Siyasal İslam neden ve nasıl çöktü?

18.02.2020 medyascope.tv
Read in English | Lire en Français

18 Şubat 2020’de medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Şükran Şençekiçer hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Karar gazetesine bir söyleşi verdi. Karar gazetesinin daha önce Ali Babacan’la, Ahmet Davutoğlu’yla, Ekrem İmamoğlu’yla röportaj yapan üç yazarı bu sefer Abdullah Gül’ü çalışma ofisinde bulup konuşmuşlar: Ahmet Taşgetiren, Elif Çakır ve Yıldıray Oğur. Ali Babacan’ın partisine destek vermesi, parlamenter sisteme dönüşün şart olduğunu söylemesi gibi hususlar ve Gezi hakkında “Gezi’den gurur duydum” sözleri öne çıktı. Ama bir diğer öne çıkan husus, siyasal İslam’ın çöktüğü, tüm dünyada çöktüğü hususu. Ben esas olarak bu söylediklerinden hareketle bir şeyler söylemek istiyorum. Zira uzun süredir benim Medyascope yayınlarında dile getirdiğim –ki Medyascope’a başladığımızdan beri belki de 5 yıldır söylediğim– siyasal İslam’ın Türkiye’de iflas ettiği, dünyada da iflas ettiği, çok büyük bir krizde olduğu önermesinin, bizzat siyasal İslam’ın içerisinden birisi olarak Abdullah Gül tarafından dile getirilmiş olmasının bir anlamı var. 
Tabii bunu söyleyince bazıları Abdullah Gül’ün İslamcılığının yanına soru işareti koyabilirler. Fakat şunu söyleyebilirim ki, AKP içerisinde, hatta Refah Partisi içerisinde İslamcılık hareketi ile en organik bağı olan isimlerden birisi Abdullah Gül’dü. Abdullah Gül Türkiye’de İslamî hareket içerisinde öteden beri ilginç bir yeri olan Necip Fazıl Kısakürek’in geliştirdiği Büyük Doğu çizgisinde birisiydi gençlik yıllarından itibaren. 1991 yılında genel seçimlerde ilk kez Refah Partisi’nden aday olduğu zaman gazeteci olarak Kayseri’ye gittiğimde, onunla beraber hareket eden bir grupla saatlerce tartıştığımızı hatırlıyorum. Kayseri’deki –ki hâlâ o Büyük Doğu çizgisinin, Necip Fazılcı çizginin Kayseri’de güçlü olduğunu biliyorum–, orada gördüğüm manzara açıkçası beni şaşırtmıştı. Çünkü Türkiye İslamcılığının ortalamasının üzerinde bir entelektüel birikime sahip insanlar vardı. Genellikle orta yaşlı insanlardı. Abdullah Gül de o çevre ile beraber hareket eden, dolayısıyla İslamcılığa başından itibaren Necip Fazıl üzerine girmiş birisiydi. 
Tabii ki Tayyip Erdoğan İslamcılığı ile Abdullah Gül İslamcılığı aynı değildi, farklılıklar vardı. Ama onun İslamcılığın içerisinden konuştuğunu varsaymamız bence doğru olandır. Artık Abdullah Gül’e İslamcı denemeyeceği ise ayrı bir husus. Yani dünkü İslamcılığı ile bugün İslamcılık’tan çıkmış olduğu, zaten İslamcılığın tüm dünyada çöktüğünü söyleyen birisinin hâlâ kendisinin İslamcı bir iddiada olduğunu söylemesi herhalde mümkün değil. Aslında onun bu kopuşunun çok daha gerilere gittiğini söylemek mümkün. Ama o tarihlerde bunları bu açıklıkta dile getirmiyordu. Ve nihayet –bence hayli geç kalarak ve geç kalmakla da yanlış yaparak–, bu konudaki duruşunu, pozisyonunu dile getirmiş oldu. Onun söylediği husus özellikle İslamcıların özgürlükler bahsinde sınıfta kalmış olduklarını söylüyor. Kelime bu değil, ama zaten en büyük husus buydu. 
İslamcılık başından itibaren dünyanın hiçbir yerinde demokrasi ile barışık bir ideoloji olarak çıkmadı. Asya’da ve Kuzey Afrika’da İslam’la demokrasiyi bağdaştırmak isteyen birtakım kişiler oldu, liderler ya da düşünürler oldu. Ama bunlar büyük bir çoğunluk tarafından dışlandılar. Çünkü demokrasi bir küfür rejimi olarak tarif edildi. “Allah’ın indirdiği ile hükmetmek” diye bir olay dayatıldı ve bu anlamda demokrasi beşerî ideoloji olarak görüldü. Ama belli bir tarihten sonra, İslamcılığın özellikle toplumsal alanda, Kuzey Afrika’da, Arap dünyasında, Asya’da, hatta Kara Afrikası’nda da giderek güçlendiği bir ortamda, İslamcılığın demokrasiyle olan bu sancılı ilişkisinde demokrasinin lehine bir dönüşüm beklendi, umuldu. Yapılır gibi oldu. 
Özellikle Arap Baharı sırasında yaşanan, otoriter ve totaliter rejimlere karşı halk ayaklanmalarında –ki bu ayaklanmaların hepsinde demokrasiye yönelik bir eğilim vardır tabii ki–, İslamcılar bir şekilde yer aldılar. Kimi zaman en önde, kimi zaman geri planda; ama hemen hemen her yerde, bu iktidarların devrildiği her yerde iktidarın sahibi oldular. Tunus bunlardan birisidir. Mısır bir başkasıdır. Ama özellikle Mısır’da yaşanan deneyim, Mısır’da İhvan-ı Müslimin yani Müslüman Kardeşler’in yaptığı, yapmaya çalıştığı –ki daha sonra o beceriksizlikleri Mursi’nin askeri darbesinin zeminini oluşturdu–, çoğulculuğu benimsememeleri, iktidarı aldıktan sonra kendi denetimlerinde yeni bir otoriter rejimi inşa etmeye çalışmaları, aslında siyasal İslamcılığın bugün dünyamıza ve Müslüman toplumlara çok fazla bir şey öneremeyeceğinin kanıtı oldu.
İslamcılığın en büyük meselesi, bir ret hareketiydi, bir muhalefet hareketiydi. Özellikle ilk çıkışında sömürgeciliğe ve yeni sömürgeciliğe karşı bir duruşu vardı ve bu anlamda milli yönü çok güçlüydü. Daha sonra, ulus-devletler inşa edildikten sonraki duruşu da o ülkelerdeki otoriterliğe karşı bir eleştiriydi. Ama otoriterliğe ya da kimi durumda totaliterliğe karşı geliştirdikleri eleştirilerde, onun yerine bir demokrasiyi koymadılar. Yani bir alternatif olarak demokrasiyi koymadılar. Alternatif olarak çok muğlak, ne olduğu belli olmayan bir şeriat düzeni önermesiyle çıktılar. Şeriat düzeni dedikleri yerde ise genellikle özgürlüklere, çoğulculuğa çok fazla yer yoktu. Hatta hemen hemen hiç yer yoktu. 
Bu anlamda Türkiye gerçekten bir istisna olabilirdi. Çünkü Türkiye öteden beri İslam dünyasında hep istisnaî bir yere sahip olmuştur. Öncesinden itibaren, Osmanlı’dan beri İslam dünyasında gerçekten farklı bir konumu olan bir ülke Türkiye. Birçok açıdan, Batı ile kurduğu ilişki anlamında, coğrafyası anlamında, nüfusu anlamında ve farklı etnik grupların bir arada yaşadığı, farklı dinî inanışların ve inançsızlıkların bir arada yaşadığı bir yer olması anlamında Türkiye çok istisnaî bir yere sahipti. Türkiye’nin bir diğer istisnaî yönü ise tabii ki İslam dünyasında iyi kötü bir demokrasi deneyimine ve iyi kötü bir laiklik, sekülerizm deneyimine sahip olmasıydı. Ve bu anlamda Türkiye’deki İslamî hareketlerin Türkiye’nin yönetimine talip olması ve de önce kademeli bir şekilde yerel yönetimler, sonra koalisyon hükümeti ve nihayet AKP ile beraber tek başına iktidar gibi bütün süreçleri aslında İslam dünyası için bir laboratuvar özelliği taşıyordu. İslamî hareketlerin bir ülkenin sorunlarına çözüm sunup sunamayacakları anlamında Türkiye bir laboratuvar oldu, özellikle AKP iktidarı döneminde. 
Abdullah Gül’ün söyleşisinde de belirttiği gibi, dışarıdan bakıldığı zaman bunun ilk yıllarında genellikle değerlendirmeler pozitif oldu. Avrupa Birliği süreci, reformlar süreci, Kürt sorununu çözme yolundaki girişimler vs.. bütün bunlar bir yerde İslamcılığın içerisinden pekâlâ bir demokratikleşmenin çıkabileceği konusundaki tezlere sahip olanların elini güçlendirdi. Ama sonra –ki herhalde bunun gerçek miladı Gezi’dir–, Türkiye’deki İslamî hareketin de, her ne kadar kendisine İslamcı demekten vazgeçmiş olsa da oradan geldiği belli olan Tayyip Erdoğan liderliğindeki hareketin en klasik, en bildik yola, güvenliği, bekayı öne çıkartan, otoriter bir sisteme yönelişine tanık olduk. Bu anlamda da Türkiye, siyasal İslamcılığın ülkelerin sorunlarına çözüm önerme konusunda pek bir iddiası olmadığının en bariz bir şekilde kanıtlandığı yer oldu. 
Bu anlamda Erdoğan yönetimi, aslında tabanda çıkan ve hızla ilk başta bir taktik olarak çıkan, yani demokrasiyi ve diğer şeyleri enstrüman olarak kullanma, bir araç olarak kullanma, Erdoğan’ın deyimiyle “gidilecek yere gitmek için demokrasi tramvayına binme” diye düşünenler olmuş olabilir. Ama zamanla böyle düşünenlerin büyük bir kısmının aslında demokrasinin şu anda dünyada ve Türkiye’de uygulanabilir en iyi rejim olduğu noktasına geldiklerini düşünüyorum ve gözlüyorum. Erdoğan’ın özellikle Gezi’den sonra o tramvayı ya da treni demokrasi rayından çıkartması ile beraber işler iyice yolundan çıktı. Ama burada şöyle bir sorun var: Bu olay adım adım oldu ve Türkiye adım adım demokrasiden, hukuk devletinden uzaklaştı. Ve bütün bu süreçte, bugün şikâyet edenler –Abdullah Gül de dahil olmak üzere, Ali Babacan da, bir anlamda Ahmet Davutoğlu da– bu dönemlerde, işte bu kopuşun yaşandığı anlarda seslerini çıkarmadılar. Müdahil olmadılar. “Biz bunun için yola çıkmamıştık” demediler. Şu ya da bu şekilde “Kol kırılır yen içinde” taktiğiyle, belki de birtakım şeyleri zamanla düzeltebilecekleri düşüncesiyle –ki bu çok saf ve gerçek dışı bir düşünceydi–, birçok şeyi ertelediler, ertelediler, ertelediler. Bugün ise, şimdi hepsini toptan ama yine hâlâ utangaç bir şekilde dile getirmek gibi bir durumdalar. Dolayısıyla da çok fazla inandırıcı olamıyorlar. Hatta özellikle kendilerine yabancı olan kesimler nezdinde hiç inandırıcı olamıyorlar. 
Bugün Karar gazetesine verdiği röportajda Abdullah Gül’ün birçok konuda söyledikleri aslında birbiriyle iç içe geçip bakıldığı zaman bütünlüklü bir perspektif olarak görülebilir. Ama burada hâlâ çok ciddi zaaflar var. Ama bu haliyle de onun söylediği bu pozisyonunun henüz Ali Babacan tarafından da tam olarak benimsenmiş olduğunu göremiyoruz. Ali Babacan’ın mesela son verdiği söyleşide Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala hakkında söyledikleri, demokrasi ve temel hak ve özgürlükler konusunda çok geriydi. Mesela bugün Gezi davası görülüyor. Belki de bugün karar verilecek. Hızlı bir şekilde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden bir şeyleri kaçırabilmek için belki de alelacele cezalar verilebilir. Ummuyorum, ama bu konuda kötümser yorum yapanlar çok var. Böyle bir durumda bu davanın müştekileri olarak Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu’nun da adları geçiyor. Ahmet Davutoğlu dün bir açıklamayla Gezi’nin adını anmadan Gezi davası ile ilişkisi olmadığını söyledi. Burada “Benim Gezi davası ile hiçbir şekilde alâkam yoktur, kimseden şikâyetçi değilim” demedi, diyemedi. Hâlâ bir top çevirmece var. Ali Babacan’dan şu âna kadar herhangi bir açıklama görmedim. 
Diyelim ki bugün Babacan ya da Davutoğlu, hatta mümkünse ikisi birden Silivri’ye gidip bunu söylemiş olsalardı çok şey farklı olabilirdi. Ama bunları söylemeyip birtakım imalarla vs.’yle hâlâ insanları ikna edebileceklerini, onları kendilerinin demokrasi yanlısı, temel hak ve özgürlükler yanlısı olduklarına ikna edebileceklerini sanıyorlarsa bence çok ciddi bir şekilde yanılıyorlar. Böyle bir olay olsaydı ne olurdu? Çok ciddi bir olay olurdu. Tarihe geçen bir olay olurdu. Kesinlikle ve kesinlikle Türkiye’nin demokratikleşmesine bir şekilde katkısı olan bir olay olurdu. Ama neden çekiniyorlar? Kendi tabanlarından, düne kadar beraber oldukları tabandan çekiniyorlar. Erdoğan’ın buna verebileceği çok sert cevaplardan çekiniyorlar. Yani ne deniyor? Fincancı katırlarını ürkütmeme. Evet, böyle yaparak demokrasi, hele bugün Türkiye’de demokrasinin bu kadar elzem olduğu bir yerde böyle yaparak, dolaylı cümlelerle, imalarla, yani doğrudan öznesiz fiillerle çok fazla demokrasi konusunda yol almak mümkün değil. 
Evet, İslamcılık bitti. Ama Türkiye’deki eski İslamcıların kendilerine nasıl bir yol çizecekleri konusunda sancıları bitmedi, krizleri bitmedi. Kolay kolay biteceğe de benzemiyor. Çünkü hâlâ o eskinin bagajlarıyla, “Ne derler?” duygusuyla, tabii en çok da “Erdoğan ne cevap verir?” endişesiyle yol almaya çalışıyorlar. Ama onların bu kadar temkinli, acele etmeden, sakin sakin ve nasıl diyelim, olabildiğince zamana yayarak yapmaya çalıştıkları, geliştirmeye çalıştıkları siyasete Türkiye’nin şartları çok denk gelmiyor. Dolayısıyla tekrar söyleyecek olursak, siyasal İslamcılığın bittiğini nihayet kendileri de görüp itiraf etmeye başladılar. Ama buna karşı neyi koyuyorlar, ne getiriyorlar?… Tamam, görüyoruz, demokrasi, temel hak ve özgürlükler gibi evrensel değerleri savunuyorlar. Ama burada inandırıcı olabilecek açık, somut, net tartışmaya yer bırakmayan adımları atma konusunda hâlâ siyasî aktörler, kendilerince böyle bir iddia ile yola çıkanlar, parti kuranlar ya da parti kurmaya soyunanlar, böyle bir çıkışlarını pek kolay kolay göremiyoruz.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
15.10.2020 Bekir Ağırdır, “Hikâyesini Arayan Gelecek” kitabını Ruşen Çakır’a anlattı
12.10.2020 Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan, iktidar ve Erdoğan’a yönelik eleştiri çıtasını ayrı ayrı yükseltiyorlar
11.10.2020 Türkiye’nin heder edilen “yumuşak güç”ü
09.10.2020 Rövanşist olmadan hesaplaşma mümkün mü?
09.10.2020 Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (35): Erdoğan AKP'yi Albayrak'a mı bırakacak? Sayıştay raporları, muhalefet içi temaslar & Kavala iddianamesi
08.10.2020 Erdoğan’ın çekirdek seçmeni: Efsaneler ve gerçekler
07.10.2020 Yoksulun sabrı, zenginin kibri
06.10.2020 HDP’yi yok saymak mümkün mü? Ruşen Çakır, Osman Sert ve Burak Bilgehan Özpek tartışıyor
06.10.2020 “Borgen”: Bir Danimarka dizisinin siyaset ve medya üzerine düşündürdükleri
05.10.2020 Dünyayı vasatlar yönetiyor, ya Türkiye’yi?
15.10.2020 Bekir Ağırdır, “Hikâyesini Arayan Gelecek” kitabını Ruşen Çakır’a anlattı
24.07.2020 Erdoğan’s greatest strategic mistake
12.05.2020 Les guerres post-modernes de la mafia en Turquie
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı