Hâlâ AKP diye bir parti var mı?

19.09.2020 medyascope.tv

19 Eylül 2020’de medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Satiye Özdemir hazırladı.

Merhaba iyi günler. Adalet ve Kalkınma Partisi önümüzdeki yıl muhtemelen mayıs ayında kongresini yapacak. Salgın nedeniyle gecikti kongre, mâlûm. Ve şimdi ilçe kongreleri yapılmaya başlandı. Eylül ayı sonuna kadar ilçe kongreleri tamamlanacak. Ekimden itibaren il kongrelerinin yapılması planlanıyor ve önümüzdeki 2021 yılının ortalarına doğru da kongresi yapılacak. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan önceki gün il başkanlarıyla –sayıları 140 imiş– telekonferans yoluyla bir toplantı yaptı. Önümde oradaki konuşmanın öne çıkan noktaları var. Bütün bunları okuduğum zaman, geriye aslında bu yayına başlık olarak verdiğimiz soru kalıyor. Gerçekten Türkiye’de hâlâ bir Adalet ve Kalkınma Partisi –kiminin tabiri ile AK Parti, kiminin tabiri ile AKP– var mı ? Hâlâ varlığını sürdürüyor mu bir siyasî parti olarak.
Çok güçlü bir örgütlenmesi var, biliyoruz. Erdoğan 601 bin yeni üyenin bir yıl içerisinde katıldığını ve bunların yaklaşık yarısını 18-25 yaş arası gençlerin oluşturduğunu söyledi. Çok dinamik olduğunu, yeni katılımlar olduğunu söylüyor. 10,5 milyon üye, 10,5 milyon bayağı büyük bir rakam. Ama benim gördüğüm kadarı ile artık Adalet ve Kalkınma Partisi bir parti olarak, ilk kurulduğu andaki gibi bir parti olarak varlığını sürdürmüyor. Bu daha çok bir şirket, hatta bir aile şirketi. Ve bu parti bütün bu süre içerisinde 20. yaşına basacak. Bu parti 19 yaşını tamamladı. Bu parti öyle bir dönüşüm yaşadı ki, Türkiye ile beraber kendisi de dönüştü, Türkiye’yi de dönüştürdü. Öyle bir dönüşüm yaşadı ki, artık buna bir siyasî parti demek çok kolay değil. Burada konuşmanın içerisinde şöyle bir cümle var. Bence bu cümle birçok şeyi özetliyor zaten: “AK Parti’de unvanlar değişebilir, ama ülkeye ve millete hizmet yarışı bitmez. Her bir arkadaşımız kendisine yarın farklı görevlerde yeniden sorumluluk tevdi edilebileceğinin bilinci ile partimizle ve milletimizle olan gönül bağını hiç eksiltmeden devam ettirmelidir.”
Burada görüyoruz: Kendilerine yeniden sorumluluk tevdi edilebileceği ihtimali. Burada, bu partide, insanlar sorumlulukları, iktidarları kendileri kazanmıyor. Kendilerine sorumluluk veriliyor. Kim veriyor? Tabii ki Erdoğan veriyor. Dolayısıyla bütün bu kongrelerin bir yerden sonra çok fazla bir anlamı yok. Tabii ki bir anlamı var. Tabii ki adaylık, aday adayları vs. bunların hepsi önemli; ama bütün bunların hepsi, bu kongreler, belli bir yerden sonra tamamen formalite icabı oluyor. AKP’nin bütün tarihi boyunca böyleydi. Ama AKP’de değişik güç odakları, kongrelerde şekillenen ilçe, il ve parti merkez yönetiminde belli ölçülerde güç sahibi olabiliyorlardı. Birden fazla aday çıkmazdı. Şimdi hiç çıkmıyor. Şimdi burada tamamen Erdoğan’ın belirlediği bir parti yönetimi söz konusu. Bu aşağıdan yukarıya doğru böyle gidiyor. Yani AKP yukarıdan aşağı inşa ediliyor. Her seferinde birileri bir yerlerden alınıyor, yerlerine başkaları getiriliyor. Ve burada tabii Erdoğan’ın kendisi bu değerlendirmeler konusunda birtakım mekanizmalar işletiyor. Parti yönetiminde bazı kişileri bu konuda görevlendiriyor. Ama kararı kendisi veriyor. Böyle bir yapı söz konusu. Ve bu yapının artık ilk kurulduğundaki o dinamizme sahip olan yapıdan hayli uzak olduğunu söylemek kesinlikle mümkün.
 Bir diğer husus da şu. Eskiden parti örgütlerinin, milletvekillerinin, belediye başkanlarının belli bir gücü vardı. Ve bir basamak gibi düşünün. İnsanlar en aşağıdan en yukarıya doğru ulaşabilmenin imkânlarına sahiplerdi. Şimdi bu imkânlar alabildiğine azalmış durumda. Bunun da en önemli nedeni başkanlık sistemi. Başkanlık sisteminde Bakanlar milletvekili dahi olsalar atanıyorlar. Yani milletvekillikleri bitiyor. Millete hesap verme durumunda olmayan birer atanmış memur oluyorlar. Eski sistemde milletvekilleri içerisinden seçilen başbakan da milletvekilleri içinden seçiliyordu. Böyle bir sistem vardı ve bu sistem içerisinde parti teşkilatlarının belli bir ağırlığı vardı. Milletvekillerinin belli bir ağırlığı vardı.  Meclis’in belli bir ağırlığı vardı. En aşağıdan itibaren bu örgütlenmelerin belli bir ağırlığı vardı. Şimdi de kuşkusuz belli güçleri var. Örneğin bugün sosyal medyaya yansıdı. Trakya’da bir ilçede, seçilen ilçe yönetimini bölgenin jandarma komutanı olan teğmen ziyaret edip tebrik ediyor. Bu belli bir güç gösterisi tabii. Ama aynı zamanda başka bir şey gösteriyor. Bu, Erdoğan’ın ve birçok AKP’linin sıklıkla yakındığı, eleştirdiği ve –konuşmasında da var, tek parti faşizmi diyor– bu tek parti faşizmi dediği olayın en önemli özelliği neydi? Parti-Devlet olayıydı. Tek parti aynı zamanda devletti. Parti il başkanları ile valiler arasında pek bir fark yoktu.  Şimdi bir benzerini çokpartili bir ortamda Erdoğan Başkanlık Sistemi ile kendisi inşa etmiş durumda, görüyoruz. Türkiye’nin dört bir yanından bu tür haberler geliyor. Bugünkü gibi, sosyal medyada hiçbir sorun yokmuş gibi paylaşım da olabiliyor, artık kanıksandı. Ama bu hiçbir şekilde kabul edilebilir bir şey değil tabii ki. Jandarma komutanının iktidar partisinin ilçe başkanı seçilmesini resmî bir şekilde kutlaması ve bunun da fotoğraflarının paylaşılması.
Böyle bir güç var tabii, ama bu gücün sınırları var. Çünkü Türkiye’de artık iktidar tek bir elde toplanmış durumda. Bu da Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisi. Yani: “Parti yok diyorsun, ama 601 bin yeni üye var. Nasıl oluyor bu?” Çünkü bunu bir şirket olarak düşünün. Buraya girildiği zaman bir anlamda iş bulunmuş oluyor. İktidar partisine üye olmanın, hele Türkiye’de, bu kadar kayırmacılığın alıp başını gittiği bir ortamda… her yerde her kurumda birbirinden ilginç ve rahatsız edici haberler duyuyoruz. İhalelerde de böyle işe alımlarda da böyle.  Zaten FETÖ gerekçesi ya da bahanesiyle işe alımlarda sözlü mülâkatların iyice öne çıkarılması ile beraber bu işler alabildiğine gelişmiş durumda. Dolayısıyla, siz Adalet ve Kalkınma Partisi’ne üye olduğunuz zaman birtakım imkânlara sahip olma şansınız doğuyor. İllâ ki olacaksınız anlamına gelmiyor, ama parti üyesi olmayan birisinden çok daha avantajlı durumda olduğunuz kesin. Ama o zaman ne çıkıyor ortaya? Bu partinin iktidardan gitmesi halinde bu üyelerin büyük bir kısmı da partiyi kolaylıkla terk edebilir. Çünkü, iktidar olduğu için varlığını sürdüren bir parti bu. Ve iktidarın nimetlerini dağıtabildiği ölçüde varlığını sürdüren bir parti ve iktidar nimetlerini dağıtmada sorun yaşadığı andan itibaren de bu parti zayıflıyor, zayıflayacak, zayıflamakta.
Zaten görüyoruz; en son büyükşehir belediyelerinde kaybetmesiyle beraber, AKP’nin iktidar nimeti dağıtma konusunda çok ciddi bir ayağı sakat kaldı. İstanbul, Ankara gibi büyükşehir belediyeleri, parti üyelerinin, parti yanlılarının bir şekilde ihtiyaçlarının karşılandığı, ihtiyaç karşılamanın da ötesinde çok daha büyük imkânların kendilerine sunulduğu yerlerdi. Şimdi onların önü kapandı; tek tek bireylerin, aynı zamanda birtakım kurumların, vakıfların, derneklerin ve şirketlerin büyük bir kısmının artık buralardan istifade edemediklerini görüyoruz. Ve orada zaten alarm verilmiş durumda. Öte yandan ülkenin yaşadığı ekonomik kriz nedeniyle devletin öyle dağıtabileceği çok fazla bir şey kalmıyor, giderek azalıyor. Hatta tam tersine, biliyorsunuz, devlet insanlardan, vatandaşlardan fedakârlık istiyor ekonomi konusunda. Hatırlayın, ilk dolar kur fırladığı zaman insanları dolarlarını bozdurmaya çağırmışlardı. Şimdi yastık altındaki altınların sisteme kaydedilmesi için çağrılar başladı — ki bu Erdoğan’ın dönem dönem hep yaptığı bir şeydi. Dolayısıyla burada bir saadet zinciri söz konusu. Belli bir aşamadan itibaren Adalet ve Kalkınma Partisi alan değil veren bir parti oldu. İnsanların buraya bir şeyler verdiği değil, buradan bir şeyler aldığı bir partiye dönüştü, ya da bir şeyler verseler bile karşılığını bekleyerek verdikleri bir yer oldu.
Burada bir dava kalmadı. Her ne kadar Erdoğan sürekli davadan bahsetse de –bu konuşmasında da bahsediyor– Adalet ve Kalkınma Partisi’nin davası nedir? AKP’nin birtakım bakanlarını ya da Erdoğan’ın danışmanlarını birleştiren olay nedir Erdoğan’dan başka? Ne olabilir? AKP’nin ilk kuruluşunda birtakım şeyler söylemek mümkündü. Şu anda bunları söylemek mümkün değil.  Artık bir vizyon sunabilen bir parti söz konusu değil. Eskiden, mesela bir dönem, “ileri demokrasi” diye bir şey vardı. Onun artık sözü edilmiyor, hatta önceki günkü konuşmasında Erdoğan, demokrasi konusunda, “Tüm dünya demokrasi dediği için biz de demokrasi diyoruz. Aslında bunun adı Türkiye modelidir” diyor. Ve demokrasiden aslında uzaklaşmış olduğunu, Türkiye’nin son yıllarda iyice demokrasi perspektifinden iyice uzaklaşmış olduğunu söylüyor. “Türkiye modeli” diye bir şey konuluyor. Burada da tabii çok kullanışlı olan “yerli ve milli” sıfatları var. Yani demokrasinin de “yerli ve milli”si. Ama halbuki Adalet ve Kalkınma Partisi’ni AKP yapan ya da AK Parti yapan –nasıl isterseniz deyin–, Batılılaşma’nın İslâmî bir kimlikle olabileceği, Avrupa Birliği’ne üye olunabileceği, hak ve özgürlüklerin geliştirilebileceği, Kürt sorununun çözülebileceği, demokrasinin ilerletilebileceği fikri bu partiye dinamizmini veriyordu. Ama bu parti artık bu fikirlerinden tamamen uzaklaşmış durumda. Bunun yerine yer yer flu şekilde bir İslâm konulmak isteniyor. Ayasofya olayında olduğu gibi ya da İstanbul Sözleşmesi’ni feshetme girişiminde olduğu gibi ya da birçok olayda olduğu gibi. Ama bunlar da tutarlı ve sistemli bir hareket olarak gelişemiyor. Sonuçta Adalet ve Kalkınma Partisi, adı üstünde, parti, ama ne İslamcı ne demokrat ne de bir zamanlar dendiği gibi İslamcı-demokrat. Kimliğini kaybetmiş, Erdoğan’ın etrafında Erdoğan var oldukça ve bir şeyler dağıtabildikçe var olan, varlığını sürdürebilecek bir parti olarak kendini gösteriyor bence. Dolayısıyla bu anlamda baktığımız zaman partiden ziyade bambaşka bir şey.
  İlk baştaki o kolektif arayışın, ortak bir şeye yönelme olayının artık olmadığını görüyoruz. Ve ilk başta AKP’nin doğmasına neden olan Milli Görüş hareketindeki Erbakan sultasıi Erbakan’ın tekeli… En büyük şikâyetlerden birisi buydu. Partinin genç ve orta yaşlı kadrolarının hak ettikleri yerlere gelemedikleri, gelmelerinin engellendiği iddiasıydı. Şu anda AKP’de bu fazlası ile var. Erbakan döneminden çok daha ciddi bir şekilde bir tek-adam yönetimi olduğunu düşünüyorum. Ama arada şöyle bir fark var. Erbakan yönetimindeki Refah Partisi’nden çok farklı olarak, içeride itiraz yok. O dönemde içeride bir itiraz vardı. Çünkü dinamik bir kesim vardı. Yenilikçiler vardı. Refah Partisi muhalefette bir partiydi. Kavga ediyordu, mücadele ediyordu ve tabularla mücadele ediyordu. Kendilerini öyle tanımlıyorlardı. Ve iktidarı bayağı zorluyolardı ve bu zorlama sırasında birtakım kadrolar öne çıkıyordu. Böyle bir dinamik hareketin içerisinde öne çıkıyordu. Ama Adalet ve Kalkınma Partisi’nde böyle bir dinamizm yok. Bir mücadele yok. Dolayısıyla kimse öne çıkmıyor. Bir tek Süleyman Soylu arada rol çalmaya çalışıyor; ne derece başarılı olduğu tartışılır. Onun dışında Adalet ve Kalkınma Partisi, insanların çalışmaları ile, çabaları ile hak ederek bir yerlere geldikleri, birtakım iktidarlar kazanabildikleri kazanabilecekleri bir parti olmaktan çıktı.
Bu anlamda kıyaslarsak, örneğin çok yakından gözlediğim –hatta bu konuda, Ne Şeriat Ne Demokrasi, Refah Partisini Anlamak adlı bir kitabım da çıktı yıllar önce– Refah Partisi ile kıyasladığımız zaman, Refah Partisi Adalet ve Kalkınma Partisi’nden kat kat daha fazla sahici bir partiydi. Ve kıyaslarsak AKP’ye göre parti içi demokrasisi çok az olmakla birlikte, nüvelerinin olduğu bir partiydi. AKP’nin bugünkü hâli, Refah Partisi’ne tepki olarak doğmuş olan AKP’nin 20 yıl içerisinde varmış olduğu nokta, Refah Partisi’nin çok çok gerisinde bir nokta. Artık burada kimsenin bir şeyleri mücadele ederek kazanabilmesi diye bir şey yok. İtaat ederek, Erdoğan’a bağlı kalarak, tâbi olarak ve onun gözüne girerek –bunun yolu yordamı nedir bilmiyorum– açılan yolları var. Belki birtakım küçük iktidar alanlarının kazanılabileceği bir yer. Refah Partisi’nin en güçlü olduğu zamanlarda bile, Erbakan’ın en güçlü olduğu zamanlarda bile çok adaylı il kongreleri olurdu. Erbakan’ın kendi tercih ettiği adaylar dışında adayların kazandığı olurdu. Ne olurdu sonra? O kongre iptal edilir, yenilenir ve aday olan kişi ikna edilmeye çalışılırdı, ama olmazdı. Bunun bir başka versiyonunu Fazilet Partisi’nde gördük. Fazilet Partisi’nin mesela İstanbul Kongresi’nde, orada Numan Kurtulmuş’un karşısına yenilikçiler aday çıkarmışlardı. Son âna kadar da pes etmediler. Ama o günden bugüne Refah Partisi’nden ve Fazilet Partisi’nden bugüne geldiğimiz zaman kimsenin Adalet ve Kalkınma Partisi’nin il kongrelerini hangi il olursa olsun merak ettiğini açıkçası çok fazla sanmıyorum. Şu merak edilebilir: Partili insanlar kimlerin uygun görüleceğini merak edebilirler herhalde. Ama şunu da özellikle vurgulamak lâzım: Belli bir tarihten itibaren artık AKP’nin il başkanlarının da bir anlamı kalmadı. Şahsen her seferinde İstanbul’un şu andaki il başkanının kim olduğunu google yardımı ile bulabiliyorum. Belli bir tarihe kadar bilirdik. Aziz Babuşçu’yu bilirdik mesela; ondan sonra çok fazla bunu yaşamadık. İl başkanları Selim Temurci var tabii daha sonra, şu anda Davutoğlu’nun partisinde; ondan bu yana kimler geldi? Birkaç kişi değişti galiba. Belki şu andaki il başkanı yeniden seçilir ya da başka bir isim gelir; ama bunların çok fazla bir anlamı olacağını sanmıyorum. İstanbul bile merak konusu olmuyorsa, AKP’nin bu anlamda çok bir merak yaratacağını sanmıyorum. Kongrede ne olacak? Tabii ki prosedür yerine getirilecek; sonunda Erdoğan bütün MKYK’yı,  MYK’yı saptayacak, ona göre her şey belli olacak. Evet, 20. yaşına girmekte olan bir parti, artık bildiğimiz anlamda bir parti değil.
Evet söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
15.10.2020 Bekir Ağırdır, “Hikâyesini Arayan Gelecek” kitabını Ruşen Çakır’a anlattı
12.10.2020 Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan, iktidar ve Erdoğan’a yönelik eleştiri çıtasını ayrı ayrı yükseltiyorlar
11.10.2020 Türkiye’nin heder edilen “yumuşak güç”ü
09.10.2020 Rövanşist olmadan hesaplaşma mümkün mü?
09.10.2020 Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (35): Erdoğan AKP'yi Albayrak'a mı bırakacak? Sayıştay raporları, muhalefet içi temaslar & Kavala iddianamesi
08.10.2020 Erdoğan’ın çekirdek seçmeni: Efsaneler ve gerçekler
07.10.2020 Yoksulun sabrı, zenginin kibri
06.10.2020 HDP’yi yok saymak mümkün mü? Ruşen Çakır, Osman Sert ve Burak Bilgehan Özpek tartışıyor
06.10.2020 “Borgen”: Bir Danimarka dizisinin siyaset ve medya üzerine düşündürdükleri
05.10.2020 Dünyayı vasatlar yönetiyor, ya Türkiye’yi?
15.10.2020 Bekir Ağırdır, “Hikâyesini Arayan Gelecek” kitabını Ruşen Çakır’a anlattı
24.07.2020 Erdoğan’s greatest strategic mistake
12.05.2020 Les guerres post-modernes de la mafia en Turquie
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı