Haftaya Bakış (301): Suriye'de gerginlik sürüyor, İran belirsizliği, İmamoğlu hâlâ hedefte

16.01.2026 medyascope.tv

16 Ocak 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız Haftaya Bakış’ı yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Haftaya Bakış’ta karşınızdayız. Yine Kemal Can'la haftanın öne çıkan olaylarını konuşacağız. Kemal, merhaba.
Kemal Can: Merhaba, Ruşen.

Ruşen Çakır: İran'da, “Ha bugün, ha yarın” denildi denildi, ama bir şey olmadı. Biz o konuyu şimdilik biraz kenarda tutalım, önce Suriye ile başlayalım. Halep'te yaşananlar Türkiye'yi de, çözüm sürecini de çok yakından ilgilendiriyor. Sonuçta Ankara'nın istediği oldu ve SDG Güçleri Halep'ten çekildi, ama bayağı bir şeyler de kırıldı. Sonra, Suriye Ordusu’nun Fırat'ın batısındaki diğer yerlere yönelik operasyonları söz konusuydu. Şu anda en çok gündemde olan Deyr Hafir. Suriye Ordusu oraya yığınak yaptı Şimdi en son haber, Amerikan askerleri devreye girdiler, herhâlde bir şekilde tampon oldular. En azından, çatışma çıkmayacak gibi gözüküyor. Zaten Tom Barrack da bu tür mesajlar verdi. Ne kadar takip ettiğini bilmiyorum ama, özellikle Amerikan Kongresi'nde Kürtlere sempatik bakan birtakım isimler, “Ayağınızı denk alın” demeye başladılar. Burada şöyle bir hava var. Hatta Abdülkadir Selvi, “Amerika'ya güvendiniz, ama bakın sizi sattı” diye yazdı. Amerika, sözlü girişimler ve arabuluculuk girişimleri dışında Halep'te devreye girmedi. Ama şu anda doğrudan askerini yollayarak devreye girmiş oluyor. Onun bir sınırı var.
Bir de Ahmed eş-Şara'nın Şems TV’ye verdiği bir röportaj var. Şems TV, Erbil'de Barzani Ailesi’ne bağlı bir televizyon kanalı. Arapça yayın yapıyor. Ama Şems TV, Ahmed eş-Şara röportajını yayınlamadı. Bunun üzerine Suriye Devlet Televizyonu o röportajdan bölümler verdi. Suriye’de yaşayan Türkmen gazeteci İbrahim Bozan, bu bölümleri Türkçeye çevirmiş. Onun çevirilerini esas alarak eş-Şara’nın konuşmasından bazı notlar aldım. Ahmed eş-Şara net bir şekilde şunu söylüyor: "Kürt meselesinin çözümü, Suriye’nin yaklaşık %25’ini oluşturan, 50 bin kilometrekarelik geniş bir coğrafyayı kontrol eden bir yapının varlığıyla mı sağlanır? Bu bölgede gıda, su ve enerji kaynakları bulunmaktadır ve burada çok sayıda Arap aşireti yaşamaktadır. Nüfus yapısı açısından bakıldığında, Kuzeydoğu Suriye’de Kürt bileşeninin oranı yaklaşık %12–15’i geçmemektedir. Buna rağmen bu kadar geniş bir coğrafyanın kontrol edilmesi, Suriye’nin bu zenginliklerden yararlanmasını engellemekte, üretim seviyelerini ciddi biçimde düşürmekte ve bu bölgeden elde edilen gelirlerin ülke dışındaki bir yapıya aktarılmasına yol açmaktadır.’’
Şimdi o olay Türkiye'yi birçok açıdan doğrudan ilgilendiriyor. Bir kere, Türkiye, Ankara, net bir şekilde Şam'a destek veriyor. İkincisi, Türkiye'deki çözüm süreci buna bağlı. En son çıkan haberlere göre, ‘’Suriye'deki mesele hallolana kadar ortak rapor yapmama’’ gibi birtakım şeyler söyleniyor. Bir de ‘’Halep konusunda Kandil ısrar etti’’ yaklaşımı var. Devlet Bahçeli böyle demedi ama, Mazlum Abdi’nin İsrail ile işbirliği yaptığını söyledi. Fakat istihbarat raporları ve eş-Şara da, “Kandil, kanlarını son damlasına kadar direnmeleri talimatı verdi” diyor. Aynen böyle söylüyor, yani çevirisi öyle. Böyle de bir durum var ve şu anda beklemedeyiz. Ama bir diğer husus da şu, ki ben onu birkaç gündür çok ele alıyorum. Birileri abarttığımı söylüyor ama bence hiç abartmıyorum. Suriye'de Kürtlerin başına gelenler, Türkiye'deki iktidar çevrelerinde de ciddi birtakım tartışmalara yol açtı. O meşhur, ‘’Haddinizi bilin’’ anlamına gelen “Furkan günlerindeyiz, safınızı doğru seçin” çağrısını yazan kişi, belli bir itibarı olan Taha Kılınç. Ne diyor Kılınç? “Kürt Müslüman aydınlar, Marksist-Leninist örgüte kalkan oluyorlar” diyor. Hâlâ SDG'yi Marksist-Leninist olarak tanımlıyor, o ayrı mesele. Bir diğer iddia da hep aynı; onu Ahmed eş-Şara da söylüyor: “SDG tüm Kürtleri temsil etmiyor” diyor. Ama şimdi öyle bir kopuş da var. Yani Kürtlük ve Müslümanlık kimliklerinin hangisi önce, hangisi geride?  Dün Hüseyin Çelik'le yaptığım yayında, https://medyascope.tv/2026/01/19/huseyin-celik-ak-partinin-kendini-restore-etmesi-gibi-bir-ihtimal-yok/ Çelik onu çok net söyledi: “Kürtler anasını görmesin koalisyonu.”
Kemal Can: “Kürt anasını görmesin.”

Ruşen Çakır: ‘Kürt anasını görmesin’ meselesi var. Suriye'deki böyle bir olay aslında hem Suriye'yi kilitledi, hem de Türkiye'yi kilitledi. Bu kilidi açsa açsa kim açar? Sanki Amerika açar gibi, ama Amerika'nın da bir yığın derdi var. Birazdan konuşacağımız İran da var, Grönland var. Ve bir de açıkçası, Trump şu anda bu olaya çok ilgi göstermiyor gibi.
Kemal Can: Evet. Sen de özetlerken zaten söyledin bunu. Şimdi şöyle birazcık geriye gidip baktığımızda, burada defalarca konuştuk, bu çözüm süreci ya da bölgede olup bitenler, Türkiye'nin hamlesi, bu sürece başlama gerekçesi, Amerika'nın pozisyonu… Yorumlar ve işin varacağı nokta konusunda farklı farklı değerlendirmeler olmakla birlikte, şu konuda bir mutabakat var: ‘Bu bölgede denge değişiyor ve herkes bu yeni değişen duruma göre pozisyon almaya çalışıyor. Süreç de buradan çıktı. Amerika'nın tavrı da, İsrail'in operasyonları da, hepsi bu çerçevenin içerisinde. Geçen yüzyılın başında belirlenmiş statüko artık böyle devam etmeyecek. Bunu herkes biliyor. Dolayısıyla, bu yeni duruma herkes adapte olmak zorunda.’’ Sürecin ilk başında bu denklem çok konuşuldu, ama bir süre sonra, biraz maksatlı olarak sürecin Suriye ile ilişkisi saklandı. Ama bu Halep olayı, öncesinde de zaten işaretler gayet belirginleşmişti. Halep olayı aslında Suriye meselesinin nasıl sürecin tam da göbeğinde yer aldığını gösterdi.
Halep gelişmesinin Suriye'deki dengeyi nasıl etkilediği önemli bir başlık. Ama şunu görüyoruz ki aslında Halep'te olanlar, Türkiye'de olanları Suriye'den daha fazla etkiledi. Genel bakışlar, perspektifler, pozisyonlar, dil birdenbire çok hızlı biçimde değişti ve senin birkaçına işaret ettiğin gibi, ilginç kırılmalar ortaya çıktı; hatta birkaç kırılma var. Bir, dediğin gibi, iktidar cenahının içerisinde bir kırılma var ve bu, zaten görülen bir şey. Kürtlerin kendi içinde bir tartışmaya neden oldu. Sürecin bağlamı ve geleceği konusunda yeni bir tartışma penceresi açıldı. Bir de, Amerika ve İsrail meselesiyle ilişkiler penceresi de tuhaf kırılmalara yol açtı. Bu sırayla gidersek: Halep'te olanların, Suriye'de nasıl bir sürece neden olacağı, nereye doğru evrileceğiyle ilgili hâlâ belirsiz birtakım noktalar var. Birincisi, senin işaret ettiğin gibi, Amerika'nın, Halep'te yaptığı kadar tavırsız davranmayacağını gösteren birtakım işaretler söz konusu. ‘’Tamam, artık Halep'te istediğimizi aldık. Bu, her yerde alabileceğimiz anlamına gelir’’ yorumu için fazla erken olduğu düşünülebilir. Aynı şekilde, hayâl kırıklığına uğramış ya da birtakım moral zorluklara düşmüş olsa bile, SDG'nin bundan sonraki pozisyonu konusunda da hemen sadece Halep üzerinden netice üretmek biraz erken.
Türkiye tarafına gelirsek, sen birkaçına değindin, buradaki şeyler daha belirgin. Bir kere, söylediğim gibi, süreçle bağlantısı çok net biçimde ifade edildi. Yani Suriye’de olup biteceklere bakarak, Türkiye'de ne olacaksa, ona karar verilecek. İkincisi, bu ‘’Furkan günleri’’ tartışması etrafında netleştiği gibi, hep başından beri şöyle bir varsayım vardı: ‘’Aslında bu süreç siyasi bir oyun. Kürtleri muhalefet blokundan kopartmak, bölgede de İsrail ve Amerika'nın projesinden kopartıp, yerli-milli bir eksende Kürt-Türk birlikteliği ya da kardeşliği üzerine kurgulanmış ve Kürtleri blok olarak bir yerden bir yere taşıyacak bir proje gibi kurgulanmıştı.’’
Ama şimdi Halep olayıyla birlikte, Kürtleri blok olarak hem iç politikada hem bölge politikasında bir yere sürüklemekten çok, onun içerisindeki fayları da harekete geçiren ve onlar içerisindeki ayrımları da kaşıyan, ‘Kandil mi, SDG mi, Amerika'yla yakın olmak mı, Türkiye'ye sığınmak mı, Furkan meselesinde ümmet üzerinden düşünmek mi, milli birlik beraberlik mantığından yürümek mi?’ gibi, bu hatların hepsini de hareketlendiren ve kışkırtan bir süreç ortaya çıktığını görüyoruz. Mesela Amerika ve İsrail perspektifinden bakarsak, iktidar cenahında çok daha güçlü, ama muhalefetin bir kısmında da gördüğümüz ‘’Amerika Kürtleri nasıl da sattı’’ sevinci var. Amerika'nın bu davranışından memnuniyet var aslında. Ama çok kısa bir süre önce Amerika'nın hesapları meselesi üzerinden Kürtler, o hesapların bir parçası olmaları gerekçesiyle eleştiriliyordu. Hatta son Halep olayında da Bahçeli de Hakan Fidan da o suçlamayı yaptı. Ama Kürtleri ya da SDG'yi Amerika ve İsrail'in yönlendirmeleriyle hareket etmekle eleştirirken, öbür tarafa dönüyorsunuz, Amerika'nın tavırsızlığı sayesinde Halep'ten çıkartılmalarında büyük bir memnuniyet var. İkincisi, İsrail'le birlikte davranabilme ihtimali üzerinden bir eleştiri yapıyorsunuz. Ama o sırada, şimdi ‘’Halep Fatihi’’ diye alkışlanan Ahmed eş-Şara, gidip Paris'te İsrail ile anlaşma yapıyor. İsrail, Suriye'nin güneyinde çeşitli bölgelerde bayrağını dikiyor.

Ruşen Çakır: Şara'nın eski adı Golani idi. Yani Golanlı. Colani ya da Golani, neyse. Şimdi Golan’da İsrail var.
Kemal Can: Toprak bütünlüğü sadece Suriye’nin kuzeydoğusuyla mı sınırlı?

Ruşen Çakır: Ya da şöyle bir hesap yapıyorlar herhâlde: ‘’Şimdi İsrail'e diş geçirmek şu aşamada mümkün değil. Önce başka yerleri halledelim, ondan sonra bakarız.’’ Tabii önemli bir diğer husus da şu: ‘’İsrail Kürtlere destek veriyor, verebilir’’ deniliyor ya, Şimdi Kürtlere operasyonun, İsrail ile anlaşma yaptıktan sonra olması da hiç rastlantı değil. İsrail o anlaşmayı imzaladıktan sonra, diyelim ki Halep olayında devreye girseydi… Nasıl devreye girebilirdi? Daha önce yaptılar Dürzîler konusunda. Gittiler ve Suriye Savunma Bakanlığı'nı, Başkanlık Sarayı'nı bombaladılar. Burada hiçbir şey yapmadılar, çünkü daha yeni anlaşma yaptılar.
Bu arada, demin yeni yer Deyr Hafir’den bahsettik. Orada Suriye yönetimi ‘‘örgütten ayrılın’’ çağrısı yapıyor. Altı unsur SDG örgütünden ayrılarak Suriye Ordusu’na sığındılar. Ordu, ayrılan unsurların güvenliğini temin etti ve SDG de açıklama yapmış. Bu o kadar bildik bir şey ki. Mesela İran'da devrim sonrası bunu, Tudeh’e ve devrime katılıp sonradan muhalif olanlara yaptılar. Bir yandan, “SDG ile görüşüyoruz, onlarla yönetimi paylaşacağız” deyip, bir yandan da sürekli bir terörist muhabbeti yapıyorlar.
Kemal Can: Tabii. En önemli değişimlerden biri o dil değişimi oldu zaten. Birdenbire, 10 Mart ve 1 Nisan mutabakatlarından bahsedilen bir görüşme masasında oturduğun tarafı, terörist, öbür taraf da çete olarak tarif etmeye başladı. Böyle bir dil kurulmaya başladı. Şimdi bu dil değişimi bir sürü ilişkinin de yeniden tanzim edilmesini zorunlu kılıyor. Bu, böyle belirli zamanlarda sertlik olup, birbirlerine dönük karşılıklı suçlamaların yapılmasından daha farklı bir şey. Muhatabınızı tarif biçimini değiştiriyorsanız, ilişkinin biçimi de bir süre sonra değişir. Şimdi şöyle bir durumla karşı karşıya kalındığı anlaşılıyor; biraz önce de ona değinmeye çalıştım ve senin bu söylediğin de onu destekliyor. SDG'nin içerisinde Kürt olmayan unsurlara dair, daha önce de bir senaryo olarak gündeme gelen SDG'nin hâkim olduğu birtakım Arap bölgelerinin, Arap nüfusun yoğunluklu olduğu kısımlarında birtakım operasyonlar, biraz SDG'nin bu çoğulcu yapısını hedefleyen bir hamle olabilir. İkincisi, biraz önce söylediğim gibi, Kürtler içerisindeki yaklaşımların birbirine karşı…

Ruşen Çakır: O biraz zor sanki. Çünkü özellikle Halep olayı başladığı andan itibaren, Irak Kürt partilerinin her ikisi de çok net bir şekilde SDG'nin yanında durdu.
Kemal Can: Evet.

Ruşen Çakır: Orada, PYD, YPG, yani PKK çizgisinde geri kalan Kürtlerin esas örgütlenmesi, Barzani örgütlenmesi. Ama yönetim olarak, parti olarak Barzani Ailesi, baştan itibaren destek verdiler. Ve başta söylediğimiz Barzani’nin televizyonunda yayınlanmayan röportajında eş-Şara daha makul, hatta Barzani'ye de çiçek uzatan bir şeyler söyleseydi yayınlanırdı, Ama o, bir tür kopuş gibi adlandırılabilecek çıkışları yaptığı için Barzaniler de rahatsız olmuşlar.
Kemal Can: Evet. Dolayısıyla burada, 10 Mart Mutabakatı’nın hayata geçirilmesi, entegrasyon görüşmelerinin sonuca varması gibi kurulan dilin, iki hâkim ve temsil kabiliyeti yüksek tarafın uzlaşmasına kurgulanmış Suriye tablosunun değişebileceğine, başka hamlelerin de geleceğine dair işaretler var. Şimdi oradan şuna geliyoruz: Amerika'daki birtakım senatörlerin açıklamaları, şimdi askerin devreye girmesi gibi hamleler, bu konudaki erken ve fazla heveskâr şeyleri durdurmaya dönük sanki. Çünkü Halep'ten sonra artık Türkiye'nin taleplerinin önünde bir engel kalmadığı ve SDG'nin buna mecbur olduğu gibi bir hava var. Zaten bu da, “Amerika ve İsrail sizi sattı. Artık arkanızda da bir şey yok. Sizi koruyacak bir kalkan yok,” söylemine dayanıyor. Aslında Hakan Fidan'ın konuşması büyük ölçüde buydu. “Zaten bu işin başından itibaren başka bir seçeneğiniz yoktu. Sadece uzun bir süre ayak dirediniz.” Süreçle ilgili, herkeste, özellikle muhalefet kesiminde çok yaygın olan inanç, ‘’Kürtlerin aldatılması üzerine kurgulanmış bir şey. Onları bu iktidarın bir projesine ikna etmek’ diye tarif ediliyordu. Şimdi bu iktidar da tersinden, ‘’Kürtlerin aslında başkaları tarafından kandırıldığı’’ tezini kullanırken, şu anda Kürtler dışındaki herkes, Kürtlerin kandırıldığı veya kandırılabileceği ihtimali üzerinden onları bir şeye mecbur etmeye ya da ikna etmeye çalışıyor. Bu, söylediğin gibi, çok da ters tepebilecek bir şey. Bir yandan da bu tür bir sıkıştırma mantığı, evet, şu anda bir moral bozukluğu ve belki bir hayâl kırıklığı olmakla birlikte, bir yandan da söylediğin türden başka ayrımları ortadan kaldıran, geçici olarak bir birlik fikrini de yükseltebilir. Dolayısıyla hem Türkiye'deki gelişmeler açısından hem Suriye'deki gelişmeler açısından, Halep'teki sonucu her iki anlamda da yanlış okumak, hem çok avantaj kazandığını sananlar açısından, hem de bütün avantajlarını kaybettiğini düşünenler açısından, hâlâ biraz belirsizlikler içeriyor. Özellikle Türkiye'deki kısmı daha fazla iç politik dinamiklerle çalışacağı için, orada çok ciddi bir değişiklik görmüyorum. En azından süreç açısından negatif etkisi daha uzun sürecek. Ama Suriye’deki gelişmeler açısından, çok hızlı biçimde yapılan yorumların o kadar da kesinlik içermediğini görüyoruz.

Ruşen Çakır: Ama sonuçta, bir hafta öncesine, 10 gün öncesine kıyasla garip bir gerginlik var ve tekrar herkes yumrukları sıkmış durumda. Daha önceki meselelerde ‘bilek güreşi’ derken, şimdi yumruklar sıkıldı. Neyse, İran'a gelelim. İran hâlâ bekliyor. Trump son anda vazgeçmiş, öyle diyorlar .
Kemal Can: Evet. Vazgeçirildiği söyleniyor, vazgeçtiği söyleniyor.

Ruşen Çakır: Evet. Trump söz konusu olduğu için hiçbir şeyin garantisi yok; her an her şey olabilir. Abartıyor gibi olabilirim, ama şu an bile bir şey yapabilir. Genellikle bu tür olaylar sabaha karşı oluyor ama. Şimdi sanki gösteriler de biraz yatışmış gibi, gösterileri bastırmalar da biraz yatışmış gibi. İdamlar bekleniyordu, onların da durduğu söyleniyor. Ama sorun hâlâ çok ciddi bir şekilde duruyor ve herhâlde İsrail yönetimi de buradan istifade etmeye çalışacak.
Diğer yandan Şah adayı var Amerika'da. Kendisini bayağı bir hazırladı. En son mesela göstericilerin yanında, orduya direniş çağrısı yaptığını gördüm. Orada iki tane ordu var biliyorsun. Biri Devrim Muhafızları, diğeri de ordu. Ordu daha kendi hâlinde bir yapı diyelim. Şah orduya, Devrim Muhafızları’na karşı halkın yanında olma çağrısı yaptı. Şah adayının popülaritesi üzerine kimi yorumlar görüyorum. Açıkçası ben çok iyi bilmiyorum tabii, ama tekrar aynı suda ikinci kez yıkanacaklarını sanmıyorum. İran'ın tekrar Şah gibi bir berbat yönetimi, meşruiyetinin ne olduğu belli olmayan bir yönetimi tercih edeceğini düşünmüyorum. Ama şu hâliyle de işlerin hiç yolunda gitmediği ortada.
Geçenlerde birkaç İran uzmanıyla bu konuyu konuştum. Yani işin ideal çözümü, sanki rejimin kendisini reforme etmesi. Ama ben artık rejimin böyle bir kapasitesi kaldığını da sanmıyorum. Bir diğer husus, Beluçlar, Kürtler başta olmak üzere etnik unsurların bir şeyler yapması. O da, sanki onların başlatmasıyla olacak bir şey değil. Ama bir şeyler başlarsa, oradaki hareketler güçlenir. Ve bu, Türkiye'de de birçok kişiyi çok endişelendiriyor. ‘‘İran'da Kürtler bir şey yaparsa, bu bizi etkiler mi?’’ gibi bir mesele var. Şu anda beklemedeyiz sanki. Umarım yatışır diyeceğim, ama bir diğer yandan da hiçbir şey çözülmedi. İran'da ‘’ekonominin de çözüleceği bir formül bulundu ve milletin ekonomik şikâyetleri giderilecek’’ gibi bir şey de yok ortada. Böyle kaldık yani.
Kemal Can: Aslında bu, İran'da çok da yeni değil. Kaç kere çeşitli büyüklüklerde böyle dalgalar oldu; bazıları çok yaygınlık kazandı, bazıları daha zayıf geçti, bazıları çok sert bastırıldı, bazıları hafif geçti. Ama bu zaten bir döngü olarak devam ediyor. İran rejiminin içe karşı zayıflığı, hem ambargolar ve başka nedenlerle iyice zayıflamış olan ekonominin insanların üzerinde oluşturduğu yük, hem rejimin artık insanlara cevap üretememesi, yolsuzluk ve oligarşik bir şeyin ortaya çıkmış olması, ideolojik yapıştırıcılığının da zayıflamış olması gibi bir sürü faktörle, çeşitli zamanlarda, çeşitli tetikleyicilerle böyle şeyler çıkıyor. Hepsinde de, ‘‘Acaba bir şey olur mu?’’ diye bir tartışma başlıyor. Ama sonunda çok da bir şey olmuyor.
Bir sürü nedeni var muhtemelen, ama kabaca, benim uzman insanlardan biraz dinlediğim ve onlardan süzerek ayırabildiğim birkaç ana faktör var. Birincisi, genellikle bu tepkilerin, muhalefete liderlik edecek organize, kuvvetli, hedefi çok net olan bir merkezi yok; biraz spontane ortaya çıkıyor. Çeşitli gruplar çeşitli biçimlerde onu kullanmaya çalışıyorlar, ama hiçbir zaman böyle merkezi bir şey oluşmuyor. İkincisi, bütün zayıflamasına rağmen, rejimin, ordu gibi, Devrim Muhafızları gibi, bürokrasi gibi ana unsurlarında, bu tür şeyler bir çözülme, bir gevşeme, bir panik yaratmıyor. Ya da Venezuela'da olduğu gibi, ‘’Batıyla anlaşalım’’ taraftarı bir kanadın öne çıkması gibi gelişmeler olmuyor. Üçüncüsü, sürekli bu tür gelişmelerin karşısında, dış müdahale riskinin ortaya çıkması, hatta bunun biraz fazla gündeme gelmesi, Trump'ın söylemleri, tam tersine o şeyi büyütmüyor, rejimin elini güçlendiriyor. Eminim başka faktörler de var. Oraya özgü bir sürü başka faktörleri de dikkate alabiliriz, ama bu ana grup meseleler, orada böyle sonuç alabilecek bir muhalefet dalgası.
Diğer bir nokta da bence, bu sonuç alamayan, ama hep işleyen bu durumun, o dış güçlerin de bir kısmının işine yarıyor olması. Amerika ve İsrail’i kastediyoruz. Senin de dediğin gibi, bu gelişmeden kendi işlerine yarayacak sonuç çıkartmak isterler elbette, ama Amerika'nın ve İsrail'in işine yarayacak şey nedir? İran'da rejimin çöküp, oranın darmadağın olması mı, yoksa bu zayıflık içerisinde, hep bu rejimin altında zayıf bir aktör olarak devam etmesi mi? Ben, “Devam edin, yardım yolda,” diyen Trump'ın, orada ölen protestocularla ilgili bir meselesi olduğunu hiç düşünmüyorum. Yani 2 bin kişi ölmüş, 5 bin kişi daha ölse, Trump bundan çok zedelenecek değil. Dolayısıyla, ‘’Ben böyle bir şey diyorum. Bunun yarattığı bir sorumluluk var’’ diye davranacak ya da öyle düşünecek birisi değil. O, oradaki protestonun devamı ya da İsrail açısından yine benzer bir şey. Çünkü şu tür şeyler de var: Geçen günkü saldırının ya da savaşın ucundan dönüldüğü tespitlerinin içerisinde, bir kapalı uzlaşmaya varıldığı, Birleşik Arap Emirlikleri'nin devreye girmesiyle, işin bir yere bağlandığı iddiaları var. Onlar olmasa bile, ben iki haftadır bu İran meselesi canlandıktan sonra, bir ihtimal olarak hep  şunu söylemiştim; hâlâ da bu fikrim değişmedi: Şu anda İran, onunla problemi olan dış aktörler açısından, bölgede, içeriye karşı ve dünya ölçeğinde, son derece yalnızlaşmış, son derece sıkıntıya girmiş, tam herkesin isteyeceği türden bir düşman kıvamında. Bunu değiştirebilecek bir şey olursa bundan rahatsızlık duyarlar ve bunu engellemek için birtakım müdahalelerde bulunurlar. Ama ben bir topyekûn rejim değişikliği hevesini görmüyorum, gerekçesini de görmüyorum.
Bu rejim değişikliği meselesinde, Şah’ın oğlu ya da başka bir aktörün öne çıkartılması ihtimali konusunda da şöyle bir şey var ki sen onlara biraz değindin. Sonuçta muhalefet çok parçalı, çok da merkezi bir liderliği yok. Ama burada daha organize gibi olan ekipler ya politik gruplar ya da etnik gruplar ve her ikisinin de Şah seçeneği gibi bir seçeneğe pozitif yaklaşmasını beklemeyiz. Neden? Bu rejimle politik bir meselesi olan Halkın Mücahitleri’nden, 1979'dak ilk devrim döneminde ittifak yapmış, ama sonra tasfiye edilmiş ve katledilmiş bütün gruplara kadar, hepsinin bu rejimle çok ciddi bir meselesi var. Ama Şah’a karşı ayaklanmış politik aktörler bunlar. Etnik grupların hepsinin de Şah döneminden kalan çok kötü bir mirasları var. Burada ne oluyor? Bazı yorumlar da var bu konuda. ‘’Daha apolitik,’’ sadece bu rejimin, görünümlerinden ve hayat tarzı meselesinden rahatsız, genç ve bu hafızalara sahip olmayan kesimlerin, sonuçta seküler bir hayatı sembolize eden bir aktör gibi, bilmedikleri bir şey olarak desteklemeleri mümkün olabilir. Ama bundan da politik sonuç çıkmaz.

Ruşen Çakır: İran, hem yüzölçümü, hem nüfus, hem de ekonomi anlamında çok büyük bir ülke Aynı zamanda, çok sayıda etnik grubun olduğu, kendisi de stratejik olarak önemli bir ülke ve bu ülke, senin bahsettiğin, rahatsız olan o gençlerin isyanıyla yıkılabilecek bir ülke değil.
Kemal Can: Zaten gördük. Tamam, protestolar çok büyüdü, ama rejim de paniğe kapılmış, darmadağın olmuş durumda değil. Aktörleri açısından diyorum bunu.

Ruşen Çakır: Evet, protestoları bastırdı. Ama şöyle bir şey de var: Rejim yıkılsa nasıl bir geçiş olacak, kiminle olacak? Bu ülke, bir dakika bile, bir gün bile sahipsiz kalmaması gereken bir ülke. İran Devrimi’ni hatırla. Humeyni geldi; o bir semboldü. Geldi ve bir şey adına el koydu. Burada, yedek Şah dışında öyle bir şey yok ve onun da olacağını sanmıyorum.
Kemal Can: İran çok daha zorlu. Amerika, Venezuela'ya bile kara harekâtı, oranın işgali gibi perspektifle girmedi.

Ruşen Çakır: Adamı aldı, yerine yardımcısını atadı.
Kemal Can: Aldı ve sonuçta da, şu andaki yönetimi de o tehditle ele geçirdi. Zaten, bunun önden hazırlandığı, hazırlanmadığı ayrı tartışma konusu, ama bu, böyle bir formül. İran'da böyle bir formül işliyor olsa, bir taarruzla bunu hızlandırabilecek olsa, bundan kaçınacağını sanmıyorum.  Ama Amerika'nın İran için işgal, orayı bir süre yönetme, orada Irak gibi, Suriye gibi bir maceraya girmesini beklemek bana çok gerçekçi gelmiyordu açıkçası. Öyleydi de, şu anda da öyle.

Ruşen Çakır: Bu arada çok ilginç bir şey var. IŞİD'in haftalık dergisi En-Nebe’nin son sayısındaki başyazı Kürt milliyetçiliğine ayrılmış ve sert bir şekilde kınanmış, “Yahudilerin ve Amerikalıların Ortadoğu'yu kontrol etme stratejisinin önemli bir taktiği” olarak nitelendirilmiş. Barzani ve Mazlum Abdi’nin resmini koymuşlar ortaya, Apo yok. Bunları Amerikan ve İsrail projesi olarak tanımlamışlar. Çünkü IŞİD'e en büyük darbeyi SDG indirdi Suriye'de.
Dönelim Türkiye'ye. Türkiye'de bir billboard atışması yaşandı. AKP kolları sıvamış, İstanbul'da kampanya yapacakmış. Bugün Göksel Göksu İstanbul İl Başkanlığı’ndaki kampanyanın tanıtıma gitti; çok sönük olduğunu söyledi. Göksel, kurulduğundan beri AKP'yi takip eden bir arkadaşımız biliyorsun. Çok az bir katılım olmuş, ama bu billboardlar meselesiyle bir kolları sıvama hâli varmış, kapı kapı her yer gezilecekmiş. Bir diğer yandan, yine ucu bir şekilde Ekrem İmamoğlu'na gelecek birtakım operasyonlar yapılıyor. Ekrem İmamoğlu'nun T24'e verdiği bir röportaj var. Orada, çözüm süreci konusunda çok pozitif ifadeleri var. Mitingler devam ediyor. Özgür Özel mitinglerde “1,5 milyon oy avans veriyoruz. İstanbul'da seçimi tekrarlayın” dedi. Böyle giden bir şey var, ama Türkiye siyaseti, Suriye ve İran’ı düşünüp ve konuşmaktan dolayı çok fazla geride kaldı. “Komisyonun raporu yazılıyor” deniliyor, ama ne çıkacağı belli değil. Zaten devlet de rapor hazırlanana kadar süreçle ilgili bir adım atmıyor.
Kemal Can: Şimdi bir de iş, “SDG kendini feshetsin ve buharlaşsın o zaman sürece bakarız” gibi bir yere de getirildiği için, daha da zor hâle gelmiş durumda.

Ruşen Çakır: Türkiye'de siyaset durdu. Biz ne konuşacağız, Kemal?
Kemal Can: Öyle değil. Bunların hepsi siyaset ve hem İran işinin, hem Suriye işinin aslında Türkiye'de karşılıkları var. Nasıl orada olup biten burayı etkiliyorsa, buradaki pozisyonların çoğu da, orada yapılıp edilenin aslında bir uzantısı. Billboardlarla ilgili söylediğin şeye şaşırmadık. Çünkü geçen yıl biterken ve bu yıl başlarken konuştuğumuz şey de, 9 Mart tarihli İBB davasının öncesinde bu işin yeniden köpürtüleceği, bu konuda birtakım şeyler yapılacağı anlaşılıyordu. Senin söylediğin gibi, bir ayağında, billboardlar üzerinden, ‘’Hizmet siyaseti yok, yapamadılar, edemediler’’ kampanyası; CHP'nin yapabilirliği planı üzerinden bir yıpratma kampanyası var. Ama öbür tarafta da olay iyice belden aşağıya inmiş durumda. Taarruz, yolsuzluk, olmadı casusluk, olmadı itirafçılar derken, iş sonuçta yeniden, daha önceden de bu siyaset meselelerinde gördüğümüz taktik olarak son derece belden aşağı bir yere ve trol faaliyetine doğru hızla sürükleniyor. Bunun önümüzdeki günlerde hızlanması ihtimali yüksek. Bu da tabii üstüne konuşulacak bir konu. Siyasetin seviyesi hakikaten çok aşağılara inecek, öyle görünüyor. Geçenlerde konuştuğumuz gibi, ilk işaretleri verilen transfer benzeri hamleler var. Dolayısıyla, “Siyaset durdu, biz ne konuşacağız?’’ dediğinde, aslında bizim siyaset diye bildiğimiz şey anlamında öyle bir durgunluk olabilir, ama aşağıda, anti-siyaset araçlarının hepsinin çok aktif kullanıldığı süfli bir siyasi mücadele dönemine giriyoruz gibi görünüyor. Bu da hiç hayırlı sonuçlar vermeyecek.
Burada, evet, muhalefet, bu gündemin sürüklemesine izin vermeden, 19 Mart sürecini çok kuvvetli biçimde bir direnç hâline getirdi. Burada çok takdir de gördü. Kendi kararlılığını da devam ettirdi. Ama bunu devam ettirmesi için savunma pozisyonunu ve şimdi hızla iktidar blokunun konuyu yeniden daha düşük bir seviyeye taşıyarak gündemi etkileme biçimini referans almadan, yeni bir siyasi dil kurması lazım. Bu, önümüzdeki dönemin en önemli mücadelesi olacak. ‘’Siyaseti hangi zeminde konuşuyoruz?’’ mücadelesi aslında. Yani kimin katında, kimin belirlediği seviyede siyaset tartışılacak ve siyasi mücadele hangi katta yapılacak, her şeyi belirleyecek olan o. Süreç meselesi de tabii şimdi bambaşka bir yöne girmiş durumda. Mesela süreç başladığı zaman herkes, “Kürtler de Cumhur İttifakı’na katıldı” diye konuşuyordu ya, şimdi Halep sonrasında o tartışmalar da başka bir hâle geldi. Başkaları Halep vesilesiyle Cumhur İttifakı'na katıldılar.

Ruşen Çakır: Evet. Toparlayalım artık. Konuştuğumuz şeylerle ilgili iki tane son dakika haberi var. Amerikalı askerlerle SDG yöneticilerinin toplantısı bitmiş. Ne olacağını göreceğiz. Bir diğer husus, yarın Erbil'de Mazlum Abdi Tom Barrack’la buluşuyor. Şimdi, “SDG ile Barzani’nin ilişkisi nedir?” diye konuştuk ya, onları ayırmaya çalışıyorlar. Erbil’deki buluşma belli ki Barzani'nin himayesinde oluyor. Orada Mazlum Abdi ile Tom Barrack konuşuyor. Bakalım ne olacak? Yılbaşından hemen sonra iki taraf Şam'da buluşup konuşmuştu. Hatta bir iddiaya göre son anda anlaşma iptal edildi. Evet, Haftaya Bakış’ı burada noktalıyoruz. Haftaya tekrar görüşmek üzere. İyi günler.
Kemal Can: İyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
25.01.2026 Kürtler için hasar tespit raporu
23.01.2026 Çağımızın Sisifos’u: Kürtler
22.01.2026 Suriye dersleri: “Krala yaslanmayın, düşersiniz”
21.01.2026 Öcalan “Sonumuz Gazze gibi olur” diye uyarmıştı
20.01.2026 Suriye’nin ortaya çıkardığı Kürt milliyetçiliğinin krizi
20.01.2026 Onur Alp Yılmaz ile söyleşi: Erdoğan’ın hesapları nasıl tuttu? CHP ne yapabilir?
19.01.2026 Hafta Başı (66): Suriye'de dengeler değişti | Suriye'den sonra çözüm sürecinin geleceği
19.01.2026 “Pirus zaferi”: Öcalan’ın kehaneti Suriye’de gerçekleşiyor
18.01.2026 Ahmed eş-Şara’nın Kürtler ve SDG üzerine söylediklerine şerhler
18.01.2026 Ahmed eş-Şara’nın yakaladığı ve kaçırmakta olduğu fırsat
25.01.2026 Kürtler için hasar tespit raporu
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı