Kaya Erdem ile söyleşi: Neden Başaramıyoruz?

05.11.2020 medyascope.tv

5 Kasım 2020’de medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı.

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Bugün deneyimli ama uzun bir süredir sessizliği tercih etmiş bir siyasetçiyle, Kaya Erdem’le sohbet edeceğiz. Kaya Bey, hoşgeldiniz yayınımıza.
Kaya Erdem: Çok teşekkür ederim. Sizinle sohbet etmekten çok memnun oldum. Teşekkür ederim.

Çakır: Elimde, Neden Başaramıyoruz? Demokratik Bir Türkiye isimli, Doğan Kitap’tan çıkmış son kitabınız var — ince bir kitap. Eski yaptığınız konuşmalar da kitabın sonuna eklenmiş. Bu kitabınız sanki bir jübile gibi geldi bana. Burada ısrarla birkaç şeyin altını çiziyorsunuz; onları biraz konuşalım istiyorum. “Türkiye bir türlü demokratik bir ülke olamadı. Umut ediyorum ki…” diyerek, kuvvetler ayrılığı, demokrasi, temel hak ve özgürlükler konusundaki taleplerinizi söylüyorsunuz. Bu saydıklarınızın hepsi zaten Anayasa’da var olan, dünyada herkesin kabul ettiği varsayılan değerler. “Ama bu kabûle rağmen bu iş olmuyor” diyorsunuz. Siz bu yaşınızda böyle bir kitabı niye yazma ihtiyacını hissettiniz? Amacınız neydi?
Erdem: Türkiye 1950 yılında tek adam rejiminden çoğulcu demokratik sisteme geçti. 70 senedir bu sistemi uygulamaya çalışıyoruz. Burada devamlı şu hâdise karşımıza çıkıyor: Türkiye’de özgürlükler ve hakları; basın, yargı konusunda sağlanmış özgürlükleri ne yazık ki koruyamıyoruz. İktidarlar tarafından kısıtlamalarla karşılaşıyoruz. 70 yıllık süreç içerisinde muhtelif dönemlerde kısıtlamalar yapılmış. Fakat bu haklar anayasalarla değiştirilerek tekrar bize verilmiş, buna mukabil aynı şeyler yine tekrarlanmış. Ekonomik ve sosyal yönlerden de bu geçerli. Türkiye bazı dönemlerde, kısa süre de olsa başarılı olmuş; fakat ondan sonra duraklamalara ve krizlere girmiş. On on beş yıl sonra, belki üç dört seneliğine tekrar bir gelişme göstermiş; ama sonrasında yine aynı kriz ve duraklamalar içine girmiş. Dünya istatistiklerine göre bugün geldiğimiz nokta şöyle: Türkiye, yargı bağımsızlığı bakımından, 151 ülke arasında 107. sırada. Basın özgürlüğü açısından, 175 ülke arasında 154. sırada. Demokrasi açısından, yine 151 ülke arasında 102. sırada. Hukukun üstünlüğü açısından baktığımız zaman, 127 ülke arasında 102. sıradayız. Diğer taraftan, kişi başına düşen milli gelir sıralamasında, Türkiye, 177 ülke arasında 72. sırada. Bunun dışında, olumlu ve iyi işlerde çok gerilerde olmamıza rağmen, enflasyon bakımından 159 ülke arasında üçüncüyüz. Türkiye, işsizlik bakımından da, 218 ülke arasında 18. sırada. Gelir dağılımını incelediğimiz zaman, 27 Avrupa ülkesi arasında Türkiye 27. sırada. Bütün bunlara baktığımız zaman, 1950’den başlayarak geldiğimiz 70 yıl içerisinde, Türkiye,  dünya ülkeleri arasında 50. sıraya girememiş; hep 100 ve 150. sıralar arasında. Millet olarak buna lâyık olmadığımız kanaatindeyim.
Tabii şöyle düşünülebilir: Biz bu konularda ilerlemek için hiç mücadele etmedik mi? Gayret göstermedik mi? Hayır, mücadele ettik. Basınımız, muhalefet partilerimiz, meslek kuruluşlarımız, sivil toplum kuruluşlarımız, vatandaşlar, bedeller ödemek üzere mücadele ettiler: Hapse girdiler, tutuklandılar, görevlerinden alındılar, hatta korkutuldular. Bunun dışında, muhalefet partilerimiz, siyasetçilerimiz de birtakım mücadeleler yaptı. Mesela benim Meclis Başkanı olduğum dönemde, basın özgürlüğü, hukukun üstünlüğü ve demokrasi konularında yaptığım açıklamalar, telkinler ve teşebbüsler var. Fakat bütün bunlara rağmen geldiğimiz nokta bu. Türkiye, 70 sene bu mücadeleleri yapmış olmasına rağmen niçin bu noktaya geldi? Niçin bu işi yerine oturtamadık?

Çakır: İzninizle araya gireceğim. Kitapta çok ilginç bir saptamanız var. Bunu kendinizin de dahil olduğu ANAP dönemi için de söylüyorsunuz, AKP dönemi için de. Aslında bildiğimiz bir şeyi hatırlatıyorsunuz: “Bir şeyler iyi başlıyor, ama belli bir süre sonra bozulmaya başlıyor. Tek adam yönetimleri, parti içi demokrasiden uzaklaşma…” Bunu bir kısır döngü olarak tarif ediyorsunuz. Buradaki mesele tamamen iktidarlardan mı kaynaklanıyor?
Erdem: Hayır efendim. Bu şuradan geliyor: Kuvvetler ayrılığı, esasında iktidar gücünü denetlemek için vardır. Dengelerin sağlanması bakımından, kuvvetler ayrılığı sistemi bütün çağdaş ülkelerin anayasasında yer almıştır. Bu nedir? Yürütme, yargı ve yasama, bağımsız, birbirlerini etkilemeyecek şekilde olacak. Yani, Meclis iktidar gücünü denetleyecek. Zaten Meclis’in aslî görevi de iktidarı denetlemektir. Yargı da bağımsız olacak. Bu üç denge gücünün, dengeli bir şekilde götürülmesi, kuvvetler ayrılığının sağlanması ve iktidar gücünün denetlenmesini sağlıyor. Tabii burada iktidar gücünün denetlenmesi, bahsettiğim yargı ve yasamanın bağımsız olmasının ötesinde, daha başka güçlerin de ortaya getirilmesini sağlıyor.
Bunlara geçmeden önce şunu belirteyim: Her zaman, kuvvetler ayrılığının gayesinin iktidar gücünü denetlemek olduğunu söylüyoruz. Niçin iktidar gücünün üzerinde bu kadar çok duruyoruz? İngiliz düşünür Lord Acton’un şu sözü önemlidir: “Güç yozlaştırır: Mutlak güç mutlaka yozlaştırır.” Bunun anlamı şudur: İktidar gücü yozlaşmaya müsaittir. Denetimsiz olursa, muhakkak yozlaşır ve adaletsizliğe, yolsuzluğa, rüşvete bulanır; ekonomik ve sosyal krizlere sebep olur. Bu yozlaşma bir gerçek. Bütün ülkeler eğer iktidar gücünü denetleyemezse, bu gerçekle karşı karşıya kalır. Ama bu yozlaşma hemen başlamıyor. Belki ilk üç, dört sene, henüz yozlaşma olmamasının etkisiyle başarılı işler yapılıyor. Fakat ondan sonra bu yozlaşma muhakkak surette kendini gösteriyor. Bu yalnız Türkiye için değil, bütün dünya ülkeleri için geçerlidir. Ben şimdi Türkiye’nin 70 yıllık döneminde, bu yozlaşmanın ne şekilde olduğu hakkında örnekler vermek istiyorum müsaade ederseniz.

Çakır: Tabii, lütfen buyurun.
Erdem: 1950 yılında Demokrat Parti ve Adnan Menderes iktidara geldiği zaman, ilk üç dört sene gerçekten çok güzel işler yaptı. Hatta tarımda, karayollarında, gelir artışları ve enflasyon konusunda çok başarılı hizmetlerde bulundu. Bizler “Türkiye, Batı Avrupa ülkeleri ile beraber ilerleme yolunda gelişmiş ülkeler seviyesine gidiyor” diye sevindik. Fakat ikinci seçimden sonra, denetimsiz iktidar gücünün yozlaşma etkisi kendisini göstermeye başladı: Basın iktidar tarafından kontrol alınmaya başlandı. Partilere baskı yapıldı. Yönetimdeki hatalar dolayısıyla, ekonomi duraklamaya başladı ve krize doğru gitti. Neticede, Türkiye bir istikrarsızlık ve krizle karşı karşıya kalınca, 60 İhtilâli’nin yaşanmasına neden oldu. İhtilâlden sonra yeni bir anayasa hazırlandı. Bu anayasa, özgürlükler ve temel hakları düzelten bir anayasa idi. Fakat bunun neticesinde, mesela Süleyman Demirel 41 yaşında iktidara geldi. Aynı şekilde, Süleyman Demirle ilk dört yıl Türkiye’de hakikaten çok başarılı işler yaptı. Türkiye 1966’da yüzde 11 kalkınma hızı elde etti. Bu dönemde, demir-çelik, rafineri, alüminyum tesisleri gibi çok büyük yatırımlar yapıldı. Türkiye büyük bir kalkınma hızı sağladı. Fakat denetimsiz iktidar gücünün etkileri Demirel’de de görüldü. Ne yaptı? Kendisini tenkit eden parti içindeki 41 milletvekili ve senatörü partiden attı. Bu bozulma etkisi kendisini gösterdiğinde, Türkiye, çok ileri bir noktadan duraklamaya geçti. Tabii ondan sonraki dönemde, Paris’te 69’da başlayan gençlik hareketleri, Türkiye’de sağ-sol kavgası olarak kendini gösterdi. Tabii bunların etkisiyle, 71 senesindeki askerî muhtıra, 74’te Kıbrıs Çıkarması, petrol fiyatlarında varil fiyatının 1,95 dolardan 18 dolara yükselmesi ile Türkiye 70’li yılların sonunda, çok ciddi bir ekonomik krizle karşılaştı. 80 askerî muhtırasından 3 sene sonra bu sefer Turgut Özal iktidara geldi. Aynı gelişmeler Özal’da da oldu: Özal 1983’te iktidara geldiği zaman çok büyük bir başarı gösterdi. Hatta Türkiye ekonomisi dünya ülkeleri arasında en alt sıralardayken en üst sıralara geldi, çağ atladı. İşçisi, memuru bir ev sahibi olma imkânına sahip oldu. O dönemde Türkiye Avrupa Birliği’ne katılım için müracaat etti. Ama Özal’da da bu denetimsiz iktidar gücünün menfî etkileri görülmeye başladı. Ben o dönemde Anavatan Partisi’nde Başbakan Yardımcısı idim; bu bozulmayı yakînen gördüm. Hatta kendi kendime Özal’ı tenkit ettim. Sonra “Kaya, Özal bu yozlaşmaya 4 sene dayandı. Bu kadar iktidar gücü sende olsaydı, sen belki 2-3 sene dayanacaktın” diye düşündüm.

Çakır: Bu konu, kitabınızdaki en çarpıcı bölümlerden birisiydi. Burada da tekrarladınız. Bunu söylemeseniz, ben soracaktım. Madem Özal dönemini konuşuyoruz, şunu söyleyeyim: Sizinle yayın yapacağımı duyurduğum zaman, sosyal medyadaki birçok takipçi, sizin ANAP dönemindeki durumunuzla ilgili birtakım şeyler söylediler: Birincisi, ANAP’ın, 12 Eylül’ün devamı gibi olması meselesi. Kitabı okumayanlar, bu süreci bilmiyor olabilirler, siz bir kısmını söylediniz. Hatta siz daha sonra çok ciddi bir özeleştiri de yapmışsınız. “Ben iktidar olsam belki 2 yılda bozulurdum” demenin dışında, sizin de birinci derecede aktörü olduğunuz ANAP döneminin, tam da şimdi şikâyet ettiğiniz hususlarla ilgili sicilini nasıl buluyorsunuz? Mesela ben o dönemde genç bir gazeteci olarak, Özal’ın gazetelere yönelik söylediklerini hatırlıyorum — ki siz şimdi basın özgürlüğünü birçok şeyin önüne çıkartıyorsunuz, haklı olarak. ANAP dönemiyle ilgili nasıl bir muhasebe yapıyorsunuz?
Erdem: Esasında Özal demokratik bir insandı; tenkitleri hoşgörüyle karşılayan birisiydi. Hatta diyebilirim ki, bu yönde, benden daha ileriydi. Ben Maliye Bakanı, Özal da Başbakan Yardımcısı iken, bir gazeteci bizi –bence haksız olarak– tenkit etmişti. Hatta ben yanlış yaptığını kendisiyle konuşmayı düşündüm, fakat işlerimin yoğunluğu dolayısıyla unuttum. Bu hâdiseden 1 gün sonra, akşam üzeri eve giderken, Başbakanlık’ta Turgut Bey’e uğradım. Kendisine “İçeride kim var?” diye sordum. “Bir gazeteci var” diye cevap verdi. İçeri girdiğimde o bizi tenkit eden gazeteciyi gördüm. Özal onu ikna etmek için dil döküp anlatıyordu. Bu kadar hoşgörülü bir liderdi. Ama iktidar, gücünün etkisiyle yanlış işler yapmaya başlıyor: Basını kontrol altına almak istiyor. Aslında hoşgörülü biriydi. Sizler o dönemi hatırlarsınız, gençtiniz: Kendisini tenkit eden karikatürleri odasının duvarlarına asardı. Bu kadar hoşgörülü birisiyken, iktidarın menfî etkisiyle basını susturmaya kalktı. Bunun dışında, askerî dönemde, kuvvetler ayrılığının sağlanması, Meclis’in iktidarı denetleyebilmesi için, seçim kanunu ve siyasî partiler kanununda değişiklik yapılması lâzımdı. Bundan bahsedeceğim biraz sonra.
Biz bu seçim kanununu, Meclis’in gerçek görevi olan denetleme görevini 70 sene boyunca niçin yaptıramadık? Çünkü Meclis’teki milletvekillerini iktidarın lideri seçiyor. Hükümetin başına geçen, başbakan olan bir liderin kendi seçtiği milletvekilleri onu denetleyemiyor. Bu denetleme yapılamadığı için Türkiye 70 senede bir yol alamadı. Askerî dönemde, bu kanun hazırlandı ve yürürlüğe girdi. Ancak, bu kanunda, kanunun ilk seçimde değil, 88 seçiminde yapılması kararlaştırılmıştı. Peki, ne oldu? İki sene sonra, Turgut Bey, iktidar gücünü elinde tutmak için diğer partilerle de anlaşarak –hükümet teklifi olarak gelmedi bu; diğer partiler de bundan memnundu– bu kanunu değiştirdi. Böylece bir reform kanunu ortadan kalktı. Hükümet teklifi olmadığı için, ben bunu son anda, kanun oylamaya girdiği zaman fark ettim. Tabii bunu önlemem mümkün değildi. Çünkü oylama esnasında Turgut Bey’i ikna etmeye mecburuz. Ben bu olayı daima kendimde bir noksanlık olarak gördüm. “Bunu niçin önleyemedim?” diye kendimi hep eleştirdim. Sonuç olarak, denetlenmemiş bir iktidar gücü muhakkak bozuluyor. Bu, şahıslarla da alâkalı değil. Eğer biz bunu denetleyemezsek, bu yozlaşma herkeste oluyor.
2002 yılından sonra aynı hâdiseyi yine yaşadık. 2002 yılında AK Parti iktidara geldi. Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan başbakan oldular. Beş yıl boyunca, hepimizin hayret ettiği çok büyük başarılar sağladılar. Türkiye Avrupa Birliği’ne üye olmak için müracaat etti; Özal’ın rafa kaldırdığı bu müracaatı tazeledi. Özgürlükleri getirme yönünde harekete geçti. Bütün bu hareketlerin olumlu neticesinde, Türkiye’ye 1 senede 20 milyar dolarlık yabancı sermaye geldi. Türkiye, kişi başına düşen geliri 12.500’e çıkardı. Hepimiz, “Türkiye artık gelişmiş ülkeler seviyesine çıkıyor. Kısır döngüyü ortadan kaldırdık” diye düşündük. Hatta o arada birtakım olumsuz hareketleri ben de dahil hepimiz müsamahayla karşıladığımızı hatırlarım. “Bu iktidar çok iyi işler yapıyor. Bunları tenkit ederek heveslerini kırmayalım” dedik. Ama sonra ne oldu? Bu iktidar, denetimsiz iktidarın yozlaşma etkisiyle, yaptığı başarılı işlerin sonrasında duraklamaya, peşinden de Türkiye’yi ekonomik ve sosyal krize, yani bugünkü durumuna getirdi. Bunun için, Türkiye’nin yapması gereken en öncelikli mesele, kuvvetler ayrılığını tam olarak gerçekleştirmesidir.

Çakır: Siz Meclis başkanlığı da yaptınız. Meclis’e, yasamaya çok önem veriyorsunuz. Kitabınızda da yazmışsınız. Ama artık Türkiye’de Meclis’in bir fonksiyonu yok. Türkiye yeni sisteme, yani Başkanlık Sistemi’ne geçtiğinden beri, Meclis’in de, milletvekillerinin de fonksiyonu yok denecek kadar azaldı. Siz milletvekillerinin, halkın taleplerini iktidara taşıması gerektiğini, ama genellikle liderin taleplerini halka taşıdıklarını söylüyorsunuz. Şimdi onu bile yapamayan milletvekilleri var; çünkü lidere kolay kolay ulaşamıyorlar. Artık sistem tamamen değişti. Sizce tekrar parlamenter sisteme dönebilecek mi Türkiye? Ne dersiniz?
Erdem: Bu konuda, mesela İYİ Parti Genel Başkanı Sayın Meral Akşener, muhtelif konuşmalarında, güçlü bir parlamenter sistem ve yargı bağımsızlığından bahsediyor. Evet, bu bizim düşündüğümüz kuvvetler ayrılığının yapılması lâzım gelen konularından biridir. Aynı şeyi DEVA Partisi Genel Başkanı Sayın Ali Babacan da söylüyor. Demek ki, Türkiye’de demokrasinin tam anlamıyla yerleşmesini sağlaması bakımından siyasî partilerimizde de böyle bir arayış var. Kuvvetler ayrılığının tam anlamıyla gerçekleşmesinin birinci şartı, Meclis’in görevini yapmasıdır. O Meclis’in güçlü olabilmesi için de, o milletvekillerini parti liderinin seçmesi değil, İzmir’deyse İzmirli vatandaşların ya da oradaki mahallî teşkîlâtın seçmesi lâzım. Bunu sağlayabildiğimiz ölçüde, Meclis’in denetim görevini, milletvekillerinin de gerçek görevlerini yapmasını sağlarız. Ama Türkiye’de bunu tam olarak gerçekleştiremememizin sebebi, bugünkü siyasî partilerdir; hiçbir zaman liderliği ellerinden bırakmak istemiyorlar. Bunları bir ölçüde güçlü kılan, hatta “kral” yapan, milletvekillerini seçme yetkisidir. Neden bırakmadıklarını da görüyoruz. Siyasî partiler seçimlere girerken, iktidara geldikleri zaman yapacakları işleri beyannâmelerle ortaya koyarlar. Bu beyannâmeleri incelediğimiz zaman, 70 sene içinde yaptığımız seçimlerin hiçbirisinde, hiçbir partinin “Milletvekili seçimleri benim emrimde olmayacak, mahallî teşkîlâtlarımızın önseçimle yapacağı bir sistem getireceğim” diye bir beyanda bulunmadığını görüyoruz. Siyasî partilerimiz, ellerinde bulunan bu gücü vermek istemiyorlar. Aynı şey iktidar için de söz konusu.
Meclis’in denetleme görevini yapması, yargının bağımsız olması, kuvvetler ayrılığını tam olarak sağlamıyor Ruşen Bey. Bütün noksanlık bu. Biz 1950 Anayasamızda, “Meclis iktidarı denetleyecek. Yargı bağımsız olacak” dedik. Ama bunu başaramadık. Niçin? Çünkü diğer Avrupa ülkeleri ve Amerika’daki tarihî gelişmelere baktığımız zaman, kuvvetler ayrılığı dengelerini sağlayabilmek için bu iki önerinin kâfi olmadığını görüyoruz. Buna ilâve olarak, parti içi demokrasi lâzım. Parti içi demokrasi, iktidar gücünü denetlemek için önemli bir güç. Demek ki: Yargı bağımsız olacak, Meclis denetim görevini yapacak ve parti içi demokrasi olacak. Ama bu üçü de kâfi değil; mahallî idarelere özerklik vereceksiniz. İmar, okul, içme suyu, yol gibi o yörenin ihtiyacı olan işler, mahallî idareler, o yöre halkının seçtiği belediye meclisleri ve belediye başkanları tarafından yapılacaktır. İktidar bunlara karışmayacaktır. Burada bir güç ortaya koyacaksınız.
Yine de, bu dört tedbir de kâfi değil. Bunlara ilave olarak, düşünce özgürlüğünü yayma ve bunu örgütleme işi. Bunun anlamı şu: Basına, üniversite mensuplarına, sivil toplum örgütlerine, meslek kuruluşlarına, derneklere özgürlük ve hakları tam olarak vereceksiniz. Bunların teminatı da yargıdır. Yargıyı bağımsız yapıp, özgürlükleri verdiğiniz bu kuruluşlar, iktidarı denetleyecek, hatta gerektiğinde milletvekillerini, halkı uyaracak. Böylece iktidarın güç artırımı ortadan kalkacaktır. Yani bu beş tedbir bir arada alındığı takdirde, bahsettiğimiz bu denge sağlanmış oluyor. Türkiye 70 senede bunu yapamadığı için sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. “Bu beş tedbiri almak çok güç” diyebilirsiniz. Evet, güç. Bunu yapmak güç olduğu için zaten dünyadaki 160 ülkenin 155’i geri kalmış. Bunu yapanlar, gelişmiş ülkeler, 39 tane. Onların dışındakiler bu güç eşiğini aşamadıkları için bunu yapamamışlar. Ama bunu yapmak mecburiyetindeyiz. Yaptığımız takdirde, gelişmiş ülkeler seviyesine çıkacağımızın bilincine varmamız lâzım. Bunu yapmak için de siyasî partilerden ziyade, bu bahsettiğim düşünce özgürlüğünü yayma ve bunu örgütleme dediğimiz, basın, üniversite, sivil toplum ve meslek kuruluşlarının, bu konuya sahip çıkmaları, her platformda bunu halka anlatmaları ve kamuoyu oluşturmaları mecburiyeti vardır. Demokratik sistemlerde, Parlamento ve hükümetler, halkın arzu ve isteklerini, taleplerini dikkate almak ve bunları gerçekleştirmek zorundadırlar. Onun için biz kamuoyu oluşturmak mecburiyetindeyiz. Tarihte hiçbir zaman, bir kral veya bir sultan, bir baskı olmadıkça yetkisini halka devretmemiştir; bu gerçeği bilmemiz ve buna göre hareket etmemiz gerektiği kanaatindeyim. Yani, görevimizin, kamuoyu oluşturarak, Türkiye’deki sorununun, kuvvetler ayrılığının tam anlamıyla gerçekleştirilmemesi olduğunu her vesileyle anlatılması lâzım geldiği kanaatindeyim

Çakır: Sayın Erdem, programı burada noktalayalım. Çünkü siz bu kitabınızla, biz de bu yayınımızla, söylediğiniz kamuoyu oluşmasına bir katkıda bulunmaya çalıştık. Umarım bir karşılığı olur. Çok teşekkürler Kaya Bey, çok keyifli bir sohbet oldu. Size de uygun olursa, ileride, kitabınız dışında konuşacağımız başka konularda da sizi konuk etmek isteriz.
Erdem: Ben çok teşekkür ederim Ruşen Bey. Beni bu şekilde bir konuşmaya davet edip, görüşlerimi dile getirmeme imkân verdiğiniz için çok teşekkür ederim. Tabii bu konularda konuşulacak çok şey var. Programı bitirmiş olduk, ama bir küçük ilâve yapmak isterim. Avrupa ülkeleri, II. Dünya Savaşı’ndan önce, tek adam, diktatörlük rejimiyle idare ediliyordu: Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini, İspanya’da Franco, Portekiz’de Salazar ve diğer imparatorluklarda da vardı. II. Dünya Savaşı, milyonlarca kişinin ölümüne, ülkelerin harabeye dönmesine ve 7 sene boyunca bu ülkelerin ıstırap içerisinde yaşamalarına sebep oldu. Savaştan sonra bu ülkeler ilk iş olarak, bu felâketin nedeninin “tek adam sistemi” olduğunu anlayarak, kültürlü bir toplum oldukları için, kuvvetler ayrılığını sağlamak suretiyle, demokratik sisteme geçerek bugüne geldiler. Biz de, aynı dönemde Avrupa ile birlikte demokrasiye geçtik. Fakat biz bunu sağlayamadık. Türkiye 1950’de demokrasiye geçtiği zaman, Harold Lasswell 1964’te yayınladığı kitabında, “Tek adam sisteminden demokrasiye bu geçiş, dünyada eşi görülmemiş bir olaydır” diye yazar bunu. Avrupa’nın bedeller ödeyerek elde ettiği bu imkân, tarihî bir imkân olarak bize verildi. Ama biz bunu geliştiremedik, hatta geriye götürdük. Bizden geri olan ülkeler her gün bizi geçiyor. Artık şunu kabul etmemiz lâzım: Yeter! 70 seneyi kaybettik. Bundan sonra kaybedeceğimiz zamanımız yok. Biz bir an evvel, “Niçin başaramıyoruz?” değil, “Başardık; demokratik bir Türkiye yarattık” demek mecburiyetindeyiz.

Çakır: Yayınımıza katıldığınız için çok teşekkür ederiz Kaya Bey. Gerçekten güzel bir sohbet oldu.
Erdem: Ben teşekkür ediyorum, sağolun.

Çakır: Uzun zamandır sessiz kalan deneyimli siyasetçilerimizden Kaya Erdem’le, Neden Başaramıyoruz? Demokratik Bir Türkiye kitabı vesilesiyle keyifli bir sohbet yaptık. Kendisine ve izleyicilerimiz teşekkür ediyoruz. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
01.12.2020 Kutuplaşma Türkiye’nin kaderi mi? Ruşen Çakır & Prof. Emre Erdoğan tartışıyor
30.11.2020 Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (42): Cumhur İttifakı'nda kim ne kazanıyor, ne kaybediyor? AKP'de tasfiyeler, Katar'ın Türkiye ilgisi & salgın gerçekleri
30.11.2020 Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (42): Cumhur İttifakı'nda kim ne kazanıyor, ne kaybediyor? AKP'de tasfiyeler, Katar'ın Türkiye ilgisi & salgın gerçekleri
26.11.2020 “Türkiye İttifakı” mümkün mü?
25.11.2020 Yol ayrımındaki Erdoğan: Ruşen Çakır ile Murat Yetkin tartışıyor
25.11.2020 AKP'de yeni çözülme dalgası
24.11.2020 Vurun Arınç’a!
23.11.2020 Erdoğan ve Batı: Diklenmeden dik durmak mı, dik durmadan diklenmek mi?
23.11.2020 Cumhur İttifakı kalıcı mı? Ruşen Çakır, Burak Bilgehan Özpek ve Hatem Ete tartışıyor
20.11.2020 Bülent Arınç’ın gör dediği
01.12.2020 Kutuplaşma Türkiye’nin kaderi mi? Ruşen Çakır & Prof. Emre Erdoğan tartışıyor
09.11.2020 Démission de Berat Albayrak: et soudain, le maillon le plus fort de la chaine a laché.
24.07.2020 Erdoğan’s greatest strategic mistake
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı