Prof. Seda Demiralp ile söyleşi: Dünyada ve Türkiye’de yaşananlar seçmenlerin duygularını nasıl etkiliyor?

09.04.2026 medyascope.tv

9 Nisan 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Işık Üniversitesi'nde Duygular ve Siyaset Laboratuvarı'nın direktörü olan Profesör Seda Demiralp ile birlikteyiz. Onunla Türkiye'de ve dünyada yaşanan olayların seçmen duygularını nasıl etkilediğini konuşacağız. Hoş geldin Seda.
Seda Demiralp: Hoş bulduk. İyi yayınlar.

Ruşen Çakır: Sağ ol. Bu laboratuvar ne zamandır var ama bayağı bir gelişme katettiniz, değil mi?
Seda Demiralp: Evet evet, iki yıldır var. Duygu çalışıyoruz. Daha çok odak grup şeklinde, daha çok kalitatif çalışıyorduk. Şimdi kantitatif çalışmalara da başladık. Senede dört kere yapmayı planladığımız bir endeks var: Duygusal Dirençlilik Endeksi, Toplumsal Dirençlilik Endeksi var burada. Şimdi ilkinin verileri gelmeye başladı aslında. Yakında lansmanı da olacak. Bugün birazcık onlardan da taze veriler olacak.

Ruşen Çakır: Burada tam olarak ne yapmayı istiyorsunuz? Yani neyi ölçüyorsunuz?
Seda Demiralp: Burada bir taraftan toplumun risk algısına bakıyoruz. Yani başta siyasi olmak üzere ama siyasi ve ekonomik anlamda ne kadar risk algıladığını ve bu algıladığı riske nasıl tepkiler verdiğini; bu geri çekilme ya da teslim olma şeklinde olabilir. İşte apati olabilir. Uzun süredir çalışıyorum biliyorsun; yani "ilgilenmiyorum" şeklinde bir mesafelenme olabilir veya cesaret gösterme olabilir. Yani gördüğü olumsuzluk karşısında, tehdit karşısında cesaret alma, kendini yine de ortaya koyma olabilir. Bu davranışlardan hangisinin hangi duygularla birlikte geldiğini düzenli olarak izlemeye çalışacağız bakalım.

Ruşen Çakır: Seninle daha önce de bu konuları konuşmuştuk ama elimizde yeni bulgular var; sizin elinizde daha doğrusu. Onlar üzerinden gidelim ve izleyiciler biraz daha iyi anlasınlar. Mesela ilk olarak sorduğunuz insanların duygularıydı. İktidar ve muhalefet seçmenine soruyorsunuz. Burada baktığımız zaman hayal kırıklığı mesela muhalefet seçmeninde daha güçlü, iktidar seçmeninde daha zayıf. Ama bazı şeylerde, mesela şaşkınlık, kafa karışıklığında aynı oran görüyorsun.
Seda Demiralp: Şöyle; şimdi burada duygu deyince neyle ilgili duygusu olduğunu belirtmemiz lazım. Burada: "Türkiye siyaseti size hangi duyguyu uyandırıyor?" sorusuna olan cevapları bunlar. Şimdi burada tabii iktidar seçmeninde hayal kırıklığını biraz daha düşük ölçtük belki ama yine de çok yüksek ölçtük. Yani iktidar seçmeninde de muhalefet seçmeninde de hayal kırıklığının çok yüksek olması dikkat çekici burada veya kaygı duygusunun; bu iki olumsuz duygunun hem iktidar hem muhalefet seçmeninde Türkiye siyaseti ile ilgili en çok hissedilen duygu olması önemli.

Ruşen Çakır: Evet. Bu şimdi korku, kaygı, endişede %40'a yakın iki tarafta da.
Seda Demiralp: Çok yüksek kaygı demek bu. Burada yani partizan değiliz; hiç partizan olarak ayrılmamış buradaki bu iki olumsuz duyguda katılımcılarımız, vatandaşlar. Ama başka duygularda farklılaşma başlıyor. Mesela bir tanesi öfke. İktidar seçmeninde öfke yok. Yani Türkiye siyasetine yönelik öfke yok. Öfkesi var tabii olumsuz yaşadığı şartlar yüzünden. Ama ne olmuş? O öfkeyi — onu da kalitatif çalışmalarda daha yakından izliyoruz — başka aktörlere yöneltmiş. Mesela dış güçlere yöneltmiş, işte piyasa aktörlerine yöneltmiş ama siyasete, siyaset aktörlerine, kurumlarına, siyasi iradeye ve idareye yöneltmemiş. Bir başka ayrıştıran duygu umut. Umut ve coşku aslında; ikisini birden söyleyebilirim. Bu da iktidar ve muhalefet seçmenlerini çok ciddi ayırıyor. İktidar seçmenlerinde bütün bu olumsuzluklara rağmen, mesela hayal kırıklığı ve korkuya rağmen, bir taraftan da umut ve coşku var. Bu çok önemli. Muhalefet seçmeninde bu yok. Yani biz ona "ilişki içi kırgınlık" dedik raporumuzda. Bir kırgınlığı var ama bir taraftan hâlâ ilişki içinde kopmuş değil. Onu da umutla sağlıyor tutunmayı. Peki o umut nereden geliyor? İşte coşku diyoruz ya, aslında o bir ipucu. Onu da yine kalitatif çalışmada anlıyoruz. Birebir görüşmelerde, yüz yüze görüşmelerde. Mesela ekonomi değil o konu. Ekonomiyle ilgili bir umut yok. Ama mesela dış politika, işte savunma vesaire; bu alanlarda Türkiye'nin bir marka olduğu algısı satın alınmış iktidar seçmeninde ve "Evet, ekonomi, içeride olup bitenler, buralar kötü ama işte dış politika, güvenlik, güçlü Türkiye..." buralardan gelen bir coşkusu ve umudu var. Muhalefet seçmeninde ise bunlar yok. Karşılığında diğer bahsettiğimiz hayal kırıklığı ve kaygıya ek olarak ciddi bir öfke var, siyasete yönelik öfke.

Ruşen Çakır: Şimdi "Türkiye'nin en önemli sorunu" konusunda mesela ekonomi konusunda da bayağı bir neredeyse yakınlık var sanki.
Seda Demiralp: Tabii, çok ciddi. Burada da hiç partizan ayrılmamışız aslında. Türkiye'nin en önemli sorunları konusunda bayağı benzerlikler var. Ekonomi iki taraf için de, iktidar ve muhalefet seçmeni için de en önemli sorun; açık arayla en başta geliyor. Adalet geliyor ondan sonra. Şimdi burada şu şekilde sorduk: En önemli sorunu sorduk, iki tane seçebileceklerini söyledik. Dolayısıyla tek bir tane değil, iki tane seçebiliyorlardı. Ekonomiyi herkes seçti diyelim kabaca. Ondan sonra adalet meselesi geliyor. Şimdi adaleti de birkaç farklı şekilde sorduk. Adaleti genel olarak da sorduk, mesela gelir adaletsizliği diye de sorduk. Suç oranlarını bir kenara koyduk; hani yüksek suç oranlarını, onu da adaletle bağlayabilirsin. Şimdi suç oranları mesela yine iki tarafın da çok ciddi olarak problem olarak gördüğü bir şey. Gelir adaletsizliği keza öyle. Ama adaleti tek başına sorduğunda, birazcık daha siyasi adalet olarak algılandığında, işte demokrasiyle bağlantısı üzerine algılandığında daha muhalefet seçmeninin tepki verdiğini, iktidar seçmeninin o kadar tepki vermediğini görüyoruz. Ama kendi hayatıyla ilgili bir adaletsizlik; yani gelir adaletsizliği de onun doğrudan kendini etkiliyor. İşte suçla mücadele anlamında suçluların cezalandırılmadığı, yeterince cezalandırılmadığı fikri; bu da kendisini doğrudan etkiliyor. Kendini doğrudan etkileyen konularda iktidar seçmeninin de muhalefet seçmeniyle benzer refleksler ve tepkiler gösterdiğini görüyoruz. Nitekim biz Şubat'ta da bu soruyu sormuştuk. O zaman da mesela kalitatif çalışmada sormuştuk; işte mavi yakalarla özellikle ilgilendiğim, onlara odaklandığım bir kalitatif çalışma vardı. Mesela orada, bu kesimde, iktidar seçmeni mavi yakalarda adaletle ilgili ve Adalet Bakanlığı'nın değişmesiyle ilgili çok şey vardı, ifadeler vardı. Akabinde işte Adalet Bakanı değişti zaten. Yani iktidarın en tepesine öfke yönelmiyor ama daha ara aktörlere yönelebiliyor demiştik ya; mesela bazen bakanlar böyle olabiliyor, bunlardan birisi olabiliyor. Ama iktidarın en tepesine yönelik duygular iktidar ve muhalefet seçmeninde çok farklı. İktidar seçmeni en tepeyi daha korunaklı bir yere koyarken muhalefet seçmeni tepkisini buraya da yöneltiyor.

Ruşen Çakır: Şimdi bu dünyadaki gelişmeleri sormuşsunuz. "Uluslararası gelişmeler beni normalden fazla korkutuyor" önermesine katılım/katılmama konusunda bir tarafta iktidar seçmeni var, bir tarafta CHP seçmeni var, bir tarafta da diğer partiler var. Neredeyse soruların hepsine cevaplar aynı.
Seda Demiralp: Evet. Burada herkes çok korkuyor. Burada varyasyon pek yok. Zaten biraz önce duyguları sorduğumuzda da kaygı hiç partizan ayrılmamıştı. İktidar seçmeninde de muhalefet seçmeninde de Türkiye siyasetiyle ilgili sorduğumuzda da çok kaygılıydı. Uluslararası gelişmeleri, işte savaşlar vesaire, bunları sorduğumuzda da aynı şekilde partizan farklılık yok. Herkes çok korkuyor. Bu korkuya ama verdiğimiz tepkilerde farklılıklar başlıyor.

Ruşen Çakır: Orada o zaman öteki tabloya bakalım. "Dünyadaki gelişmeleri düşündüğümde yetkileri geniş, güçlü bir liderle daha güvende olacağımı düşünüyorum" önermesine iktidar seçmeni çok daha güçlü bir şekilde karşılık vermiş.
Seda Demiralp: Ama muhalefet seçmeni de ciddi bir karşılık vermiş. Şimdi bu da önemli. Şimdi son yılların siyasi tablosunu anlatmamız gerekse ne deriz? Bir taraftan işte güçlü adam siyasetinin yükselmesi deriz, kurumlardansa işte siyasi aktörlerin öne çıkması deriz. Bir taraftan güvenlik krizi deriz son yıllarda değil mi? Sürekli, yani işte "3. Dünya Savaşı çıktı çıkacak" derken işte İran, işte nükleerler vesaire, ciddi bir korku içerisindeyiz. Bu korku bu son 20 yılın güçlü adam trendini daha da mı kuvvetlendirecek? Yani bu bir trend gibiydi, kalıcılaşacak mı diye hep soruyoruz ya; birazcık bunu görmek istedik. Şimdi evet, güçlü adam siyasetini güçlendiren bir etkisi var savaşların ve kaygıların. Hem iktidar hem muhalefet seçmeninde bu eğilim var. Ama şimdi bazen savaşlar şöyle de yorumlanıyor: Yani mevcut iktidarları güçlendirmek. Mesela ekonomik krizler mevcut iktidarları zayıflatır ama güvenlik krizleri mevcut iktidarları güçlendirir diye düşünürüz genelde. Şimdi burada bir nüans görmeye başlıyoruz. Evet, güçlü adam siyasetine talep hem iktidarda hem muhalefette artıyor ama hangi güçlü adam?

Ruşen Çakır: Peki bir de son tabloya da bakalım. Orada da "Uluslararası gelişmeleri düşündüğümde bir iktidar değişikliği fikrine daha soğuk yaklaşıyorum" denmiş. Burada her şey ortaya çıkıyor.
Seda Demiralp: Burada da onu görmek istedik. Burada her şey ortaya çıkıyor. Burada o derece bizi muhafazakârlaştırmadığı; yani evet, bir kaygımız var, güvenlik korkumuz var ama "Tamam o zaman yer değiştirmeyelim, iktidar değişmesin" diye ortak bir tutumumuz yok. İktidar seçmeninde bu duygu çok kuvvetli. Bunu da yine işte kalitatif çalışmada mavi yakalarla ilgili yazdığım raporda şöyle ifade etmiştim, hatta bir katılımcının ifadesini koymuştum rapora. Şöyle diyordu o iktidar seçmeni katılımcı: "Ya bir deprem oluyor düşünün, deprem sırasında bir odadan bir odaya geçer misiniz yerinizde mi durursunuz?" Hani birtakım şikâyetlerinden bahsetmişti iktidarla ilgili ama "Şu şartlar altında değişim zamanı değil" şeklinde ifadesi olmuştu. Ama burada görüyoruz ki bu, evet iktidar seçmeninde kuvvetli bir yaklaşım mevcut; işte krize, dünya global krizine karşı, güvenlik krizine karşı, savaşlara karşı. Ama muhalefet seçmeni böyle demiyor. Evet, güçlü adam istiyor ama mevcut güçlü adam siyasetini istemiyor. Yani muhalefet kendi güçlü adamını arıyor diye yorumlayabiliriz bence bu en son grafiği.

Ruşen Çakır: Peki o zaman bütün bunlardan hareketle, 19 Mart'ın birinci yılı değerlendirmesi; geçen Veri Enstitüsü'nün bir araştırması yayınlandı biliyorsun ve ben de enstitü direktörüyle de burada bir yayın yaptım. O araştırma bulguları muhalefet partisini, CHP’yi biraz rahatsız etti ama sen de baktın onlara. Yani insanların hep bir rezerv koyarak ama bir tür kanıksama hali olduğu, birtakım şeylerin normalleştiği gibi birtakım bulgular var. ‘‘Bu zaten sürdürülebilir miydi?’’ diye bir soru da var. Yani 19 Mart'tan bu yana yüzü aşkın miting yaptı CHP ve hâlâ operasyonlar var. Mesela bugün yine Ankara İl Başkanı gözaltına alındı, Bornova İlçe Başkanı gözaltına alındı. Sürekli... Bursa oldu, işte daha önce Uşak oldu. Siz tabii burada muhalefeti, muhalefet seçmenini, iktidar seçmenini ayrı ayrı da ölçüyorsunuz; CHP seçmeninin şu son bir yıldaki ruh hâli, duygu hâli nedir?
Seda Demiralp: Şöyle; yani biz de aslında hem 19 Mart'tan hemen sonra sahadaydık hem de işte yakın zamanda sahadaydık. Hâlâ şu an sahadan verimiz geliyor. Ama 19 Mart'ta meslektaşlarım Aykut Öztürk ve Uğur Özdemir'le yaptığımız çalışmada biz de benzer şekilde ciddi bir yükselme görmüştük CHP'nin destek oylarında. Kararsızların azaldığını; aslında kararsızların hem iktidar hem muhalefet lehine azaldığını ama daha çok muhalefet lehine azaldığını, CHP'nin kendi seçmenine ek olarak kararsızlardan ve biraz da merkez sağdan destek aldığını ve son verilerde şunu görüyoruz: Biraz bu ortadan, kararsızlardan gelen seçmenlerde tekrar eski geldikleri yerlere doğru hafif bir çözülme var. Ama bence bundan daha dikkat çekici olan CHP'nin kendi seçmenini aynen koruyor olması. Yani 2024'te CHP'ye seçim kazandıran rüzgâr hâlâ esiyor. Bütün bu baskılara rağmen, yani belki tarihin en büyük baskısını yaşarken, kendi seçmenini koruduğunu görüyoruz. Anladığım kadarıyla Veri Enstitüsü de aynı şekilde CHP'nin kendi seçmeninde bir fire olmadığını gözlemliyor ve daha çok 19 Mart sonrası dışarıdan gelen, olup bitenlere olan tepkiyle birlikte gelen oylarda birazcık dağılma; belki geçişken seçmenler aslında bizim de dediğimiz. Şimdi biz aslında geçişken seçmenlere yakından bakıyoruz. Onların nelere tepki verdiği, onları neyin mobilize ettiği... Dolayısıyla CHP açısından meselede bu mesela mitinglerden bahsedecek olursak, mitinglerin daha çok kendi seçmenine yönelik olduğunu varsayarsak etkili olmuş diyebiliriz. Çünkü kendi seçmenini korumuş. Peki bu daha hareketli geçişken seçmenlerde durum ne? Onları mobilize eden neydi 19 Mart sonrası, şimdi niye aynı duyarlılığı belki görmüyoruz diyebiliriz. Mesela "Türkiye'nin en önemli sorunu nedir?" grafiğine biraz önce bakmıştık. Geçişken seçmenler için biz buna daha detaylı baktığımız zaman veya duygularda da geçişken seçmenlere detaylı baktığımız zaman şunu görüyoruz: Bu seçmen gruplarında tamam, bildiğimiz çok kuvvetli partizan şeyler yok. İktidara da muhalefete de kendini daha eşit mesafede hissediyor. Çok öfkeli değil olup bitenlere ama bir adaletsizlik duygusu var. Mesela adaletin Türkiye'nin en önemli sorunu olduğunu söyleyenler çok ağırlıkla geçişken seçmenlerden geliyorlar. Yani en çok geçişken seçmenler aslında adalet meselesine, işte suçla mücadele, adaletsizlik meselesine takılmış durumdalar. Mesela demokrasi kavramı üzerinden değil belki ama adaletsizlik kavramı üzerinden bu kesime çok hızlı ulaşılabildiğini görüyoruz. Bunlar aynı zamanda biraz entelektüel apati diyebileceğimiz ya da bilişsel apati diyebileceğimiz hani çok fazla da kendini yormak istemeyen ya da bilişsel enerji çok harcamak istemeyen bir seçmen grubu. Dolayısıyla bu grup, bir adaletsizlik gördüğünde refleks olarak tepki veriyor ama çok fazla orada duramıyor. Yani kanıksamak mı denir ona, emin değilim ama bu grubu uzun süreli angaje etmek için daha fazlasını yapmak gerekiyor. Birazcık bu iletişimle ilgili belki konuşmak gerek; iletişim taktikleri, iletişim yöntemleri... Bu şekilde daha siyasi pozisyonu çok kuvvetli olmayan grupları angaje etmek. Mesela dezenformasyonla mücadele. Bizim işte bu Aykut Öztürk ve Uğur Özdemir ile esas çalışmamız dezenformasyonla mücadele konusuyla başlamıştı. Geçişken seçmenlerde mesela daha böyle uzun içeriklerin, çok uzun boylu işte teyit çalışmalarının o kadar etkili olmayabildiğini; duygusal içeriklere daha çok tepki verebildikleri, mesela işte videolar, kısa videolar, duygusal olarak onları çeken mesajlar... Şimdi mesela bu İran'ın Lego videolarını konuştuk biraz önce seninle. Mesela bence tam da bu dünyada genel olarak daha ılımlı, daha ortada kendini hisseden, işte İran ve Amerika arasında çok kuvvetli bir şekilde birinden birine yakın kendini hissetmeyen kişileri hedef alan videolardı. Çünkü mesela çok ağır, savaş gibi çok ağır bir konuyu biraz işte mizah, eğlence veya müziğin getirdiği eğlence; o içerikler hem biraz komik, kara mizah hem de müzik anlamında eğlenceliydiler ve belki savaşla ilgili çok fazla bir şey okumak istemeyen, izlemek de istemeyen kişileri angaje ettiler ve tamamen duygu üzerinden; yani o videoların esas içeriği belli bir duyguyu üretmesi. İşte İran'ın bir anlamda mağduriyetini veya işte Trump'ın kendini soktuğu gülünç durumlar, değil mi? Yani bunlar üzerinde düşünülmesi gereken konular. Çünkü içinde bulunduğumuz çağda çok uzun içerikler özellikle geçişken seçmenleri çok angaje edemiyor. Daha işin performatif tarafı ön planda olan, daha duyguyu öne çıkaran mesajlarla bu kesimlere hitap edebiliyorsunuz. Bir, bu bence yani bu kesimlerin desteğini sürdürebilmek için onlara yönelik iletişim yollarını düşünmek lazım. İkincisi ise vizyon meselesi. Yani ekonomi ve adalet gibi konular. Yine geçişken seçmenlerle çok yüksek duyarlılık ölçtüğümüz... Mesela demokrasidense bu konularda ayrışıyor geçişken seçmenler bilhassa bu konuları öne çıkarmalarıyla. Şimdi bunu odak gruplarda da görmüştük. Mesela ısrarla bir vizyon talebi. Peki muhalefetin vizyonu ne? Muhalefetin kalkınma vizyonu ne? Muhalefet nasıl düzeltecek bir şeyleri? Yani çünkü evet, refleks olarak olup biten siyasi adaletsizliklere tepkileri var ama eninde sonunda bu gruplar daha çok hani partizan da grupları olmadıkları için "Benim için ne var? Masada benim için ne var? Benim adaletle ilgili sorunlarımla ilgili ne var?" İşte, "Benim çocuğum bir tweeti yüzünden işten atılıyorsa...’’, hani onunla ilgili bir mevzusu var. Bir de ama esas ekonomiyle ilgili olarak yani nasıl düzelteceğiyle ilgili... Yani işte mavi yakalar için, geçişken mavi yakalar için mesela söyleyebilirim; asgari ücreti artırma vesaire türü vaatlerin artık sonuna gelindiği, mesela CHP'nin bunlarla bu gruba çok ulaşamadığını çok görmüş ve yazmıştım o raporda. Mesela, ‘‘Kaynağı nereden bulacak? Muhalefet bunu anlatsın.’’

Ruşen Çakır: Bu eskiden Özal döneminde de hep vardı; o bir şey söyleyince "Peki kaynak nerede?" deniyordu. Peki şeyi soracağım, çok açık direkt sorayım: Korku? İnsanlar korkuyor mu?
Seda Demiralp: İnsanlar çok korkuyorlar. İnsanlarda zaten genel olarak da grafikte görmüştük ya; Türkiye siyasetinin yarattığı en kuvvetli, en ortak duygularımızdan bir tanesi. Bunu aslında şimdi bu yakında tanıtımını yapacağımız Toplumsal Dirençlilik Endeksi'mizde daha somut sorularla da ölçtük. Mesela bir yanlış anlaşılma sonucu tutuklanmaktan korkmak, olup biten gözlemlediği siyasi sorunlara itiraz ettiğinde başının derde gireceğinden korkmak... Bunlarla ilgili kaygılar çok yüksek. Ve daha işin ilginci, yani iktidar seçmeninde de yüksek. İktidar seçmeni belki mesela kendisinin tutuklanmasına ihtimal vermiyor da, yani kendi tutuklanması ihtimaliyle ilgili mesela bir soruya "Hayır, tutuklanacağımdan korkmuyorum" diyor ama bunun olabilirliğini yani ortalama bir vatandaşın mevcut siyasi iktidara bir itirazı sonucu ya da siyasi görüşlerini ifade etmesi sonucu bir olumsuz sonuçla karşılaşacağı fikrine "Katılır mısın?" dediğinizde, evet katılıyor. Yani başkalarının başına kötü şeyler gelebileceğini teslim ediyor; kendisini pozisyonu yüzünden daha korunaklı görse bile. Dolayısıyla korku çok yüksek. Hem içerideki siyasi ortamla ilgili korku çok yüksek hem dünyanın gittiği yerle ilgili, savaşlarla ilgili korku çok yüksek. Dolayısıyla bu korkuyu kapsayan ama aynı zamanda cesarete dönüştürebilen birini arıyor seçmen. Cesaret, hani kendi gösteremediği noktada arkasından yürüyeceği kişinin cesaret göstermesini istiyor. Mücadeleye hazır olmasını istiyor. O kararlılığı görmek istiyor.

Ruşen Çakır: Peki sen bu anket araştırmalarının dışında bir gözlemci olarak, siyaset bilimci olarak baktığında mesela şu olay çok benim dikkatimi çekiyor; herkesin de çekiyordur. Ben artık "muhalefet partileri" demeyi bıraktım, "iktidarda olmayan partiler" diyorum. Çünkü birçok partinin muhalefet yaptığına emin değilim. Bu 19 Mart'la beraber çok netleşti sanki. Ne dersin?
Seda Demiralp: Evet. Şimdi apati konuşurken belki bazı partilerin de daha apatetik bir duruma girdiğini söylemek mümkün. Yani siyasete mesafelenme. Bu mesafelenmeyi de anlatırken hani şöyle demiştim ya; yani tam bir... Hani bir tweette de onu yazmıştım: "Türkiye'de apati yüksek ama bu apatiyi tam bir umursamazlık gibi değil, belki bir süreliğine enerjisini, pozisyonunu korumak amaçlı saklanma, kendini korumaya alma gibi yorumlamak lazım" diye. Bazı partiler için de belki onu söylemek lazım; biraz kendilerini saklamaya alıp bir sonraki seçim dönemine kadar korunmaya çalıştıklarını düşünüyorum. Ama tabii bu da bir risk. Yani seçmenin tepki görmek istediği noktada tepki vermiyorsanız mesela veya işte dayanışma görmek istediği yerde bir dayanışma içinde değilseniz bunların da bedeli olabilir. O riski göze alıyorlar demek ki.

Ruşen Çakır: Burada şöyle bir husus var: Şimdi daha önce yaşanmış olan bir Altılı Masa deneyimi var CHP'nin ve fiyaskoyla sonuçlandı. Ondan sonra CHP bir "Türkiye İttifakı" diye bir şey söyledi ve yerel seçimde bundan bayağı istifade etti. Yani %37 oy aldı vesaire. Ama Türkiye'deki seçim sisteminde, özellikle cumhurbaşkanlığı sisteminde kimse tek başına iktidara gelemiyor. Sonuçta "ittifakı tabanda kurarız" söylemi bir yerde yürümeyecek herhalde değil mi? Yani bir şekilde partilerin bir yan yana gelmeleri, ittifak arayışları içerisine girmeleri vesaire gibi birtakım şeyler. Çünkü mesela diyorsun ya, güçlü bir iktidar istiyor insanlar. Güçlü bir iktidar görünümü verebilmek için ne yapabilir?
Seda Demiralp: Yani o birazcık karizmatik lider arayışı gibi de okunabilir ve muhalefetin, muhalefet seçmeninin karizmatik bulduğu işte Ekrem İmamoğlu gibi işte Mansur Yavaş gibi siyasi aktörlerin çok da gündeminde görünür olamaması; yani işte Ekrem İmamoğlu'nun tutukluğundan ötürü bu iki ismin çok ön planda olmamasıyla da biraz ilgili olduğunu düşünüyorum. Hani biraz önce dedik ya kararsız geçişken seçmenlerin 19 Mart'ta CHP'ye yönelik bir hareketleri olmuştu; şimdi birazcık onların daha dağılır gibi olduklarını. Şimdi bu grubu çeken özelliklerden birisi de bu, yani karizmatik lider arayışı. Dolayısıyla bu isimlerin, karizmatik isimlerin öne çıkmasıyla bu toplaşmanın yine de tabanda da yapılabileceğini düşünüyorum. Ama koalisyon tabii ki her zaman asimetrik siyaset ortamında ilk aranacak, ilk başvurulacak yöntem. Ama koalisyon hani partiler arası görüşmelerle de olabilir, bir karizmatik liderin kendi gücüyle duygu seviyesinde yarattığı çekim sonucunda da olabilir. İkisinin de olabileceğini düşünüyorum. Ama işte bu isimlerin öne çıkıp çıkmaması ile ilgili bir şey.

Ruşen Çakır: Tabii orada muhalefetin önündeki en önemli sorun; Ekrem İmamoğlu'nun tutuklu ve diploma iptalinden dolayı da cumhurbaşkanı adayı olarak yarışamayacağı an itibarıyla...
Seda Demiralp: Evet.

Ruşen Çakır: Tutukluluğu tek başına engel değil; Selahattin Demirtaş yapılabilmişti, aday olabilmişti ama üniversite mezunu sayılmadığı için olamıyor. O zaman hep dönüp dolaşıp Cumhuriyet Halk Partisi'nin adayı meselesine geliyoruz. Bunların mesela bugünden tartışılması seçmen, kararsız seçmen ya da CHP seçmeni; bunların şimdiden tartışılmasını tercih eder mi? O konuyu ölçebiliyor musunuz?
Seda Demiralp: Onu o şekilde ölçmedik ama yani bu iki ismin popülerliğini vesaire bunları ölçtük tabii de zamanlamasıyla ilgili soru sormadık. Ama şimdi o konu, 2023 seçimlerine giderken çok konuşmuştuk onu; "adaylık konusunu tartışmak için erken mi değil mi?" Orada farklı bir durum vardı; orada çok ciddi bir güvensizlik vardı aslında. Yani seçmenin istediği birtakım isimler vardı; ya Ekrem İmamoğlu ya işte Mansur Yavaş olsun istiyorlardı. "Bizim istediğimiz dinlenecek mi dinlenmeyecek mi?" meselesi vardı. En azından bazı aktörler için bu çok önemliydi, bu iki isimden birisinin olması. Dolayısıyla "Bize rağmen bir isim mi dayatılacak?" şüphesi vardı. Yani orada içeride bir ayrılık oluşmuştu bu konu üzerinden. Kimin adayı olacağıyla ilgili bir ayrılık oluşmuştu. Dolayısıyla "Bu tartışmalar olursa çok prematüre bir ayrılık başlar, kaşınır, bölünme mi olur?" gibi bir mevzu vardı. Şu an öyle bir şey yok. Yani bana göre 19 Mart'tan sonra o konu kapandı. Yani "Ekrem İmamoğlu mu, Mansur Yavaş mı, o mu, o mu?" Ben aynı şekilde bir ayrışım olduğunu düşünmüyorum. Artık kim olursa onun etrafında toplanabileceğini düşünüyorum. Fakat karizmanın aktarılması, bu isimlerin ön planda mümkün olduğunca olması; aday olup olmamanın dışında mümkün olduğunca ortada olup kendi karizmalarını aktarmalarının önemli olduğunu düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Peki son olarak şunu sormak istiyorum. 19 Mart'tan bu yana özellikle 19 Mart'ın ilk günlerinde hep şu söylendi: "Cumhuriyet Halk Partisi toplumsal muhalefetle buluştu" dendi. Bilmiyorum katılıyor musun ama şu anda toplumsal muhalefet derken insanlar neyi kastediyor? Yani kurumsal olmayan ama rahatsız olan insanları mı kastediyor?
Seda Demiralp: Evet. Belki de bizim "toplumsal direnç" dediğimiz de benzer bir kavram. Yani bir siyasi risk... Çünkü mevcut durumu riskli bulabilirsiniz, bulmayabilirsiniz. Riskli buluyorsanız ona karşı bir dirençliliğiniz ya vardır ya yoktur. Toplumsal muhalefet birazcık aslında buraya direnç göstermek isteyenlerin, "direnç gösterilsin" isteyenlerin davranışlarıyla veya duygularıyla bir dirençlilik içinde olan ve olmak isteyen insanların bir tahayyülü, bir arada tahayyülü aslında. Bir parti bunları mobilize edebilir işte en etkili olarak. Ama ‘‘toplumsal muhalefet’’ deyince birazcık oradaki muhalif enerjiyi anlıyorum ben. Partilerin rolü de o enerjiyi mobilize etmek.

Ruşen Çakır: Orada tabii şu sorun da oluyordur herhalde: Kurumsal partilere o toplumsal direncin nasıl baktığı meselesi. Yani partilerin yeterince kendilerindeki direnci mobilize edip edemediği konusunda da herhalde birtakım...
Seda Demiralp: Evet. Partiye mesela ‘‘yeterince mobilize edemiyor, yeterince cesur değil’’ gibi görülebilir. Mesela CHP'nin eski yönetimi ile ilgili duygu buydu; sürekli bir hayal kırıklığı. Yani seçmende bir dirençlilik vardı; bir değişim arzusu, bir mücadele arzusu ve tutkusu varken liderlikte bunu görmüyordu. Aşırı uzlaşmacı, yeterince mücadeleye nefesi yetmeyecek gibi görünen bir lider görüyordu. Ve burada da bunu değiştirmekle ilgili de kendini de etkili görmüyordu. Yani "Değil mevcut iktidarı değiştirmek, partimin tepesini bile değiştiremiyorum" duygusundan gelen bir yılgınlık vardı. Aslında yılgınlık, apatinin en temel sebebi: "Hiçbir şeyi değiştiremiyorum" duygusu. Şimdi bence bu mitinglerin en büyük farkı, bir kere CHP içinde bir iktidar değişikliği, değişimci bir hareketin olmuş olması; seçmenin karizmatik bulduğu isimleri öne çıkarmaya açık bir yönetim olması, bunlar çok büyük bir fark yarattı. Bunun dışında da bu mitinglerin bence en önemli fonksiyonu seçmen için bir "Senin için kavga ediyorum, senin için kavga etmeye, mücadele etmeye hazırım, korkmuyorum" mesajını vermek. Bazen de fazla önünde gidebilirsiniz. Yani seçmenin istemediği kadar kavgacı olursanız ondan da hoşlanmaz. Mesela mücadeleci olmayı istiyor ama gereksiz kavgalara girmek de istemiyor seçmen. Mesela bazen kullanılan dilin çok sert olmasından hoşlanmayabiliyor. Yani kendi seçmeni için değil ama mesela geçişken seçmenler için bunu söyleyebilirim; yani mücadele, kendisinin ihtiyaçları konusunda, işte ekonomi, adalet vesaire mücadele etmek, nefesin yetmesi... Bunları istiyor ama sert bir dilin kullanılmasından geçişken seçmenlerin mesela çok hoşlanmayabildiğini biliyoruz. Mesela biraz önce duygu haritasına bakmıştık ya; iktidar ve muhalefet seçmenlerinin öfke konusunda ve umut konusunda ayrıldığını söylemiştim. ‘‘Muhalefet seçmeninde öfke var, iktidar seçmeninde yok’’ demiştim. Şimdi ‘‘Geçişken seçmenlerin peki duyguları nedir?’’ diye bakarsan en net görebildiğimiz şey; ortak olan hayal kırıklığı, kaygı; bunlarda zaten hepimiz beraberiz. Geçişken seçmenler bir açıdan muhalefete, bir açıdan iktidar seçmenine benziyorlar. Muhalefete benzeyen tarafları umutlarının az olması ama iktidar seçmenine benzeyen tarafları da siyasete yönelik öfkelerinin pek fazla olmaması. Dolayısıyla bu gruba çok öfke diliyle yaklaştığında ona karşılık vermiyor. Çünkü istemediği bir kavgaya itiliyormuş gibi hissediyor. O daha çok mevcut durumla ilgili umutsuzluklarının kapsanmasını, ona çözüm önerilmesini istiyor. Dolayısıyla tüm seçmenlerin de duyguları aynı olmadığı için birazcık farklı seçmenlere farklı zamanlarda mesajlar ve duygu diliyle hitap etmek gerekiyor. Ama genel olarak söyleyebileceğimiz; ciddi bir hayal kırıklığı içerisinde olan, korku içerisinde olan seçmene güven verecek, cesur ama gereksiz kavgalara da girmeyecek, seçmenin ihtiyacını karşılamayı öne alacak... Yani mücadelecilik evet ama her zaman gereksiz kavgalara girip seçmenin kendisini de riske atmayacak bir şey istiyor aslında orada.

Ruşen Çakır: Evet. Çok teşekkürler Seda. Ne zaman yapıyorsunuz ilk duyurunuzu?
Seda Demiralp: Bu ay sonunda herhalde yapacağız. Yani ilk tanıtımımızı bu ay sonunda yapmayı planlıyoruz. Güzel verilerimiz olacak.

Ruşen Çakır: Yılda dört kere.
Seda Demiralp: Evet, yılda dört kere yapmayı planlıyoruz.

Ruşen Çakır: Eyvallah. Hadi hayırlısı.
Seda Demiralp: Çok teşekkürler. Sağ olun.

Ruşen Çakır: Evet, Işık Üniversitesi Duygular ve Siyaset Laboratuvarı Direktörü Profesör Seda Demiralp ile seçmen duygularının Türkiye'de ve dünyadaki olaylara göre nasıl değiştiğini konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
19.04.2026 Mansur Yavaş’ın “topluca bir karar almamız gerekiyor” çağrısının anlam ve önemi
18.04.2026 Gülistan, Rojin, Rabia, Nadira, Burak ve diğerleri
17.04.2026 Okul saldırıları: Tabii ki siyasi
16.04.2026 Kindar nesil
15.04.2026 Özgür Özel AKP’lilerin aklını çelebilir mi?
14.04.2026 Çözüm sürecini esas olarak Öcalan’ın statüsü sorunu tıkıyor
13.04.2026 Netanyahu ve diğer İsrail yöneticileri niçin Erdoğan’ı hedef alıyor?
12.04.2026 CHP muhalefette niçin yalnız kaldı?
12.04.2026 Türkiye normalleşebilecek mi?
11.04.2026 Sürecin ve Türkiye’nin Demirtaş’a ihtiyacı var
19.04.2026 Mansur Yavaş’ın “topluca bir karar almamız gerekiyor” çağrısının anlam ve önemi
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı