Tamam, siz devletsiniz, peki biz vatandaşlar neyiz?

30.07.2020 medyascope.tv

30 Temmuz 2020’de medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Fehimcan Şimşek hazırladı.

Merhaba, iyi günler.  Hatay Barosu Başkanı Avukat Ekrem Dönmez'in eşi ve çocuğuyla birlikte yemek yerken polisle yaşadığı olay gündemde.  Burada kendisinden kimlik soruluyor, o da bunun dayanağını soruyor, kimliğini vermeyi reddediyor, neden istediklerini soruyor, “Şüpheli miyim?” diye soruyor. Polisler de kendisine vermek zorunda olduğunu söylüyorlar ve bir yerde, “Biz devletiz” diyorlar — ki öyle.  Bu olay bir tartışmayı beraberinde getirdi, aslında Türkiye'de bir devlet geleneğini, devlet-yurttaş, devlet-vatandaş ilişkileri geleneğini su yüzüne çıkartan da bir olay oldu.  Bakıyorum, özellikle sosyal medyada, birazdan detaylı bir şekilde değineceğim Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu'nun bu konuda yaptığı paylaşımlara verilen cevapların ezici bir çoğunluğunda polis haklı görülüyor. Bu belki de Metin Feyzioğlu'nun devletçi pozisyonu nedeniyle takipçilerinin çoğunun zaten devletçi bir çizgide olmasından kaynaklanıyor olabilir. Ama bu yaklaşımın çok yüksek olduğu muhakkak. Şöyle bir yaklaşım var: ''Polis soruyorsa vardır bir bildiği. Ne olacak yani? İşte kimliğini veriyorsun, oradan vatandaşlık numarana bakıyor, bir şeyin yoksa bırakıyor. Bir şeyin yoksa niye çekiniyorsun?'' şeklinde bir yaklaşım. Bunu Fethullahçılar çok yaptılar. Fethullahçılar’ın devletteki yapılanmasının zamanında polisteki, yargıdaki ve medyadaki uzantıları, o tarihte yapılan operasyonlarda “'Bunları niye alıyorsunuz? Bunları niye gözaltına alıyorsunuz? Bu operasyonları niye yapıyorsunuz?” diye sorulduğunda söyledikleri, “Eğer suçsuzsa nasıl olsa bir şey olmaz, niye rahatsız oluyorsunuz?” şeklinde bir yaklaşım. Aslında bu Türkiye'de devlet geleneğinin en yüksek şekilde tezahürüydü. Bugün baktığımızda çok da bir arpa boyu yol gidilmediğini görüyoruz. Aynı yaklaşım aynen devam ediyor. Polistir her şeye hakkı vardır. Vatandaşın her şeye hakkı yoktur, vatandaşın görevleri vardır. Yani polisin hakları, vatandaşın görevleri var. Halbuki bunun demokrasilerde tersine olması gerekiyor. Polisleri bu uygulamalarla ilgili düzenleyen kanun Polis Vazife ve Selâhiyetleri Kanunu. Yani bir vazifeleri var, bir de sorumlulukları var, selâhiyetleri var. Burada polis diyor ki: “Ben istediğimi sorarım”. Baro Başkanı avukat, hukuku bildiği için de bunun böyle olamayacağını söylüyor. Zira, Polis Vazife ve Selâhiyetleri Kanunu’nun 4a maddesine baktığımız zaman, ne durumlarda bunun olabileceğini söylüyor: a) Bir suç veya kabahatin işlenmesini önlemek, b) suç işlendikten sonra kaçan faillerin yakalanmasını sağlamak, c) hakkında yakalama emri ya da zorla getirme kararı verilmiş olan kişileri tespit etmek, d) kişilerin hayatı, vücut bütünlüğü veya mal varlığı bakımından ya da topluma yönelik mevcut veya muhtemel bir tehlikeyi önlemek. Bunlardan birisinin söz konusu olması lâzım ki siz birisini çevirip polis olarak ondan kimlik istemelisiniz. Bunun daha sonra mâkul bir sebep olması gerekiyor ve daha sonra açılıyor, deniyor ki: “Süreklilik arz edecek fiilî durum veya keyfîlik oluşturacak şekilde durdurma işlemi yapılamaz. Polis durdurduğu kişiye durdurma sebebini bildirir ve durdurma sebebine ilişkin sorular sorabilir. Kimliğini veya bulundurulması gerekli diğer belgelerin ibrazını isteyebilir”. Yani burada bir sebep olması gerekiyor. “Ben istiyorum, herkese soruyorum, sana da soruyorum” yaklaşımı Türkiye'de çok yaygın. Özellikle sokakta, toplu ulaşım araçlarının duraklarında çok sık karşımıza çıkan bir şey. Şahsen, bu nedenle İstanbul'da Marmaray kullanımına tövbe ettiğimi söylesem abartmış sayılmam. Marmaray'ın giriş ve çıkışlarında, özellikle benim kullandığım Ayrılık Çeşmesi durağında hem Marmaray'a binerken hem de Marmaray'dan çıkarken –hâlâ sürüyor mu bilmiyorum, çünkü uzun zamandır kullanmıyorum çok şükür–, sürekli orada kadın ve erkek polisler insanları çevirirler, kimliklerine bakarlar. Benim de çok bakıldığı oldu. Buna hakları olmadığını biliyorum. Bir keresinde hatta söyledim ve bakmadılar; çünkü bir şüphe olması lâzım. “Neden şüphelendiniz?” diye sordum ve benim haklarımı bildiğimi fark edince, polisler “Tamam, siz geçin” dediler, kimliğime bakmadılar. Ama ben sinirli birisiyim, bir Karadenizli olarak. Başıma iş alacağım endişesiyle –ki çok muhtemel, Türkiye gibi ülkede– büyük bir ihtimalle vatandaş da size değil daha çok polise destek verecektir böyle bir durumda. İnsan bir nevi bağrına taş basıp bu durumda sesini yükseltemiyor, haklarını savunamıyor. Yine Marmaray'da benzer bir olaya tanık oldum: Bir kadın yine bir kimlik sorma meselesinde polisle tartışma yaşadı ve tartışma yaşadıktan sonra, birtakım vatandaşlar kadına yönelik birtakım hakaretler ettiler ve orada kadından yana tavır aldığımı hatırlıyorum ve olay bir şekilde daha sonra polislerin araya girmesiyle yatışmıştı. Vatandaşların önemli bir kısmında şöyle bir mantık var: “Ne var yani, kimliğini göstersen ölür müsün?” Ama böyle böyle başlıyor bu işler ve haklarını öğrenmek. Devletin size karşı yapabileceklerini ve bunun sınırlarını öğrenmek de bir demokrasinin ilk başlangıcı oluyor. Hiç unutmuyorum, liseden sonra Fransa'ya giden okul arkadaşlarımdan birisi bir yaz tatiline geldiğinde, Paris'te metroda Fransızlar’ın… şimdi nasıl dendiğini unuttum, ama böyle ağır silahlı elemanları vardır polisin, özel tim gibi, onlar kimlik sorarlar ve genellikle de göçmen olduklarını düşündükleri kişilere sorarlar. Bu dediğim olay 1980'lerde oluyor. Bizim arkadaşımız Mehmet polis kendisinden kimlik istediği zaman vermeyeceğini, çünkü böyle bir hakları olmadığını söylemiş. Biz ağzımız açık dinlemiştik o tarihlerde. Çünkü Mehmet bu işleri ciddiye alan ve orada haklarını bilen birisiydi ve kimliğini vermediğini söylemişti. O zaman çok şaşırmıştık ve bugün aslında bütün dünyada, yani demokrasi iddiası olan ülkelerde, hukuk devleti olan ülkelerde, bunun birtakım sınırlamalarının, düzenlemelerin olduğunu ve bunların esas olarak vatandaşın lehine olduğunu biliyoruz. Türkiye, her şeye rağmen yazılı olarak baktığımız zaman böyle; ama uygulamada hiç de böyle olmayabiliyor ve burada devletin kendine çizdiği, çizmek istediği, alabildiğine geniş yetki ve sorumluluk ve hak tabii ki, ve vatandaşa tanıdığı, lütfettiği o dar alan, vatandaşın büyük bir kısmı tarafından da benimsenmiş gözüküyor. Böyle, Türkiye'de devlete itaat geleneği var.

Adalet ve Kalkınma Partisi'ni kuran kadroların uzun bir süre ilk başta bunu eleştirdiklerini biliyoruz; ama kısa bir süre sonra, devlet kendilerine geçtikten sonra, eski sistemi olduğu gibi yürütmeyi tercih ettiklerini de biliyoruz. Dolayısıyla eleştiriler bir yerden sonra çok fazla anlamlı olmuyor; çünkü devletin vatandaş tarafından da onaylanacağı düşünülen o geniş yetkileri, gücü herkesin hoşuna gidiyor. Ama burada “Biz devletiz” diyene karşı vatandaşın da, “Biz de vatandaşız, biz de toplumuz” diyebilmesi gerekiyor ve üstünlüğün kesinlikle ve kesinlikle devlette olmadığında mutabık kalmak gerekiyor. Ama Türkiye'de bu söylediğimin çok kabul edileceğini sanmıyorum. Türkiye'de vatandaştan, toplumdan önce, bir devleti koruma geleneği ve bir kabulü var, buna itiraz ettiğiniz zaman, bunu sorguladığınız zaman, adınız anarşiste, teröriste, şuna buna çıkabiliyor. 
Demin bahsettiğim Metin Feyzioğlu'nun paylaştığı tweet’lere gelelim. Şimdi orada çok ilginç bir durum var.  Metin Feyzioğlu diyor ki, böyle böyle gözaltına alındı Baro Başkanımız, işte olay yerine bir görevli gitti Barolar Birliği adına. Diyor ki “Polisin kimlik sorma yetkisi vardır, ancak Polis Vazife ve Selâhiyetleri Kanunu madde 4a'nın özü polisin tanıdığı halde bir kişiye kimlik sormasına izin vermez”. Barolar Birliği Başkanı olarak onun bildiği hukukla benim bildiğim hukuk arasında bayağı bir fark var. Burada çok dar bir alana sıkıştırıyor. Tanıyorsan kimlik sormazsın ve devam ediyor: “Kanunen İl Cumhuriyet Başsavcısı ile eşit kurumsal pozisyonda bulunan Baro Başkanı’nın o ilde görev yapan polis memurları, özellikle âmirleri tarafından tanınmaması hayatın olağan akışına aykırıdır”. Yani diyor ki: “Siz onun baro başkanı olduğunu biliyordunuz ya da bilmeniz gerekiyordu, niye kimlik soruyorsunuz ve bu sebeple yapılan uygulama sonrasındaki fizikî müdahale keyfîdir ve kanuna aykırıdır”. Zaten onun ardından da yapılan açıklamalarda ya da yapılan yorumlarda, “Bu ayrıcalığı nereden alıyorsunuz? Ne farkınız var? Avukatsanız avukatlığınızı bilin. Baro Başkanı olunca benden farklı mı oluyor?” gibi bir alana taşıyor. Bu da aslında devleti yüceltmek için ihtiyaç duyulan bahanelerden birisi olarak karşımıza çıkıyor. Halbuki olayın aslı benim bildiğim böyle değil, demin okuduğum şeylerde, polis tanıdığına sormaz, tanımadığına sorar diye bir şey yok. Şüphelendiğine sorar ve şüphesini mâkul bir şekilde kişiye anlatır. Allah razı olsun sosyal medya diye bir şey var; cep telefonları ile her olay ânında kaydediliyor ve hepimiz de izledik. Orada ısrarla “Şüpheli miyim?” sorusuna polisin veremediği bir yanıt var. Böyle bir şüpheden bahsetmiyorlar. “İşte, biz herkese soruyoruz, size de sorarız” demenin ötesine gidemiyor ve en son deyiş, “Biz devletiz kardeşim”le noktalanıyor. Dolayısıyla Feyzioğlu'nun burada söylediği ''Nasıl Baro Başkanı’nı tanımazsınız? Ona nasıl kimlik sorarsınız? Bu yanlıştır, keyfîdir” yaklaşımı eksik bir yaklaşım, doğru olmayan bir yaklaşım. “Siz niye bir vatandaşa, kendisi sorduğu zaman, niye ona mâkul şüpheyi izah etmeden kendisini gözaltına alıyorsunuz?” diye sorması gerekiyor. Ama bunu yapmıyor. Tabii onun daha önceki pasaport meselesinde de gördüğümüz gibi, esas meselesi avukatlara, barolara ayrıcalıklar üzerinden bir pazarlık. Yani avukatları ve baroları bu hegemon devletin bir parçası kılmak. Yani devletin vatandaşa yönelik hak ihlâllerinde vatandaşın yanında yer alan bir barodan ziyade, esas olarak o iktidarın içerisinde, bir yerinde, iktidarın bir köşesinde kendilerine bir yer tahsis edilmesi. Ama burada Baro Başkanı'nın yaptığı, aslında Baro Başkanı olduğu için tabii kendine güvenle yapıyor. Bazı durumlarda biz de gazeteci olduğumuz için kendimize güveniyor olabiliriz; ama onun yaptığı, aslında bir vatandaş olarak hakkını savunuyor. Bu arada, “tanıdığı halde” meselesine de, yani çok fazla başımdan geçen olayları anlatıyorum ama, bunun da ayrıca bir rolü olduğuna da bazen ilginç bir şekilde tanık oldum: Bazı durumlarda polisler tanıyorlar. Benim eskiden televizyonlara çıkmışlığım olduğu için sima olarak ya da isim olarak bilenler oluyor; özellikle belli bir yaşın üzerindeki polisler. Bazıları tanıdığı için sizi çevirmiyor; ama bazıları da özel olarak çeviriyor, orada da anlıyorsunuz ki o polis sizi tanıyor ve sizi sevmiyor ve sizi sevmediği için çeviriyor — başıma geldiği için biliyorum, birkaç kere geldi, bir tanesi çok rahatsız edici şekilde geldi. Yani adınızı söyleyerek sizden kimliğinizi istiyor ve ondan sonra bakıyor ve sonra büyük bir üzgünlükle, çünkü hakkınızda o aradığı yerde bir şey bulamadığı için –ama herhalde umuyor– size kimliğinizi iade etmek zorunda kalıyor. Böyle olaylar da oluyor. Bu keyfîliği, kim olursa olsun vatandaşa yönelik bu keyfîliği sorgulamak, vatandaşın –ve de tabii ki baroların da ve sivil toplum kuruluşların da, siyasi partilerin de– görevi. Ama “Devlettir, her şeyi yapar, sever de döver de, devletin işine karışılmaz” gibi yaklaşımlarla Türkiye bir arpa boyu yol gitmiyor. Ben kendimi bildim bileli bu yaklaşım Türkiye'de ezicidir, baskındır. Dönem dönem sanki değişiklikler oluyor gibi umuda kapıldığımız olur, heyecanlanırız, seviniriz. “Aa biz de çoğulcu, devletin vatandaş tarafından denetlendiği bir ülkeye doğru mu evriliyoruz?” diye hayallere kapılırız. Ama daha sonra bakarız ki bunlar şu ya da bu bahaneyle, gerekçeyle elimizden çok kolay bir şekilde alınır. Hatay Barosu Başkanı Avukat Ekrem Dönmez ve ailesine geçmiş olsun diyorum ve biz vatandaşlar adına sergiledikleri kararlı tutumdan dolayı kendilerine teşekkür ediyorum. Burada onların bu duruşunu şımarıklık, ayrıcalık arayıcılığı vs. diye küçümsemeye çalışanlar –ki sayılarının çok olduğunu, belki de çoğunlukta olduklarını biliyorum–, ama onların da umarım bir gün yanlış yaptıklarını, vatandaşın haklarının çok daha değerli olduğunu kabul edeceklerini umuyorum, temenni ediyorum diyeyim.
Evet, bayramınızı şimdiden kutluyorum, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
19.09.2020 Hâlâ AKP diye bir parti var mı?
17.09.2020 İktidarın tabipleri hedef almasının nedenleri ve anlamı
16.09.2020 İslam’da tarikat ve cemaatlerin yeri: Prof. Mustafa Öztürk ile söyleşi
15.09.2020 Ruşen Çakır ve İsmail Saymaz tartışıyor: Tüm yönleriyle tarikat ve cemaatler
11.09.2020 Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (31): Türkiye-Fransa gerginliği, Demirtaş söyleşisinin yankıları & salgınla mücadelenin gidişatı
09.09.2020 CHP’nin tanık olduğum 50 yılı
08.09.2020 Erdoğan artık neden eskisi gibi gündemi belirleyemiyor?
07.09.2020 Selahattin Demirtaş, Ruşen Çakır’ın sorularını cevapladı: “Dışarıda olsaydım bir sabah Başak ile birlikte Meral Hanım’ın kapısını çalar ve ‘Kahvaltıya geldik’ derdim”
07.09.2020 Selahattin Demirtaş’ın farkı
05.09.2020 Tarikat Sorunu : Çözüm Yasakçı Olmayan Laiklik
19.09.2020 Hâlâ AKP diye bir parti var mı?
24.06.2020 Turkey-Egypt: The unending fight
12.05.2020 Les guerres post-modernes de la mafia en Turquie
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı