Reza Talebi ile söyleşi: İran savaşı ne kadar sürdürebilir?

02.03.2026 medyascope.tv

2 Mart 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. 28 Şubat'ta İsrail ve ABD'nin başlattığı Yeni İran Savaşı'nı İranlı gazeteci Reza Talebi ile konuşuyoruz. Reza Bey, merhaba.
Reza Talebi: Merhabalar Ruşen Bey.

Ruşen Çakır: Sizinle bugüne kadar yaptığımız tüm yayınlar çok doyurucu oldu. Eksik olmayın. Hem bir İranlısınız ama aynı zamanda dışarıdan olabildiğince bütün boyutlarıyla anlamaya ve anlatmaya çalışıyorsunuz. Şunu özellikle vurgulamak istiyorum. Cumartesi sabahından beri sosyal medyada bir haber, yorum, analiz yağmuru var. Yağmur da ne kelime; yani kasırga şeklinde ve bunların içerisinde siz içeriden olduğunuz için olayı daha fazla ayırt ediyorsunuzdur. Ama benim de bu hâlimle, gazetecilik deneyimimle dezenformasyon ya da eksik bilgi olduğunu anladığım yığınla şey var. Tam bir propaganda savaşı da yürüyor aynı zamanda. Ama çok da kritik bir olay yaşıyoruz. Beklenen ama istenmeyen bir şeydi. Şu hâliyle baktığımız zaman, savaşın üçüncü gününde siz nasıl özetlersiniz geldiğimiz aşamayı?
Reza Talebi: Evet, ilk önce şunu söyleyeyim; bu tablo bana Picasso'nun ‘‘Guernica’’ tablosunu hatırlatıyor. Yani Franco döneminde Nazilerin Guernica'yı vurduktan sonra o çizilen tablo şu anki İran'ın tablosudur. Baktığımızda, bir Nazi generali Picasso'ya sorduğu zaman "Bunu siz mi yaptınız?" "Hayır, bunu siz yaptınız aslında." diye cevap veriyor. Yani ortam İran'da bu şekilde ve maalesef sizin de söylediğiniz gibi sosyal medyada giden propaganda, yanlış şeyler bir ülkenin meta hâline gelmesi ve bir ülke üzerinden bazılarının çıkar peşinde olmaları ve bazıları insanları tahrik edip o şekilde hızlıca haber yaymak şehvetine düşenler de çok vardır. Ve şu anda gördüğünüz hâlde ürün İran'dır. Ve İran üzerinde de çok uzman göreceksiniz, çok insan göreceksiniz ki yalan ve yanlış ve kendi propagandası çerçevesinde bu bilgileri size verecek. Nitekim bugüne nasıl geldik? Yani cumartesiden bu yana nasıl geldik? Bir cuma günü sabahı, Şabat günü — herkes biliyor zaten Yahudilerde çok önemli bir gündür, bayram günleridir — ve Ramazan'da İsrail uçakları Tahran'da 30 noktaya saldırı yaptılar, ki özellikle bunun içerisinde Ali Hamaney'in yerleşkesi vardı. Ki Tahran merkezinde Pastor Hiyabanı Caddesi, yani tam Cumhurbaşkanlığı sarayının yanında yer alan bu yerleşkede bir toplantı yapıyordu. Bu toplantıda da sonradan gelen bilgilere göre Hamaney öldürülmüştür. 30 nokta çoğu simgesel oldu. Yani İstihbarat Bakanlığı oldu ve Savunma Bakanlığı, Parçin Atom Yerleşkesi ve farklı bölgeler ki şu anda da devam ediyor. Onlara farklı bölgeleri de ekleyebiliriz ki hâlâ saldırılar bitmemiştir. Ancak en önemlisi Hamaney'in ölmesiydi. Hamaney daha önce İsrail'in verdiği propaganda doğrultusunda yer altında yaşıyordu ve yeryüzüne çıkmıyordu. CIA'den alınan bilgilerle orada bir toplantı yapılmış ve hemen saldırmış. Ancak görünen de budur ki Ali Hamaney 87 yaşındaki İran'ın ideolojik dinî lideri de aynı yerde yaşıyormuş. Yani hiç oradan ayrılmamış aslında. Baktığımız şekilde gelen bilgiler veya gönderilen istihbarat doğrultusunda İsrail bunu alelacele keşfetmiş. Güvenlik duvarlarını aşmış. Bu şekilde Ali Hamaney'i bulmuş. Ancak Amerikalılar bu sorumluluğu almadılar. Ali Hamaney'in ölmesiyle düşünülen bu oldu ki İran'daki rejim hemen çöküşe doğru gidebilir. Yani çünkü Hamaney bunların merkezindeki olan bir güç varlığıydı ve güç dengesini koruyan ve balans eden bir aktördü. Ancak ondan ziyade de Hamaney bir dinî liderdi. Yani onun tesiri İran'dan ziyade Irak'ta, Lübnan'da ve daha geniş bir çapta Şii camiasından batıdan doğuya kadar tutmuş onlarda etki bırakıyordu. Ve onun bir ideolojik çevresi de var. Yani aslında 10-15 milyonluk bir ideolojik camiası da var. Ali Hamaney'e bağlılar. Ve bu saldırıdan ve bu suikasttan sonra düşünüldü ki burada bir çöküş olacak. Ancak olmadı. Hızlıca İranlılar kendilerini toparladılar. Anayasanın 111. maddesine göre geçici konseyini oluşturdular. Bu geçici konsey zaten 1989'da bu anayasa maddesi eklenmiş Hamaney'in geldiği zaman, Humeyni'nin ölümünden sonra. Buna göre Cumhurbaşkanı, yargı başkanı ve yanı sıra Anayasa Güvenlik Koruma Konseyi’nden bir tane fakih dediğimiz yani ruhban kesimden olan bir Ayetullah da oraya atandı ve şu anda ülkeyi yönetiyorlar. Hamaney'in ölmesi tabii ki burada güç savaşlarına da meydan açtı hızlıca.

Ruşen Çakır: İsterseniz o güç savaşlarına gelmeden önce, o dediğiniz üç kişinin toplantısının fotoğrafını gördük; galiba bir hastanenin bodrum katında yapılmış deniyor. Morg ya da öyle bir yerde yapılmış. Bu bile çok manidar yani. Çünkü ülkenin üç önemli isminin şu anda bulundukları yer, zaten fotoğrafta görüyorsunuz. Çok dramatik bir görüntü aslında. Bir de şunu biliyoruz ki Haziran’da da böyle olmuştu. Burada da böyle oluyor. İsrail ABD iş birliğiyle çok kuvvetli istihbarat temin ediyorlar. Yani Hamaney'in toplantı hâlinde bombalanması gibi. Ama daha önce de oldu, şimdi de oluyor. Yani şu anda gelecek olan isimlerin de çok ciddi bir yaşam riski var herhalde değil mi? Çünkü savaş sürüyor. Yani şunu söylemeye çalışıyorum; o üç isim de bugün toplantı hâlinde vurulabilirdi ya da seçilecek olan yeni dinî lider de her an her yerde vurulabilir. Çünkü bir iddiaya göre, siz daha yakından takip ediyorsunuz, içeriden çok ciddi bir şekilde istihbarat akışı olma ihtimalinden de bahsediliyor. Yani sistemin kendi içerisinde hareket kabiliyeti bayağı azalmış ve daralmış sanki.
Reza Talebi: Tabii ki sizin de bahsettiğiniz gibi üst düzeyde bir istihbarat sorunu vardır. Daha önceki savaşta bu genelde alt kademedeydi. Yani gördüğümüz hâlde vuruşları İsrail yaptıktan sonra içeriden Spike'larla beraber hava savunma sistemleri vurulurdu veyahut İHA'larla içeride bunlar monte edilip düzeltilip ve İran içerisinden uçuşlar yapılıyordu. Şu dönemde onları görmedik. Genelde yurt dışından yapıldı. Yani sahadaki olan Mossad elemanları sahaya inmediler. Ancak yukarıdaki olan yani yüksek kademede sızan Mossad elemanlarının verdiği bilgiler doğrultusunda, nitekim daha önceki savaşta da aynı şekilde olmuştu, nokta atışları yapıldı. Bunu daha önceden mesela örnek olarak Ahmedinejad da söylemiş zaten; ‘‘Mossad'a karşı bir örgüt yaptık. Onun başındaki adam Mossad'a çalışıyormuş.’’ diye. Yani o kadar sistemin içerisine sızmışlar ki sizin de demin bahsettiğiniz fotoğraf da bence çok normaldir. Yani normal bir yerde değil belki yer altında bir hastanenin morgunda veyahut cumhurbaşkanının alt kademesinde tüneller içerisinde de bu görüntü olabilir. Ve nitekim sizin de işaret ettiğiniz gibi bunların da herhangi bir can güvenliği de yok. Bir yandan İsrail saldırısı var. Özellikle Mesud Pezeşkiyan daha önceki İran'daki güvenlik konseyinin toplantısı vurulduktan sonra yaralanarak aynı yerden çıkmıştı. Ve yanı sıra Muhsini-Ejei yargı başkanı, o da kendisini bir potansiyel aday görüyor yani İran liderliğine, Arafi ile beraber. Bunların da hiçbir can güvenliği yok. Bir yandan İsrail ve Amerika var. Bir yandan da kendi içlerindeki çatışmalar var. Yani onların da rakipleri vardır ki yavaş yavaş kendi klanlarını orada oluşturup ve güç savaşlarını biz orada görebiliriz. Halbuki Ali Laricani daha önce söylediğim yani İran Güvenlik Konseyi’nin başında olan şahıs Ali Hamaney vasıtasıyla yetkili olarak tayin edilmiştir. Yani bu güvenlik konseyi kâğıtta da olsa orada görüntü de verse ülkeyi yöneten de odur. Ve muhtemelen Laricani Devrim Muhafızları’yla bir konsensüs içerisinde olup ve yeni lideri seçecekler. Tabii ki yeni liderin de can güvenliği önemlidir. Bu seçim aşamasını biz daha önce Hizbullah'ta da görmüştük. Yani seçildikten sonra Nasrallah yerine mesela Hâşim Safiyuddin direkt İsrail tarafından vuruldu ve ondan sonra devam edildi ki Naim Kasım döneminde bir ara verdiler ve durumlar iyileştikten sonra Naim Kasım ortaya geldi. Şimdi de bu adaylardan ziyade muhtemelen kuvvetli ve potansiyel olan adaylar hâlâ propaganda veya medyada onların isimleri kullanılmıyor ki en önemlisi Seyyid Hasan Humeyni'dir. İran'ın birinci liderinin torunudur. Seyyid Hasan Humeyni muhtemelen babasının, büyükbabasının da adını taşıyor. Ilımlı kanattan geliyor. Birleştirici bir şahsiyet olabilir. Devrim Muhafızları’yla da arası iyidir. Ve bu ortamdaki İran'ın içerisinde bir katliam yapılmış. Yani halk da milletten ayrılmıştır ve bir savaş altında olan İran İslam Cumhuriyeti onu getirip ortada yaralar üzerine bir merhem koyabilir. Yanı sıra Seyyid Mücteba Hamaney vardır. Hamaney'in ortanca oğlu da vardır. Ancak oğlu da diri mi canlı mı, o da belli değil. Onun da öldüğünü İsrailliler işaret ediyorlar. Ancak babasının adını taşıdığından dolayı muhtemelen gelecekteki güç oyunlarında yer almayacak. Bu kadro ve bu seçim de çok çok önemlidir. Çünkü gelecekte herhangi kısa bir kanal da olursa Amerikalılarla veya Batı’yla görüşmeler yapılırsa yeni gelen liderin stratejileri bence çok önemlidir. Yani Arafi olursa aynı Hamaney şeklinde devam edecektir. Ancak Hasan Humeyni ve yanında çok güçlü bir isim de var, İran'ın geçmiş cumhurbaşkanı Hasan Ruhani de olursa bunların Batı’ya bakışları çok farklıdır. Çünkü Arafi daha anti-Batı ve Batı’yla herhangi bir iletişimi tasvip etmiyor. Ancak Hasan Humeyni ile Hasan Ruhani görüşmelere açık ve müzakereyle gittiklerini ve ateşkese gitmemizi söyleyen şahıslardan birileridir.

Ruşen Çakır: Peki şunu sorabilir miyim? Şimdi geçen Haziran’da Körfez'e yönelik saldırılar sembolikti, Katar’a filan yapılan. Hatta önceden haber verildiği söylenmişti. Şimdi ama bakıyoruz ki İran ilk andan itibaren Körfez başta olmak üzere Erbil'e de yani Irak'a da saldırdı. Güney Kıbrıs'a da saldırdı. Umman'a da saldırdı. Yani birçok yeri genişletti. Ürdün'e de saldırdı ve buralardan da çok tepki aldı ve bazıları bildiğim kadarıyla savaş ilan etti buna karşılık ve biliyoruz ki Körfez ülkeleri aslında İran'la böyle bir dalgalı ilişki sürdürüyorlardı. Yani çok sevmiyorlardı ama karşılarına da almak istemiyorlardı. İran'ın bu şekilde bunları da karşısına almış olmasında nasıl bir mantık var? Yani tam ben açıklığa çıkaramadım. Tabii ki stratejik olarak önemlidir oradaki üslere saldırmak vesaire ama sonuçta doğrudan Körfez ülkelerini mesela Dubai şu bu hakkında söylenenlere baktığımız zaman orada hayatın büyük ölçüde felç edildiğini, uçuşların iptal edildiğini vesaire görüyoruz. Bunlar kolay kolay unutulacak şeyler değil.
Reza Talebi: Tabii ki İran'ın tabirine göre Körfez ülkeleri, Bob Woodward'ın yazdığı bu savaş kitabındaki o ikiyüzlülük meselesi var ya, onu gösteriyorlar. Yani Körfez ülkeleri içlerinden bizden nefret ediyorlar ama yüz yüze diplomatik ve hipokratik değerler doğrultusunda onlara göre bizden davranıyorlar. Bu şekilde İran hiçbir zaman Körfez ülkelerine güvenmedi. Yanı sıra nasıl İran-Irak Savaşı'nda da Körfez ülkeleri savaşı mahkûm etseler de hep Irak'ın yanında durdular ve Suudi Arabistan ve diğer ülkeler de Irak'a destek verdiler. Aynı şeyde İranlıların değerlendirmesi yani İran cumhuriyeti değerlendirmesi şu şekilde, ki bunlar da üslerini Amerikalılara açarak özellikle Bahreyn'de 5. Filo'yu Katar'da Al Udeid'den ve Ali Al Salem Kuveyt'te veya özellikle ekonomik çapta da hem Amerika'ya hem İsrail'e üssünü açan Arap Amirliği vardı. Nitekim bu çerçevede İran iki iş bölümü yaptı. Birincisi, biz daha önce İsrail'e saldırdığımız zaman hem balistik füze sayımız daha fazla olması gerekiyordu ve İsrail'e sınırlandığımız zaman da İsrail oraya odaklanıp ve Amerika'nın ve diğer ülkelerin hava savunma sistemleri de küçücük bir İsrail'e odaklanıp ve o şekilde bize karşı koyabilirdi. Yani sonuç alamıyordu. Şimdi ne yapalım? Daha önce Hamaney'in söylediği gibi bölgesel bir savaşa neden oldu. İlk kademelerde bölgesel bir savaşa neden olma politikası İran'da başladığı zaman da Hamaney'in ölümüne sebep oldu. O şoku yaşayan genelde alt kademedeki komutanlar verilen emirlere göre kendi kafalarına göre farklı bölgelere saldırı yaptılar. Çünkü orada gelen gizli emirler var; ‘‘Eğer bizim irtibatımız koparsa, böyle bir saldırı olursa siz bu doğrultuda, protokol doğrultusunda saldırı yapacaksınız.’’ Ki onu da gördüğümüz zaman çok farklı bölgelere özellikle otellere bunlar yapıldı. Crowne Plaza oteli mesela Manama'da ya da Palm Jumeirah Dubai'de yapıldı ve orada çalışıldı ki bir Amerikan ölüsü alınsın. Yani bir Amerikan askerinin ölmesi tabii ki İran'a büyük bir başarı olabilirdi ve psikolojik bakımdan Körfez ülkelerinden ziyade Amerikan toplumuna etki yapabilirdi. Ancak sonra baktık ki bu gittikçe bir taktiksel olaya dönüştü. Yani Körfez ülkelerinin vurmasıyla beraber ve ardından Hürmüz Boğazı'nın bağlanması ki o da bağlanmadı. Yani Hürmüz Boğazı'nda İran bunu taktiksel mi yaptı yoksa yanlış mı yaptı; kendi gemisini vurdu. Yani İran için petrol taşıyan gemiyi vurdu ve o vurduktan sonra uyarı verdi herkese. Ve şu anda İran Hürmüz Boğazı'nı kapatmamış. Gemiler korkudan oradan geçemiyorlar. Umman tarafından geçiyorlar. Yani genelde böyle bir strateji uyguladı. Ondan sonra bu saldırılarla beraber Körfez ülkelerindeki hava akışına yani hava trafiğine son verdi. Farklı bölgelerde özellikle çok önemli radarları, mesela Abu Dabi'de THAAD radarını vurdu. İsrail Mossad üssünü Dubai'de vurdu. Farklı bölgelerde, mesela El Udeid'te FP radarlarını, over horizon çok büyük radarlar var, orada onu vurmuştu daha önce. Manama'da 5. Donanma'da da böyle 360 derecelik milyar dolarlık radarları da vurdu. Ve bu şekilde kaç tane kazanım sağladı? Yani kaybettiklerini söylemiyorum. Birincisi Amerikan üslerine saldırarak bayağı radarları kör hâle getirdi. Yani destek vererek istihbarati olarak ve savunma bakımından destek veren radarları kör hâle getirdi. Arap ülkelerinin üzerine baskı koyarak hem onların ekonomisini etkiledi, petrol akışını etkiledi. Bir yandan da sebep oldu ki Arap ülkelerinde bir baskı da oluşsun. Çünkü onlar hiçbir zaman düşünmüyordu böyle bir saldırı olsun. Nitekim Suudi Arabistan farklı bir beyanat verdi: ‘‘Biz birleşeceğiz. Körfez ülkeleri birliği altında da İran'a saldıracağız.’’ Ancak Arap ülkeleri de İran da biliyor ki güçleri o kadar değil. Yani orduları o seviyede değil ve eğer bir saldırı da olursa bunlar Amerika vasıtasıyla yapacaklar. Savaşı daha bir geniş çapa getirmekle beraber mecbur oldu ki savunma sistemi Amerika taraflarında Arap ülkelerini ve Arap ülkelerindeki olan varlıkları korumaya doğru da yönetilsin ki bir yandan da diğer cephede İran'ın eli açık olsun. Yani bu savaşı farklı çapta da yapması da bence İran için bir fayda sağladı. Ama zararı nasıl oldu? Zarar bu oldu ki Arap ülkelerinde özellikle Suudi Arabistan ve Arap Emirlikleri arasında bir barışı da sağladı. Bunların hepsi bir çatı altına geldiler ve bir çatı altına gelmekle beraber İran'a karşı bir tavır sergilediler. Doğrudur, Arap ülkeleri şu anda bu meseleden dolayı yani petrolün yükselmesinden ve Hürmüz Boğazı'nın bağlanmasından dolayı ekonomileri 3-4 günlük bir sarsıntı yaşayacaktır. Ancak gelecekte herhangi bir şekilde Amerika daha şiddetli derecede saldırırsa Arap ülkeleri uzun vadede kendilerini çıkarlı hissedecekler. Çünkü istedikleri de güçsüz bir İran'dır. Onların çıkarları zaten Irak'ta, Suriye'de daha önce de çakışıyordu. Ve bu vasıtayla İran'ın zayıflamasıyla beraber Suudi Arabistan'ın ve Arap Emirlikleri'nin Irak'tan tutun da Kuzey Afrika'ya kadar nüfuzları da artacaktır. Ve bu şekilde İran bir işle hem bir kazanım elde etti ve hem de diplomatik çapta da bence çok kaybetti. Yanı sıra Umman'ı da vurması yani Duqm Umman'ın vurulması, ki herkes düşünüyor ki Umman'ı vurmasın. Çünkü Umman arabuluculuk ediyordu. O şekilde Arap ülkeleri yanında diplomatik olarak kenara çekti ve bu vasıtayla hatta İngiltere ve Fransa'yı da Amerika yanına itti. Ve benim düşündüğüm kadarıyla İran bunu ölüm kalım savaşı bildiği için bu şekilde daha çok baskı üzerinde olmasın İsrail vasıtasıyla ve İsrail de bütün onun füzelerini ve saldırılarını etkisiz hâle getirmesin diye, bu çapta Arap ülkelerine de savaşı yaymaya çalıştı ki nitekim bunun ardından muhtemelen Husiler, Haşdi Şabi ve belki de Hizbullah Lübnan ve yanı sıra sonralarda gelecekteki İran'da bir karışıklık olursa Taliban veya DEAŞ Horasan'ın katılmasıyla beraber bu ateşin daha büyük çapta Arap ülkelerinde sıçraması da söz konusu olabilir. Ki belki bu amaçla onları bir vasıta hâline getirebilir ki savaşı durdursunlar, ki İran daha şiddet derecesinde buradaki olan parametreleri istifade ederek onlara karşı bir iç savaş da oluşturmasın ki Bahreyn'den gelen görüntüler veya Pakistan'dan...

Ruşen Çakır: Burada tabii şöyle bir mesele var. Demin siz söylediniz. Hizbullah Lübnan'da, ki anında İsrail çok sert cevap verdi, Husiler Yemen'de; ama bu kadar. Yani İran'ın şu anda yanında duran hatta en azından sözlü olarak yanında duran hemen hemen kimse yok. Ülke yok. Kınayan, Rusya falan kınadı belki ama hani böyle İran'ın güvenebileceği bir ülke yok. Bir de ilginç bir olay bence, Gazze'de yaşananların ardından Batı dünyasında çok ciddi sivil protestolar oldu. Hâlâ sürüyor. Yani sanat dünyası, şu, bu, insanlar sokaklara döküldüler filan. Bu olayda pek bir şeye tanık olmuyorum ben. Bilmiyorum, bir şeyler var mı? Siz görüyor musunuz? Bir Yunanistan'da bir yürüyüş yapıldığını gördüm. Onun dışında pek bir şeye de tanık olmadım. Yani İran ölüm kalım savaşı veriyor, evet ama yalnız başına veriyor gibi. Yani bu kadar yalnız olduğu bir dönem İran'ın olmamıştı sanki. Ne dersiniz?
Reza Talebi: Tabii ki İran jeopolitik bir yalnızlık yaşıyor aslında. Daha önce de bu yalnızlığını delmek için farklı politikalar izleyerek ülkelerle değil belki kendi etki alanındaki olan paramiliter güçlerle bunları yapmıştı. Yani daha önce Orta Doğu'daki gidişata baktığımız zaman da İran’ın hiçbir zaman etrafındaki olan ülkelerle iyi bir ilişkisi de olmamıştır. Özellikle ideolojik baktığı için de bu ideoloji çerçevesinde her zaman dost ve düşmanı ideoloji ve din üzerinden tarif ettiği için bu şekilde ilerlemişti. Şimdi de sizin de işaret ettiğiniz gibi İran gözünü açtı, baktı ki bir yandan beklediği hâlde Ayetullah Sistani'den cihat fetvası gelecektir. Cihat fetvası gelmedi ve sadece başsağlığı için bir yazı deklare etti ve yanı sıra da Haşdi Şabi'den de herhangi bir etki gelmedi ve sadece yeşil bölgede Bağdat'ta birtakım saldırılar Amerikan Büyükelçiliğine de oldu. Hizbullah'tan da bekleniyordu. Dün Hizbullah yani bugün sabah birkaç tane roket saldırısında bulundu. Ancak ondan sonra onlar da susturuldu. Çünkü daha önce Abbas Arakçi Beyrut'a gittiği zaman, ‘‘Hizbullah meselesini biz Lübnan'ın iç işleri olarak nitelendirdik. Oraya bırakıyoruz. Ve zaten de Hizbullah'a da gücümüz yok yardım etmek için.’’ dedi. Hizbullah da buna karışmadı. Ve daha ilginci hatta kendi müttefiki olarak, yani hâlâ böyle ülkelere geçmiyorum, Yemen Husilerine baktığımız zaman Husilerden de herhangi bir tık da yoktur. Yani birkaç kere bir balistik füze fırlatılmıştır İsrail'e ancak güçsüz bir şekilde. Bunun yanı sıra İran bir anda gözünü açtı, yani paramiliter ve onun proksileri güçsüz hâle gelmiş. Buna destek vermiyorlar. Etraftaki ülkelerle bu yaptığı savaş ve saldırılardan dolayı herhangi bir arabuluculuk ve herhangi bir İran'a pozitif bakma da yoktu. Ve nitekim onun taktiksel ortakları Çin ve Rusya daha önceki 12 günlük savaşta da nasıl İran'a destek vermediler? İran onlardan Sukhoi-35'ler bekledi. Rusya'dan S-300'ün radarlarını Natanz'da bekledi. Rusya'dan rezonans radarlarını bekledi. Benim aldığım bilgilere göre bunlar da yapılmamış. Hatta onarımlar yani onarım şeklinde bazı S-300'ler, ki İsfahan bölgesinde İsrail tarafından vurulmuştu, Ruslar tarafından yapıldı. Sukhoi Su-35'ler yerine YAK'lar veya MiG-29'ların ileri versiyonu İran'a verildi. Onlar da yeterli değildi, şehir koruma için vardır. Benim de aslında düşündüğüm Ruslar da pek meraklılar yani Amerika için bir Vietnam yapsınlar olayı. Yani kendileri Ukrayna'da mücadele veriyorlar ve bu Vietnam yapmakla beraber Çinlilerin de onayını alabilirler. Çinliler de bu şekilde Tayvan'a da girebilirler. Çinliler de HQ-9'ları İran'a vermedi. Yani en küçük bazda CM-302’leri İran'a verdiler. 300 kilometrelik bir mesafede bunların menzili var. Ve bunu da 2 yıl süreyle yani 2 yıl sürdü müzakereler ki Çinliler bunu versinler. Sadece bir güncelleme BeiDou-3'e yaptılar BeiDou-2'den. Yani bu koordinasyon sistemi var GPS yerine Çin'in ürettiği. Onu İranlılara verdiler. Yani başka Çin'in de yardımı yoktu. Yani Çinliler ve Ruslar da bu konuda çok meraklılar ki Amerika İran'a girsin. İran da bir bataklığa girsin ve onlara da bir meşruiyet verilsin. Yani hem Ukrayna'da Rusya'nın eli daha açılsın ve hem de Çin Tayvan'a girmek için bir meşruiyet kazansın. İran'ın bölgede olan bunlardan başka da bir ortağı ve dostu da yoktur. Türkiye tabii ki bu konuda kenarda kaldı ve hatta İncirlik ve Kürecik, ki Kürecik zaten istihbarati olarak bilgi veriyordu NATO'ya, İncirlik veya Konya üssü de bu konuda kullanılmadı aldığımız bilgilere göre. Hatta Amerikalılar da onları verdikleri haritada da kullanmamışlar. Yani Amerikan üsleri ki bu operasyonda iştirak etmişler. Bir de Azerbaycan ve Ermenistan da var. Onlar da zaten İran'ı izliyor. Ve diğer kalan bir müttefiki Taliban diyebiliriz ki onu da zaten Pakistan'la bir çekişme içerisine sokmuşlar. Taliban da özellikle Irak'taki olan gruplar gibi bekletiliyor. İran'da eğer bir iç savaşa doğru gidilirse, İran'da rejim zayıflarsa ve İran'da farklı gruplar, silahlı gruplar özellikle halk mücahitlerinden tutun Horasan DEAŞ'ına kadar bir çatışmaya girişilirse orada Taliban da bu şekilde aktif hâlde İran'ın içerisine girecektir. Yani diğer ülkeler İran'ı izliyor. Ne dosttur ne düşmandır. Dost olan ülkeler de kalmamış. Dost olan gruplar vardı. Dost olan gruplar da güçsüz olduğu hâlde de düşman olan ülkelerde konuşlandırılmıştır. Yanlarında konuşlandırılmıştır. Onların da sesi kısıtlanmıştır. Ve şu an taktiksel dediğimiz ortakları da Çin ve Rusya da bu olaya sessizdir. Yani herkes İran'da bir savaşı bekliyor ve gönlünden bu geçiyor ki, ‘‘ne güzel ki İran'da savaş oldu.’’ Oradaki halkın üzerine yağan bombalar, oradaki ölen halk bunların hiçbirisi için önemli değil. Sadece bu ülkeler de kendi çıkarlarını güdüyorlar ve İran’ın, sizin de dediğiniz gibi, kendini en yalnız hissettiği gün bugünüydü.

Ruşen Çakır: Burada şöyle bir husus var, geçen sefer biliyorsunuz çok söylendi: ‘‘Bu saldırılar İranlıları rejimin etrafında kenetler.’’ dendi. Böyle yorumlar yapanlar çok oldu ama şu ana kadar böyle bir kenetlenmeyi çok görmedim. Bildiğim kadarıyla bugün akşam bir toplanma çağrısı var, rejime destek çağrısı. Ona nasıl bir katılım olacak bilmiyorum ama şunu ölçebiliyor muyuz şu ana kadar: İranlılar bu savaşa ne diyor? Birtakım videolar dolaşıyor biliyorsunuz. Kutlayan kadınlar, genç kadınlar falan gibi videolar. Onların çok istisnai olduğunu düşünüyorum ve bazıları gerçek de olmayabilir. Ama neyse, sonuçta yıllardır süren bir rejim, rejimden memnun olmayan halkın önemli bir kesimi ve 37 yıl değil mi, bu rejimin başında olan Hamaney gibi bir olay var. İranlılar bu süreci nasıl yaşıyor? Tabii ki Trump'ın dediği gibi sokağa çıkıp rejimi ele geçirmeyecekler herhalde ama şu ana kadarki işaretler nedir? Bu olaydan çok doğrudan etkilendikleri de muhakkak. Yerleşim birimlerine de bombalar atılıyor. Kız çocuklarının okulunda katliam oldu. Böyle olaylar da var. Ne diyorsunuz? Toplum nasıl yaşıyor bu süreci?
Reza Talebi: Evet. Yani bu geçtiğimiz 12 günlük savaştan sonra, biliyorsunuz sizinle de konuştuk, bu olayla İran'da büyük bir katliam oldu ve tabii ki bu görüntüler herkesi etkiledi ve çoğu insan da katledildi sokaklarda. Ve bu eylemler ardından da rejim zaten daha önceki savaşta halkı kenetlemiş hâlde buldu. Yani kendi yanında gördü ki İsrail'e karşı bir empatileri de olmasa bir tavır sergilediler. Yani sosyal medyada olsun veyahut kendi evlerinde kalarak veyahut dışarıya çıkıp İsrail doğrultusunda hareket etmemekle beraber İran'a destek verdiler. Ancak bu dönem biz görüyoruz ki aynı psikoloji ve aynı atmosfer yoktur. Ve bu da nitekim 40-45 gün önce yaşanan olaylardan dolayı halkın içerisinde bir yara vardır ve bu yara ve yas hâlâ bitmemiştir. Bunu da etkiledi. Ve tabii ki İsrailliler de bekledi ve buna yakın bir zamanda İran'a saldırdılar. Ve saldırmakla beraber bu da tetiklendi. Çünkü halk, yani düşünen, normal, avam dediğimiz halk düşünüyorlar ki şimdi İsrailliler ve Amerikalılar gelmiş onların öcünü alıyorlar. Böyle bir psikoloji yarattılar. Ancak durumun vahametini anlamadılar. Gittikçe bombalar okullara yağdıktan sonra, ölenlerin görselleri paylaşıldıktan sonra tabii ki bu şaşkın ve kaygılı olan halk da birazcık düşünmeye çalıştı. Çoğu insan, ben hatırlıyorum yani dostlardan, sosyal medyada daha önce de bu katliamlarda ‘‘Rejim sonuna kadar gitmeli’’ falan diyordu. Ancak şimdi diyorlar ki, ‘‘Biz tabii ki rejime karşıyız ancak bu bombardımanı da hak etmiyoruz.’’ Yani İsrailliler şu anda sadece rejimi değil, İran'ın gelecekteki ihtiyacı olan yatırımları da vuruyor ve bunlar da halkı düşündürüyor. Halk şu anda genelde çok kaygılı. Halkın çoğunluğu, yani 93 milyonluk bir nüfusu vardır İran'ın, evlerinde oturmuş gelecekte herhangi bir şey görmüyorlar. Onun için düşünüyorlar. Birtakım halk tabii ki sevine de bilir. Bunların örneğini genelde yurt dışında görebilirsiniz. Çünkü bunları yakından, meydandan görmüyorlar ve savaşın ne olduğunu hissetmiyorlar. Ali Hamaney öldü. Bunların da hakkıdır. Demokraside sevine de bilirler, üzüle de bilirler. Ancak onların bir beklentisi vardı ki; bizim gibi herkes sevinecek. Bu olmamalı. Bu yapılmamalı. Bunu yapamazlar insanlar. İnsanların başlarına bombalar indikten sonra; su, benzin, ekmek için sıralara dizilip ve bekledikten sonra, çocukları... Tabii ki şu anda mesela yetimhaneler var Tahran'da. Bazıları o şekilde bırakılmış gidilmiş. Hastaneler vuruluyor Tahran'da. Yaşlı insanlar vardır. Bakım, bakıma ihtiyaç olan insanlar vardır. Hastalar, kanser olan insanlar vardır. Bunlar bırakılmış ve bu şekilde siz sevindiğiniz hâlde daha da tetikliyor. Hem evde olan halkı tetikliyor, ‘‘Nasıl bir toplumla karşı karşıyayız?’’ diye ve hem de diğer yanda 10-15 milyonluk İran'ın, İran rejiminin Besici, Devrim Muhafızları, farklı kesimlerde ideolojik bağları olan bir kesim de vardı. Onların da tabii ki daha kendi aralarında kenetlenmeyi sağlıyor. Çünkü onlar görüyorlar ki böyle bir toplumla karşı karşıyayız. Ki intikam duygusu var ve intikam duygusu olduğu zaman da ‘‘Biz bu rejimden ayrılsak eğer halkın yanına geçersek de bu intikam duygusuyla bizim gözümüzün yaşına bakmayarak bizi de kıyım kıyım kesecekler.’’ diye düşünüyorlar. Çünkü böyle bir büyük nefret yaratılmış devlet ve millet arasında ve aslında millet olmadan İran halkını çıkarmış. Çünkü millet ortak noktaları gerektirir. Ortak değerler üzerinde olur. Siz bir milletten ortak değerleri alırsanız... Bu ortak acı olur, ortak sevinç olur, ortak bir ülke olur, ortak bir değer alır. Bunları aldıktan sonra bir millet kalmıyor. Yani şu anda milletin bir kısmı sevinebilir, bir kısmı ağlayabilir, bir kısmı yas tutabilir. Yani gösteriyor ki milletin bir ortak değeri kalmamıştır. Ve bu hâle getiren de İran İslam rejimidir. Bugünü siz görüyordunuz, siz biliyordunuz ki bir katliam yapıldıktan sonra millet ne hâle gelecek? Siz biliyordunuz ki şu 37 yıl yaptığınız politikalar doğrultusunda, Orta Doğu'da yanlış politikalar doğrultusunda sonuç gelip Tahran'da gerçekleşecekti. Ben burada İsrail'in ne kadar cinayetkâr olduğunu, Amerika'nın ne kadar cinayetkâr olduğunu inkâr etmiyorum. Ancak buna müsaade eden de ve toplumu bu hâle getiren de, ülkeyi de bu hâle getiren de İran'ın yanlış siyasetleridir. Yani siz bir toplumu, bir milleti millet olmadan çıkardınız, ayrıştırdınız, kutuplaştırdınız. Dincisi, dinsizi, Türkü, Kürdü, Arabı, Beluçu ve bu ortamı yaşattınız ki nitekim bu rejim zayıflarsa yani bu dediğimiz yapı aradan giderse o kadar İran'ın içerisinde uçurumlar var, o kadar farklılıklar var ki ben müttehit yani bir İran'ı düşünmüyorum maalesef. Yani şu andaki olan olaylar ve tetiklenirse bu gruplar birbirine girerse... Ki hâlâ sosyal medyada görüyoruz ki bu farklılıkları hisseden insanlar birbirine ağzına geleni söylüyor. Sevinçli olan insan, yas tutan insana söylüyor. Yani toplum olmaktan çıktıysa ve bir merkezdeki olan hükümet de giderse nitekim İran'ı bir iç savaşa doğru sahada götürüyor ki onun örneklerini de bir iç savaş olarak sosyal medyada da görüyoruz. Umarım oraya da gitmez. Bu benim temennim değil. Bu benim sadece reelpolitikte öngördüğüm bir şeydir. Sadece arzum budur ki İranlılar akıllarını başlarına alırlar. Yani ne bir karanlık bir düşman dediğimiz dış müdahaleye okey derler ne de içerideki olan bir diktatör bir rejime okey derler. Halk kendine güvenirse, kendi yolunu seçerse üçüncü bir yol olabilir. Ancak halk şu anda bu potansiyele sahip mi? Geç mi kalmışız? Yoksa bu olaylar içerisinde kendi yasını tutacak fırsatı bulmayan bir halkın üzerine bombalar indirdikten sonra meydanlarda nasıl bir harp, nasıl bir psikolojiyle, nasıl bir acıyla bekliyoruz? Ben onu tasavvur etmekten de çekiniyorum.

Ruşen Çakır: Bu söyledikleriniz çok çarpıcı ve çok düşündürücü. Son olarak şunu sormak istiyorum. Şu anda İran bir ölüm kalım savaşı veriyor ve Hamaney'in de intikamını almak gibi de bir misyon da var. Tanımlanmış bir misyon da var. Ama İsrail ABD boş durmuyor. Hatta Avrupa ülkeleri de kendisine katılıyor. Belki Körfez ülkeleri de katılacak. Savaş sürüyor. Şunu merak ediyorum. Zaten İran yıllardır süren yaptırımlarla zor durumdaydı. Ekonomisinin ne kadar kötü durumda olduğunu geçen Haziran’daki protestolarda zaten toplum da gösterdi. Çok önemli kadroları öldürüldü. Çok büyük kurumlarına zararlar verildi, özellikle güvenlikle ilgili birimlerine. Ama şu anda savaşıyorlar. Yani yolladıkları roketlerle vesaire bayağı bir cevap veriyorlar. Bunu ne kadar sürdürebilir? Yani diyelim ki hiçbir gelişme olmadı ve taraflar birbirleriyle savaşıyor. Ama bu imkanlar herhalde sınırlı. Diyelim ki ekonomik anlamda şu anlamda bu anlamda yani cephane anlamında da roket sayısı anlamında da İran'ın ABD, İsrail ve hatta Fransa belki Almanya, İngiltere gibi bir koalisyona karşı bir savaşı tek başına sürdürebilme limiti nedir?
Reza Talebi: Tabii ki tek başına sürdürülmesi imkansızdır. Yani baktığımız zaman eğer İran'ın en güçlü birimi olarak balistik füzeleri göz önünde bulundurursak, dersek ki İran'ın 6.000 7.000 tane balistik füzesi var ve her gün 100 tane balistik füzesi fırlatırsa bu ayda 3.000 yapar. Yani maksimum 2 ay. Üretim de yanında olursa ayda da 100 tane üretim kapasitesi var, İsraillilerin verdiği bilgilere göre. Bu iki ayda da maksimum 200 tane ilave edebilir. Halbuki yanı sıra İran daha önceki savaşta da yarı balistik füze fırlatıcılarını da kaybetmiştir. Ve ardından da bugünkü gündemdeki olan savaşta da Amerikalılar da özellikle balistik füze fırlatıcılarını da vurmakla beraber İran'ın kapasitesini de düşürüyorlar. Yani Amerikalılar öyle bir hâle gelmiş ki şu anda, İran'ın içerisinde hem uydularla hem de uçaklar vasıtasıyla balistik füze fırlatılmadan önce onu etkisiz hâle getirecekler. Yani eğer bunları da kenara bırakırsak dersek ki, ‘‘Bu kabiliyeti var, vurabilir İsrail'i de,’’ nitekim bu bitene kadar İran bunu devam ettirecek. Ondan sonra ne yapacak? Çünkü bir ekonomi de gerekiyor. Yani bir kapital de gerekiyor sizin balistik füze yakıtı almanız için. Bu oradaki olan insanların maaşını vermeniz için petrol satmanız gerekiyor. Siz Hürmüz Boğazı'nı da kapattıktan sonra eğer yavaş yavaş kapanmaya doğru giderse kendi ayağınıza da basıyorsunuz. Yani doğrudur; şu anda kendi gemileriniz oradan özgürce geçebilir. Ancak 19-29 Kararnamesi var. Yani hukuki olarak da sizin petrol gemilerinizi Amerikalılar Umman Denizi'nde Hint Okyanusu'nda yakalayıp ve sizin petrolünüzü de alabilirler. Yani ana damarınızı kesebilirler ve şu şekilde sizin herhangi bir kabiliyetiniz 2 aydan, 3 aydan maksimum olamaz. Yani bunu ondan sonra ne hâlde düşünebilirsiniz? Dersiniz ki; ‘‘Tamam balistik füze kabiliyeti gitti. Bizimiz uçaklarımız da o kadar Amerika ve İsrail uçaklarıyla savaşmaya da yetmiyor. Biz nitekim bu olayı kara üzerinden yürütmeye çalışacağız. Yani ilk başta etkisiz hâle getireceğiz Amerikalıları, yani geçici olarak bölgedeki ülkeleri. İsrail'e yanıtımızı vereceğiz. Muhtemelen ondan sonra bunlar bizi bir iç savaşa doğru sokacaklar. İç savaşa doğru sokmakla beraber biz kara üzerinde bu savaşı devam ettireceğiz.’’ Yoksa normal hâlde İran'ın ne balistik füze kapasitesi, ne hava kuvvetlerinin kapasitesi ve ne de Hürmüz Boğazı'nın bağlanmasını uzun sürede veyahut onun proksilerinin kapasitesi Amerika ve onun müttefikleriyle özellikle İsrail, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerin karşısında yetmeyecek ve yanı sıra da bugün de demin de bahsettiğimiz gibi Arap ülkeleri de şu anda İran'a karşı bir tavır almışlar. Daha bir arabuluculuk, bir tavır ortada yoktur. Zaten Arap ülkeleri de İran'ın kapasitesini de hissettiler. 4 günlük, 5 günlük dayandılar ve bundan sonra düşündüğüm kadarıyla şiddet derecesine de Arap ülkelerine de saldırmayacaktı ve bu sebep olacaktı ki onlar da Amerikalılarla beraber İran'a karşı hem ekonomi hem diplomasi baskısı yaratsınlar. Ve İran'ın da potansiyeli bu olduğundan dolayı bence İran rejimi tam bir failed state hâline dönebilir ve bu da maalesef içeride ya bir Suriye örneği olabilir veya Afganistan örneğine İran rejiminin dönüşmesine sebep olabilir. Yoksa bu savaşı Trump'ın da söylediği gibi, yani 4 hafta diyor. Ben diyorum ki, maksimum 2 ay veya 3 aydan fazla sürdürme imkânı yoktur. Ve muhtemelen bir diplomasi kanalında orada açık bırakmışlar ki demin ilk sorumuzda da bahsettik ki o şekilde savaşı geçici olarak da durdurma imkânları vardır ki ondan sonra Amerikalıların şartlarını kabul edip ve ülkede bir yumuşak geçiş yapsınlar. Yoksa ondan sonra ben İran'ın önünde bir yenilgi veyahut bir iç savaşı da görüyorum ki maalesef onun bedelini de oradaki gariban halk, insanlar hem kurşunla ve hem de başlarına yağdırılan bombalarla veriyor.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Reza Bey. Son olarak bir şey eklemek ister misiniz?
Reza Talebi: Son olarak şunu söylemem gerekiyor küçük bir cümle içerisinde; maalesef Türkiye medyasında yorumlara ben baktığım zaman illa beni bir taraf tutmaya mecbur ediyorlar. Yani kutuplaşma o kadar çoğalmıştır ki yani İran'ın meselelerini konuştuğun zaman rejimin yanındasın veyahut Amerika'yı konuştuğun zaman Amerika’ya, İsrail'e destek veriyorsun; öyle bir şey değil. Ortada durmak bazen çok iyidir. Yani ortada durduğum için ortada insani olarak da bakıyorum. Bir analist olarak da bu durumlara bakıyorum. Bir taraf tutmak mecburiyetinde değilim. Bunu izah edeyim. Ben 15 yıldır sürgündeyim. Hapis yaşadım. İşkence gördüm. İşten atıldım. Yani ancak bu anlama gelmiyor ki ben İran rejimine destek veriyorum. İran rejiminin gitmesini sonuna kadar isterim. Halkın eliyle bir demokrasi isterim. Bir seküler bir hükümet isterim. Yanı sıra da Amerika gibi, İsrail gibi de Deccallara diyorum ki onlara düşmez benim kaderimi belirlemek. Eğer bende bir güç varsa ben kendi kaderimi belirlerim. Bunu da söylemem gerekiyordu izleyicilere. Çünkü gelen yorumlar, tabii ki şu anda ben ülkemden uzak yaşıyorum, bütün yorumlar, bütün dokunuşlar beni etkiliyor ve hatta bir türkü vardı ya ‘‘dokunmayın, çok fenayım, ağlarım’’ o şekilde. Gerçekten dokunduğunuz zaman bize, sizden ricam istemeseniz de pozitif enerji verin. Biz ülkemizden uzağız. Ülkemiz bombalanıyor ve bir savaş altındayız. Lütfen bize pozitif enerji verin. Bizim hâlimizi sorun. Bizim hâlimizi sormanıza çok ihtiyacımız var. Yani birisi arasın bize desin ki: Nasılsınız? Buna çok ihtiyacımız var. Başka bir şey değil. Teşekkür ederim.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Reza Bey. Umarım en kısa zamanda İran halkının lehine birtakım gelişmeler olur ama pek umutlu olamıyoruz. İranlı gazeteci Reza Talebi ile "Ne oldu? Nasıl oldu? Bundan sonra neler olabilir?" soruları eşliğinde savaşı konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
15.03.2026 Ali Şeriati’ye saldırılar ve İslamcı düşüncenin çöküşü
15.03.2026 Diyelim ki Kürt devleti kuruldu…
14.03.2026 Ankara savaşa dahil olmamak için elinden geleni yapıyor
13.03.2026 Duran Kalkan ile Devlet Bahçeli’yi buluşturan savaş
11.03.2026 Erdoğan’ın yurtta barışa ne zaman ihtiyacı olacak?
10.03.2026 İBB davasının ilk gününden izlenimler: Usul esası belirler
10.03.2026 İran rejimi çöker mi? İsrail bölgenin egemen gücü olur mu? | Prof. Hamit Bozarslan ile söyleşi
09.03.2026 Ve büyük dava nihayet başlıyor!
08.03.2026 Bağımsız Kürdistan kapıda mı?
08.03.2026 Savaş uzadıkça Türkiye için riskler artıyor
15.03.2026 Ali Şeriati’ye saldırılar ve İslamcı düşüncenin çöküşü
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı