Mümtaz'er Türköne ile siyasi merkez yeniden şekillenirken YENİ Parti, AK Parti ve Kürt hareketi

01.09.2026 medyascope.tv

1 Eylül 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Prof. Mümtaz’er Türköne ile birlikteyiz ama çözüm süreci konuşmayacağız. Daha doğrusu çözüm sürecine de değineceğiz fakat daha genel bir siyasi konuyu, Türkiye'de siyasi merkezin nasıl bir dönüşümün eşiğinde olduğunu konuşacağız. Mümtaz’er merhaba.
Mümtaz’er Türköne: Merhabalar.

Ruşen Çakır: Şimdi sen çekirdekten bir ülkücü olarak herhalde merak edip Özgür Özel'in Kayseri'deki videolarını görmüşsündür. Kayseri önce ülkücü hareketin, sonra İslami hareketin, şimdi ikisinin birden bir kalesi olarak bilinir. Ben de bayağı bir bilirim Kayseri ama herhalde sen daha iyi biliyorsundur. Ben en son 2023 seçimlerinde Kılıçdaroğlu'nu Kayseri'de yaptığı mitingde izlemiştim. Ama orada bir ittifak vardı; İYİ Parti'nin Saadet Partisi’nin de katılımıyla biraz kalabalık bir miting olmuştu. Ama Özgür Özel'in Kayseri'de halkla buluşması kendi başına yaptığı bir şey ve insanlara ‘’ya ne oluyoruz?’’ dedirtiyor. Sana da dedirtti mi?
Mümtaz’er Türköne: Kayseri ile ilgili söylediklerin çok doğru. İstanbul Türkiye'nin ortalamasını verir. İstanbul'un eğilimi neyse eninde sonunda Türkiye o mecraya dökülür diye bir kanaat vardır. Kayseri çok önceden haber verir. Kayseri, meslek itibariyle, ekonomi itibariyle, statü itibariyle siyasi gelişmelere çok duyarlı. En önce siyasi gelişmeleri satın alıp onları tüketmeye başlayanlar Kayserililerdir. O yüzden Kayseri konusundaki tespitlerinde haklısın. Evet, Türkiye’de bir şeyler oluyor; bir dip dalga, derin bir dalga bir şeyleri yukarı doğru kaldırıyor. Nereye doğru kaldırıyor, insanlar bunu öngörmekte, kestirmekte zorluk çekiyor, galiba onu konuşacağız. Büyük ölçüde kişisel kriterlere göre analizler yapılıyor. Sen benim ülkücülüğümle başladın. Ben de senin Marksistliğinle devam edeyim. Marksist sınıfsal analizlerden biraz Weberyan statüye dayalı sınıf analizlerine doğru bir analiz yapmak lazım.
Türkiye'de çok ciddi bir dip dalga var. Bu dalganın sosyolojisine dikkat etmek lazım. Biz aktüalite içinde, gündemler içinde boğulup asıl ana mevzuyu gözden kaçırıyoruz gibi geliyor bana.

Ruşen Çakır: Nedir o ana mesele tam olarak?
Mümtaz’er Türköne: ana mesele Türkiye'de siyasetin de, ekonominin de, aktüel siyasi gelişmelerin de biraz önce senin verdiğin Kayseri örneğinin de üst üste binip kesiştiği yer, orta sınıfın ortadan kalkması.

Ruşen Çakır: Peki orta sınıfın ortadan kalkması… Türkiye’de orta sınıf deyince akla, ilk olarak ‘’orta direk’’ lafı ve Turgut Özal geliyor. Özal o dönemde bayağı bir ortalığı karıştırmıştı orta direk lafıyla. Ama gerçekten ekonomide bir dönüşümü sağladı ve merkezi de yeniden inşa etti. Ama bir yerde olay tıkandı. AKP geldi. Şimdi AKP de tıkandı mı diyoruz?
Mümtaz’er Türköne: AKP tıkanmadı, tükendi. Tıkanmakla tükenmek ayrı mesele. Tıkanan açılabilir; tıkandığı yerden kurtarabilirsiniz, ama karşımızdaki manzara tam anlamıyla bir tükeniş. Ben buna bir ölüm döngüsü diyorum. İktidarların da insanlar gibi ömürleri var. İktidar bir ölüm döngüsü içine girdi, bir kısır döngü içinde debelenip duruyor. İktidar vaziyeti kurtarmak için bir şeyler yapıyor. Yaptığı şey dönüyor, dolaşıyor, aleyhine dönüyor. Yani hukuksuzluk, iktidarın elindeki gücü göstermesi, sergilemesi, muhalifleri yıldırması, bir baskı, korku ortamı oluşturması, bu şekilde iktidarını sürdürmesi açısından cazip görünüyor. Fakat hukuksuzluk ekonomiyi mahvediyor. Ekonomiyi mahvedince, bastırması, susturması gereken sesler daha da yükseliyor. Böyle bir kısır döngü içinde debeleniyor iktidar. Ben buna tıkanma değil, ‘’tükeniş’’ diyorum.

Ruşen Çakır: Peki burada şöyle bir soru var. YENİ Parti son yapılan araştırmaların çoğunda birinci parti gözüküyor. Hâlâ teşkilatlarını kurmakla uğraşıyor. Genel merkezine daha dün girebildi, ama anketlerde birinci parti olarak gözüküyor. Kimi araştırmalarda öyle göstermiyor ama benim itibar ettiğim yerlerde genellikle böyle çıkıyor. Şimdi buradaki soru şu. İşin sırrı YENİ Parti’de mi yoksa AK Parti'de mi? Yani AK Parti'nin tükenişi nedeniyle mi YENİ Parti’nin önü açılıyor? Yoksa Yeni Parti bir şekilde AK Parti'nin tükenişini de hızlandıracak bir açılım mı yapıyor?
Mümtaz’er Türköne: Biraz önceki o tükeniş diye koyduğumuz resimle alâkalı tabii. AK Parti'den itme, uzaklaştırma çok kuvvetli. Mıknatısın iten tarafı çok kuvvetli geliyor ve öyle bir manzara var ki Türkiye'de, herhalde toplumda genel olarak ve özellikle yok olan, kaybolan orta sınıfta, bu iktidarla yola devam edilemeyeceği, bu iktidarın bir çıkış yolu olmadığı kanaati giderek güçleniyor. Bu, otomatik olarak alternatif arayışına yol açıyor. Alternatif arayışında da cazip olan, iktidara rakip olacak, alternatif olacak kim varsa yöneliş ona doğru gidiyor. Ben doğrusu YENİ Parti'nin de bu anlamda bir cazibe merkezi oluşturmakta çok geç kaldığını düşünüyorum. Fakat itme o kadar kuvvetli ki, otomatik olarak o itişle ortaya çıkan dalga, fırtına, kasırga, YENİ Parti’yi çok yukarıya çıkartıyor. An itibariyle YENİ Parti’nin ekonomi politikalarıyla, sosyal politikalarıyla, güvenlik, dış politika gibi alanlarda yarattığı cazibenin eseri olan bir tablo değil görünen manzara. Büyük ölçüde AK Parti'nin itmesiyle oluşan bir manzara. O kadar kuvvetli bir itiş var ki, geminin arkasındaki çarkların çevrilmesiyle ortaya çıkan itiş gibi, otomatik olarak YENİ Partiye doğru yol alıyor.
Fakat YENİ Parti'nin, iktidar alternatifi bir parti olmanın ötesinde, bir siyasi cazibe merkezi olmasını açıklayacak bazı özellikleri var. Mesela bunların başında Ekrem İmamoğlu-Özgür Özel ikilisinin uyumu geliyor. Özellikle Özgür Özel'in gösterdiği vefa, siyasette çok rastlanan, karşılaşılan bir şey değil. Büyük ölçüde YENİ Parti'nin cazibesi bu vefa duygusu, bu ikilinin uyumundan kaynaklanıyor. Sanıyorum bu yeteri kadar görülmüyor, yeteri kadar fark edilmiyor. Yani lider özelliğine sahip iki kişi bu kadar uyumlu, birbirlerine karşı bu kadar vefalı davranıyorsa orada bir şey olmalı. Sanıyorum toplumun vicdanının, adalet duygusunun ilgisini çeken, ona cazip gelen böyle bir şey ön plana çıkıyor. Bunun tarihte de çok fazla örneği yok. Tanzimat döneminde Fuat Paşa ile Ali Paşa arasında böyle bir uyum vardır. Politikacılar hep birbirlerine rakiptir. Fırsatını yakaladıkları zaman da rakiplerini ortadan kaldırıyorlar. AK Parti'nin 2001'de işe başladığı kadroyla bugünkü kadrosu arasındaki fark, aslında siyasetin doğasına uygun kişiler arasındaki rekabeti nasıl seyrettiğini bize gösteriyor. Yakın dönemde gösterdi.
Fakat YENİ Parti'de farklı bir şey var; ben bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Yani bu ikilinin uyumunun, birbirlerine karşı gösterdikleri vefanın, ki hatırlarsın Özgür Özel'e ‘’gel politikayı Ankara'da yap’’ dediler. Pazarlıklarda bunlar konuşuldu sanıyorum, çok fazla gündem işgal etti. ‘’Ekrem İmamoğlu'ndan vazgeç’’ dediler. Çok fazla konuşuldu bunlar. Fakat yollarına başladıkları gibi devam ediyorlar. Yani bir itiş, burada bir cazibe. O cazibenin belki de en önemli çekim gücü böyle bir tablo. Tabii bunun ötesinde başka şeyler de var. Mesela YENİ Parti'de bir orta sınıf analizi yapan var mı? Weber'den sonra orta sınıf analizleri çok gelişti. Yani hem Marksist hem liberal orta sınıf analizleri var. Bunlara dayalı analizler yapan YENİ Parti'ye buna uygun stratejiler…

Ruşen Çakır: Evet var. CHP’de, Özgür Özel'in son seçildiği kongre öncesinde, parti meclisine bayağı uzman isimleri aldılar. Özellikle ekonomi konusuna hâkim isimler var, ama şu anda neler ürettiklerini tam bilmiyoruz. Yeniden şekillenmede Türk milliyetçisi siyasi partiler ve akımlar ne oluyor? Şimdi çok ilginç bir olay yaşıyoruz. Olayın lokomotifi olan Milliyetçi Hareket Partisi, çözüm sürecinin de lokomotifi oldu. Onun karşısında, ondan türemiş olan İYİ Parti, Zafer Partisi de onun tam karşısında pozisyon alıyorlar. Şimdi bunların, karşı karşıya gelmeleri ve bu çözüm süreci ve çözüm sürecinin başarılı olabilme ihtimali, en azından PKK'nın feshi ve silah bırakma diyelim, yani ‘’Kürt sorunu’’ demeyelim, ama ilk aşamasının başarılı olması hâlinde bu milliyetçi partiler merkezin neresinde yer alacaklar? Nasıl bir güç öngörüyorsun onlar için?
Mümtaz’er Türköne: Siyasi yelpazeyi sağ -uçlarında gözümüzle canlandırırsak, burada yelpazenin sol kanadına DEM, sağ kanadına MHP'yi koyarak bir yorum yapmayı denesek, çok netice alıcı, çok mantıklı, akla yatkın şeyler çıkmaz bundan. MHP'nin İYİ Parti'den ve Zafer Partisi'nden farklı bir sosyolojisi var. Bu, ideolojiye dayanan bir sosyoloji değil. Daha eski bir parti olmanın getirdiği, kurumsallaşmış yapısına dayanan bir sosyoloji. MHP'yi, merkezin taşra üzerindeki ağırlığının pek olmadığı bir parti olarak tasavvur edebiliriz sosyolojik anlamda. Özellikle taşrada, yerel siyasette.  İşte o gruplaşmalar, kişisel rekabetler, yerel siyasetteki güç arayışları, Milliyetçi Hareket Partisi'ne ciddi manada bir alan açıyor. MHP merkezi ne kadar farklı politikalar izlese de MHP'nin taşradaki bu dinamizmi, kurumsallaşmış bir yapı olarak onun ana taşıyıcı kolonlarını ayakta tutuyor. İYİ Parti'nin ve Zafer Partisi'nin henüz böyle bir sosyolojisi yok.
Bir de, sanıyorum milliyetçi partilerin konumunu öngörmeye çalışırken şunun üzerinde durmamız lazım: Çözüm süreciyle beraber, Türkiye'nin milliyetçi reflekslerinde, milliyetçi siyasi tercihlerinde bir azalma olması gerekir. Yani 1984'ten sonra Türkiye'de milliyetçilik, MHP oylarındaki artış, -91 seçimlerini hatırlarsın-, oradaki ittifak sonrasında 99 seçimlerinde gösterdikleri başarı, bütün bunların hepsi, büyük ölçüde PKK terörü, terör gündemi, Türkiye'nin güvenlik sorunlarının çok âcil hâle gelmesinin eseri oldu. Yani şunu kabul etmemiz lazım: Türkiye'de milliyetçi dalga büyük ölçüde şiddet ortamıyla beslendi; onun itmesiyle, onun yolu açmasıyla şekillendi; Yani karşı kutuplar çıktı ortaya. Yoksa Türkiye'de uçta, radikal kesimde milliyetçiliğin bu kadar fazla tavanı yoktu. Şimdi normal mecra içinde çözüm süreciyle beraber, Kürt-Türk rekabeti, Kürt-Türk karşıtlığı yumuşadığı takdirde, milliyetçilikte de bir azalmanın olması gerekiyor. Bu biraz zaman alabilir.
Fakat Zafer Partisi gibi çok radikal uçta, yani açıkça faşizan eğilimleri temsil eden partilerle, Milliyetçi Hareket Partisi gibi biraz daha geleneklerine bağlı muhafazakâr değerlere de yer veren partiler arasındaki açının artması, büyümesi gerekiyor. Netice itibariyle, Milliyetçi Hareket Partisi, kurumsal yapısının verdiği güçle, siyasi yelpazedeki konumunu, devam ettirebilir.
Çözüm süreci, ileride bu geçtiğimiz aşamaların hepsi unutulacak, ortam yumuşayacak. Bu konu etrafındaki siyasi gerilim de gündemden kalktıktan sonra milliyetçi tezlerin de anlamı kalmayacak. B anlamda, o kurumsal yapı, taşra siyasetinin dinamizmi ile Milliyetçi Hareket Partisi'nin kurumsal yapısını devam ettirecek bir parti olarak görebiliriz. Ama ben milliyetçi oylarda bir azalma bekliyorum.

Ruşen Çakır: Peki, süreç demişken, Kürt hareketi, DEM Parti pazar günü bir kongre yapıyor ama bu kongre formalite icabı, mecburen yapılıyor. Esas kongreyi önümüzdeki bahara kadar, Nevroz öncesinde yapmayı planlıyorlar. Ve orada biliyorsun Öcalan'ın yeni perspektifiyle, ‘’paradigma değişikliği’’ diyorlar ya, partinin adı galiba ‘’Cumhuriyet Partisi’’ olacak. Adı değişecek, programı değişecek, kadroları yenilenecek. Özellikle sürecin gereği olarak Avrupa'dan, Kandil'den geri dönüşler ve cezaevlerinden gelen bazı kadrolar da burada yerleştirilecek. Yani yeni bir parti kurulması söz konusu. Bu partinin, o 2015 Selahattin Demirtaş-Figen Yüksekdağ dönemindeki gibi Türkiye Partisi iddiasını mı taşıyacağı, yoksa daha kendi içinde kenetlenmiş bir Kürt partisi mi olacağı yolunda bir belirsizlik var. Ama benim gördüğüm kadarıyla Öcalan'ın heyetlerle yaptığı görüşmelerde söylediği daha bir kapsayıcı bir parti iddiası var. Bunu tekrar 2015'te bıraktığı yerden, hele bir de Selahattin Demirtaş'ın çıkıp tekrar, partinin başına geçmesi durumunda, Öcalan'ın gösterdiği bir yolda bir Türkiye Partisi ve merkezde bir parti olma ihtimali var mı sence?
Mümtaz’er Türköne: Şu anda siyasetin bütün dinamikleri çözüm sürecine bağlı işliyor. Yani ana motor, bütün çarkları çeviren ana dişli, çözüm süreci siyasette. Ama ileride böyle olmayacak. Başka gündemler hepsinin üstüne çıkacak. Şiddet ortamı kalktıktan, iklim biraz daha yumuşak, daha ılıman hale geldikten sonra, Kürt siyasetinin keskin uçlarının törpülenmesi beklenir, ki öyle olur, başka türlü olması da pek mümkün değil. Mesela şu an çok ciddi olarak analiz konusu edilmeyen Kürt siyasetinin çoğullaşması meselesini, DEM siyasetinin de kitle partisine dönüşmesi meselesini masaya yatırmak gerekir diye düşünüyorum. Bu taziye çadırlarındaki konuşmaları izliyorum. ANF'deki analizlere bakıyorum; çok modası geçmiş bir Marksist-Leninist jargonla durumu ifade etmeye, politika üretmeye çalışıyorlar. Öcalan'ın üslubu, analizleri biraz daha renkli, biraz daha farklı. Biraz Bookchin tarzı yeni malzemelerle oluşmuş bir jargon geliştiriyor. Bunun, normal, kitle partisine dönüşmüş bir partinin herkesin anlayacağı, herkesin kendisini bulacağı bir üsluba, bir dile dönüşmesi lazım.
‘’Türkiye Partisi’’ olma iddiası vazgeçilmez bir iddia. Bunu hiçbir zaman kaybetmedi. 2015'ten sonra da kaybetmedi. Fakat bunun içini doldurmak çok zor bir şey. Bunun içini doldurmak için de, dediğim gibi bir kitle partisi hüviyetine, yani ‘’Catch-all party’’ dedikleri, tuttuğunu yakalayan, toplumdan gelen taleplere göre şekillenen bir parti hüviyetine geçmesi lazım. Silahlı bir örgütün motorunu oluşturduğu bir siyasi hareketin, böyle bir parti haline dönüşmesi elbette zaman alır. Bazı aşamaları geçirmesi gerekir. Fakat nihayetinde varacakları yer o. Yani netice itibariyle Hizbullah'tan çıkan bir HÜDA PAR gibi, PKK ile aynı siyaseti izleyen, DEM Parti öncesindeki partiler ve bugüne gelen partiler gibi iki keskin uçta yer alan Kürt partileri yerine, daha muhafazakâr, daha liberal, milliyetçi söylemi belki daha kuvvetli olanların ayrışması lazım. Bir kitle partisi bunların hepsini bir arada tutmaya, kendi bünyesinde eritmeye çalışır. Fakat görünen manzara o ki, Kürt toplumundan gelen talepler, Kürt siyasetini, Kürt siyasi hareketini temsil eden kurumları, partileri çoğullaştıracak gibi görünüyor. Benim beklediğim o.
Bu taziye çadırlarındaki üsluplar çok keskin. Yani zamanlama hatası var bu taziye programında, öyle anlaşılıyor. Toplumdan, yani Kürtlerden gelen o acıları, hatıraları yad etmek tarzı bir talebin ötesinde, biraz gaz alma, biraz da tepkileri yumuşatma çabası var. İşin ilginç tarafı, benim gözlediğim kadarıyla bu konuda başarılılar. Yani 27 Şubat manifestosuyla Öcalan çok keskin bir dönüş yaptırdı Kürt siyasi hareketine. Ona adapte olmakta, onu benimsemekte, onu içselleştirmekte oldukça başarılılar. Sürecin önünde de bir engel görünmüyor. Sürecin önünde engel görünmemesi demek, ortamın daha da yumuşayacağı anlamına geliyor. Bu yumuşama otomatik olarak Kürt siyasetini de yumuşatacaktır.

Ruşen Çakır: Peki, başa dönecek olursak: Şimdi merkeze hâkimiyeti söz konusu olan bir YENİ Parti’yle, yenilenecek olan bir Kürt hareketi. Şimdi en son çerçeve yasada, Genel Başkan ‘’evet’’ demesine rağmen YENİ Parti milletvekillerinin çoğu ‘’hayır’’ dedi. Ama biliyoruz ki 2019, 2023 hatta 2024'te ittifak yapmışlardı. Yani 2023'te Kılıçdaroğlu'nun adaylığına destek vermek, 2024'te kent uzlaşısı… Şimdi tekrar bir yakınlaşma söz konusu olur mu? Zira süreçte görüyoruz ki, DEM Parti, mecburen diyelim, en azından, siyasi iktidarla daha yakın bir hâlde. Bu da özellikle muhalefeti bayağı rahatsız ediyor. Yarın öbür gün sürecin başarılı olması durumunda tekrar bir yakınlaşma söz konusu olabilir mi, yoksa herkes kendi yolunda mı gider?
Mümtaz’er Türköne: Yine bir sosyolojik analize dayandıracağım öngörümü. YENİ Parti konum itibariyle… Aslında bütün siyasi partiler için geçerli kuraldır. Bir siyasi parti, toplumdan gelen taleplere göre biçimlenir. Politikalarını, ideolojisini, mesajlarını toplumdan gelen taleplere göre oluşturur. Aynı zamanda toplumun taleplerini, toplumun düşüncelerini biçimlendirir. İki taraflı bir etkidir siyasi partilerin üstlendiği. Bu çözüm süreci konusunda YENİ Parti toplumun düşüncelerini biçimlendirme konusunda hiçbir gayret göstermedi. Gelen taleplere göre ikircikli bir tavır aldı, herkesi serbest bıraktı. Bu, Türkiye'nin en önemli meselesinde parti politikası oluşturması gereken bir siyasi parti için büyük bir eksiklikti. Fakat bu, içinde bulunduğu şartlarla, kaçmaktan kovalamaya vakit bulamayan hâliyle açıklanabilir bir durum. Ama netice itibariyle bu öngördüğümüz yumuşama gerçekleşirse, YENİ Parti'nin merkezdeki konumu ve sosyalist gelenekten beslenen konumu, otomatik olarak temel hak ve özgürlükler konusunda, hukuk devleti konusunda, demokrasi konusunda hassasiyeti olan, onlarsız yaşayamayan, yaşayamayacak olan Kürt siyasi hareketiyle de bir yakınlaşma doğuracak. Bu, son derece beklenen bir durum olmalı.
AK Parti’nin, DEM Partisi’nde, Kürt siyasetinde açtığı yaralar çok derin. Selahattin Demirtaş hâlâ içeride. Bu kayyum meselesi bir onur meselesi haline geliyor. Yani siz birini seçiyorsunuz, belediye başkanı yapıyorsunuz. Merkezi idare onun yerine size kayyum gönderiyor. Sizin tercihinizin, oyununuzun hiçbir anlamı kalmıyor. Yaralar çok derin. O yüzden YENİ Parti’nin de ucu açık bir hâli var. Denenmemiş, henüz iktidar olmamış, nasıl davranacağı konusunda umutlar, beklentiler yüksek. Bu anlamda ortak paydaların daha fazla olduğunu tespit etmek lazım. Türkiye'de siyaseti belirleyen dört ana parametre var. Biri hukuk, biri demokrasi, biri refah arayışı, biri de güvenlik arayışı. Özellikle demokrasi ve hukuk konusunda Yeni Parti'nin arayışları ile DEM Parti’nin ihtiyaçları çakışıyor, adeta birbirinin üzerine oturuyor uyumlu bir şekilde. Refah ve güvenlik konusunda parti zaten politika üretmek zorunda. Bunları da kendi pencerelerinden geliştirmek zorundalar. Ama hukuk ve demokrasi konusundaki ortak çıkarları, YENİ Parti’nin tabanı ile DEM Parti’nin tabanı arasında bir yakınlaşma, bir ortak alan yaratıyor, bunu görmek lazım. Dönemsel olarak AK Parti’yle, iktidar gücüyle yakınlaşmak özellikle bu çözüm sürecinin kazasız belasız yürümesini temin etmek anlamında Kürt siyasetinden, DEM Parti’den gelen şeyler olabilir. Fakat burada belirleyici işaret, en önemli gösterge, Öcalan'dan gelen mesajlar. Öcalan ısrarla norm devlet ile iktidarı birbirinden ayırıyor. Bu ayrımda, iktidara karşı bir mesafe, bir tavır alma da söz konusu. Çözüm süreci ile ilgili önümüze çıkan manzaranın büyük ölçüde devletin güvenlik birimleri marifetiyle olduğunu, iktidar kanadının bu işte bu kadar katkısının olmadığı, istekli olmadığını anlamış oluyoruz. Öcalan'ın görüşme notlarının detaylarında bunlar fazlasıyla var. Bu, şu anlama geliyor: AK Parti ile DEM Parti arasında konjonktürel olarak bazı yakınlaşmalar olabilir. Fakat, yapısal olarak ikisi arasındaki uçurum çok derin. Bu uçurumun kapatılması ve ortak bir siyaset geliştirilmesi, bir ittifak gerçekleştirilmesi çok zor.
Ancak, bu anlamda YENİ Parti’nin partinin önü çok açık. 1991 seçimlerinde SHP ile HEP'in ortaklığı var mesela; beraber seçim ittifakı yapmışlardı; bu, iki taraf için de çok ciddi bir tecrübeydi. Siyasetin geleceğini de eğer bizim gördüğümüz gibi doğru bir analizle siyasetin merkezinde görüyorlarsa, orta sınıfın kayboluşu karşısında toplumdaki hayâl kırıklığının, toplumdaki iktidardan kaçma arzusunun istikametini, yoğunluğunu görüyorlarsa -ki bizden daha iyi gördüklerini düşünüyorum- bir YENİ Parti-Kürt siyaseti yakınlaşması kaçınılmaz görünüyor.

Ruşen Çakır: Bugünlerde siyasetteki altüst oluşlarla ilgili olarak yaşanan birtakım olayları da bir şekilde yorumlamamız gerekir sanki. Mesela cemaatlere operasyon konusu. Ben Süleymancılığın tarihini bayağı iyi biliyorum. Süleyman Hilmi Tunahan’ın ilk cemaat faaliyeti 1924’te başlamış. Üzerinden 102 yıl geçmiş. Bu hareketin başına birtakım işler geldi ama böylesi hiç gelmemişti. Yani doğrudan liderin ve önde gelen isimlerin tutuklanması, şirketlere kayyum atanması... Sonra işin içerisine birde bir cinayet iddiası, eski liderin ölümünün şaibeli olması gibi dallı budaklı bir olay çıktı karşımıza. Her ne kadar bunun İslami faaliyetlerle ilgisi olmadığı, tamamen finansal ve suçla ilgili olduğu söylense de Süleymancıların iktidara destek vermediği için hedef alındığını biliyoruz. Ardından daha zayıf olan, yerel gibi olan Furkan Vakfı’na yönelik bir operasyon oldu ki onlara daha önce de yapılmıştı operasyon. Bu seferki daha sert oldu. Çünkü karı koca birlikte alındılar. Bu ne anlama geliyor?
Biliyorsun Cumhuriyet döneminde Türkiye'de İslamcı anlatının temeli, dindarlara zulmeden cumhuriyet iktidarlarıdır. Bu konuda çeşitli kitaplar yayımlandı. Mesela Hasan Hüseyin Ceylan'ın, Cumhuriyet dönemi din- devlet ilişkileri üzerine üç ciltlik kitabı vardır. Bütün hikâye, özellikle tek parti döneminde şu yapıldı, bu yapıldı. Evet, bir şeyler yapılmış olabilir ama böyle bir şey AKP iktidarında yapılabiliyor. Bu ne anlama geliyor? Bir de açıkçası Süleymancılara kimse sahip çıkmadı. Ben bir iki tane yayın yaptım, Süleymancılar bana teşekkür ettiler. Yüz küsur yıllık koca hareketin bana mı ihtiyacı var?  Ben yaptığım yayınlarda kalkıp ‘’bunlar suçludur’’ diyecek halim yok, ama insanlar bunun siyasi bir operasyon olduğunu söylemeye cesaret edemediler. Tam anlamıyla yalnız bırakıldılar, terk edildiler.
Mümtaz’er Türköne: Senin vicdanına ihtiyaçları var, o önemli. Bu, hakikaten çok önemli bir nokta. Bu konuya iki açıdan bakmak lazım bu konuya. Birincisi, İslamcılık dediğimiz ideoloji, iktidara gelmek için bir programdan ibaretmiş, sadece bir iktidar projesiymiş. İktidara geldikten sonra İslamcılığı gidiyor, geriye sadece iktidarı kalıyor. Türkiye'de 2001 dönemindeki AK Parti ile bugünün AK Partisi’ni, bugünün iktidar elitlerini karşılaştırdığımız zaman tablo çok net bir şekilde görülüyor. Bugünün iktidar elitlerinin büyük bir kısmının muhafazakârlıkla da bir alâkası yok. Bırak İslamcılığı, dindarlığı, muhafazakârlıkla da alâkası yok. Ve bu aşılalı çok uzun zaman oldu. Yani İslamcı tarafı büyük ölçüde törpülendi. Sonuçta şu neticeye vardık: Din, özellikle İslamcı siyasetlerde siyaset adına istismar ediliyormuş, kullanılıyormuş; bir araç olarak, bir sopa olarak, bir dayanak olarak devreye sokuluyormuş. Bunu anladık. Karşımıza çıkan bu manzara, Türkiye'de laik toplum yapısının, laik siyasi yapının ne kadar önemli olduğunu ne kadar gerekli olduğunu göstermiş oldu.
Bugün, eskinin İslamcılarından, laikliği vazgeçilmez, yerine başka bir şey ikame edilemez bir prensip olarak savunan çok sayıda kişi var. Bunun farklı etkileri de var. Mesela Melamîlik Türkiye'de çok yaygın bir ilgi görüyor şu sıralarda. Melamîliği bireysel dindarlık olarak algılayabilirsiniz, çok eski, çok köklü bir gelenek. Mesela Deizmin arttığı söyleniyor. Melamîliğin artması belki de bunun yan tezahürlerinden biridir. Melamilikte cemaat yoktur, herkes bireydir.
Süleymancılara gelince: Süleymancılara yönelik operasyonun mâli suçlarla alakalı bir operasyon olduğuna toplumu inandırmak için böyle bir operasyonun önce Menzil dergâhına yapılması gerekirdi. Çünkü oradaki miras meseleleri ve miras kavgaları kamuoyuna çarşaf çarşaf yansıdı, tartışıldı ve hiçbir şey olmadı. Benim üzerinde durmak istediğim asıl nokta şu: İktidarda, Erdoğan'ın etrafında, bir zamanlar Rus çarının etrafındaki Kozaklar gibi, iktidar yapısını koruyan, kendini bu işe adamış, Erdoğan'ı korumaya adamış, Erdoğan'a yönelik itirazları, eleştirileri karşılamaya adamış muhafız alayı gibi bir şey var. Türkiye'de hukukun ihtiyaçları, ekonominin ihtiyaçları bunları hiç ilgilendirmiyor. Mesela Alpaslan Kuytul hadisesini böyle bir yere yerleştirmek lazım. Erdoğan’a dokunduğu için muhtemelen. Türkiye'de, Deniz Göktaş hadisesinde olduğu gibi, cumhurbaşkanına hakaret suçlarından, ona başka suçlar da ekleyip açılan soruşturmalara bakılırsa, böyle bir şey devreye giriyor.Bunu somutlaştırırsak; mesela Adalet Bakanı Akın Gürlek, Türkiye'nin bir hukuk devleti olduğunu kanıtlamak için eski dosyaları açtı. Faili meçhul cinayetler yeniden dava konusu yapılıyor ve bu, toplumda hukuksuzluk algısını ortadan kaldırmak için yapılıyor. Yani buldukları yol, yöntem, çare, basit bir çare.
Fakat bu iki anlama geliyor. Birincisi, bugüne kadar bu dosyalar neden incelenmemiş, neden bu failler bulunmamış? Bundan önceki iktidarlar, bundan önceki yetkililer, sorumlular bu işlerle niye uğraşmamışlar gibi, AK Parti'nin kendi geçmişine yönelik bir eleştiri çıkıyor. İkincisi, özellikle sarayda, bu tür eleştirilere karşı bir etten kalkan oluşturmayı görev edinmiş olanlar, çok abartılı bir şekilde bu hukuk iddialarını yerle yeksan ediyorlar. Yani Alpaslan Kuytul olayında, bir gün önce ‘’suyun ısındı’’ mesajının verilmesi gibi. Kastettiğim şey bu. Yani hukuksuzluk algısının iktidar açısından çok ciddi bir itibar kaybına, toplumsal destek kaybına yol açtığı çok açık. Bunu telafi etmek için gösterdikleri çabalardan anlaşılıyor bu.

Ruşen Çakır: Olay Melih Gökçek'e kadar uzandı. Bunca yıl sonra Melih Gökçek hakkında resen soruşturma açılacağı hiç aklına gelir miydi? 
Mümtaz’er Türköne: Bu, doğrudan doğruya şu hesaba dayanıyor: ‘’Bu adamlar zaten bizim dışımızda, artık işe yaramazlar. Bu tür adamlara dokunursak, öbür tarafta, Osman Kavala, Selahattin Demirtaş için uygulanmayan AİHM kararları gibi, üzerimizdeki kara lekeleri silmiş oluruz’’ anlayışına dayanıyor. Yani burada bir terazi var; bir tarafa Melih Gökçek'i, öbür tarafa da onları koyuyorlar belli ki. Yani hukuk devleti imajlarını düzeltmek için gündeme geliyor bunlar. Bedeli de yok. Mesela tutuklanan gazeteciler. Aslında kamuoyunun önüne çok çıkmıyor ama son zamanlarda çok sayıda hâkim ve savcı açığa alınıyor. Haklarında rüşvetten, tahliye kararı vermekten, şantajdan dava açılıyor. İktidar medyası bunları elinden geldiği kadar reklam etmeye çalışıyor. ‘’Bakın biz içimizdeki çürükleri ayıklıyoruz’’ mesajı vermeye çalışıyor. Fakat hukuksuzluk ile iktidar çıkarlarını neye mal olursa olsun koruma refleksi birbiriyle çelişiyor. Önümüze düşen şeyler de lafın başında söylediğim o kısır döngüyü, girdabı daha içinden çıkılmaz hale getiriyor.

Ruşen Çakır: Muhalif bilinen bir kanalda, muhalif bilinen bir gazeteci, Melih Gökçek'e soruşturma açılmasını hukuk devleti olarak adlandırmış. Melih Gökçek’e soruşturma açılmasına tabii ki itirazım yok. Ama Melih Gökçek’e soruşturma açılması, bir iki iktidar yanlısı gazetecinin tutuklanması, Türkiye'de yaşanan hukuksuzlukları örtmüyor. Mesela Deniz Göktaş'ın başına gelenleri görüyorsun. Bir yargıç Deniz Göktaş hakkında tahliye kararı verdi, apar topar yeni bir suçlamayla tutukladılar. Bir de itiraz üzerine ilk tahliye kararını da iptal ettiler. Sonuçta yaptığı bir video. Yani oradan hareketle yapılan bir şey. Şimdi Melih Gökçek gibi birisinin hakkında yıllar sonra bir soruşturma açıldığında, bir ânda hukuk devleti olacağımız anlamına gelmez herhalde. Zaten sonucun ne olacağını da bilmiyoruz.
Mümtaz’er Türköne: Bunlar, masaya oturup kafa kafaya verdikleri zaman buldukları çareler. Deniz Göktaş olayında, çok açık bir hukuksuzluk var. Fakat bunun ötesinde bir beceriksizlik var. Yani o tahliye kararı verilene kadar sen neredeydin? Orada bir beceriksizlik var. Bu tür işlere müdahale etme mekanizmaları nasıl devreye giriyorsa, o konuda bir yetersizlikleri var. Bu da hukuksuzlukları daha da içinden çıkılmaz hâle getiriyor. Osman Kavala ile ilgili AİHM tartışması Türkiye için hakikaten onur kırıcı bir tartışma. Anayasanın 90. maddesi var. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne imza atmışsınız. Onun 46. maddesi var. Bunlar çok açık. Herhangi bir yoruma müsait değil, son derece açık. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararını uygulamak zorundasınız. Bin dereden su getirip, tehditler, şantajlar savunup ve tek bir adamı içeride tutmak için ki bunun bedeli de çok ağır Türkiye için. Ekonomik olarak da, Türkiye'nin uluslararası ilişkileri anlamında da çok ağır bedel ödüyor Türkiye Osman Kavala için. Hatırlarsan, tazminat dendiği zaman ‘’neyse ödeyelim’’ gibi bir cevap vermişlerdi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin hükmettiği tazminatlarla ilgili. Yani halkın vergilerini, halkın cebinden çıkan paraları hukuksuzluğunuzun bedeli olarak ödüyorsunuz.
Bu hukuk devleti imajı, ‘’Hayır, Türkiye'de hukuk var, her şey hukuka uygun bir şekilde yapılıyor’’ imajının ekonomik anlamının ne olduğunu çok iyi biliyorlar. Ekonomiyle uğraşanlar, piyasaya güvenin, ekonomiye güvenin ilk şartının hukuk olduğunu söylerler. Biz, insan hakları, özgürlükler, temel haklar diye bahsettiğimiz zaman, Batı dünyası evrensel olarak her şeyin önüne mülkiyet hakkını koyar. Yani hukuk olmadan ekonomi olmaz. Bu kadar basit bir kuraldır bu. Bu itirazı biraz gidermek için çaba harcıyorlar. Kafa kafaya verip ürettikleri, buldukları çareler bunlar. Fakat öbür taraftan, iktidarı koruma refleksleri, gösterdikleri çabaları da tarumar ediyor.

Ruşen Çakır: Mümtaz’er nasıl toparlayalım? Merkez yeniden Şekillenecek mi? Ne dersin?
Mümtaz’er Türköne: Söze benim ülkücülüğüm senin solculuğunla başlamıştık. Türkiye’de Marksist analiz yapan kimse kalmadı, buna çok üzüyorum. Sınıf analizi yapan birilerinin çıkması lazım. Bu orta sınıfı Marksist bir gözle analizden geçirmesi lazım. Ben Weberyan anlamda çok geniş analizler yapabilirim orta sınıfla alâkalı. Artık Türkiye'de sınıf yapısı değişti. Sınıf yapısına bağlı olarak toplumsal statü algıları da değişti. Sen takip ediyorsundur; ‘’proletarya’’ yerine ‘’prekarya’’ diye yeni bir kavram kullanılıyor Türkiye'de. Şu caddeye çıktığımız zaman vızır vızır geçen kuryeler, hipermarketlerde gördüğümüz kasiyerler, bunların her biri, hayallerinin, hedefledikleri statün altında yaşayan gençler. Bu kavram, bu orta sınıf, hayâlleriyle içinde yaşadıkları reel şartlar, şartların birbiriyle çeliştiği insanlar için kullanılıyor daha çok. Orta sınıfı var eden değerler umuttur, hayatta bazı şeylere sahip olma şansıdır. Bunlar yok oldu. Bunları yeniden oluşturmaya yönelik politikalar, programlar gerekiyor. Bunların hepsi de birbirini tamamlıyor. Hukuk da tamamlıyor, temel insan hakları da tamamlıyor. İktidarda nepotizm, kayırmacılık, mülakat sınavlarında haksızlığa uğrayanlar, orta sınıf dediğimiz şeyin içinde bunlar da var. O kadar çaba, o kadar emek, o kadar gayret, ama hak ettikleri şeyi elde edemiyorlar. Ekonomik olarak sahip olduğu reel şartlarla, hayâlleri, ümitleri, istekleri arasında çok derin mesafeler ortaya çıkıyor. Ben YENİ Parti'nin kendi tabanına veya seçmen kesimlerine, siyasetin merkezine de ekonominin merkezine de orta sınıfı yeniden oturtarak bir açılım yapacağını, öyle bir mesaj vereceğini düşünüyorum. Siyasetin merkezi derken de muhafazakâr değerler, liberal değerler, sol değerler, milliyetçi değerler, bunların hepsini kastediyorum. Yeni bir hikâye üretip insanları peşine takma kapasitesi artık AK Parti'de yok.

Ruşen Çakır: Evet Mümtaz’er çok teşekkürler, çok doyurucu bir yayın oldu, eksik olma. İzleyicilerimize de çok teşekkür ediyoruz. İyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
13.09.2026 ‘‘Kesintisiz direniş hareketi’’: YENİ Parti’nin Üsküdar mitinginden izlenimler
12.09.2026 Mansur Yavaş'ın seçimi
11.09.2026 25 yıl sonra Usame bin Ladin ve El Kaide'den geriye ne kaldı?
10.09.2026 Abdülkadir Selvi haklı mı, "İmamoğlu efsanesi çöktü" mü? |
09.09.2026 Üsküdar dersleri: Yoksa seçimleri boşuna mı yapıyoruz?
08.09.2026 Aleviler çözüm sürecine nasıl bakıyor? (3): Ali Kenanoğlu ile söyleşi
08.09.2026 Ahmet Davutoğlu soruşturmasının ortaya çıkardığı Türkiye gerçekleri
07.09.2026 Kürt siyaseti bölünüyor mu?
06.09.2026 DEM Parti'nin veda kongresi
05.09.2026 Aleviler çözüm sürecine nasıl bakıyor (1): Turgut Öker ile söyleşi
13.09.2026 ‘‘Kesintisiz direniş hareketi’’: YENİ Parti’nin Üsküdar mitinginden izlenimler
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı