Transatlantik: Tüm yönleriyle İran savaşı

04.03.2026 medyascope.tv

4 Mart 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız Transatlantik’i yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Transatlantik'le karşınızdayız ve Washington'da Ömer Taşpınar ve Gönül Tol ile tam kadro birlikteyiz. Gönül, geçen haftaki yayında https://medyascope.tv/2026/02/25/trumpin-kongre-konusmasi-nasil-karsilandi-video/ savaşın geldiğini söylemiştin. Seni bir de buradan tebrik edeyim. Tabii iyi bir şey değil ama sonuçta oldu. Ömer de daha önceki yayınımızda savaş opsiyonunun hâlâ çok ciddi masada olduğunu söylemişti. Ömer, önce seninle başlayalım ama en güncel olayla başlayalım. Türkiye'ye doğru geldiği söylenen bir balistik füze, Doğu Akdeniz'de konuşlu NATO tarafından indirildi ve çok önemli bir olay oldu. Çünkü şu ana kadar Türkiye'ye yönelik herhangi bir şey yoktu. Savunma Bakanlığı resmî açıklama yaptı. En son, biz yayına girmeden kısa bir süre önce, adını vermeyen bir yetkili Agence France-Press’e, bu saldırının aslında Güney Kıbrıs'taki üslere yönelik olduğunu ama bir şekilde hedefini şaşmış olduğunu düşündüklerini söylemiş. Ama her hâlükârda Türkiye'ye yönelik bir füze indirildi.
Bir de şöyle bir husus var: Biliyorsunuz başından itibaren, İran Devrim Muhafızları’nın, merkezi sistem yerine bir tür hücre örgütlenmesi gibi İran'ın dört bir tarafındaki kendi başlarına saldırı yaptığı söyleniyor ve bu pekâlâ arada birilerinin yapmış olduğu, doğrudan Türkiye'yi hedef almış bir eylem de olabilir. Bu bana aslında rasyonel gelmedi ama seni de şartlandırmayayım. Sen ne dersin, bu olay gerçekten ciddi ve vahim bir olay mı?
Ömer Taşpınar: Kendimizi İran'ın yerine koyacak olursak, İran açısından şu anda bir ölüm kalım savaşı söz konusu ve İran açısından belki de en önemli strateji, İsrail'le Amerika arasında belirli bir ayrım yaratabilmek. Çünkü İsrail'le Amerika'nın savaş hedefleri tam olarak aynı değil. İsrail, İran'ı ölümcül bir tehdit olarak gördüğü için kesinlikle rejimin değişmesini istiyor. Amerika ise, her ne kadar Trump farklı söyleşilerde farklı şeyler söylüyor olsa da, Amerika açısından İran İsrail kadar ölümcül bir tehdit değil. Dolayısıyla rejimin değişmesinden çok, rejimin içinde bir çatlak, rejimin içinde yeni bir ses ve diplomasiye dönüş, Amerika açısından bir zafer olarak kabul edilebilir.
İran açısından ise ayakta kalmak önemli. Yani İran açısından zafer burada ayakta kalabilmek; savaşı bir şekilde devam ettirip rejimin yıkılmaması, "Hâlâ buradayız" diyebilmeleri. Bu savaş ne kadar uzun sürerse, Amerika açısından o kadar maliyetli olacak. İsrail daha uzun bir savaşa yatkın gözüküyor, çünkü rejimi değiştirmek için daha uzun bir savaş gerektiğini söylüyor. Ama az önce bahsettiğim gibi Amerika açısından amaç, bu savaşı aylara, haftalara yaymadan daha kısa bir sürede bitirebilmek. O yüzden Trump bir yandan "İran'da benimle konuşmaya teşne yakın isimler olduğunu duyuyorum" derken, aslında kendisinin İran'la diplomasiye dönmek istediğini de belirtiyor. Çünkü kendisi bir an evvel petrol fiyatları daha da yükselmeden, Amerika bölgede daha fazla askerî yatırım yapmada diplomasiye dönmek istiyor. Çünkü bu savaş Amerika'ya milyarlara neden oluyor ve Amerika'nın elindeki bu Patriotlar, THAAD’lar, yani kısa ve orta menzilli tehdit unsurlarına karşı geliştirilmiş balistik füze savunma sistemleri sınırlı sayıda. Amerika'nın, normalde Çin'le muhtemel bir savaşta Tayvan'ı korumak için kullanması gereken füze savunma sistemleri, donanma, askerî güçler, hava kuvvetleri şu anda ağırlıklı olarak Ortadoğu'da. Bu savaşın bu kadar uzun sürmesi, Amerika'nın daha çok Pasifik bölgesine odaklanması gereken büyük stratejisi açısından sakıncalı. Tabii ki Trump açısından belki de en tehlikeli mesele, kısa dönemde bu savaşın Amerikan kamuoyunda kesinlikle kabul edilmiyor oluşu. Bu savaş Amerikan kamuoyunda destek bulmuyor, dörtte bir oranında destek var. İnsanların %75'i ya isteksiz, ya anlamsız buluyor ya da bir fikri yok. Dolayısıyla kendi MAGA tabanında bu kadar büyük bir çatlak yaratmak Trump açısından mantıklı değil. Ama İsrail açısından bu ölümcül bir savaş, ne kadar devam ederse etsin diye düşünebilirler. İran bu çatlağı büyütmeye ve savaşı uzatmaya çalışıyor. 
Peki, İran savaşı ne kadar uzatabilir? Orada da İran'ın bölgesel stratejisi gündeme geliyor. İran açısından önemli olan, bu savaşı haftalara yayabilmek, kaybedip masaya oturur duruma düşmemek. İran bir şekilde bölgenin de bu savaş için bir bedel ödemesini istiyor, başta İran’da rejim değişikliği isteyen Körfez ülkelerinin. Çünkü en son isteyecekleri şey, bu rejimin devam edip masaya gelmesi, bazı tavizler vermesi ve birkaç yıl sonra rövanşist, revizyonist bir şekilde tekrar saldırabilecek güce ulaşması. Onların amacı bu rejimin değişmesi. İran'ın amacı da Birleşik Arap Emirlikleri'nin, Kuveyt'in, Bahreyn'in, Suudi Arabistan'ın, Ürdün'ün sivil enerji ve altyapı kaynaklarını vurarak savaşı oraya yaymak. Amerika açısından sadece kendi üslerini ve İsrail'i korumak yetmiyor. Bir de Abu Dabi'yi, Dubai'yi, Kuveyt'i ve bu ülkelerin sivil altyapılarını, enerji üslerini ve petrol kuyularını korumak gerekiyor. Öbür türlü petrol fiyatları çok artacak. Yani şu aşamada İran açısından savaşı yaymak mantıklı.
Güney Kıbrıs'a saldırı, bir şekilde İngiltere'yi de bu savaşın içine çekmek olabilir ki Amerika ile Avrupa arasında da şu anda bir çatlak var ve İran o çatlağı da kullanmak isteyebilir. İngiltere'yi de savaşın içine çekmenin ne kadar mantıklı olduğu sorgulanabilir tabii ama İran açısından savaşı yaymak, Amerika'nın elindeki sınırlı sayıdaki füze savunma sistemlerini kullanması anlamına geliyor. Güney Kıbrıs'ı vurmak aslında Güney Kıbrıs'a bir saldırı değil, biraz İngiltere'ye bir saldırı olabilir. Türkiye'de Malatya Kürecik'ten çok korkuyordum. Çünkü Malatya Kürecik NATO'nun radar üssü, orada muhtemelen Patriot füzeleri var. O radar üssü şu anda muhtemelen aktif ve Amerika ne zaman balistik füze atabilecek konuma geldiklerini uydudan görüyor. Bunların verilmesi için Malatya Kürecik bildiğim kadarıyla önemli bir üs. İran burayı vurmak da isteyebilir. Burayı vurduğunda Türkiye'ye "Biz seni vurmuyoruz, Amerikan üssünü vuruyoruz" da diyebilir. Normal şartlarda İran Türkiye ile bir savaş başlatmak istemez.
Türkiye'nin ne istediğine gelecek olursak: Bence Türkiye, rejim değişikliği olmasa da rejimin çatlaması ve diplomasiye dönen bir İran'la yaşayabilir. Körfez bununla yaşamak istemez ama Türkiye yaşayabilir. Çünkü Türkiye'nin gözünde İran, Körfez'in gördüğü kadar ciddi bir tehdit değil. Türkiye’nin tehdit algılamasıyla, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin tehdit algılaması farklı. Sonuçta Türkiye, rejimde çatlak ve diplomasiye dönüşle yaşayabilir. Ama bununla yaşayamayacak ülkeler, başta İsrail, BAE, Suudi Arabistan, Kuveyt ve Bahreyn. Bence burada ilginç olan, aslında her şeyin Amerika'da dönüyor olması. Amerika şu anda bu meselenin yumuşak karnı gibi. Çünkü Trump'ın İran'la uzun dönemli bir savaşa ne kadar iştahı olduğu ciddi bir şekilde sorgulanmalı. Şu anda "Gerekirse kara kuvvetlerini bile yollarız" diyor, ama petrol fiyatları, Çin meselesi, askeri kaynakların kullanımı ve Amerikan halk tabanında Trump’a desteğin zayıflaması nedeniyle, belki de zincirin en zayıf halkası şu anda Amerika.

Ruşen Çakır: Gönül, bildiğim kadarıyla Hakan Fidan'ın dünkü açıklamalarını izledin. Notlar aldığını biliyorum, sosyal medyada da yorum yaptığın. Orada dikkatimi çeken hususlardan birisi, Fidan, İran'ın Körfez ülkelerine saldırmasını, ‘’Amerika'ya ‘savaşı sonlandır’ baskısı yapmalarını bekledi ama tam tersi oldu" şeklinde ifade etmiş. Mealen böyle bir açıklama yaptı. Bu doğru olabilir ama savaş çıkmadan önceki pozisyondan daha farklı bir pozisyondaymış gibi geldi. Nasıl bir izlenim edindin? Türkiye'nin pozisyonu "nötr kalmak" olarak özetlenebilir herhalde. İki tarafa da angaje olmamak ve olayın bir an önce bitmesini istemek... Ama sanki detaylarda, özellikle Körfez'e yönelik saldırılar konusunda Ankara'nın sesi daha yüksek çıkıyor.
Gönül Tol: Aslında Türkiye'nin İran savaşı çerçevesinde izlediği siyaseti doğru buluyorum. Hakan Fidan'ın dün TRT Haber'deki açıklamalarında, önceki tutumundan farklı bir şey görmedim. Hakan Fidan “İran neden Körfez'e saldırıyor? Çünkü aslında bu savaşın kısıtlanmasını istiyor ve bunun için baskı yapabileceği temel yer Körfez ülkeleri. Baskıyı da özellikle petrol ve ekonomi üzerinden yapıyor’’ dedi. Çünkü ekonomi herkesin yumuşak karnı. Hürmüz Boğazı'nın efektif olarak kapatılmış olması petrol fiyatlarını çok artırdı. Körfez ülkeleri ‘’Hürmüz’deki bu durum birkaç hafta daha sürerse, bu, hepimiz için bir facia olur’’ diyor. İran bunu görüyor ve bu sadece Körfez’deki bölge ülkelerini değil, aynı zamanda enflasyon açısından Trump'ı da ilgilendiriyor. Trump'ın eli ekonomi konusunda çok rahat değil. Petrol fiyatlarının artması herkesi endişelendirecek bir durum. İran aslında bunu kullanarak özellikle Körfez'e saldırıyor. Körfez ülkelerinin, özellikle Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve BAE Devlet Başkanı Muhammed bin Zayed’in Trump'la ne kadar yakın ilişkisi olduğunu biliyoruz. Yani Hakan Fidan ‘’İran’ın hesabı bu’’ demeye getirdi.
Türkiye açısından bakılırsa: Türkiye ekonomisi en kırılgan ülkelerden bir tanesi. Hakan Fidan verdiği röportajda enerjinin altını çok sık çizmesi dikkatimi çekti. Enerji fiyatlarındaki yükseliş Türkiye'deki enflasyonu, ekonomik hedefleri çok negatif etkileyecek bir gelişme. Ama onun ötesinde, şöyle bir durum da var: Türkiye’nin çok önemli bir enerji politikası var. Türkiye'nin stratejik özerklik politikasının ayaklarından bir tanesi, aynı zamanda enerji konusunda elini rahatlatmakta. Türkiye enerji kaynağı konusunda bağımsız olabilecek durumda değil, enerji kaynağı yok ama bir "hub" olmaya çalışıyordu ve Enerji Bakanı bu konuda ciddi, pozitif adımlar atmıştı. Enerji konusunda elini güçlendirmeye çalıştığı, bunu stratejik özerklik politikasının önemli bir ayağı gördüğü bir dönemde, birden Irak'tan gelen petrol kesiliyor, İran'ın ne olacağı belli değil. İran, Türkiye için önemli bir enerji partneri. Türkiye, uzunca bir zamandır, yani Arap ayaklanmaları başladıktan sonra aldığı tavırdan vazgeçmişti. 2019-2021'den bu yana bölgede bir "statükocu güç" hâline geldi. Bu, Türkiye’nin, statükonun korunmasını istediğini gösteriyor. Savaşlarla, gerginliklerle, bölgesel çatışmalarla statükonun tehlikeye atılmasını istemiyor. Çünkü statükoya çok ciddi bir yatırım yaptı. Altyapı konusunda anlaşmalar imzaladı. Suudi Arabistan'la ve Körfez ülkeleriyle önemli bir savunma işbirliği var. Enerji konusunda, enerji dosyasındaki sorunları çözebilmek için Irak'la çok yol katetti. Erdoğan'ın hayatta kalma stratejilerinden önemli bir ayağı, dış politika. Dış politikanın da ana amacı, bölgede bir bölgesel entegrasyon oluşturmak, altyapıyla, enerji projeleriyle, savunma işbirlikleriyle böyle bir entegrasyonu sağlamak. Şimdi bu savaş, bu politikanın tam da kalbine bomba yerleştirmiş durumda. O yüzden Türkiye'nin Haziran'dan itibaren bir savaşı engelleme çabası oldu ve bugün de bu çabayı devam ettiriyor. Hakan Fidan'ın orada altını çizdiği şey buydu. "Biz bütün taraflarla konuşuyoruz" diyor. Aslında 27 Ocak'a işaret etti. ‘’O tarihte bir saldırı olacaktı, Biz bu saldırıyı öteledik. Amerikan tarafı, ‘nükleerin yanında füze meselesini de konuşalım’ diyordu. İran tarafı ise ‘sadece nükleeri konuşalım’ diyordu. Biz bir orta yol bulmaya çalışıyorduk. Ama İran, 'Ben bunu bir Tahran'a sorayım' dedi, gitti ve taviz vermeden geldi" diyor. Yani net olarak söylemese de İran'ı da suçlar bir tarafı vardı. Mesela Hakan Fidan, "İran, Trump'ın içinde bulunduğu baskıyı anlayamadı" dedi. Bu cümle bana çok çarpıcı geldi. Geçen hafta konuşmuştuk, “İran savaşı kapıda mı?” diye sorduğunda, ben, “Evet, bu kadar yığınak yapıldı, buradan bir şey çıkmak zorunda demiştim. Hakan Fidan da “O kadar askerî yığınak yaptıktan sonra İran'ın anlaması gerekiyordu. Trump'ın eli sıkışmış durumda, Netanyahu'nun baskısı var, o yüzden İran'ın taviz vermesi gerekiyordu” diyor. Cümleyi didiklediğinizde, Hakan Fidan'ın İran’ı suçladığı anlamı çıkıyor.
Türkiye'nin politikasına dönersek: Türkiye’nin, uzayan bir savaştan en zarar görecek ülkelerden biri olduğunu söylemek yanlış olmaz. Kürt meselesi var, fırlatılan füzeler var, bunları konuşacağız. Haziran ayında “Türkiye, İran füzelerinin hedefi olabilir” demiştim, Twitter’da çok tepki almıştım. İnsanlar "Biz NATO ülkesiyiz, olmaz" demişti, ama varoluşu için savaşan bir rejim var. Birçok insan "Hürmüz' Boğazı’nı kapatması, Körfez ülkelerine, sivil altyapıya saldırması İran için intihar olur" diyordu, ama İran bunların hepsini yaptı. O yüzden Türkiye için riskler çok büyük ve Türkiye'nin her tarafla konuşarak çatışmanın dozunu artırması ya da savaşı sonlandırmaya çalışması çok mantıklı.

Ruşen Çakır: Gönül çok teşekkürler. Ben de yaptığım yayında bu ‘’orta yolcu’’ olarak tanımladığı politikanın doğru olduğunu söyledim, ama orada İsrail hariç herkesle konuşulduğunu da şerh düşüp not etmek lazım. Ömer, biraz Kürtleri konuşalım. Yıllar önce Washington'da PKK’nın İran örgütlenmesi PJAK'ı konuşmuştuk. Onların en son açıklaması ne rejimden yana ne rejim karşıtı olacakları yönündeydi. Ama dün CNN, diğer Kürt grupların birlikte hareket ettikleri ve CIA tarafından silahlandırıldıkları haberini geçti biliyorsun, epeyce gündem oldu. Basın toplantısında, ABD Savunma Bakanı'na, "Kürtleri silahlandırıyor musunuz?" diye soruyorlar, "Diğer aktörler yapıyor olabilir, biz değil. Hedeflerimiz herhangi belirli bir gücün ya da silahlandırılmasına ya da desteklenmesine dayanmıyor. Dolayısıyla diğer aktörlerin neler yapabileceğinin farkındayız. Ancak bizim hedeflerimiz buna odaklanmış değil" diyor. "Diğer aktör" derken, ABD içindeki diğer aktörler mi yoksa İsrail'i mi kastediyor, orası muğlak. Yani "Bakanlık yapmıyor ama CIA yapıyor olabilir" demiş olabilir. Her hâlükârda Kürtler gündeme geldi, en azından Türkiye’de çok yoğun bir şekilde konuşuluyor. Hatta ABD'de yaşayan, şimdi adını unuttuğum önemli bir İranlı analist “Kürtlerin silahlandırılması, rejim muhalifi İran milliyetçilerini kızdırır” diye de bir şerh düşmüş, o da ilginç bir boyut. Kürtlerin silahlanması, -ki bu Türkiye sınırında olan bir şey- sadece İran'la değil, bölgeyle ilgili bir şeye dönüşür, ne dersin?
Ömer Taşpınar: Şu aşamada, Kürtlerin silahlandırılması meselesi çok büyütülecek bir konumda değil. Amerika açısından böyle bir plan daha çok İsrail'in gözünde pişirilmiş bir plan olarak devreye girip, CIA'in de gizli operasyon olarak, yani Amerika’nın sorumluluk kabul etmeyerek destek olması, İran’da uzun dönemdeki gelişmelere bağlı olarak mümkün olabilir. ‘’İran’da rejim nasıl değişir?’’ analizleri yapılıyor. İran'da rejimin değişmesi için en muhtemel senaryo, rejimin içinde bir kırılma yaşanması ve dinî ruhban sınıfını değil, daha askerî, seküler, ama aynı derecede otoriter, muhafaza güçlerini yansıtacak bir liderin ortaya çıkması ihtimali üzerinde çok duruluyor. Yani rejimin içinde bir çatırdama, rejimin dinî karakterinin azalması, Türkiye terminolojisiyle daha ulusalcı diyelim, daha milliyetçi, daha seküler ama aynı derecede otoriter, aynı derecede anti-Amerikan, aynı derecede anti-İsrail bir ismin ortaya çıkması ve bu ismin diplomasiye geri gelmesi, yani bir şekilde masaya oturmak istemesi, en olası ihtimal olarak değerlendiriliyor.
Ama bunun dışında olabilecek ihtimaller, İran'da bir iç savaş çıkması, yani alttan gelecek bir ayaklanma. Trump da Netanyahu da alttan gelecek bir ayaklanmadan bahsediyorlar, buna destek vereceklerini, vermek istediklerini söylüyorlar. Zaten hatırlarsan bundan bir buçuk ay önce İran'da toplumsal kalkışma başladığında, gösteriler başladığında buna Amerika, Trump destek vermişti; "Arkanızdayız" demişti, fakat sahada bunun bir karşılığı olmamıştı. İsrail daha önce 12 günlük savaşta "İran halkının sokaklara çıkmasını ve yönetimi ele almasını istiyoruz" diye bir mesaj vermişti. Şimdi bunlar aslında alttan gelecek bir kalkışma. Bunun bir parçası da etnik yapı. İran'a baktığımızda etnik olarak her ne kadar Pers milliyetçiliği dediğimiz yapı %60 oranında olsa da, ciddi ve önemli bir azınlık var. Benim bildiğim, %20-30'lara kadar giden, belki daha bile fazla Azeri Türk azınlık; Hamaney'in de, Pezeşkiyan'ın da içinde olduğu, Tebriz bölgesinin olduğu, İran Azerbaycan'ı dediğimiz bölge. Ama bunların rejime bağlılığının belki de en güçlü etnik kesim olduğu söyleniyor, çünkü rejimin içindeler, rejimle birler. Onun dışında da üç önemli etnik gruptan bahsediliyor. Bunların içindeki en önemlisi muhtemelen Kürtler. Etnik yapı olarak baktığımızda, rakamlara göre 5 milyonla 7 milyon arası bir Kürt nüfus var. Arap nüfus var, bir de Beluç nüfus var.  Şimdi "Bunların içinde hangisi daha fazla kalkışmaya, etnik bir ayaklanmaya yatkındır?" dediğimizde, Amerika'nın ve İsrail'in gözünde Kürtlerin olması gayet muhtemel. ‘’Bir şekilde bir Kürt ayaklanması yaratabilir miyiz?’’ Bu, hayalden gerçeğe geçer mi? Eminim, İsrail'in, MOSSAD’ın yıllardan beri kafasında oradaki Kürtlerle ileride yapılabilecek bir ortaklık üzerine istihbarat yatırımı yapma, siyasi ilişki kurma boyutu vardır. İsrail için zaten bölgede bir Kürt meselesi varsa, kaşınması gereken, bence Türkiye'nin Kürt meselesinden çok aslında İran'ın Kürt meselesidir. Çünkü İran her zaman için onlara çok daha büyük bir tehdit ve Türkiye ile böyle bir çatışmaya girmek yerine İran'ın Kürt meselesi üzerinden İran'ı bir şekilde bölmeye gitme, aslında İsrail açısından daha temelleri olan, daha mantıklı, daha az riskler taşıyan bir strateji. Zaten İsrail'in Suriye'deki Kürtlere ne derecede destek olabileceğini gördük. Burada mesele bir de Irak Kürdistan'ı. Irak Kürdistan'ı ve tabii ki KDP ve özellikle de Kürdistan Yurtseverler Birliği. Talabani'nin geleneksel olarak güçlü olduğu Süleymaniye bölgesi zaten İran'la daha bağlantılı bir bölge. Oranın da İsrail'le iyi ilişkileri olduğu söyleniyor.
Toparlamak gerekirse, Amerika açısından şu anda bir Kürt kartını kullanmak çok gerçekçi değil. İsrail bunu kullanmak isteyebilir, içeride bir savaşı şekilde kıvılcımlandırıp başlatmak isteyebilir, ama orada ne derecede silahlanmış bir Kürt kalkışması yaşanabilir, bölgedeki bütün Kürt halkından ne derecede toplumsal destek alır ve İran ne derecede bunu kolaylıkla bastırır konularına bakmak lazım. İran muhtemelen böyle bir şeyi başlamadan bitirmek isteyecektir. Yani şu anda dışarı fazla yansıtamadığı elindeki askerî gücü, orduyu, Devrim Muhafızları’nı... Sonuçta füze atıyorlar, onun dışında ellerinde bir askeri güç varsa, oraya yönlendirmek öncelikli olacaktır. O nedenle "Türkiye ne der, Türkiye ne tepki gösterir?"den çok, şu anda bence Amerika'nın gözünde ‘’bu yapılabilir mi yapılamaz mı?’’ tartışması var. Çünkü Türkiye'nin göstereceği tepki, şu aşamada Amerika'nın gündeminde değil. Orada çok ciddi bir Kürt ayaklanması olacak olsa " Türkiye ne der? Türkiye'ye bu çok ciddi sorun yaratır" diyecek durumda olabilirlerdi, ama bence şu anda o en önemli gündem meselesi değil Amerika'da. Yani "Öyle bir şey olur mu olmaz mı?" asıl ona bakmaları gerekiyor. Türkiye o konuda idare edilebilir bir ülke olarak görülebilir. Çünkü Türkiye açısından sonuçta nihai mesele, İran'ın toprak bütünlüğünün korunması ve oradan büyük bir göçmen dalgasının gelmemesi. Özellikle Azeri göçmen dalgasının gelmemesi. Azeri göçmen dalgası gelirse çok daha zor durumda kalabilir, çünkü etnik olarak Türkiye çok daha yakın. Ama Kürt meselesinin şu anda İran'da kaşınıyor olması, seksi bir haber olarak gündeme düştü, Amerika'nın ve özellikle de İsrail'in kullanmak isteyeceği bir mesele ama yerel olarak ne kadar böyle bir kapasite var, emin değilim.

Ruşen Çakır: Ömer, senin bıraktığın yerden Gönül’e aynı konuyu soracağım. Bir not düşeyim: CNN’in, CIA’in Kürtleri silahlandırıp İran rejimine karşı ayaklanmaları için İran Kürtleri ile görüşme halinde olduğu yönündeki haberinden sonra, ortak dostumuz Suat Kınıklıoğlu bu konuyla ilgili Medyascope'a yazdığı yazıda https://medyascope.tv/2026/03/04/suat-kiniklioglu-yazdi-iran-kurtleri-ve-tehlikeli-ayaklanma-senaryolari/ bunun Türkiye için çok ciddi bir gelişme olabileceğini, hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ilk fırsatta bizzat Washington'a giderek bu konuyu konuşması gerektiğini belirtti.
Şimdi önümde bir başka isim, Amerikalı siyasetbilimci ve bu konuların uzmanı Prof. Robert Pape var. O da "ABD, İran rejimini yıkmak için mi Kürtleri silahlandırıyor, yoksa savaşı Kürtlerin yaşadığı tüm bölgelere yaymak için mi?" diyor. ABD'nin böyle bir niyeti olmayabilir ama Türkiye'de kamuoyunda, en azından Kürt olmayan kamuoyunda diyelim, böyle birtakım alarmlar var. Zaten biliyorsunuz "İran'dan sonra sıra Türkiye'de, İsrail için" gibi söylentiler de var. Bir de şunu hatırlayalım tabii: Irak'ta Kürt federasyonu ya da bölgesel Kürt yönetimi benzer bir kriz sırasında, yani Saddam'la savaş sırasında oluştu. Burada da insanlar ‘’Irak'ta böyle bir şey oluştu, şimdi benzer bir şey İran'da da oluşur mu?’’ diye düşünüyor.
Gönül Tol: Haziran Savaşı'ndan bu yana Netanyahu'nun amacının bu olduğu net. Sürekli böyle haberler saygın gazetelerde de çıkıyor ama bunların bir kısmı sonra yalanlanıyor. Çok dezenformasyon var, o yüzden neye inanacağımızı da bilemiyoruz. Netanyahu'nun çevre politikasına göre İsrail'in Arap olmayan (ki bunun içinde bir zamanlar Türkiye vardı, devrimden önce İran vardı, Etiyopya vardı, Kürtler vardı) Arap olmayan halklarla yakın ilişkiler kurmak ve bunu Arap milliyetçiliğinin yükselişine karşı bir koz olarak kullanmak, İsrail'in dış politikasının önemli bir ayağıydı. O yüzden Netanyahu'nun "Kürtleri silahlandıralım, böylece rejimi düşürelim" demesi bana garip gelmiyor; bu olabilir. Ama Ömer'in söylediğine katılıyorum. ‘’Trump yönetimi nerede?’’ sorusu bambaşka bir soru. Evet, Trump'ın Iraklı Kürt liderlerle, İranlı Kürt liderlerle konuşmuş olması çok çarpıcı.
Ama burada birkaç şeyin altını çizmek gerekiyor. Birincisi, Amberin Zaman Al-Monitor'da dün bir haber yaptı, Kürtlerle konuşmuş. Oradaki gruplara çok erişimi var ve bu konuda sahada çok vakit geçiriyor, o yüzden yazdıklarına güveniyorum. Amberin Zaman haberinde, Kürt kaynakların, İran içerisinde uçuşa kapalı bir alan yaratılmasını istediğini aktarıyor. Bu tam senin söylediğin şey Ruşen. Yani 1991'de Irak'ta olan şeyi istiyorlar. Bu bana birkaç şey düşündürdü. Ömer de bunu söyledi, neden uçuşa kapalı alan düşünüyorlar? Saddam döneminde Irak'ta bu kurulduğunda Saddam'ın bir hava gücü vardı, bunu yapabiliyordu. İran'ın ise öyle bir hava gücü yok, neden Kürtler bunu istiyor? Muhtemelen, bunu Trump'tan ciddi bir yatırım olarak görüyorlar. Haklı olarak Trump'a güvenmiyorlar ve "Böyle bir alan kurulursa, Trump’ın bizi uzunca bir süre koruyacağını bileceğiz" diyorlar. Şimdi tam da bu noktanın altını çizmek gerekiyor, çünkü ben Trump'ın orada olduğuna emin değilim. Birincisi, hiçbir zaman havadan yapılan operasyonla bir rejim değişikliği olmadı. Hep sahada çalıştığınız gruplar olması gerekiyor ve Kürtleri böyle bir grup olarak görebilirler. En organize, bu tür network derinliği olan grup İranlı Kürt gruplar. Ama yine de o rejimi devirebilecek kapasiteleri var mı? Bu çok büyük bir soru işareti. Çünkü hâlâ Devrim Muhafızları İran'da aktif halde ve bunların kurduğu "mozaik" denilen bir sistem var. Özellikle hazirandan bu yana, gücü merkezden yerele verdikleri çok katmanlı bir sistem var ve o katman liderliğin öldürülmüş olmasına rağmen o katman hâlâ işliyor. Bu ne demek oluyor? Rejimi devirmek için Kürtleri silahlandırmaktan daha fazlasını yapmanız, sahada çok daha geniş kapsamlı bir güç bulmanız gerekiyor.
İkincisi, bu "Uçuşa kapalı alan kuralım" meselesi... Irak Kürdistan Bölgesi'ne baktığımızda, o bölgenin kendi meclisini, parlamentosunu, ordusunu ve kendi kurumlarını kurabilmesi için 20 yıllık Amerikan desteğine ihtiyaç duyuldu. Bu, beş ayda olmadı; Amerika'nın oraya ciddi bir diplomatik ve askerî yatırım yapması gerekti. Trump son derece dikkati dağınık bir adam. Hemen yarın "Tamam, biz Hamaney'i öldürdük, daha ne istiyorsunuz? Geri kalanı İran halkına ait" deyip operasyonu bitirebilir. Bence İranlı Kürtler de bunu görüyor, o nedenle uçuşa kapalı alan talep ediyorlar. Ama Trump henüz o noktada değil.
Üçüncüsü, bu, Kürtler açısından aslında çok tehlikeli bir şey. Neden tehlikeli? Çünkü rejim devrilmezse eğer... Zaten Kürt halkları bütün bölgede son derece baskıya, katliamlara uğramış bir halk, İran'da da öyle. İran'da 1979 İran Devrimi’nden sonra bir ayaklanma başlattılar ve o ayaklanmadan sonra Kürt halkı inanılmaz katliamlar yaşadı. Burada da eğer İsrail'in peşine takılıp, Amerika'nın desteğiyle rejime karşı bir şeye başlarlarsa ve rejim devrilmezse -rejim devrilirse tamam, ama devrilmezse-, o baskının dozu özellikle Kürtlere karşı artacaktır. Bu, Kürtler açısından ciddi bir risk. Ama genel olarak Ömer'in söylediği şeyin altını çizmek lazım: Trump henüz bu konuda bütünüyle kararını vermiş durumda değil. Bence Kürtlerin de tamamen "Tamam biz bunu yapalım" dediğini zannetmiyorum. Çünkü önce Trump'tan "Biz bu işin içindeyiz, yıllardır arkanızdayız" gibi bir şey duymak isteyecekler. Onu duymak yeterli olur mu, o da ayrı bir soru işareti. Ama Trump henüz öyle bir garanti bile vermiş durumda değil.

Ruşen Çakır: Ömer, konuşacak çok şey var ama şununla toparlayalım diyeceğim. Sen zaten başta, bu işin uzun mu kısa mı süreceğini ve rejimi değerlendirdin. Tekrar rejim üzerinden gidelim ve öyle bitirelim. Burada değişik seçenekler var: Birincisi, rejimin yıkılması. Nasıl yıkılacak? Halk ayaklanması gerekiyor herhalde; sadece dış müdahaleyle olacak bir hikâye değil. Ya da kara harekâtı, ülkenin parçalanması, iç savaşa gitmesi... Ya da rejimin kendi içerisinde ABD'yi ve hatta bir şekilde İsrail'i de ikna edecek şekilde kendi içerisinde reforme edilmesi. Şu an en uzak ihtimal bu gözüküyor sanki. Onun dışında, mesela sen rejimin bu hâliyle devamını, -mesela Hamaney'in yerine oğlu Mücteba Hamaney'in geçeceği söyleniyor- sarsılsa da yıkılmadan devam etmesi şıkkını değerlendiriyor musun?
Ömer Taşpınar: Şimdi rejim için bu bir ölüm kalım savaşı ve rejim bunu İran halkına da böyle yansıtmak istiyor. İran'da ne kadar çok sivil ölümü olursa, yani bu savaş "Gazze’leşirse," İran şehirlerinin vurulduğu bir savaş haline gelirse, bu, İran halkı için de bir ölüm kalım savaşı haline gelebilir. Burada trajik bir mesele var: Sivil ölüm sayısı arttıkça İran'daki muhalif halk tabanı bunu daha milliyetçi bir çerçevede görmeye başlayabilir. Benim görebildiğim kadarıyla rejimin amacı, içeride bir çatlak olsa bile, Amerika'ya, bu savaşı başlattığı için bir bedel ödetmek ve elindeki sınırlı balistik füzeleri, ki bunun sayısı savaştan önce 1,500-2,000 arası diye tahmin ediliyordu, büyük bir salvoyla yüzlerce tanesini birden atmak yerine, uzun tempoda bir savaşı götürebilmek. Yani Amerika'ya "Bunun sana bir bedeli olacak" mesajını vermek. Farklı yerlere, beklemediğin noktalara, gerekirse Suudi Arabistan'ın petrol merkezlerine, BAE'nin Dubai'sine, beklenmedik sivil altyapı yerlerine balistik füze yollayarak Amerika'yı bir bedel ödetmeye zorlamak istiyor. Eğer bu savaş biterse ve diplomasiye dönülürse, Amerika'nın bir daha İsrail ile böyle bir savaşa, bu rejimi bütünüyle bitirmek için tekrar kalkışmamasını isteyecek ve aynı zamanda karşılığında bedel ödeyebileceği bir caydırıcılık da oluşturmak istiyor. Rejim bu caydırıcılığı ancak savaşı uzatarak ve Amerika ile İsrail'e bedeller ödeterek yapabilir. Bence rejim, halk tabanı zayıf olsa da, halkın %80'i bu rejime karşı olsa da tahmin ettiğimizden daha güçlü.
Gönül'ün de anlattığı gibi, rejim, tek kişi üzerine kurulmamış; biri gittiğinde, farklı karar merkezleri var ve savaşa karşı risk ve acı toleransı yüksek bir rejim. Unutmayalım ki bu rejim kurulduktan birkaç ay sonra Irak'la savaşa girdi ve 1 milyon İranlı öldü. Yani bedel ödemeye de yatkın bir rejim. Zaten Şiiliğin getirdiği bir stratejik kültür de var. Ben İran'ın kolay kolay beyaz bayrağı çekip masaya geleceğini ve Amerika'nın her istediğine "Tamam yapıyoruz" diyeceğini tahmin etmiyorum. Amerika nükleer bomba kullanamayacağına göre ve İsrail’le birlikte bu savaşı uzatacağına göre, bir bedel ödeyecek. İran bu savaştan rejimi kaybetmeden kurtulursa, en kötü mesele, İran halkına ne olacağı olacak. Çünkü İran halkı bu bedeli ödemiş ama rejim değişmemiş olacak; belki de daha askerî, daha seküler ama aynı derecede otoriter, sert ve İsrail düşmanı bir rejim ayakta kalacak. İsrail'in hayâl ettiği çözüm, halk ayaklanması ve yeni bir liderle, İsrail ve Amerika’ya düşman olmayacak bir İran’ın ortaya çıkması. Bu çözüm kısa dönemde gerçekçi gelmiyor. Böyle bir şeyin olması için bir halk devriminin olması gerekiyordu. Bu halk devrimin olması ancak savaş bittikten sonra olabilir. Çünkü İran, bombalanırken devrim yaşayan veya rejim değişikliği yaşayan bir ülke olmamış. Bunun en son boyutunu Sırbistan'da gördük. Amerika, Miloseviç'e karşı haftalar süren yoğun bir bombalama kampanyasına girmişti ve Miloseviç diplomasiye gelmişti, Dayton’da, bugün gördüğümüz yapının, Bosna-Hersek’in oluşmasını sağlamıştı. Ama Belgrad'da Miloseviç yönetimi devam etmişti, rejim değişmemişti. Şu anda bile Belgrad’da rejimin ne kadar değiştiği tartışılır. Baktığımızda, böyle bombalanarak, kara harekâtıyla işgal altına girmemiş bir ülkede rejimin değişmesi kolay olmuyor. Peki ne olur? Bu savaş biter ve bir şekilde daha seküler, daha milliyetçi, daha az dinî boyutu olan bir İran yönetimi, Amerika'yla barış anlaşması imzalar, "Ben bundan sonra nükleer programı kaldırıyorum. Balistik füze programı konusunda da belli tavizler vermeyi kabul ediyorum " der. Ama böyle bir rejim ayakta kalırsa, bir iki yıl sonra ekonomik nedenlerle bir halk ayaklanması olduğunda tarihçiler "Amerika ve İsrail'in askerî operasyonu bu rejimi zayıflattı ve halk ayaklanmasının önünü açtı" derler. Tarih öyle yazılabilir.
Bir süredir, tarih bu dönemi nasıl yazacak diye düşünüyorum. Bence, tarihçiler bu dönemi yazarken son üç yılı belirli bir süreçte görecekler. Yani tek başına bir savaş olarak görmekten çok, 7 Ekim Hamas saldırısıyla başlayan… Çünkü bu saldırı İsrail'in risk ve acı toleransını değiştirdi, 1,000 kişi öldükten sonra İsrail bir bakıma delirdi, Gazze’de soykırım yaptı ve Hamas’ı, sonra Hizbullah’ı bitirdi, İran’ın kollarını kırdı ve şimdi "ahtapotun başı" dediğimiz İran’ı bitirmeye çalışıyor. Tarih bunu 7 Ekim’de başlayan Hamas saldırısıyla başlayıp, bugüne kadar gelen bir savaşlar dizisi olarak yazılacak. Belki buna "4 Yıllık Savaş", "5 Yıllık Savaş" veya "6 Yıllık Savaş" denecek. 7 Ekim’deki Hamas saldırısıyla İsrail’in geçirdiği şok, 1,200 kişinin öldüğü, yüzlerce rehinenin olduğu şok yaşanmasaydı, Amerika ve İsrail de bugünkü kadar cüretkâr bir şekilde bu savaşa girişmeyeceklerdi. Bugün Hizbullah'tan, Husiler’den veya Haşdi Şabi'den pek ses çıkmıyor. 7 Ekim olaylarından bu yana çok ciddi bölgesel değişiklikler oldu, bu olaylar olmasaydı bugünlere gelemeyecektik. Tarihin hızlandığı bir dönemden geçiyoruz. Bunun sonucunda rejim çöker mi çöker mi, bunu 2-3 yıl sonra göreceğiz. Ama rejim çökerse, tarihçiler bunun bir süreç olarak, 7 Ekim Hamas’ın saldırısıyla başladığını yazacaklar. Tıpkı Amerika'nın Irak macerası ve fiyaskosunun 11 Eylül ile anılması gibi. Eğer 11 Eylül olmasaydı, belki Saddam Hüseyin hâlâ ayakta olacaktı, Irak’ta hâlâ BAAS yönetimi olacaktı. 11 Eylül nedeniyle başladı ve Amerika’nın 20 yıllık Afganistan’ı ve Irak’ı kapsayan tarihi süreci yaşandı. Bugün de o tarihi süreç, bu Hamas saldırısıyla başladı. Hamas’ı suçlu gördüğüm için söylemiyorum, başlattığı nokta açısından söylüyorum. Bu süreç Hamas’ın 7 Ekim saldırısıyla başladı ve hâlâ devam ediyor. Bu savaşın sonunun nasıl biteceğini de henüz göremiyoruz.

Ruşen Çakır: Gönül, seninle devam edip toparlayacağız. Aynı şeyi sormak istiyorum. Rejim değişikliği meselesi gerçekten zor bir husus. Geçenlerde İran'a yakın gibi duran bir arkadaşıma "İslam rejimi kimi devirdi?" diye sordum, "Şah'ı" dedi. ‘’Peki Hamaney'in yerine kim geçiyor?’’ ‘’Oğlu geçiyor.’’ ‘’Belki ondan başka biri yok’’ denebilir, ama bence rejim kendi kendini çoktan tüketti, ama bu öldüğü anlamına gelmiyor tabii.
Gönül Tol: Çok haklısın. Ömer tarihten bahsetti ya, İsrail’in başlattığı savaşın sonuçlarını çok uzun zaman sonra görebiliriz. Çünkü hatırlarsak, İran Devrimi’ne giden yolu açan, o ivmeyi kazandıran şey, İran’da 1953'teki CIA destekli darbeydi. O darbe bir şeylerin fitilini ateşledi ve süreci İran Devrimi’ne götürdü. Şunun da altını çizmek istiyorum: İran rejimi, kendi insanına eziyet etmiş, katliamlar yapmış baskıcı bir rejim. Ama hiçbir zaman dış müdahaleyle, özellikle Amerika'nın müdahalesiyle rejim değişikliği stratejisi işe yaramıyor. Bunun üstüne yazılmış yığınla kitap var. Bunlardan bir tanesi de, Biden ve Obama dönemlerinde görev almış, 1990'larda Amerikan yönetiminde çalışmış bir isim olan Phil Gordon'un “Amerika’nın rejim değişikliği stratejisi neden işe yaramıyor?” kitabı. Bunu Irak’ta, Afganistan’da ve Libya'da gördük. Amerika Ortadoğu’ya müdahale ettiğinde, bu, hayra vesile olmuyor. O yüzden bugün, hele bir de İsrail işin içine girmişken, İsrail’in silahlarıyla ve Amerika’nın müdahalesiyle olacak bir rejim değişikliğinden ne kadar pozitif bir sonuç beklenir, bu büyük bir soru işareti. Bunu uzun vadeli düşündüğümüzde ve İran'ın kendi tarihi içerisinde değerlendirdiğimizde, bu, İran’ın önümüzdeki 20-30 yılını etkileyecek ve bizim de sonuçlarını çok uzun vadede göreceğimiz bir gelişme.

Ruşen Çakır: Evet, arkadaşlar bayağı yoğun bir yayın oldu. Eklemek istediğiniz bir şey varsa söyleyin lütfen.
Ömer Taşpınar: Söyleyeceklerimiz bu kadar.

Ruşen Çakır: O zaman burada bitiriyoruz. Çok teşekkürler Ömer Taşpınar, Gönül Tol. İzleyicilerimize de teşekkürler. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
15.03.2026 Ali Şeriati’ye saldırılar ve İslamcı düşüncenin çöküşü
15.03.2026 Diyelim ki Kürt devleti kuruldu…
14.03.2026 Ankara savaşa dahil olmamak için elinden geleni yapıyor
13.03.2026 Duran Kalkan ile Devlet Bahçeli’yi buluşturan savaş
11.03.2026 Erdoğan’ın yurtta barışa ne zaman ihtiyacı olacak?
10.03.2026 İBB davasının ilk gününden izlenimler: Usul esası belirler
10.03.2026 İran rejimi çöker mi? İsrail bölgenin egemen gücü olur mu? | Prof. Hamit Bozarslan ile söyleşi
09.03.2026 Ve büyük dava nihayet başlıyor!
08.03.2026 Bağımsız Kürdistan kapıda mı?
08.03.2026 Savaş uzadıkça Türkiye için riskler artıyor
15.03.2026 Ali Şeriati’ye saldırılar ve İslamcı düşüncenin çöküşü
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı