Putin’in ipi

23.10.2019 medyascope.tv

23 Ekim 2019’da medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Şükran Şençekiçer hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Dün Rusya’nın Soçi kentinde saatler süren görüşmenin ardından bir mutabakata varıldı. Türkiye ile Rusya arasında Suriye’ye ilişkin 10 maddelik bir mutabakat bu. Daha önce Ankara’da Amerikan Başkan Yardımcısı Pence’le varılmış olan 13 maddelik mutabakatın ardından bu ikinci mutabakatla beraber, Türkiye’nin Suriye’deki varlığı konusunda son bir noktaya gelindi. Buna göre Barış Pınarı Harekâtı sona erdi ve bunu da ilk olarak Rus Dışişleri Bakanı Lavrov duyurdu. Daha sonra Milli Savunma Bakanlığı’ndan da bu konuda açıklamalar yapıldı. Bu askıya alınmayla, oradaki YPG’liler’in geri çekilmesi, 30 kilometre içeriye çekilmesi konusunda yeni bir zaman tanındı vs.. Bugün Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu Anadolu Ajansı’na her iki mutabakatın da siyasî başarılar olarak tarihe geçtiğini söyledi. Yani hem Pence’le, hem de Putin’le varılan mutabakatların bir başarı olduğunu söyledi. Geçen Pence’le yapılan da, dün yapılan da iktidar sözcüleri tarafından başarı olarak lanse edildi. Destekçiler de tam bir zafer olmasa bile başarı lafıyla bunu diplomatik anlamda Ankara’nın ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başarısı olarak kaydediyorlar. 
Bu ne derece doğru? Bana çok tatmin edici gelmiyor. Eğer bu Suriye olayını son bir yılın olayı olarak alırsak belki bir başarı söz konusu; ama olaya daha uzun vadeli bakarsak, ki Türkiye’de hafıza olmadığı söylenir, bu olayda da karşımıza çıkıyor. Bunun aslında bir başarı olmadığını söylemek rahatlıkla mümkün. 
Şöyle ki, Suriye Savaşı’nın başlangıcı olarak 15 Mart 2011 gösteriliyor. 2011 öncesinde Ankara ile Şam arasında çok yoğun ilişkiler vardı. Erdoğan ve Esad ailece görüşüyorlardı. Her iki ülkenin bakanları ortak Bakanlar Kurulu toplantıları yapıyordu ve Ankara o tarihte Esad’ı ve Suriye’yi uluslararası topluma yeniden kazandırmada bir tür arabuluculuk üstlenmeye niyetliydi. Hem Batı’yla ilişkilerini hem de –hatta– İsrail’le ilişkilerini düzeltme gibi bir iddiası vardı Türkiye’nin. Ve tabii ki Türkiye’nin bunu başarması halinde Ortadoğu’daki gücü iyice artacaktı. Çünkü Suriye, Ortadoğu’da genellikle İran’la paralel hareket ederek başlı başına belli bir güce sahip — Filistinliler üzerinde, Lübnan’da ve bölgenin başka yerlerinde. Türkiye bir anlamda Esad’ı İran’dan koparıp kendi yanına çekmeye çalıştı. 
Ama sonra iç savaşla beraber bu iş sona erdi. İç savaşla beraber bunun sona ermesinden sonra, bu aşırı dostluk yerini tam bir aşırı düşmanlığa bıraktı. Adı da değişti, Esad’dan Esed’liğe terfi etti. Ve Türkiye Esad rejiminin yıkılması için elinden geleni yaptı. Arap müttefikleri ile beraber ve Batılıların da çok gönüllü olmasa bile belli destekleriyle Esad’ın devrilmesi için çok ciddi bir kampanya yürüttü Türkiye. Aktif bir rol oynadı. Oradan baktığımız zaman, süreci o tarihten aldığımız zaman, iki ayrı mutabakatla varılan sonucu başarılı olarak tanımlamak kesinlikle mümkün değil. Zira Türkiye Esad’ı devirmeye angaje olmuştu. Şu anda bütün mutabakatların çıktığı kapı, artık Türkiye’nin tekrardan Suriye yönetimi ile, yani Ankara’nın Şam’la işlerini görmesi gerektiği konusu. 
Ve bu anlamda Türkiye yaklaşık 9 yıl sonra başa döndü. Tabii ki eski haliyle dostlukların olması mümkün değil; çünkü çok büyük zayiat var, çok büyük faturalar var ortada; düşmanlık da bu süre içerisinde alabildiğine arttı. Bunun telafisi çok kolay kolay mümkün değil. Ama bu noktada, mutabakatların vardığı noktada pozisyonunu değiştirmiş olan tarafın Erdoğan yönetimi olduğu anlaşılıyor. Yani Esad aynı Esad; ama Türkiye, Ankara, 9 yıl önceki pozisyonundan çok farklı bir noktada. 180 derece, tam olmasa bile yakında galiba 180’e doğru gidiyor olacağız bu gidişle, onu gösteriyor. Özellikle Soçi mutabakatında altı özellikle çiziliyor, Adana Antlaşması’nda altı çiziliyor; Ankara ile Şam’ın bir şekilde temas içerisinde olmasını gerektirecek birçok madde var orada. Zaten Ankara da sınırın korunmasının esas olarak Suriye devleti tarafından yapılmasını kabul etmiş durumda. 
Dünkü basın toplantısında Putin’in ilk sözlerinden birisinin Suriye yönetiminin Kürtlerle ilişkilerini geliştirmesi gerektiği olması ayrıca önemli bir husus. Önümüzdeki dönemde şunu kestirmek mümkün: Şam’la oradaki PYD/YPG arasında belli mutabakatların üzerine –ki şimdiden zaten geliştirildi Barış Pınarı ile beraber, en azından askerî anlamda geliştirildi–, önümüzdeki dönemde siyasî anlamda da geliştirileceğini tahmin etmek mümkün. 
İşin Şam kısmı böyle. Bir de işin Moskova kısmı var tabii. Bütün bu son birkaç yılda yaşananlara dışarıdan bakanların gördüğü, Erdoğan-Putin görüşmelerinin bu kadar yoğun olması — mesela bu sene şu âna kadar sekizinci baş başa görüşme oldu, daha önceki senelerde de çok yoğun olmuştu. Türkiye ile Rusya’nın yüzyıllara dayanan ya da on yıllara dayanan stratejik bir ilişkisi olduğu sanılabilir — ki böyle bir şey yok. Uzun bir süre, Soğuk Savaş döneminde iki karşı kutbun ülkeleriydiler ve Türkiye’de çok ciddi bir şekilde anti-komünizm üzerinden Rus karşıtlığı yapıldı. Ve bu bir anlamda resmî ideolojiydi. Ondan sonra da belli bir yakınlaşma olmakla beraber, Suriye olayı ile beraber, Suriye savaşının ardından Türkiye ile Rusya açık açık, açık bir şekilde farklı cephelerde yer aldılar. Ve bunun da zirvesi, malûm, 24 Kasım 2015’te Rus uçağının Türkiye tarafından düşürülmesiydi. O günlerde –ki 4 yıl önce, yani şunun şurası 4 yıl önceyi hatırlamak o kadar zor değil– siyasi iktidarın temsilcileri, –o dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu başta olmak üzere– bundan çok büyük bir kıvanç duydular. “Emri ben verdim” deme yarışları oldu. Rusya o tarihe yakın bir zamanda Suriye olayına askerî anlamda da müdahale etme kararı almıştı. Zaten Şam yönetimini destekliyordu ve o andan itibaren de askerî anlamda Şam’ı, Esad’ı kurtarmaya İran ile beraber soyunmuştu, bilfiil soyunmuştu. Türkiye de uçağın düşürülmesini bir anlamda Rusya’nın bu oyun planını bozmak olarak gördü ve tabii ki yanıldığı için kısa bir süre içerisinde geri adım attı. Geri adımın ötesinde bayağı bir geri çekildi. Ve o andan itibaren de belli bir süreden sonra, bu uçak olayındaki pişmanlıktan sonra da Türkiye, Rusya ile alabildiğine yoğun bir stratejik ilişki geliştirmeye başladı. 
Olayın ekonomik boyutu da çok güçlü, giderek güçleniyor. Dünkü açıklamada da bunun altı özellikle çizildi. Arada ilginç bir parantez var. 9 Aralık 2016’da Büyükelçi Karlov’un Ankara’da herkesin gözü önünde öldürülmesi olayı var. Davası sürüyor, birtakım açıklamalar yapıldı ve olay bir şekilde Fethullahçılar’a bağlandı. Ama tam olarak aydınlandığına çok emin değilim. O da bir parantez olarak duruyor. Şimdi, böyle bir ortamda Türkiye Rusya ile çok yoğun bir ilişki içerisinde ve Suriye’nin geleceğinin şekillenmesinde İran ile beraber üç ülke birlikte hareket ediyorlar. Türkiye bir taraftan da NATO üyeliğini muhafaza ediyor. 
Daha önce “Trump’ın ipi” diye yayınlar yaptım. Orada Türkiye’nin ABD’ye ve özellikle de Erdoğan’ın Donald Trump’a, Amerikan Başkanı’na bu kadar bağlı olmasının, onun üzerinden ilişkileri yürütüyor olmasının doğurabileceği sakıncalara ve doğurduğu sakıncalara dikkat çekmek istedim. Ortada zaten, görüyoruz, yaşananlar ortada. Hâlâ bir yaptırım tehdidi bir şekilde dillendiriliyor. Olmayabilir, ama şunu çok açık bir şekilde görüyoruz ki Trump’ın neyi ne zaman yapacağı belli değil. Türkiye’ye karşı da sürekli, o kaba tabirle “aşk ve nefret ilişkisi” içerisinde gidip geliyor; bunu yaparken de diplomatik nezaket kurallarına hiç uymuyor. Öyle bir derdi de yok. Şu anda Putin’in ipi söz konusu. Putin’le Trump arasında çok ciddi bir fark var yalnız. Putin bütün Rus devletini, Sovyetler Birliği’nden artan ama büyük ölçüde de birçok kurumu muhafaza edilen Rus devletini tam anlamıyla kontrol eden bir isim. Trump için aynı şey söz konusu değil. Trump’la ilişki kurarken aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri’nde Trump’la sorunu olan müesses nizamla da bir şekilde aranızı iyi tutmanız gerekebiliyordu — ki bunu Ankara pek beceremedi ve sadece Trump’la iş görme gibi riskli bir adım attı. Yani hem Trump’ın kendisine güven konusunda bir sorun varken, öte yandan Trump devlet içerisinde önemli tabii, önemli olmakla birlikte tek unsur değil, değildi ve değil, hâlâ değil. Trump’ın her istediğini yapma imkânı olmadığını, değişik şekillerde devletin başka mekanizmaları tarafından ya da yargı tarafından engellendiğini biliyoruz. Ve şu anda süren azil süreci de bunun bir başka örneği. 
Rusya’da böyle bir sorun yok. Rusya’da Putin ile ilişki kurduğunuz zaman tüm Rusya ile ilişki kurmuş oluyorsunuz. Ama Rusya ile bu derece yakın ilişki kuruyor olmak Türkiye’nin hayrına mı sorusunu sormamız şart. Neden şart? Çünkü Rusya demokratik bir ülke değil. Böyle bir iddiası da yok. Otoriter yönetim anlamında dünyada ilk akla gelen yönetim ve ilk akla gelen isim de Putin. Erdoğan’ın da böyle görüldüğünü bildiğimiz için, aslında bu ilişkinin, Erdoğan-Putin ilişkisinin normal olduğu söylenebilir, kabul edilebilir. Ama Türkiye Erdoğan’dan ibaret olmadığı için, Türkiye’nin Rusya ile bu kadar yoğun, bu kadar bağımlılık ilişkisi içerisine girmesinin Türkiye’nin geleceği için hiç de hayırlı olacağını düşünmüyorum. Çünkü Rusya dünyanın her yerinde adım adım –Ortadoğu’da şimdi çok güçlü bir şekilde– var olmaya başladı; ama onun dışında Batı dünyasında da, kendi eski hinterlandında da çok değişik mekanizmalarla nüfuzunu yaymaya çalışan bir ülke. Bir bakıyorsunuz, Batı Avrupa’daki aşırı sağ hareketleri destekliyor; bir bakıyorsunuz eski komünist ülkelerdeki otoriter ya da çok özgürlükçü olmayan rejimlerle iyi geçiniyor vs.. Böyle bir ülke ile tabii ki komşu olarak, bu kadar önemli bir komşu olarak Türkiye’nin Rusya ile çok sağlam ilişkiler içerisinde olması gerekir. Ama son dönemde yaşandığı gibi bu ilişkilerin bir bağımlılık ilişkisine doğru seyretmesi çok riskli. Putin’in Erdoğan’la yaptığı her görüşmede ya da Suriye üzerine yapılan görüşmelerde ve diğer konularda baktığımız zaman, az verip çok aldığını görmek mümkün. En azından ben böyle görüyorum diyeyim. 
Türkiye’nin şu anda bu Soçi Mutabakatı’ndan kazandığı şey nedir? YPG’nin sınırdan 30 kilometre aşağıya çekilmesinin Moskova tarafından da kabul edilmesi. Dolayısıyla Şam tarafından da kabul edilmesi. Fakat burada bir başka sorun var. Türkiye Suriye’deki Kürtler ile ilişkisini –ki ilişkisi yok artık belli bir süreden beri; tamamen bir terörle mücadele konsepti içerisinde gidiliyor– başka türlü kurma imkânına geçmişte sahipti bir ara. Denenir gibi olmuştu. Şu anda sonuçta Suriye’nin kuzeyi ve özellikle kuzeydoğusu, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı yerler olduğu için her ne kadar 30 kilometre içeriye çekilme söz konusu olsa da, bu komşuluk ilişkisinin yıllar yılı süreceğini kabul etmemiz lâzım. Orada etnik nüfusta kaydırmalar söz konusu olamayacağı için, kimse bunu dile getirmediği için, sonuçta Türkiye’nin güney sınırının önemli bir kısmının karşı tarafında Kürtler yaşıyor olacak. Bu ilişkileri başkaları üzerinden, Moskova ya da Şam ya da Tahran üzerinden kurmak çok akıl kârı bir şey değil; hele kendisi bölgede en fazla, en yoğun Kürt nüfusuna sahip bir ülke ise… 
Sonuçta bu yapılanların hepsinin geçici olduğu kanısındayım. Gelinen bu nokta ise aslında 9 yıl önce yapılmış ve hep yapılan vahim hataların… ki hatırlanacaktır, kısa bir süre içerisinde bu işin biteceği, namazların kılınacağı vs. söyleniyordu; bunların hepsi fiyasko oldu. Ve ilginçtir, dokuz yıl boyunca, yaklaşık dokuz yıl oluyor, iç savaşın başından itibaren sürekli çizgisini değiştiren, taktik ve stratejilerini, perspektifini değiştiren bir iktidar var. Ve her seferinde de kendisinin doğru olduğunu söyleyen bir iktidar var. Yani eski çizgisinden uzaklaşıyor, yeni çizgisini doğru olarak söylüyor. Anbean hep bunu tekrarlıyor. Ve bu olay bir tür milli mesele gibi görüldüğü için muhalefet de bu konuda onu çok fazla rahatsız etmiyor. En son gördüğümüz, Barış Pınarı Harekâtı’nda olduğu gibi. Bugünden bakıldığında başarı olarak tarihe geçtiği söylenen iki antlaşma Türkiye’nin dokuz yıl önceki statükosunun alabildiğine gerisinde bir anlaşma. Gelinen nokta alabildiğine gerisinde. 
Neden böyle? Çünkü Türkiye’nin 9 yıl önce aldığı yanlış kararın sonucu olduğu için böyle. Türkiye o tarihte, örneğin Esad rejiminin, Müslüman Kardeşler liderliğindeki Sünni ağırlıklı bir ayaklanma ile hızlı bir şekilde devrileceği hayalini kurarken ve işbaşına gelecek yeni yönetimin de kendi himayesi altına gireceği hayallerini kurarken, birdenbire –hatırlanacaktır, 2011’in ilk yarısında yaşandı bu–, tamamen güney sınırında Öcalan posterleri ile gösteri yapan Kürtler’le karşılaştı. Neye uğradığını şaşırdı. Daha o anda çok büyük bir şok yaşadı, hiç hesaplamadığı bir olayla karşılaştı. Bu hesaplamadığı olayla karşılaşmasının nedeni de kendisin uyguladığı yanlış politikaydı. Şimdi bu yanlış politikaların hepsinin üzeri örtülüp bugün gelinen noktada kötünün iyisi gibi olan durumları başarı olarak sunmanın çok fazla akıl kârı olduğunu düşünmüyorum. Ve gerek Ankara’da, gerek Soçi’de varılan mutabakatların da uzun vadeli olabileceği kanısında değilim. Uzun vadeli olabilmesi için Ankara ve Şam arasında çok yoğun bir şekilde görüşmelerin –karşılıklı güvene dayanarak diyeceğim ama bu güven nasıl tesis edilecek emin değilim–, yapılması gerekiyor, geliştirilmesi gerekiyor. Şu haliyle bir ara dönemdeyiz, geçiş dönemindeyiz. Harekâtın çok da uzamadan bitmiş olması en fazla sevindirici hususlardan birisi olarak kayda geçebilir. Harekât başladığı zaman çok büyük hedefler çizen herkesin, birçok kesimin şu anda varılan noktada da bunu bir başarı olarak göstermeye çalışması da ilginç bir durum olarak herhalde kayıtlara geçecektir, ya da geçmelidir diyeyim. 

Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
31.10.2019 Mustafa Yeneroğlu’nun AKP’den istifasının anlamı
30.10.2019 Türkiye’nin diplomatik olarak yalnızlaşmasının şifresi: “Yok hükmünde”
29.10.2019 Cumhuriyet 96 yaşında: Özgür, eşit ve kardeş miyiz?
28.10.2019 IŞİD ve benzerlerini anlamak
25.10.2019 Barış Pınarı Harekâtı bitti ve Erdoğan’ın hedefi yine ve yeniden Kılıçdaroğlu
24.10.2019 YPG terörist değil miydi?
23.10.2019 Putin’in ipi
22.10.2019 Ankara medya savaşını neden ve nasıl kaybetti?
21.10.2019 Kürtler ırkçılık mı yapıyor?
18.10.2019 “Yepyeni Türkiye”ye ne oldu?
31.10.2019 Mustafa Yeneroğlu’nun AKP’den istifasının anlamı
17.10.2019 The Kurdish question is now on the world agenda
11.10.2019 La Turquie doit-elle craindre DAESH ?
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı