Reha Ruhavioğlu ile söyleşi: Suriye’de yaşananlar Kürt milliyetçiliğini neden ve nasıl tetikledi?

04.02.2026 medyascope.tv

4 Şubat 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Ruşen Çakır: Kürt Çalışmaları Merkezi Direktörü Reha Ruhavioğlu ile birlikteyiz. Reha, merhaba.
Reha Ruhavioğlu: Merhaba. İyi yayınlar.

Ruşen Çakır: Evet, ağırlıkla Suriye konuşalım istiyorum. Erdoğan'ı dinledik. Varılan noktayı "makul ve makbul" dedi. Sonuçta SDG'den terör örgütü olarak bahsetmiyor ama biliyoruz ki iktidar yanlılarını Halep'ten bu yana yaşanan süreçleri hep bir tarafta teröristlerle hükümetin meşru çatışması olarak gösterdiler ve bu konuda çok yoğun bir propaganda oldu. Önce bunların bir anlamını sormak istiyorum sana. Bu Halep'ten bu yana yaşanan, Suriye'de yaşananlar tabii ki Suriye için çok önemli ama tüm bölge için ve tüm Kürtler için çok önemliydi değil mi?
Reha Ruhavioğlu: Şüphesiz. Çünkü sizin de başlıkta attığınız gibi Halep'ten bugüne yaşadıklarımız ve geldiğimiz nokta artık bizi süreçte, yani Suriye ve Türkiye'yi birlikte içine alalım, bu Kürt meselesiyle ilgili süreçte yeni bir faza geçilmiş oluyor. Yani Halep'ten bugüne yaşananların çekildiği yere baktığımızda Kürtlerin doğal sınırlarına çekildiğini görüyoruz. Dolayısıyla aslında olması gereken şeyin, olması gereken şekilde olmadığını görüyoruz. Çünkü başından beri Deyrizor ve Rakka gibi Kürt olmayan bölgelerin, özellikle de büyük enerji kaynaklarının Şam yönetimine devri zaten konuşuluyordu ve ilanihaye Kürtlerde kalmayacağı biliniyordu. Fakat bunun müzakereyle ve bir uzlaşıyla değil de bir savaş haliyle geri çekilerek olmuş olması Kürt toplumunda bir psikolojik yıkım yarattı ve ideolojik bir yenilgi fotoğrafı da ortaya çıkardı. Ancak burada olan şey, yani teknik olarak Şam ve Şara'nın uluslararası koşulları ve Kürt tarafının da müzakereyle devretmesi gereken bu yerleri devretmekte ve bu fırsatları okumaktaki eksikliği gibi bir sonuç görüyorum. Fakat geldiğimiz nokta, özellikle çatışmaların Kürt demografik sınırlarında durmuş olması bize, bu yaşananlardan sonra duygusal ve yapısal bir kopuşu gösteriyor, nihai bir yenilgi anlamına geliyor Kürtler açısından. Çünkü sahada Kürtler, ister kabul edelim ister etmeyelim, biraz güç kaybettiler ve yenildiler; eskiye nazaran biraz küçüldüler ve Şam ile Türkiye'nin arzuları da biraz gerçekleşmiş oldu. Dolayısıyla bundan sonra entegrasyon artık daha hızlı ilerleyebilen ve Türkiye'deki sürecin de daha hızlı ilerleyebileceği bir durum görebiliriz. Bugünden itibaren entegrasyon anlaşmasında biz ilerlemeleri gördükçe, bazı Kürtlerin bazı haklarının yerine geldiğini gördüğümüzde, Kürt moralinin de, yani Kürtlerdeki moral bozukluğunun da yenilgi duygusunun da yavaş yavaş tamir edilebileceğini düşünebiliriz. Çünkü evet son 20 güne, son 30 güne ya da son 20 ay öncesine baktığımızda Kürtlerin güçleri ve hâkimiyet alanları küçülmüş ve zayıflamış görünebilir. Ancak Orta Doğu'da tarihsel timeline'a daha geniş perspektiflerle bakmak gerekiyor diye düşünüyorum. 20 yıl öncesine kıyasla bakarsak, kimliği olmayan Kürtler Suriye'de kurucu unsur olmaya devam ediyorlar. Kendilerini yönetme hakları kısmi de olsa idari olarak tanınıyor ve eğitim gibi bazı hakları da, kendi dilleri en azından tanınacak gibi bir sürece giriyoruz. Yani bir başlangıç noktası olarak iyi bir noktadalar diyebiliriz. Buradan bir kazanımları belki siyasi yollarla güçlendirmenin yollarını ve fırsatlarını aramak esas öncelikli mesele olacak gibi.

Ruşen Çakır: Şimdi Reha sen de bahsettin. Bu bir yenilgi gibi algılandı ama sonuç olarak çok da öyle bir pozisyon çıkmadı son anlaşmada. Ama özellikle Halep'le başlayan ve yenilgi duygusunun baskın olmasıyla birlikte hayal kırıklığı, kırılmalar sadece Suriye'de değil tüm Kürt coğrafyasında diyelim ve aynı zamanda diasporada çok büyük dalgalanmalara yol açtığı gördüm. Bir yanda bir Kürt milliyetçiliği kabardı ama diğer yandan Kürt milliyetçiliğinin üzerinde yükseldiği yakın zamana kadar uluslararası destek himayenin olmadığı gibi ilginç bir durum da ortaya çıktı biliyorsun. Yani bir Batı'nın desteği olmadan Kürtler nereye ne kadar yapabilir gibi bir sorun var zaten ortada. Bu kırılmanın en önemli nedeni de ABD başta olmak üzere Batı'nın Kürtleri yalnız bırakması, bir anlamda hatta satması. Yani bunu böyle söyleyince kızıyorlar ama ne diyorsun? Bu çok aslında çelişik bir durum bir yanıyla. Yani hem kabaran bir milliyetçilik damarı var, uluslar ötesi birtakım şeyler var. Galatasaray'ın maçında mesela İngiltere'de sahaya giriyor insanlar, böyle bir olay var. Amerika Beyaz Saray'ın önünde eylemler, Avrupa'da eylemler ama neyi nasıl yapacağını da bilemiyor insanlar.
Reha Ruhavioğlu: Burada şöyle önemli bir mesele var bence. Sorunuza tam cevap vermeden önce bir cümleyi tekrar altını çizerek geçeyim. Bugün yapılan anlaşma 18 Ocak'tan daha ileri bir anlaşma. 10 Mart'ın gerisinde olabilir ancak 18 Ocak'tan daha ileri bir anlaşma ve adı konulmasa da sınırlı da olsa bir Kürt otonomisi göreceğiz oradan. Dolayısıyla buradan bu moral bozukluğu toparlanır. Ancak Halep sonrası gelişmeler bize birkaç önemli şey gösterdi. Bir tanesi ulus aşırı bir Kürt kamusallığı görünür oldu. Filistin davası dünyada Filistinliler ve Filistin dostları tarafından nasıl destekleniyorsa, nasıl bir sivil hareketliliğin bir parçası olduysa; Kürt meselesi belki de tarihinde ilk kez bütün parçaları aşan, diasporayı aşan, dünyanın neredeyse her yerinde bir tek millet görüntüsü ortaya çıkmış oldu ve bir ulusaşırı bir Kürt kamusallığı görünür oldu. Bunun tamamı Kürt milliyetçiliği midir değil midir başka bir tartışma. Ama böyle dönemlerde Kürt milliyetçiliğinin de artışı zaten beklenir, yükselişi zaten beklenir. Fakat Kürt milliyetçiliği esasen enerjisini bağımsızlıkçı söylemden alır. Ancak bugün sahaya baktığımızda böyle bir gerçek karşılık yok. Çünkü bugüne kadar sizin de bahsettiğiniz bu dış destek meseleleri, yani Batı'nın Kürtleri satmış olduğu tespiti duygusal bir tespit, gerçekçi bir tespit değil. Batı çünkü Kürtlerle bu kadar stratejik bir iş birliği içinde olduğunu söylemedi hiçbir zaman. Yani örneğin 10 Mart mutabakatını Kürtler uygulamak üzere daha hızlı davranmış olsalardı bugün dengeler başka olacaktı. Herkes zamanın kendi lehine işleyeceğini bekledi; zaman Şara'nın lehine işledi. Şimdi tekrar bu parantezi kapatırsam milliyetçilik bağımsızlıkçı bir söylemin üzerine yükselir ama bugün Kürt kamusallığına baktığınızda duygusal olarak gönlünde böyle bir şey yatabilir, ama gerçekte sahada bunun karşılığı yok. Bilakis, bugünkü Kürt teritoryal alanının parçalarında geçmişe nazaran daha bağımsız birleşik bir Kürdistan'dan ziyade daha parçacı siyasetlerin merkeze alındığını görüyoruz. Yani ne Mazlum Abdi Irak Kürdistan'ın siyasetiyle ilgili bir şey söylüyor ne Türkiye'deki siyaset Suriye'dekinin teritoryal sonucunun ne olacağına doğrudan müdahale edebiliyor. Esas herkesin kendi önüne baktığı, yani kendi parçasında güçlenmeye çalıştığı ve bir diğerine ne kadar destek olabilirse o kadar destek olduğu bir dönem. Yani duygusal olarak milliyetçilik yükselirken reel olarak milliyetçi duygunun cevabını verecek bir dönemde de değiliz. Bilakis daha başkentlerde güçlenmenin daha elzem olduğu ve daha güç kazanmayı mümkün kıldığı bir döneme giriyoruz. Ve bu da başkentlerde güçlenmek bir yandan Kürt bilincini, kamusallığını güçlü tutarken diğer taraftan bağımsız birleşik bir Kürdistan yerine başkentlerde güçlenecek bir sivil siyaseti ve diplomasiyi merkeze almayı gerekli kılıyor. Yani esas bu karmaşık tabloda Kürt siyasetini berraklaştıracak olursak bugün dört parçada, nerede olursa olsun Kürt toplumunun esas ihtiyacı geçen gün Roj ile de konuştuğunuz üzere kendi dahil oldukları ülkelerdeki başkentlerde siyaseten güçlü olmanın, diplomatik olarak güçlü olmanın yollarını aramaktan geçiyor gibi.

Ruşen Çakır: Bu bağlamda tam da Türkiye'ye gelebiliriz. Bahsettiğin şeyde Roj bunu Ankara diye tanımlamıştı Türkiye için. Şimdi Suriye olayında Türkiye çok önemli bir rol oynadı, bunu biliyoruz. Ve sonuçta Erdoğan'ın memnuniyetinden de anlıyoruz ki Ankara'nın kaygıları büyük ölçüde giderildi. Ama şunu da gördük; iktidar destekçilerinin çok hevesli olduğu SDG'nin – ya da YPG şimdiki haliyle – tam bir tasfiyesinin olmadığını da gördük. Yani burada öyle bir husus da oldu. Bütün bunları Türkiye'de Kürt kamuoyu nasıl izledi, nasıl takip etti ve tabii ki bunun Türkiye'deki sürece de etkileri olacaktır. Çünkü zaten bir güven sorunu vardı süreçte devlete yönelik, öyle değil mi? Şimdi Suriye'deki Ankara'nın pozisyonundan hareketle Kürtlerin önemli bir kısmının iyice o güveninin azaldığını ben görüyorum. Sen tabii bizzat işin içinde olduğun için senin gözlemlerin çok daha önemli.
Reha Ruhavioğlu: Türkiye'nin son Halep'ten bu yana yaşananlarda oynadığı rolü ikiye ayırabiliriz. Birincisi; Kürt kamuoyu son anlaşmaya kadar, 30 Ocak anlaşmasına kadar, Şara'yı destekleyen, Şara'nın Kürt teritoryal hâkimiyetini zayıflatan bu saldırılarını arkadan Türkiye'nin desteklediği, Türkiye'nin işin içinde olduğu gibi bir kanaatle Türkiye ile ilgili duygusal olarak mesafenin açıldığı bir süreç gördük. Bunu besleyen iki tane somut gösterge de şu olabilir: Birincisi, belki karar alıcılar burada çok rijit bir dil kullanmadılar ancak karar alıcıların çevresindeki medya Kürtlerle ilgili çok negatif bir dil kullandı. İkincisi, bakın Suruç'ta günlerdir bekleyen 25 tır var. Diyarbakır'dan ve bölge şehirlerinden toplanıp Kobani'ye destek için, yani insani yardım tırları var ve o tırlara izin verilmedi, o tırlar içeri alınmadı. Şimdi bu tarz görüntüler, elbette ki farklı alternatifler bulunabilir vesaire, Türkiye ile Kürtler arasındaki, yani genel Kürt kamuoyu arasındaki ilişkide mesafe açan meseleler. Fakat şu noktada ilişkinin değişmeye başladığını da söylemek gerekiyor. 30 Ocak anlaşmasında belli ki Türkiye'nin pozitif bir katkısı olmuş. Yani çatışma Kürt demografik sınırlarına ulaştığında Türkiye, Şam'ın buradan itibaren saldırıyla değil anlaşmayla meseleyi götürmesiyle ilgili bir teşvikte bulunmuş görünüyor. Bunu nereden anlıyoruz? Bunu Aldar Halil'in kendi açıklamasından anlıyoruz. Yani YPG yetkilisi Aldar Halil diyor ki: "Türkiye, Türkiye'deki süreç daha da bozulmasın diye düşmanca tutumunu değiştirdi." Şimdi bu, Türkiye'nin 30 Ocak itibarıyla Kürtlerle ilişkisini değiştirdiği anlamına geliyor. İkincisi Aldar Halil başka önemli bir şey söylüyor: "Bizim Türkiye'nin razı gelmediği bir anlaşmayı yapmamız mümkün değildi." mealinde bir şey söylüyor. Dolayısıyla iki şey söylüyor: Türkiye artık bizimle ilgili belki bazı kazanımlar elde etti, Kürtler daha düşük risk teşkil edebilecekleri sınırlara çekildiler vesaire ancak şunu söylüyor; 30 Ocak itibarıyla Türkiye'nin anlaşmada pozitif bir rolü olduğunu ve kendilerinin de Türkiye ile ilişkilerinin gelişeceği bu bugünkü koşullar altında, bakın önceki koşullar değişti, bugünkü koşullar altında bu tablo Türkiye ve Kürt ilişkilerinde yeni bir fırsat penceresi açıyor. Hem Rojava Kürtleri açısından hem Türkiye'deki Kürt elitler açısından söylüyorum bunu. Bu da artık Türkiye ile ilişkilerin hem Türkiye'yi gözeten hem de pozitif bir aksa geçmesi gereken bir eşikten bahsediyoruz. Hem Türkiye hükümetinin burada önemli bir sorumluluğu hem de Rojava ve Türkiye'deki Kürt siyasi elitlerinin burada yeni bir söylem, kavram ve yaklaşım setine ihtiyaçları olduğunu görüyoruz dolayısıyla.

Ruşen Çakır: Bu bağlamda tabii Suriye'de yaşananlar bir başka olayı da gösterdi: Silah meselesini. Artık silahla bir yere kadar gelip bir yerden sonra gidilemediğini Suriye örneği çok net gösterdi. Yani şöyle söyleyeyim; iki taraf kimsenin katkısı olmadan savaşsaydı ne olurdu bilemiyorum ama bu haliyle mesela Suriye'de Kürtlerin ABD desteği olmadan silahlarının bir anlamı da kalmadı. Şimdi bunu Türkiye'ye taşıyacak olursak 16 aydır bir sürecimiz var ve temel meselesi silah bırakma üzerine kurulu, örgütün kendini feshetmesi üzerine kurulu ama hâlâ taraflar bu konuda tam netleşebilmiş değil. Yani şöyle söyleyeyim; mesela kamuoyu araştırmalarında biliyorsun "silah bıraksa iyi olur" diyor insanlar ama bırakacağını sanmıyor. Diğer taraftan da Kürtlerden de "iyi olur ama…" diye bir devlete güvensizlik var. Ne dersin? Artık silah meselesi genel olarak, Kürtler ama özel olarak Türkiye'nin gündeminden artık rahatlıkla çıkabilir kıvama geldi mi?
Reha Ruhavioğlu: Silahla ilgili şunları söyleyebiliriz: Birincisi zaten Türkiye sathında 2015 şehir çatışmalarından bu yana Kürt kamuoyunun artık silahların devreden çıkması gerektiğiyle ilgili kanaati kesindi. Fakat bu güçlü bir kamusal tartışmaya dönemiyordu. Ne zamanki 27 Şubat bildirisinde Öcalan artık silahın kendini tekrar ettiğini ve anlamsızlaştığını tespit etti, o zaman kamusal tartışmalar daha da güçlendi. Biz araştırmalarımızda son 10 yıldır zaten bu gibi bulguları buluyorduk, yani Türkiye'deki Kürt kamuoyu için söylüyorum. Fakat Suriye'de bu dâhil midir değil midir tartışması hep olageldi. Ve bugün itibarıyla Suriye'de silah, mevcut sınırlarda Kürtlerin güvenliğini sağlayabilecek bir enstrüman hâlâ. Ancak Kürtler Suriye'de de bundan ilerisini silahla değil ancak siyasetle halledebilecekler. Dolayısıyla daha önce Irak Kürdistanı'nda silahtan siyasete geçen mücadele biçimi nasıl ki son 10 yıldır Türkiye'de artık nihayete ermek üzereyse, ben Türkiye'de artık silahlı mücadeleye dönüşün koşullarının kalmadığını düşünüyorum. Bu süreç nasıl tamamlanırsa tamamlansın Türkiye'de silahın devrinin tamamlandığını düşünüyorum. Dolayısıyla Irak Kürdistanı'nda başlayan, Türkiye'de devam eden ve bugün artık Rojava'da da siyasetin silahın önüne birkaç adım daha geçmesi ve siyasetin hak kazanmak üzere mücadelenin merkezine yerleşmesi gerektiği gibi bir manzara görüyoruz. Yani siyaset Irak'ta, Türkiye'de artık silahın çok önünde olması gerekiyordu; bugün artık Rojava'da da bu tartışma büyük ölçüde cevabını bulmuş görünüyor. Bugün Mazlum Abdi artık bir komutan olarak değil, artık bir sivil siyasi lider olarak daha fazla şey kazanabilir. Ve eğer ki Kürtler Türkiye'de de Suriye'de de toplumun bir parçası, Suriye'ye ve Türkiye'ye entegre ve böyle mücadele etmek gibi bir vizyon önlerine koyuyorlarsa – ki öyle diyorlar – o halde Suriye için özelde konuşacak olursak; nasıl ki Türkiye'de Kürtler sadece Kürt şehirleriyle sınırlı bir siyasi vizyon ortaya koymuyorlar, Türkiye'nin tamamıyla ilgili bir siyasi vizyon ortaya koyuyorlarsa Suriye'de de Kürtlerin Şara'ya alternatif olarak kendi siyasi vizyonlarını ortaya koymak ve kendi Suriye geleceklerini topluma anlatmak ve siyaseten güçlenmek gibi bir gündemi önlerine almalarının çok daha önemli olduğunu düşünüyorum. Şu defteri kapatmak gerekiyor: Bugüne kadar Şara uluslararası kamuoyunun desteğini de toplamak için, eski IŞİDvari bir yaklaşıma HTŞ'dir vesairedir… Şimdi Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere büyük devletler Şara'nın ya da HTŞ'nin ideolojik vasfına bakmıyorlar. Orada merkezi bir devleti inşa etme kabiliyet ve kapasitesini, potansiyelini gösteriyor mu göstermiyor mu, buna bakıyorlar ve buraya yatırım yapıyorlar. Dolayısıyla böyle teknik ve stratejik bir hesabın yapıldığı yerde siz ''Onun ideolojisi şöyledir…'' dediğinizde uluslararası aktörlerin tutumu değişmediği gibi birlikte yaşayacak olan siz iki tarafın arasındaki mesafe de açılıyor. Dolayısıyla söylemi ideolojik çerçeveden çıkarmak; stratejik, siyasi ve geleceğe odaklanan bir vizyona dönüştürmek Kürtler ve Şara arasındaki ilişkileri de pozitif anlamda destekler. Çünkü bugünden itibaren Kürtlerin Şam'da güçlenmeye artık ihtiyacı var, Ankara'da güçlenmeye ihtiyacı var, Bağdat'ta güçlenmeye ihtiyacı var. Bu başkentlerde güçlendiklerinde ancak siyaseten bir şey elde edebilecekler. Şunu da söyleyip bırakayım; SDG'nin bugünden daha güçlü olma imkânı bu koşullarda görünmüyor askeri olarak. Ama siyasi olarak yarın Suriye'de dengeler durulduğunda siyasi olarak Alevilerin desteğini, Dürzilerin desteğini, bazı Sünni Arapların desteğini alan daha büyük bir siyasi organizasyona, siyasi güce dönüşme potansiyeli çok daha güçlü görünüyor.

Ruşen Çakır: Son olarak şunu sorayım: Bu perspektiften bakıldığında, başkentte güçlenme perspektifinden bakıldığında Türkiye'ye gelelim. Bana özetle nasıl bir çözüm süreci, "ikinci sezon" dedik buna. Suriye meselesi bayağı bir karıştırdı ortalığı. Şimdi sakinleştik. Devlet Bahçeli yine malum şeyleri de söyledi. Yeni sezon başladı. Şimdi Kürtler ne yapmalı bu süreçte? Bununla bitirelim.
Reha Ruhavioğlu: Yani Ankara'daki Kürt siyasetinin de Rojava ile ilişkilenmek, oraya manevi destek ve diğer bütün destekleri göstermekle birlikte, nasıl ki Mazlum Abdi, Şara ile görüşüyor ve bundan sonraki ilişkileri onunla sürdürüyor ve bazı tavizler vererek söylemini de ona göre kurgulayarak bir stratejik iş birliğini güçlendirmeye çalışıyorsa Türkiye'de Ankara ve Kürtlerin de birbirlerine karşı söylemlerinin bu manada pozitif ve teşvik edici bir dile dönüşmesi gerekiyor. Yani "Siz orayı destekliyorsunuz" söylemi bir işe yaramadı. Ben artık Türkiye'de de Suriye'de de masanın karşı taraflarında birbirinin rakibi olarak oturanlar görüntüsünün değişmesi, bir yuvarlak masa etrafında soruna çözüm bulacak şekilde herkesin sanki mesele herkesin aynı şekilde meselesiymiş ve herkes birlikte çözüm bulmak üzere fikir teatisinde bulunuyormuş gibi hareket etmek gerektiğini düşünüyorum. Ankara'nın ne kadar bu dönüşüme ihtiyacı varsa Kürt siyasetinin de ihtiyacı var. Kürt siyasetinin ne kadar böyle bir söylem, kavram ve yaklaşım seti değişikliğine ihtiyacı varsa Ankara'nın da buna ihtiyacı var. Karşılıklı eğer Suriye'de ve Türkiye'de Kürtler bu ülkelerin entegre ve haklarını elde tutan parçaları olacaklarsa hem Mazlum Abdi'nin hem Ahmed eş-Şara'nın hem Recep Tayyip Erdoğan'ın hem de Tuncer Bakırhan ve diğer aktörlerin böyle dönüşümlere ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Bundan sonra, en az üç parçada, İran'ı çok iyi bilmediğimiz için onun üzerine konuşmuyorum, yani Irak, Türkiye ve Suriye'de en az üç parçada Kürtler ne elde edebileceklerse askeri olarak değil siyasi olarak elde edecekler ve siyasi olarak mücadele etme serüveninde dünyada kendileriyle dayanışabilecek çok büyük bir Kürt kamusal alanı ve bu Kürt kamusal alanını destekleyen büyük dost ilişkileri olduğunu da gördüler. Dolayısıyla artık dünyada bir Kürt sivil diasporası ve bunu destekleyen uluslararası bir kamuoyu var. Bu uluslararası kamuoyunun desteğini kaybetmeden kendi başkentleriyle stratejik güçlerini artıracak iş birliğini inşa etmek gibi bir siyasi vizyon var önümüzde. Ancak kimsenin dün gibi siyaset etme, dün gibi konuşma, dün gibi anlatma lüksü yok. Herkesin oturup bugün yeni ne yapacağının üzerine düşünmek ve yolu, yordamı, yöntemi, kavram setini buna göre yeniden kurgulamak gibi bir ihtiyacı olduğunu düşünüyorum ben.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Reha Ruhavioğlu yayınımıza katıldığın için. Çok sağ ol.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
15.02.2026 Mahir Çayan haklıydı: Aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde
14.02.2026 Resmen “kurucu önder” ama hâlâ tecritte
13.02.2026 Erdoğan ve ben: Bir tokalaşmanın 35 yıllık öyküsü
12.02.2026 Akın Gürlek ile yeni dönem: Sert başladı, sert sürecek
11.02.2026 Özgür Özel sarsılmış ama yıkılmamış
10.02.2026 Tüm yönleriyle Mesut Özarslan olayı
08.02.2026 Öcalan’ın sarsılan liderliğini onarma çabaları
08.02.2026 Erdoğan İslamcı mı?
07.02.2026 Mansur Yavaş neden gündemde değil?
07.02.2026 Suriye'de yaşananlar seçmen tercihlerini ve çözüm sürecini nasıl etkiler? | Hatem Ete ile söyleşi
15.02.2026 Mahir Çayan haklıydı: Aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı