Mehmet Gürses ile söyleşi: "Halep'te iki mahalleyi kazanmak için Kürtleri kaybetme riski"

17.01.2026 medyascope.tv

17 Ocak 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Halep'te, Suriye’de yaşananlar, bundan sonra yaşanacak olanlar Türkiye'yi birçok açıdan yakından ilgilendiriyor. Her şey bir yana, Türkiye'deki çözüm süreci açısından da ilgilendiriyor. Bütün bunları Orta Florida Üniversitesi'nden Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Gürses'le konuşacağız. Hocam merhaba.
Mehmet Gürses: Merhaba Ruşen Bey.

Ruşen Çakır: Sizinle, on beş ayı aştığı söylenen Türkiye'deki süreci adım adım takip etmeye devam ediyoruz. En son Kasım ayı sonunda “Kürtlüğün Üç Hali: Suriye ve Türkiye” https://medyascope.tv/2025/11/25/prof-dr-mehmet-gurses-ile-soylesi-kurtlugun-uc-hali-suriye-ve-turkiye/ başlıklı bir yayın yapmıştık ve Suriye meselesini de ayrıca masaya yatırmıştık. Suriye meselesi çok âcil bir şekilde öne çıktı, bunun bir üzerinden geçelim. Halep'te yaşananlar Suriye'nin yakın geleceğine ve tabii ki Türkiye'deki çözüm sürecine nasıl etki eder? Biliyorsunuz Halep'te yaşanan olaylar, başından itibaren Türkiye'de karşılık buldu. Hem iktidar ortakları MHP ve AKP'den yapılan açıklamalar hem DEM Parti'den ve Kürt kamuoyundan yapılan açıklamalar çok yakından takip ediliyor. Sonuçta çatışma çıktı, bir yerde anlaşma oldu ve Şam yönetiminin istediği oldu. Siz Halep'te yaşananları nasıl özetlersiniz?
Gürses: Ruşen Bey merhaba tekrar, teşekkür ediyorum misafir ettiğiniz için. Tabii sizler de bizler de Halep'te yaşananları çok yakın bir şekilde takip ediyor çünkü birçok açıdan önemli bir gelişme. Savaş çok kötü bir şey maalesef ve insanlık tarihinin de herhalde şu ve bu şekilde bir parçası olmuş bir olgu. Çok yıkıcı bir olgu, kimsenin arzulayacağı bir şey değil. Hiç kimse savaşı arzulamaz. Savaş yıkar, öldürür, yakar, canınız gider, malınız gider. Ama savaşın şöyle bir gerçekliği de var: Savaş aynı zamanda bazı beklenmedik, kısa vadeli olmasa bile uzun vadede “pozitif” sonuçlar da doğurabiliyor. Halep'teki meseleye baktığımızda: Halep'te, Kürtler, Suriye ve tabii ki Türkiye ayağı açısından çok önemli gelişmelere gebe bir savaş çıktı orada. Yaşananları üç önemli başlıkta toplayabiliriz. Birincisi, Halep'teki saldırılar, Kürtleri çok net bir şekilde mağdur ve mazlum pozisyonuna soktu. Siz Türkiye'deki medyanın yaygarasına bakmayın, dünya öyle görmüyor. Dünya medyasında saldırganların kim olduğu ve kimin burada, İngilizce deyimle “victim” yani kurban olduğu, çok net bir şekilde ortaya çıkmış durumda. Siz öldürdüğünüz bir kadının cesedini dört katlı binanın üstünden aşağı atarsanız, cesedine bile saygı duymadığınız insanlara hiçbir zaman hayat hakkı tanımazsınız. Bu, Kürtleri mazlum bir duruma soktu.
İkincisi ve belki de bundan daha önemlisi, uzun zamandır Kürt kamuoyunda Kürtlerin birliği ile ilgili çok önemli gelişmeler yaşanıyor. En son Mazlum Abdi ve İlham Ahmed'in Duhok’daki konferansa katılması ve Halep'teki saldırılarla beraber, Kürt kamuoyunda çok ciddi bir birliktelik ortaya çıktı.  Diyarbakır'dan Erbil'e, Erbil'den Mahabad'a, Mahabad'tan Kamışlı'ya, oradan da Avrupa'daki ve dünyanın birçok yerindeki Kürt diasporasına kadar, Halep’teki Kürtlerle ilgili çok net bir şekilde, toplu olarak kolektif bir şekilde dayanışma gösterdiler. Bunu Kürtlük adına uzun vadede önemli bir gelişme olarak görüyorum.
Türkiye'yi ve Suriye'yi yakından ilgilendiren üçüncü gelişme de şu: Eğer bu tür çatışmalarla ve savaşlarla Fırat'ın batısını Kürtlerden arındırırsanız, şu son çatışmalarla beraber Halep'teki insanların en azından önemli bir kısmı, büyük ihtimalle Fırat'ın doğusuna göç etmek ve yerleşmek zorunda kalacaktır. Halep'te bunun yolu açıldı. Daha önce Afrin'de de benzer şeyler yaşanmıştı. Daha önce Afrin'deki insanların büyük bir kısmı Halep'e yerleşmişti. Siz bunu yaparak, aslında Suriye'yi üç parçaya bölmüş oluyorsunuz. Burada Kürtlüğü Suriye'nin belli bir coğrafyasına yoğunlaştırmış oluyorsunuz. Fırat'ın doğusundan bahsediyorum. Eğer Fırat'ın batısını Kürtsüzleştirirseniz, Fırat'ın doğusunu da Kürtleştirmiş oluyorsunuz. Halep’i, Afrin'i Araplaştırırken, Rakka'yı Kürtleştirmiş oluyorsunuz. Oradaki sosyal ve sosyolojik realiteden kaçamıyorsunuz. Sere Kaniye’deki insanları göç ettirdiğinizde, Münbiç'teki, Afrin'deki insanları yersiz, yurtsuz bıraktığınızda, bu insanlar Rakka’ya, Deyrizor’a, Haseke'ye yerleşmek durumunda kalıyor.
Asıl, burada demografik anlamda üç parçalı bir Suriye çıkmak üzere. Birincisi, Suriye'nin güneyinde, İsrail'in nüfuzunda ve kontrolünde olan bir coğrafi alan. İkincisi, Şam'ın kuzeyinden Halep'e doğru, Türkiye'nin ve Türkiye'nin desteklediği grupların kontrolünde olan bir demografik ve coğrafik bir saha. Üçüncüsü, Fırat'ın doğusunda, Amerika'nın büyük oranda nüfuzu altında olacak ve Kürtlerin liderliğinde oluşan coğrafi ve demografik bir yapıdan bahsediyoruz. Dolayısıyla siz, Suriye'yi bu politikalarla üçe bölmüş oluyorsunuz, o süreci derinleştiriyorsunuz. İkincisi, oradaki gelişmelerin Türkiye'deki gelişmelere yansımasını da birebir birbirine bağlamış oluyorsunuz.

Ruşen Çakır: Suriye Devlet Televizyonu, Ahmed eş-Şara’nın Şems TV’ye verdiği yayınlanmayan röportajından kesitleri yayınladı ve orada ağırlıkla Halep ve Suriye Demokratik Güçleri üzerine söyledikleri var. Çok ciddi bir şekilde birkaç kez SDG'nin Kandil’le bağlantısının altını çiziyor. Kriminalize etmek biraz fazla olabilir belki, ama bunu bir olumsuzluk olarak söylüyor. Bu bilinen bir şey zaten. Mesela, ABD, il başta SDG ile IŞİD'e karşı mücadelede anlaşırken bunları bilmiyor olabilir mi? Bu kullanışlı bir argüman mı?
Gürses: Ben bunun çok yeni bir argüman olduğunu zannetmiyorum. Bunu herkes de biliyor sanırım. Suriye'deki Kürt hareketi, Suriye'deki SDG, YPG dediğimiz oluşumların, Türkiye'deki Kürt siyasal hareketinin veya Kandil'deki örgütün değişik şekillerde yansıması olduğunu ve değişik şekillerde ilişkili olduğunu en iyi Amerika biliyordur. Bunu Amerika'nın, İsrail'in bilmemesi mümkün değil. Çünkü ortada sosyolojik bir realite var, siz ondan kaçamazsınız. Yalnız o en son yapılan açıklama, bana biraz Türkiye'deki resmî açıklamaları hatırlattı, sanki Türkiye'den yazılmış gibi bir açıklama geldi. “Biz Kürtleri çok seviyoruz, Kürtler bu ülkenin bir parçasıdır, Kürtler bizim Müslüman kardeşimizdir” gibi ezber kalıplarla bir ifade var orada. Ben orada çok açıkçası standart, ezbere bir kalıp gördüm. Siz eğer Suriye'deki “istenmeyen,” yabancı silahlı kişilerin veya örgütlerin Suriye'den çıkmasını ve Suriye'deki bütün silahlı grupların Suriye Devleti ve Suriye Ordusu altında birleşmesini istiyorsanız, sizin önce bunun siyasal ve anayasal altyapısını hazırlamanız lazım. Ortada bir parlamentonuz, bir ordunuz, bir anayasanız yokken, kalkıp Kürtler’e “Bana biat edin, gelin bana teslim olun” demeniz, çok makul bir argüman değil. Sadece Kürtler değil aynı şeyi Aleviler ve Dürziler için de söyleyebiliriz. Bu, işi yokuşa sürmek demektir. Ben o açıklamayı okudum, siz de göndermiştiniz. Ben o açıklamada çok yeni bir şey görmedim açıkçası. Bu açıklamalar çözüm isteyen, Suriye'de ortak, eşit halklar olarak yaşamak isteyen bir zihniyete ait bir açıklama değil. O açıklamayı çok sıradan, aynı zamanda tehlikeli bir açıklama olarak görüyorum maalesef.

Ruşen Çakır: Burada sorun şu: Açıklama şaşırtıcı değil ama Halep'teki olay yaşanmadan kısa bir süre önce, Şam'da, taraflar arasında görüşme ve müzakereler oldu. Hatta bir iddiaya göre anlaşma son anda iptal edildi. Özellikle Kürt tarafı böyle aktarıyor. Hatta toplantı salonuna birisinin girdiğini, oradan iki yetkiliyi dışarı çıkarttığını, sonra ertelendiğini aktardı. O açıklama bildik bir açıklama ama çoktan rafa kaldırılmış bir yaklaşımdı. SDG'yi meşru muhatap olarak alan bir yaklaşımı 3-4 gün öncesine kadar yaşamıştık. Burada garip bir kırılma var ve tabii ki komplo denebilecek ama çok da komplo olmayan, Paris'te İsrail’le yapılan anlaşmanın hemen ardından Halep operasyonunun olması rastlantı mı?
Gürses: Bir kırılma yaşandığını kabul ediyorum ve o konuda size katılıyorum. Elbette Suriye'nin güneyindeki gelişmelerle birebir bağlantılı bir şey. Benim az önce söylediğim gibi, o kırılma olayına gelirsek, aslında bu, Şam yönetimi ve Şam'ı destekleyen Türkiye'nin, diyaloğu ve görüşmeleri rafa kaldırdığının bir işaretidir. Bu savaşa bir şans tanımak istediğini gösteriyor. Ki zaten Halep'ten sonra Deyr Hafir’e ve Fırat'ın doğusuna doğru bir askerî operasyon hazırlığının olduğunu da görüyoruz. Tabii ki Suriye'nin güneyindeki gelişmelerden kesinlikle bağımsız bir şey değil. Halep'te 30-40 bin militanla bir iki mahallenin etrafını sarıp orayı teslim olmaya zorlamak ayrıdır. Halep'teki mahalleleri askerî açıdan savunmak imkansıza yakındı, bunu hiç kimse savunamazdı. Hatta belki Deyr Hafir gibi Fırat'ın batısındaki bir iki kasabayı da savunmak çok mümkün olmayabilir. Ama siz yavaş yavaş Fırat'ın doğusuna doğru bu harekâtı geliştirdiğinizde hem sahadaki gerçeklikten hem de global ve bölgesel dengelerden dolayı işin rengi değişmeye başlayacaktır. Dolayısıyla siz şu anda Suriye'yi, İsrail’in nüfuz bölgesi, Türkiye'nin nüfuz bölgesi ve Amerika'nın nüfuz bölgesi olmak üzere üç ana parçaya bölmüş durumdasınız. Dediğim gibi, Türkiye burada belki de farkında olmayarak, Kuzeydoğu Suriye'yi coğrafi ve demografik bir anlamda Kürtleştirmiş oluyor. Çünkü siz Fırat'ın batısındaki Kürtleri sürdüğünüzde, yüz binlerce Kürt şu veya bu şekilde Fırat'ın doğusuna yerleşmek zorunda kalacaktır. Fırat'ın doğusuna doğru bir hareket hazırlığını görünce, son zamanlarda Amerika'dan da çok net bir şekilde sesler yükselmeye başladı. Bir savaş kararı verilmişse bile, ki verilmiş gibi görünüyor, bu savaşın Halep'teki iki mahalleye saldırmakla aynı savaş olacağını düşünmek çok safça olur diye düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Burada bir ayrıntıyı da sormak istiyorum, ondan sonra olayın Türkiye'yi doğrudan ilgilendiren bölümlerine gelelim. Halep olayı başladığı andan itibaren, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ndeki iki ana unsur olan KDP ve KYB'den çok net bir şekilde  SDG'ye destek veren açıklamalar geldi.  Malum, Suriye'de SDG'nin ana gövdesini Öcalan çizgisindeki kişiler oluşturuyor ve  özellikle Suriye'de belli bir gücü olan Barzani'nin bir anlamda dışarıda tutulduğunu biliyoruz. Bu destek çok açık ve netti. Daha sonra Barzani ile Ahmed eş-Şara bu kapsamda görüştüler biliyorsunuz. Baba Barzani de görüştü, Başbakan değil, doğrudan Başkan Barzani görüştü. Bunu, sizin başta bahsettiğiniz ‘’Halep'te yaşananlar sadece Suriye değil, sadece Türkiye değil, tüm Kürtlerin yaşadığı bölgelerde yakından takip ediliyor ve Kürtleri bir anlamda birleştirdi’’ önermenizi destekleyen bir şey olarak görüyorum ben. Ama Irak'ta yıllardır var olan bir yönetim olduğu için, onun anlamı daha fazla herhalde.
Gürses: Sadece Barzani Ailesi’nin başbakan düzeyinde ve siyasal elit düzeyindeki desteği değil, Barzani bölgesinden, Erbil'den, Duhok'tan, Zaho'dan çok net bir şekilde, sokaklara taşan yüzlerce, binlerce Kürt'ün Zaho ve Duhokspor maçlarına kadar yansıyan Rojava ile ilgili çok ciddi destek gösterileri oldu orada. Bu çok yeni bir şey aslında. Az önce sizin de söylediğiniz gibi, ki Haseke'deki, Kamışlı'daki yönetimi Mazlum Abdi ve onun destekçilerinin Öcalan’a olan yakınlığını göz önüne aldığınızda, Barzani çizgisiyle ve Barzani Kürtlüğüyle bu kadar kol kola girmiş olması, Kürtlük açısından ve Kürtlerin geleceği açısından çok önemli bir dönüm noktasını teşkil ediyor. Bunun Türkiye'ye yansıması şu; Türkiye’nin uzun zamandır Barzanilerle ve Barzani yönetiminin Kürdistan Bölgesel Yönetimiyle uzun zamandır çok dostane, siyasal ve ekonomik ilişkileri var. Irak Kürdistan'ındaki Kürtler, Halep'teki meseleyi Halepçe'deki Enfal Hareketi’ne benzetiyorlar. Kürtlere karşı bir soykırım hareketinin olduğunu söyleyen ciddi oranda bir kesim var artık Irak Kürtleri’nde. Bunu ta İran Kürtlerine kadar da Türkiye'ye de yansıtabilirsiniz. Hem Türkiye açısından hem Kürtler açısından, çok riskli ve ucu açık tehlikeli bir sürece girmiş durumdayız. Türkiye, iki mahalleyi kazanırken bir halkı kaybetme riskiyle karşı karşıya.

Ruşen Çakır: Evet, bu söylediğiniz husustan Türkiye'ye gelebiliriz. Türkiye'de çok ilginç, sert tartışmalar yaşanıyor biliyorsunuz. AKP'ye yakın bazı Kürt isimler de Suriye konusunda iktidarın ve iktidar destekçilerinin politikalarını eleştirmeye kalktılar ve bayağı bir kötü muameleye maruz kaldılar ama ısrarla bunu söyleyenler var. Ben Hüseyin Çelik'le bu konuda bir yayın https://medyascope.tv/2026/01/19/huseyin-celik-ak-partinin-kendini-restore-etmesi-gibi-bir-ihtimal-yok/ yaptım. Hüseyin Çelik, Suriye'de yaşananları ‘’Kürt anasını görmesin’’ politikaları olarak tanımlıyor. PKK çizgisini çok net bir şekilde eleştirdiğini, karşı olduğunu bildiğimiz birisi. Ama birçok kişi, mesela Orhan Miroğlu benzer bir çıkışı yapıyor. Yakın zamana kadar AKP yönetimindeydi ve Türk İslamcılardan da Kürt İslâmcılara yönelik ya da Müslüman Kürt aydınlarına yönelik ‘’ayağınızı denk alın’’ gibi bir tavır var. Tam ayrışma olmasa bile bu bir ‘’dinî kimlik mi etnik kimlik mi öndedir ya da değildir?’’ meselesi.
Bir diğer husus, Türkiye'deki Kürtlerin, Suriye'de kimden yana olacağı meselesi. Bu noktada bir anımı anlatmak isterim. Yıllar önce Kobani olayları olduğu sırada, gazeteci olarak Diyarbakır'da Erdoğan'ın bir mitingini izliyordum. Erdoğan, çok da büyük olmayan bir kalabalığa sesleniyordu. Ben, gazetecilere ayrılan bölümde değil halkın içindeydim. Beni televizyonlardan tanıyan yaşlı bir AK Partili geldi ve bana “Zamanında Bulgaristan'dan Türkler geldiği zaman, onlara ‘soydaşımız’ diye sahip çıktık. Ama şimdi Kobani'de bu konuda aynı şeyi göstermiyoruz” demişti. Bunu hiç unutmuyorum, Bunu söyleyen kişi, AK Partili, Erdoğancı, mitinge gelmiş bir kişiydi. Beni görünce bana bir anlamda içini döktü. Bu olay özellikle AK Parti'nin Kürt tabanında da kırılmalara yol açabilir sanki.
Gürses: Benim az önce söylemeye çalıştığım oydu. Çok tehlikeli, ucu açık bir süreç var burada. Şu anda belki bizi dinleyenler içerisinde de olabilir bu bahsedeceğim arkadaşlar. Ben uzun zamandır, Türkiye'deki birkaç anket firmasıyla Türkiye'de anket çalışmalarına da katılan birisiyim. Büyümek zorunda olan, büyümeye çalışan bir Türkiye var. Son dönemlerde yaşananlar, büyüme sancısının bir ifadesidir. Türkiye büyümeye çalışıyor, büyürken de değişmek zorunda, ama bu değişimde Kürtleri nereye koyacağına, Kürtlerle nasıl bir ilişki kuracağına henüz çok net karar verebilmiş bir durumu yok. Siz büyürken, Suriye ve Irak'ta seküler Kürtlerle nüfuz sahibi mi olmak istiyorsunuz, yoksa siyasal İslamcılarla mı bunu yapmak istiyorsunuz? Ben bu sorunun Türk halkına da sorulmasını isterdim açıkçası. Ortada kendisini feshetmiş, artık silahlı mücadeleye girmeyeceğini, silahlı mücadeleden vazgeçtiğini söyleyen bir örgüt var, PKK'den bahsediyorum. Bu örgütün şu veya bu şekilde yansıması olan SDG var, Suriye Kürtleri için söylüyorum. Suriye'nin bütünlüğünden, Suriye'nin demokratik ve seküler kimliğinin bir parçası olma yolunda diyaloğa ve müzakereye hazır olduklarını söyleyen bir halk var. Ama Şam'daki siyasal İslamcılarla iş birliği yaparak, sadece SDG'lileri, sadece birkaç mahalleyi değil, aynı zamanda bütün Kürtleri kaybetme riski var Türkiye’nin.
Sizin dediğiniz çok doğru, eğer AKP'li olduğu konusunda hiç şüphe olmayan bir sürü Kürt siyasetçi bundan rahatsızsa, normalde PKK’lı olmadığını bildiğimiz, PKK çizgisine, bırakın sempati duymayı, normal şartlarda düşman pozisyonunda olan birçok Kürt bile bundan çok rahatsızlığını dile getiriyorsa, bir yerlerde çok ciddi bir hata yapılıyor demektir. Bu, aynı zamanda Irak Kürtleri’yle olan ilişkiyi de etkileyecek bir süreçtir. Eğer siz Rojava'daki Kürtlüğü boğmak isterseniz… çünkü Irak'taki Kürtler bunun Kürtlerle IŞİD arasındaki bir savaş olduğunu söylüyorlar. Siz Suriye’deki Kürtleri IŞİD'e teslim ettiğinizde, sırada Irak Kürtleri’nin olduğunu Irak Kürtleri çok iyi biliyor. Daha 5-10 sene öncesine kadar, bazı peşmergelerin kameralar önünde kafasının kesildiğini biliyoruz, bunlar Irak Kürtleri’nin hafızasında var. Siz oradaki Kürtleri, Irak Kürtleri’nden ayıramazsınız. Oradaki Kürtleri, Türkiye Kürtlerinden ayıramazsınız. Bu hangi akla hizmettir, açıkçası bunu anlamakta zorlanıyorum. Ama umarım, özellikle Fırat'ın doğusuyla ilgili orta bir yol bulunur. Ben bir ara formül bulunma ihtimalinin hâlâ yüksek olduğunu düşünenlerdenim.

Ruşen Çakır: Türkiye’deki sürece gelelim. Bir arkadaşıma sizinle yayın yapacağımı söylediğimde bana “Hâlâ Bahçeli için Nobel Barış Ödülü öneriyor mu kendisi?” dedi. Evet, güzel bir soru, buradan gidelim. Ne diyorsunuz? Türkiye'de süreç sahipsiz mi kaldı? Garip bir beklemedeyiz.
Gürses: Ben o öneriyi iki defa dillendirdim. ‘’Bu sürecin olumlu sonuçlanması durumunda…’’ ifadesinin altını özellikle çizmek istiyorum. Ben bunu söylerken, her iki seferde de o şartımı dile getirdim ve hâlâ aynı görüşteyim. Bu sürecin olumlu sonuçlanması durumunda, Bahçeli Nobel Barış Ödülü'ne aday gösterilmelidir. Ama az önce siz de söylediniz. Bütün mesele dönüp dolaşıp Suriye'deki Kürtlükle nasıl bir ilişki kuracağımıza geliyor. Bakın, Meclis Komisyonu raporunu sürekli erteliyor. Bu tesadüf değil. ‘’İki hafta sonra, ocak ayı sonunda, iki ay sonra’’ diye sürekli ertelenen bir raporlama süreci var. Suriye'deki Kürtlük meselesinin bir ismi konulmadan, Türkiye'deki iktidar ve güç sahipleri, Suriye'de Kürtlerle nasıl bir ilişkiye, nasıl bir tanıma mekanizmasına gireceklerine karar vermeden, siz Türkiye'deki barış sürecinden de Türkiye'deki diyalog sürecinden de bahsedemezsiniz. O, bir günde rafa kaldırılabilecek ve maalesef tekrar savaş sürecine girebileceğimiz bir tehlike var orada. Daha önce de söyledim, Devlet Bahçeli'nin Erdoğan'dan çok önemli bir farkı olduğunu hâlâ düşünüyorum. Devlet Bahçeli, benim görüşüme göre siyasal kariyer endişesi olmayan bir siyasetçi. Ama bunu Erdoğan için söyleyemeyiz. Dolayısıyla, Türkiye Devleti’nin sadece önümüzdeki üç beş yıllık geleceğini değil, aynı zamanda önümüzdeki belki de 100 yıllık geleceğini düşünerek, büyüyen bir Türkiye'nin Kürtlerle barışması gerekiyor. Siz Suriye'deki gelişmelerle, Kürtlükle ve Kürtlerle ya toptan bir savaşa girmiş olacaksınız ya da Kürtlükle toplu bir şekilde barışmış olacaksınız. Suriye Kürdünü reddederek barışamazsınız.

Ruşen Çakır: Şunu özellikle vurgulamak istiyorum: Halep öncesi süreçle ilgili yaptığım yayınların birçoğunda iki temel referansım var. Birisi, Devlet Bahçeli'nin ‘’gemileri yaktık, ok yaydan çıktı’’ açıklaması. Bir diğeri de Duran Kalkan'ın “Artık geri dönüş yok” açıklaması. Ama Duran Kalkan “Geri dönüş yok, ama ileride ne olduğunu bilmiyoruz” diye devam ediyordu, o ayrı. Ama geri dönüş yok. Erdoğan bu konularda genellikle konuşmuyor biliyorsunuz, bu tür şeylerde net pozisyonlar almıyor. “Geri dönüş yok, gemileri yaktık” denilen bir yerde, sürecin kesintiye uğramasını, zamana yayılmasını anlarım, ama geriye dönmeye kalkmanın faturası herkes için çok sert olmaz mı?
Gürses: Kesinlikle öyle. Türkiye olarak çok ciddi bir siyasal kriz yaşanan bir dönemden geçiyoruz. Ciddi ekonomik krizler yaşıyoruz. Her an bölgede İran ile ilgili çok büyük başka savaşlar ortaya çıkabilir, her an başka ülkelerde dağılmalar meydana gelebilir. Türkiye nüfusunun neredeyse %20-25'ini teşkil eden Kürtler var. Suriye'de, Irak ve İran'da aynı şekilde. Siz Ortadoğu'ya açılırken, Ortadoğu'nun büyük bir gücü olma iddiasındayken, Kürtlükle barışmadan bunu yapamazsınız. Bunun maliyeti o kadar yüksek ki. Ben son gelişmelere bakarak, bir anlamda Amerika'nın arabuluculuğuyla, Şam hükümeti ile Suriye Demokratik Güçleri arasında tekrar masaya dönülme ihtimalinin çok daha yüksek olduğunu düşünüyorum. Suriye Demokratik Güçleri, müzakerelerle, Fırat'ın batısındaki bölgelerden çekilmeyi kabul edebilir. Yani Fırat doğal bir sınır hâline gelebilir. Ama bunu savaşla dayatırsanız o savaşın sonunu kestirmek çok zor. Siz, müzakerelerle, Türkiye'nin de kabul edebileceği bir çözümle, SDG'nin Fırat'ın doğusuna geçmesine yeşil ışık yakarsanız ve bunun karşılığında Kürtler ve SDG ile ilgili bazı garantiler verirseniz, bu durumda Türkiye'deki diyalog ve barış sürecinin de tekrar yola girmesi mümkün. Ama bu olmadığı takdirde, belki PKK'nin Türkiye ile ilişkisi ve savaşı devam etmeyebilir. Az önce sizin dediğiniz gibi, PKK, Duran Kalkan “Biz yeni bir yola girdik” diyor. Yani dönüşü olmayan yeni bir transformasyon sürecine girdiğini söylüyor örgüt. Ama sonuç itibarıyla Suriye'deki, İran'daki ve Irak'taki Kürtlük realitesiyle barışmadan, Türkiye'deki realiteyle de barışamazsınız. Bu, toplu barışma veya toplu savaş stratejisidir. Umarım toplu bir şekilde barışırız ve o maliyeti çok yüksek olan opsiyondan uzaklaşırız.

Ruşen Çakır: Hazır sizi bulmuşken İran sormadan da olmaz. Siz de bahsettiniz İran'dan. İran'da da Kürtler çok ciddi bir aktör ve İran'da da tıpkı Suriye'de gibi Kandil çizgisinde bir silahlı örgütlenme de var. İran'da ne olacağı belirli değil ve Kürtler de İran'da muhtemel değişimlerde, dönüşümlerde, önemli bir aktör olarak ortaya çıkabilir. ‘’Kürt realitesini tanımak, Kürtlükle barışmak’’ diyorsunuz. Türkiye'deki bazı kesimler, İran'dan en çok ‘’ Rejim giderse Kürtlerin önü açılır mı, bu bizi etkiler mi?’’ diye düşünenler var. Mesela “İran bölünürse Türkiye de bölünür” diyorlar. Tabii ki İran başlı başına çok geniş bir konu ama Kürtler üzerinden baktığınız zaman, İran'da Kürtler ve tabii ki Öcalan çizgisindeki hareket rolü artacak mı? Onlara birileri yine yatırım yapacak mı, ne dersiniz?
Gürses: İran bölünmez, öyle söyleyeyim. Çünkü bunu Amerika'nın da İsrail'in de isteyeceğini zannetmiyorum. Ama İran İslam Devrim’inin çok bir geleceği olduğunu da düşünmüyorum. Rejim yıkılır, bugün mü yıkılır, altı ay sonra mı, iki yıl sonra mı, onu kestirmek çok zor. Çünkü çok bilinmeyenli bir denklemden bahsediyoruz. Ama rejimin büyük oranda meşruiyetini kaybettiğini söylemek doğru olur. İngilizcede “too big to fail” dedikleri bir terim vardır, düşmeyecek kadar, bölünmeyecek kadar büyük bir ülkeden bahsediyoruz. İran’ın bir toplum ya da devlet olarak çökmesini, bölgenin kaldırabileceğini zannetmiyorum. O yüzden İran'ın bölünmesinden çok, İran rejiminin yavaş yavaş kendi içinden çökme ihtimali giderek artıyor. Bu çöküş ihtimali artarken, Kürtlerin de giderek daha fazla bir aktör hâline geleceğini söylemek doğru olur. Suriye'dekine biraz benzer bir süreç yaşanabilir, ama Suriye'deki kadar çok kaoslu ve bölük pörçük bir resim ortaya çıkmaz. Çünkü İran'ın dinamikleri Suriye'nin dinamiklerinden çok daha farklı. İran’ın devlet yapısı ve topluma hâkimiyeti Suriye'ye göre çok daha güçlü. Dolayısıyla, İran'daki Kürtlüğün giderek daha önemli bir rol oynayacağını söylemek doğru olur. PKK çizgisine yakın, PKK çizgisinden esinlenerek ortaya çıkmış olan PJAK'ın da, giderek daha önemli bir aktör olacağını söylemek doğru olur. Az önce söylediğim gibi, siz Halep'te iki mahalleyi kazanırken, bir halkı kaybetme riskiyle karşı karşıyasınız. Siz, Kürtlerle iş birliği ve ittifak yaparak Ortadoğu'da büyük bir güç olabilirsiniz, Türkiye olarak söylüyorum. Ama bunu siz İran'daki bir Kürt'ün kazanımını bile eğer bir tehdit olarak, bir tehlike olarak görüyorsanız, burada sorun Kürtlerde değil, sorun sizin meseleye bakış açınızdadır.

Ruşen Çakır: Hocam çok sağ olun. Daha önceki yayınlarımız lokomotif gidiyor gibiydi ve biraz daha rahat konuşuyorduk, burada biraz kasvet ağırlıklı oldu. Ama bir şekilde bir çözüm bulunacak diye hem temenni ediyorum hem düşünüyorum. Sizin söylediklerinizde de öyle algıladım. Ama tabii riski de vurgulamak lazım. “Hiçbir şey olmaz, her şey hallolur” denemez. Yani, herkesin kazanacağı bir süreç yerine, herkesin kaybedeceği bir süreç riskiyle karşı karşıyayız sanki, ne dersiniz? 
Gürses: Çok haklısınız. Ben Suriye'deki düğümün, Suriye'deki sorunun, bir şekilde ara bir formülle, bir müzakereyle, diyalog ile çözülme ihtimalinin hâlâ yüksek olduğunu düşünüyorum. Bu olursa, Suriye'de işler yavaş yavaş rayına girer ve bunun, Türkiye'ye hem siyaseten hem ekonomik olarak çok ciddi pozitif yansımaları olur. Türkiye büyük bir devlet, realist olmak lazım. Türkiye NATO'nun en büyük ikinci ordusuna sahip bir ülke. Türkiye, Kamışlı'daki Kürtlük ile orayı çok rahat kendi ekonomik arka bahçesi hâline getirebilecek kadar güçlü ekonomisi, güçlü ordusu olan bir ülke. Türkiye bunu çok rahat aşabilecek, yönetebilecek bir kapasiteye ve güce sahip. Bu mesele artık Türkiye'deki siyasal elitin ve askerî elitin ne yapacağına bağlı. Burada güçlü olan taraf Türkiye'dir. Türkiye eğer diyalogdan ve müzakereden yana tavır alırsa, işler çok rahat yoluna girer. Ama Türkiye eğer diyalog yolunu reddederse sonuç nereye gider? Bunun maliyeti herkes için, Türkler için de Kürtler için de bölge için de çok büyük olur. Umarım o olmaz. Ben hâlâ onun olmayacağını düşünenlerdenim. Ben Suriye'deki meselenin, bir diyalog süreciyle, bir ara formülle halledilme ihtimalinin hâlâ yüksek olduğunu düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Teşekkür ederiz Hocam yayınımıza katıldığınız için. Orta Florida Üniversitesi'nden Prof. Dr. Mehmet Gürses'le, Halep'te yaşananların neden olduğunu, nelere yol açabileceğini ve tabii ki Türkiye'ye muhtemel etkilerini konuştuk. Kendisine çok teşekkürler, sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler. İyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
25.01.2026 Kürtler için hasar tespit raporu
23.01.2026 Çağımızın Sisifos’u: Kürtler
22.01.2026 Suriye dersleri: “Krala yaslanmayın, düşersiniz”
21.01.2026 Öcalan “Sonumuz Gazze gibi olur” diye uyarmıştı
20.01.2026 Suriye’nin ortaya çıkardığı Kürt milliyetçiliğinin krizi
20.01.2026 Onur Alp Yılmaz ile söyleşi: Erdoğan’ın hesapları nasıl tuttu? CHP ne yapabilir?
19.01.2026 Hafta Başı (66): Suriye'de dengeler değişti | Suriye'den sonra çözüm sürecinin geleceği
19.01.2026 “Pirus zaferi”: Öcalan’ın kehaneti Suriye’de gerçekleşiyor
18.01.2026 Ahmed eş-Şara’nın Kürtler ve SDG üzerine söylediklerine şerhler
18.01.2026 Ahmed eş-Şara’nın yakaladığı ve kaçırmakta olduğu fırsat
25.01.2026 Kürtler için hasar tespit raporu
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı