İslam’a, abdeste yapılır. Yani, karşıdaki hareket esas olarak İslamcı olduğu için eleştirilir. Yani ideolojik bir duruş vardır, ama bu hareketin aynı zamanda kapitalizm ile işbirliği içerisinde olduğu söylenerek de ayrıca işin içerisine bir sınıfsal boyut katılır. Ama “Abdestli Kapitalizm” eleştirisini dışarıdan yapanların en büyük eleştirisi aslında kapitalizmden ziyade, İslamcılığadır. İslam’ın içerisinden yapanlar da tabii ki abdesti ve İslam’ı eleştirenler değil, kapitalizmi eleştirenlerdir. Ama kapitalizmi de üretim ilişkileri üzerinden değil, daha çok modern dünyadaki, hatta post-modern dünyadaki aşırı tüketim alışkanlıkları üzerinden eleştirirler. Halbuki tüketim esas olarak bu kapitalist üretimin devamını sürdürmek için yapılan bir şey. Yani olayın merkezinden ziyade sonucuna odaklanmış bir eleştiridir.

Şimdi biraz karışık olduğunun farkındayım, ama günümüze ve Türkiye'ye gelince, dün Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın açıklamasına gelince, meramımı biraz daha iyi anlatabileceğim kanısındayım. O da şu: Cumhurbaşkanı Erdoğan dün yeni normalleri, girdiğimiz süreci açıklarken neyi söyledi? 11 Mayıs'tan itibaren iş merkezleri (AVM’ler) açılıyor. Güzel. Peki camiler? Camilerde –ki Ramazan ayındayız– cemaatle namaz kılmak? Bu konuda herhangi bir şey yok. Bayramın nasıl olacağı konusunda herhangi bir şey yok. Hacc’ın nasıl olacağı –ki ona da daha geç bir tarihte olmasına rağmen değindi– yok. Ama AVM’ler var. Şimdi, AVM’ler için birçok kişiye –artık çok klişe de olmuştur– “modern kapitalizmin mâbedi” muamelesi yapılır. AVM’ler bir mâbet gibi tasarlanmıştır ve bunun içerisine giren insanlar, bir nevi haz duyarlar, bir nevi manevi tatmin de yaşarlar — tükettikçe, alışveriş yaptıkça.
Bir de oranın şöyle bir özelliği vardır: Bir dükkânı beğenmezsen, ötekisinde beğenme şansın vardır. AVM sana seçenek sunuyor gibidir ve kendini özgür hissedersin, seçme özgürlüğüne sahip olarak hissedersin vs.. Böyle bir mâbet benzetmesi vardır ki büyük ölçüde de insanlar buna pek itiraz etmezler. Evet, bunlar haftaya pazartesi günü açılıyor ve bakalım nasıl bir ilgi olacak? Herhalde bayağı bir ilgi olacaktır. Ama camilerin durumu belirsiz. Şunu demiyorum: “Camiler de açılmalıydı” demiyorum; ama dediğim, ikisinin de açılması konusunda acele etmemek gerekirdi. AVM'lerin de 11 Mayıs'ta açılmasının çok da akıl kârı olduğu kanısında değilim.

 Ama şunu da biliyorum ki bu iktidar, her şeyden önce Türkiye'deki kapitalist sistemin sürmesinden yana olan bir iktidar. Tabii ki ülkedeki birtakım sermaye kontrollerinde, birtakım değişiklikleri yapmış olabilir. Yeni birtakım sermaye grupları yaratmış olabilir. Kimilerinin zayıflamasına, kimilerinin güçlenmesine yol açmış olabilir; ama sonuçta ülkedeki kapitalist üretim ilişkilerine gram dokunmamış, en fazla kamu sektöründe, sata sata, tamamen özelleştirmeye doğru gitmiş ve o anlamda baktığımız zaman neo-liberalizmi sonuna kadar uygulayan, ama kötü uygulayan, beceriksizce uygulayan bir iktidar söz konusu. Ve bu iktidarın ömrünün uzaması için öncelikle bu sistemin çarklarının bir şekilde dönmesi gerekiyor. Yani bu ekonominin çarklarının dönmesi gerekiyor derken, aslında bu sistemin çarklarının dönmesi gerekiyor. Normal şartlarda baktığımızda, karantina döneminde insanlar tüketimlerini azalttılar. Çok temel ihtiyaçlar dışında –su gibi, gıda gibi– birçok şeyi ertelediler, ya da çok istiyorlarsa online olarak birtakım alışverişler yaptılar, kargo ile geldi vs.. Yani şu anda insanların büyük bir merakla, coşkuyla ve taleple, “AVM’ler açılsın da şöyle bir gidelim gönlümüzce alışveriş yapalım“ diye bir beklentileri, talepleri olduğunu sanmıyorum. Ama AVM’lerden rant elde edenlerin, yani oraların sahiplerinin ve AVM’lerde dükkânları olanların ve tabii ki o AVM'lerdeki dükkânlara mal üreten sermaye sahiplerinin böyle bir talebi var. Dolayısıyla bu talep yerine getirilmişe benziyor ve açılacak. Bakalım ne olacak? Umarım salgın konusunda bir kötüleme olmaz; çünkü işler –rakamlara itibar edeceksek, rakamları doğru kabul edersek– hiç de fena gitmiyor. Ama haftaya pazartesi günü –bir de düşünün, haftasonu sokağa çıkma yasağı var ve pazartesi günü AVM’ler açılıyor–, bakalım ne olacak? Bu bize işte, gerektiğinde ülkeyi yönetenlerin “abdestli kapitalizm”in ilk baştaki kısmını da atarak sadece düz kapitalizmle çıkabileceklerini gösteriyor. Ama ne oluyor? Başları sıkıştıklarında, çok rahat ve hızlı bir şekilde dine başvurabiliyorlar. En son örnek; Diyanet İşleri Başkanı'nın LGBTİ’lere ve evlilik dışı ilişki yaşayanlara yönelik, bu salgından onları sorumlu tutan, o acayip hutbesi. Ve o hutbeye, devletin en üst katından en aşağısına kadar –araya Doğu Perinçek’i de katarak– herkesin sahip çıkması olayı var. Ne alâkası varsa birden Türkiye'nin gündemine böyle bir şey taşındı ve bu taşınırken de Kur'an-ı Kerim referansıyla taşındı. Ve ne oluyor diyenlere de hemen “Sen yoksa Müslüman değil misin? Yoksa İslam'a lâf mı ediyorsun?” gibi şeylerle, itirazlarla, bir dinî söylemle bu iş yürütülmeye çalışıldı, çalışılıyor. Aslında salgının başından itibaren yer yer bu tür referanslara gerek Cumhurbaşkanı, gerek Sağlık Bakanı, gerek diğer yetkililer tarafından çok sık başvurulduğunu görüyoruz. Ama kritik bir noktada iki şeyden birisi seçileceği zaman, seçim camilerden yana yapılmıyor, AVM’lerden yana yapılıyor. Burada tabii ki şöyle bir husus var: Cami cemaati, camide cemaatle namaz kılmak isteyen insanlar için, ülkeyi yönetenler, “Nasıl olsa iktidara bir şekilde sıcak bakan insanlar,  bizi anlayışla karşılarlar, bunun gerekli olduğunu düşünürler” diye düşünüyor herhalde — ki öyle oldu. Camilerin ibadete kapatılmasından sonra, tek tük birkaç olay dışında çok ciddi olaylar yaşanmadı Türkiye'de. İnsanlar burada hani “Şeriatın kestiği parmak acımaz” gibi, tam “Ulu’l emre itaat” ettiler, çok da ses çıkartmadılar. Burada da çıkaracaklarını sanmıyorum. Ama AVM olayındaki güçler, sermaye ile aynı ilişki içerisinde değil belli ki iktidar. Yani onlara bir şey vermek zorunda, onların birtakım taleplerini gerçekleştirmek zorunda. Ve bunu yaparken de bunu bize Türkiye'deki ekonomi çarklarının dönmesi olarak sunuyor. Bunun belli bir yere kadar doğruluk payı var; ama esas olarak, zaten zayıflayan, güç kaybeden bir iktidarın daha fazla güç kaybını engellemek ve bu arada tabii ki, ülkede oyları ile olmasa bile –sayıca çok yüksek değiller zaten; öyle bir özelliği var: Az sayıda insan çok parayı alıyor, yani milli gelirin önemli bir kısmını alan bir azınlıktan bahsediyoruz–; ama bunların oyu tek başına değerli olmasa bile imkânları değerli. Her siyasetçinin istediği imkânlara sahipler. Dolayısıyla bunların desteğine çok ciddi bir şekilde iktidarın ihtiyacı var. Üç sene sonra seçim olacak, belki erken ya da baskın bir seçim olacak.

 Bu arada bir not düşeyim: Erken ya da baskın seçim konusunu, bugün saat 16.00'da Murat Yetkin’le konuşacağız. O bu ihtimali pek görmüyor, bense olma ihtimalinin daha fazla olduğu kanısındayım. Bakalım nasıl tartışacağız; o olma ihtimalini pek görmüyor ben olma ihtimalinin daha fazla olduğu kanısındayım. Bakalım nasıl bir tartışma çıkacak? Onu da izlerseniz, ilginç olacağı kanısındayım; çünkü Murat bir yazı yazdı, onu iyice not çıkararak okudum ve iyi bir tartışmaya kendimi hazır hissediyorum.

 Evet, erken seçim olsa da olmasa, Erdoğan iktidarının Türkiye'deki sermaye sınıfının desteğine ihtiyacı var. En azından kösteğinden korkuyor, engel çıkarmasından ürküyor. Dolayısıyla burada tercihini tabii ki esas olarak bundan yana yapıyor. AVM'ler bir sembolse –ki sembol, kapitalizmin ve bir anlamda vahşi kapitalizmin, neo-liberalizmin sembolleri– bu sembollere nihayet Türkiye 1 hafta sonra kavuşuyor. Ama bu ülkenin tarihinde, bu ülke insanlarının tarihinde çok önemli yer tutan camiler için, ibadet için daha bir süre –ne kadar sürecek bilmiyorum ama– beklemek gerekecek. İşte bu da hayatın gerçekleri, son dönemde çok irrasyonel –yani mâkul olmayan– adımlar atmış olan Erdoğan'ın burada tam bir reel-politiğe uygun hareket ettiğini, o dile getirdiği –çok sık başvurduğu– yeni retoriği pekâlâ bir süreliğine kenarda tutmayı tercih ettiğini görüyoruz. Ama tabii bir an önce, ibadetlerin camilerde yapılması için elinden geleni yapacaktır, bundan hiçbir şekilde kuşku duymamak gerekiyor. Demek ki henüz Türkiye, salgın konusunda buna hazır değil. Camilerde ibadetlerin, toplu cemaat ibadetlerinin başlamasına hazır değil, bu anlaşılır bir şey. Ama AVM'lerde toplu tüketim ibadetlerine demek ki Türkiye hazırmış, bakalım göreceğiz.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
30.07.2020 Tamam, siz devletsiniz, peki biz vatandaşlar neyiz?
28.07.2020 Türkeş, Bahçeli, Ülkücü Hareket ve Atatürk
28.07.2020 DEVA Partisi Genel Sekreteri Sadullah Ergin anlatıyor
27.07.2020 Hani bizde ruhban sınıfı yoktu
27.07.2020 Osman Kavala'ya sahip çık(a)mayan Türkiye burjuvazisinin aleni iticiliği
25.07.2020 CHP’nin seçimi: Seren Selvin Korkmaz, Hatem Ete, Burak Bilgehan Özpek ve Ruşen Çakır tartışıyor.
24.07.2020 Erdoğan’ın en büyük stratejik yanılgısı
24.07.2020 Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (24): Ayasofya'nın muhtemel siyasi sonuçları, İstanbul Sözleşmesi, CHP kurultayından beklenenler
23.07.2020 Erdoğan başkanlık sisteminden pişman mı? Ruşen Çakır ve Murat Yetkin tartışıyor
22.07.2020 Dindar Kürtlerin siyasi tercihleri: Ruşen Çakır, Vahap Coşkun ve Roj Girasun tartışıyor
30.07.2020 Tamam, siz devletsiniz, peki biz vatandaşlar neyiz?
27.05.2020 Turkey: Will Erdoğan hold on to his voter base at all costs? Can he retain it?
12.05.2020 Les guerres post-modernes de la mafia en Turquie
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı