Gökhan Çınkara ile söyleşi: İran savaşının Türkiye’ye etkileri ve Türkiye-İsrail ilişkilerinin geleceği

04.03.2026 medyascope.tv

4 Mart 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. İran Savaşı'nı tüm yönleriyle ama en çok da Türkiye'ye muhtemel etkileri konusunda bir Orta Doğu uzmanıyla, Gökhan Çınkara'yla konuşuyoruz. Gökhan, merhaba.
Gökhan Çınkara: Merhaba. Kolay gelsin Ruşen abi.

Ruşen Çakır: Sağ ol. Şimdi en önemli yeni gelişme Savunma Bakanlığı'ndan bir açıklama geldi. Türkiye'ye yöneldiği tespit edilen bir balistik mühimmatın imha edildiği, Doğu Akdeniz'de konuşlu NATO güçleri tarafından imha edildiği söylendi. İlk defa böyle bir şey oluyor. Daha önce birtakım haberler çıkmıştı ama net bir şekilde yalanlanmıştı. Ve bunun doğrudan resmî bir açıklama olarak yapılması çok önemli geldi bana. Ne dersin?
Gökhan Çınkara: Kesinlikle bence de öyle. Hatta Türkiye'nin pozisyonunu netleştiren ilk açıklama aslında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın dün sabah basın mensupları ve akşam da TRT'ye verdiği röportajla bence netleşmiş oldu. Yani Türkiye İran meselesine nasıl yaklaşıyor; temel parametreyi biz orada görmüş olduk. Aslında sizin de deneyimli bir gazeteci olarak oradan çok önemli noktalar çıkardığınızı düşünüyorum. Benim gördüğüm kadarıyla temel meseleler biraz da İran'a yaklaşımı Ankara'da soğukkanlılık ve mevcut siyasi elitlerin veya mevcut yönetimin, rejimin, artık adını nasıl koyacaksak, belki de ömrünün çok da uzun sürmeyeceğine yönelik Hakan Fidan dün oldukça soğukkanlı bir açıklama yaptı. Ben bunu çok önemsedim. Yani Ankara gerçekten meseleye biraz daha farklı yaklaşıyor baktığımız zaman. Körfez ülkelerinden gelen açıklamalar da tabii ki var. Onlar da sürekli açıklama yapıyorlar. Ama şunu söylemek lazım bence; bölge şu an teyakkuzda. Yani bölgesel savaşların ortasındayız aslında şu an. Bunu net olarak söylemek lazım. Artık İran'da da şöyle bir gerçeklik var: İran'da artık siyasi otorite stratejik askeri kararlara bence karar verme noktasında değil. Daha çok artık İran Devrim Muhafızları'nda kim kaldıysa yönetim kademesinde belki onlar daha genç, daha agresif ve daha milliyetçi. Belki de Kasım Süleymani'nin temel ideolojisini benimseyen o nesle aitler. İşte Arap dünyasında, Arap Baharı'nda özellikle aktif olmuş paramiliter gruplarla etkileşim içerisinde olan daha gözü pek ve daha milliyetçi ekiplerden oluşuyorlar. O sebeple onların verdikleri kararlar da bence çok rasyonel ve jeopolitik hesap üzerine değil, gündelik taktiksel kazançlar üzerine ilerlemeyi hedeflemişler gibi görüyorum ben ve gözlemliyorum. Çünkü biliyorsunuz artık savaşı ve çatışmayı sadece İran ve İsrail artı Amerika denklemi değil, artık İran ve Körfez denklemine soktular. Körfez ülkeleri ise, tabii burada onu da eklemek gerekir bence, onlar da diken üstündeler şu an. Yani özellikle Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn bunda en fazla hırpalanan iki tane Körfez ülkesi oldu. Tabii ki Kuveyt, Suudi Arabistan, Umman da bundan etkileniyor. Tabii bu etkilenen ülkeler özellikle Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn açısından en önemli mesele ekonomileri. Yani buralarda oldukça önemli miktarda "expat" yani yurt dışından gelen uzmanlar yaşıyor ve oldukça istikrarlı ekonomileri var ve toplumsal olaylar da burada hiç görünmüyor. Yani güvenlik açısından oldukça insanların güvendikleri ve milyarlarca dolar, trilyonlarca dolar yatırım yaptıkları yerlerden bahsediyoruz. Tabii buralarda böyle bir jeopolitik riskin artması bunların ekonomilerini çok sarsma riski taşıyor. Tabii şu an kontrol altında olduğuna dair haberler var ama İran hâlâ devam ediyor. Bunu da eklemek lazım.

Ruşen Çakır: Burada şöyle bir husus var. Şimdi bu biraz zor bir soru ama varsayalım ki diye bir şey var biliyorsun. Ben hatta yıllar önce Başbakan Erdoğan'la Beyaz Saray'da bir şeye girmiştim Oval Ofis'te, oğul Bush'la. O sırada anlık istihbarat paylaşımı meselesi vardı PKK'ya karşı. Ben de kendisine "let's assume that" diye başlayan bir soru sormuştum. "Varsayalım ki" diye. O da demişti ki "Böyle bir soruya siyasetçi cevap vermez ama..." deyip cevap vermişti. Ben de onu söyleyeyim. Varsayalım ki o füze, balistik füze Türkiye'de herhangi bir yere, bir NATO üssüne ya da şuraya buraya, hele sivil bir alana düşmüş olsaydı; bunun Türkiye üzerinde yaratacağı etki ayrı, bir de İran'ın çok aleyhine bir durum olmaz mıydı?
Gökhan Çınkara: Tabii yani, burada Türkiye'nin NATO üyesi olması oldukça kritik bir mesele. Çünkü NATO'nun 5. maddesi devreye giriyor. NATO üyesi ülkeye bir saldırı, bütün NATO üyesi ülkelere saldırı anlamına geliyor. Tabii burada ilginç bir gelişme var aslında. Dün ben onu gözlemledim. Avrupa ülkeleri de mobilize olmaya başladılar, İspanya'yı hariç tutarsak. Özellikle Batı kanadı diyelim daha doğrusu veya NATO. Dün Trump'ın Almanya Şansölyesi ile bir toplantısı vardı ve Almanya Şansölyesi Merz'in mesajları da aslında oldukça netti. Özellikle "İran rejimi" ifadesini kullandı. Rejime yönelik oldukça olumsuz ifadeler kullandı ve Almanya'nın İsrail ve Amerika'yla aynı sayfada olduğunu söyledi. İlk günkü ifadeler bu şekilde değildi ama yavaş yavaş ifadelerde netleşme var. Macron açıklama yaptı biliyorsunuz. Macron da artık somut stratejisini açıkladı. Aynı şey İngiltere'de de var. Tabii İngiltere'nin Körfez'le ilişkileri daha tarihsel ve daha derin ve Kıbrıs'ta üsleri var. İngiltere Savunma Bakanlığı yine hesabından açıklama yaparak Katar'a drone saldırılarını engellediğini ifade etti. Kanada Başbakanı da bugün açıklama yaptı. Kısacası Batı dünyasında da bence bir hizalanma İran'a karşı başladı diyorum. Bu bence ilginç bir gelişme. Çünkü yapılan analizlerde şöyle deniliyordu: "Amerika ve İsrail var; onların bu savaşına hiçbir Batı ülkesi katılmayacaktır ve onlar yalnız kalacaklardır bu süreçte." Ama öyle olmadı. Batı dünyasında da şu an bir hizalanma var. Başta Türkiye'nin Türkiye'ye yönelik İran'dan herhangi bir NATO üslerine veya Amerikan üslerine veya herhangi bir yere bir şey olduğu vakit bence Batı kampıyla birlikte ortak bir mücadele geliştirecektir İran'a karşı diye düşünüyorum ben. O açıdan tabii Türkiye'nin NATO üyesi olması bu açıdan oldukça stratejik bir değer atfediyor, önemli. Bugün de zaten Milli Savunma Bakanlığı'nın yapmış olduğu açıklamada da Doğu Akdeniz'de düşürüldü bu füze, Türkiye sınırlarına ulaşmadan. Bu da oldukça önemli.

Ruşen Çakır: Burada bir başka önemli gelişme dün gece Türkiye saatiyle gece itibarıyla CNN International'ın bir özel haberi. O da CIA'in İran'daki Kürt grupları silahlandırdığı yolunda ve bir tür kara savaşı ya da Kürt bölgelerini rejimin elinden alma konusunda bir faaliyet içerisinde olduğu önermesi var ve sanki yalanlanmadı ve inandırıcı da geliyor. Zaten daha önce de benzer haberler çıkmıştı. Şimdi bu olay öncelikle İran'daki savaşın gidişatını, bir etnik grup olarak Kürtlerin bir şekilde ayaklanması gidişatını gerçekten çok değiştirebilir mi yoksa minimal bir etki mi yaratır?
Gökhan Çınkara: Dün Bafel Talabani de açıklama yaptı Trump'ın liderleriyle görüştüğüne dair. Herhalde büyük bir ihtimalle bunu Bafel Talabani'nin ayarladığını da söylemek mümkündür. Tabii Tom Barrack'ın Irak'ta yakınlarda bir ziyaret yaptığı notunu düşelim. Aynı zamanda bugün yine basında bir gelişme var; Nuri el-Maliki başbakan adaylığından da geri çekildi. Tabii Amerika Birleşik Devletleri biliyorsunuz bütün kartları oynuyor ama bunların somutlaşıp somutlaşmayacağı, net bir sahada politikaya dönüşüp dönüşmeyeceği bence büyük bir soru işareti. Neden? Çünkü İran'da Kürtlerin demografik yapısı diğer etnik gruplara nazaran daha az. Orada aslında İran'da temel denklemi değiştirecek, siyasi denklemi değiştirecek ve nereye gideceğinin rotasını çizecek bir grup varsa bence Azeri Türkleridir diye ben düşünüyorum. Yani asıl onların tutumu ve yaklaşımı bence İran'ın temel siyasi yönelimlerinde kritik olacak. Zaten onların da bu pazardaki ayaklanmaları, itirazları biraz bence sistemi sarstı bu son eylemlerde. Genellikle Azeri Türkleri orada biraz daha devletin korunması, kollanması, daha statükonun belki de iyileştirilerek devam etmesini savunuyor genel kitle. Tabii ki onların içerisinde de daha milliyetçi, daha seküler gruplar da var ama genel kitle devletle uyumlu hareket ediyorlar. Çünkü devletin tüm kademelerinde temsil edilen ve kendisini bulan bir etnik gruptan bahsediyoruz. Fakat bugün tabii çok önemli, İran konusunda çalışan analistlerin de vurguladığı bir şey var; onun da altını çizmek lazım: İran'da etnik veya kültürel bir ayrışma, İran ve bölge açısından en kötü senaryo. Yani bunun devreye sokulması bütün bölge ülkelerinde bir istikrarsızlığa ve büyük bir güvenlik sorununa yol açacak. Sadece Türkiye'de değil, aynı zamanda Suriye'de, aynı zamanda Irak'ta. Yani Irak zaten şu an zaman zaman siyasi krizlere mal olan bir ülke. Şimdi Haşdi Şabi zaten hareketlenmeye başladı bu Iraklı grupların üzerine, İran'ın baskısıyla. Daha da tabii Irak'ta işler işin içinden çıkılmaz durumda kalacak. Suriye'de yeni bir denge oluşturulmaya çalışıldı biliyorsunuz. Münih Güvenlik Konferansı'nda bir diplomatik girişimle masaya oturtuldu aktörler. Türkiye'de yeni bir süreç var; o da dengeye oturtulmaya çalışılıyor. Tabii burada Türkiye, Suriye ve Irak doğrudan etkilenecek ülkeler. Tabii ki İran da etkilenecek ama İran'da muhalifler, özellikle mesela monarşist olan Pehleviciler de baktığınız zaman İran'ın toprak bütünlüğünden yana açıkça onlar da fikir kuruyorlar. Yani etnik ve dinsel ayrışmayı savunmuyorlar. O yüzden bence Trump'ın bunu devreye sokması İran'da işleri iyice içinden çıkılmaz hâle getirecek diye düşünüyorum. Çünkü popüler bir şey değil bu. Yani etnik grupların silahlandırılması ve orada bir mücadele ve otonomi alanı yapılması meselesi. Oradaki muhaliflerin temel isteği aslında İran'da siyasi sistemin reformasyonu, bireysel hakların genişletilmesi ve sistemin daha seküler ve daha demokratik bir hüviyete kavuşturulması diye düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Bu anlamda şunu da ek olarak sormak isterim. Malum Irak'ta PKK çizgisinde bir örgüt var, PJAK diye bir örgüt var ve bayağı da bir gücü olduğu söyleniyor. Belki de o diğer Kürt gruplara nazaran silahlı olarak en örgütlü ve lojistik anlamda da doğrudan Kandil'den aldığı için desteği daha güçlü olduğu varsayılıyor. Benim gördüğüm en son, sen daha yakından takip ediyorsun ama, bir üçüncü yol gibi bir çizgideydi onlar. Yani ne rejimin yanında ne rejimin karşısında gibiydiler.
Gökhan Çınkara: Suriye'de de aynıydı biliyorsunuz durum.

Ruşen Çakır: Efendim.
Gökhan Çınkara: Suriye'de de aslında PYD'nin durumu biraz aynıydı. Onlar da "ne yanındayız ne karşısındayız" yani "gündelik konjonktür faydalardan istifade ederim" diyorlardı.

Ruşen Çakır: Peki PJAK'ın bir şekilde herhangi bir taraf, özellikle de rejim karşıtı bir cepheye geçmesinin çok bir anlamı olur mu?
Gökhan Çınkara: Ben orada çok fazla bir güç sağlayabileceklerini düşünmüyorum açıkçası. Çünkü orada sisteme karşı olan gruplar da onların bu tür eylemlerinden çok memnun değiller. Bugünkü yapılan açıklamalarda da zaten o sürekli söyleniyor. Yani, ‘‘Bizim burada temel taleplerimiz mevcut siyasi sistemi değiştirmek. Fakat sizin bu meselede silahlı bir çatışmayla oradaki askerlerle çatışmaya girmeniz iyice artık meseleyi çok fazla bir Suriye, bir Libya meselesine sokacaktır.’’ Bu da aslında mevcut İran'daki iktidar odaklarının çok da işine yarayan bir söylem ve alan yaratıyor Ruşen abi baktığınız zaman. Çünkü özellikle Hamaney hep şunu söylüyordu ve altını çiziyorlardı: "İran'ı korumak lazım çünkü biz de Suriye gibi, Libya gibi olabiliriz; iç karışıklıklar, IŞİD'in yükselmesi." Zaten biliyorsunuz bu son halk hareketliliğinde de hep baştaki yöneticilerin vurgulaması sokağa çıkanların bir nevi içlerine IŞİD'in sızdığını bile söylediler; polislere işte saldırırken, onları öldürürken yaptıkları faaliyetleri nitelemek açısından. O yüzden mevcut sistemdeki statükoyu koruyucu bir etki yaratacağını, tam tersi bir etki yaratacağını düşünüyorum eğer Trump böyle bir faaliyet içerisine girerse. Tabii Türkiye de veya bölge ülkeleri de bu konuda çok daha revizyonist adımlar atabilirler İran'a karşı da eğer kendi güvenliklerini tehlikede görürlerse; o da tabii işleri iyice içinden çıkılmaz hâle getirebilir.

Ruşen Çakır: Şimdi burada çok temel bir tartışma var biliyorsun. Özellikle Hamas'ın İsrail'e saldırısıyla başlayan süreçte İsrail'in ABD desteğiyle, ki aslında tüm Batı devletlerinin bir şekilde desteği ile ama esas olarak ABD, özellikle Trump'ın yeniden seçilmesiyle birlikte bölgenin yeniden dizayn edildiği, şimdi kimileri buna BOP diyor kimileri başka bir şey diyor ama mesela bölgenin yeni hegemon gücünün İsrail olması gibi bir önerme var. Bu son olaydan sonra hiç yabana atılacak bir önerme değil gibi. Sen nasıl görüyorsun buradaki perspektifi? Çünkü İran gibi bir ülke ve rejim değişikliğini de ilk günden, özellikle bu saldırıda, 28 Şubat’ta ilk günden itibaren telaffuz ettiler. Burada nasıl bir şey var? Trump'ı bilmiyorum ama İsrail'in herhalde daha bir şey perspektifi var; bölgeye yönelik kendisini merkeze alan bir perspektifi. Bu nasıl bir perspektif ve gerçekçi mi?
Gökhan Çınkara: İsrail'de tabii şu an iktidarda sağ bir iktidar var ve oldukça sağın hem merkezdeki hem de aşırı formlarını da içeren ve dini formlarını da içeren bir iktidardan bahsediyoruz. Yani herhangi bir liberal, sol bir aktörün olmadığı bir iktidar var. Belki de İsrail siyasi tarihinin gördüğü en sağcı iktidarla karşı karşıyayız. İlginç olan, bu iktidar çok da zayıflayacak bir eğilimde değil. İsrail'de politik eğilimleri, anketleri ben sürekli takip ediyorum; Likud hâlâ gücünü koruyor. Tabii orada işin yine ironik tarafı diyebiliriz, Binyamin Netanyahu'ya alternatif olarak gösterilen anketlerdeki kişi Naftali Bennett. Naftali Bennett bir önceki başbakan. O da biliyorsunuz yerleşim bölgelerinde siyasi kariyerine başlamış. Belki de Netanyahu'dan daha doktriner ve daha sağcı fikirlere sahip olan bir İsrail siyasi figüründen bahsediyoruz. Tabii İsrail'in artık böyle sol ve merkez bir siyasi patikaya girmesi şu an için çok mümkün değil. Ama tabii ki sol ve merkezdeki partiler de mevcut. 65'e 55 bir denge var İsrail'de genellikle şu an bakıldığı vakit; 120 üyelik Knesset yani meclisleri var. Etnik partilerin zaten oyları çok değişmiyor ama Araplar şu an birleştiler; 3. parti belki de 2. parti ama 3. parti durumundalar şu an. 15 milletvekili çıkartabilecek durumdalar. Diğerleri ise dinsel partiler arasında bölünüyor. Tabii İsrail'in 7 Ekim sonrası en büyük travması bölgede artık herhangi bir caydırıcı gücünün kalmamasına dönük bir tartışmayı çok yaptılar. İlk aylarda, ilk 3 ay İsrail içerisindeki temel tartışma buydu. "Artık bizim caydırıcılık gücümüz kalmadı mı? Güvenlik konseptimizde tamamen bir değişikliğe gitmemiz gerekiyor; bölge ülkeleri üzerinde biz eğer bir güç gösterisi yapamazsak onlar bizimle barış yapmazlar" düşüncesi İsraillilerde çok hâkim. Tabii bu bizim buradan bakınca biraz ilginç gözüküyor ama onların kafasında bölgeye bakış biraz daha farklı. Onlar ancak güçlü olurlarsa ve sürekli bir teknolojik olarak, ekonomik olarak, siyasi ve askeri olarak önde olurlarsa ancak bölgedeki Arap ülkelerinin anlaşma yapacaklarını veya belli bir bölgede güvenlik açısından statüko sağlanacağını düşünüyorlar. Bu noktada bir geri adım atmak veya geriye düşmek İsrail içinde günün sonunda bir varoluşsal krize dönüşebilir düşüncesi var. Tabii bu Yahudi siyasi tarihiyle de çok alakalı, İsrail'in coğrafi derinliğinin olmamasıyla da çok alakalı; küçük bir ülkeden bahsediyoruz. Ama günün sonunda tabii İsrail özellikle Lübnan, Yemen ve sonra Suriye'deki askeri saldırılar ve Gazze'deki tabii ki durum sonrasında artık etrafında herhangi bir şekilde kendisine meydan okuyacak bir aktör bırakmadı. Bunun da tabii ki İsrail açısından yeni bir, aynı zamanda bir kendine aşırı özgüven de ürettiğini söylememiz mümkündür. Zaten siyasi liderlerin açıklamalarına baktığınız zaman işte "Büyük İsrail" projelerine çokça atıf yapıyorlar bu aralar. En son Naftali Bennett Türkiye üzerine açıklamalarda bulundu. Tabii bu açıklamaları kendi iç siyasi gelişmelerine yorabiliriz; seçim yaklaşıyor, alt tabanı daha da toparlamak. Çünkü radikalleşen ve sağcılaşan bir İsrail var karşımızda. Sadece İsrail toplumu sağcılaşmıyor; aynı zamanda askeri kademeler de sağcılaşıyor. Yine bir dipnot eklemek lazım: Mesela İsrail'in iç istihbaratının başına çok dindar ve belki de aşırı sağ denilebilecek bir figür atandı, David Zini. Bütün toplantılarda işte yanına kutsal kitabı getirmesi, farklı noktalara sürekli referans vermesi gibi. Fakat İsrail'in yerleşikleri genellikle sol ve liberaldi. Siz de Orta Doğu'yu çok iyi yakından takip edersiniz; İsrail'in kuruluş fikri zaten sosyalist fikirler üzerindeydi ama artık o eski İsrail yok. Yepyeni bir İsrail'e doğru gidiyor toplum ve siyasi elit ve bürokratik kadrolar açısından. Bu da tabii Türkiye açısından da yeni ve dinamik bir mesele diye ben gözlemliyorum Ruşen abi. Yani Türkiye bir yönüyle artık İsrail'i yakından takip edecek ve İsrail'deki siyasi gelişmelere göre kendi siyasetini, kendi yaklaşımlarını güncelleyecek diye düşünüyorum. Çünkü İsrail ve Türkiye'nin etkileşimi sadece diplomatik ilişkiyi aşan iş birliği alanları olduğu kadar uzak çatışma potansiyellerini de içinde barındıran bir ilişki sistematiğine dönüştü. Kastettiğim Suriye, kastettiğim İran; fakat ortak iş birliği alanları da Azerbaycan ve Kafkaslar denilebilir belki. O açıdan Türkiye ve İsrail ilişkileri oldukça dinamik ve Türkiye bence yakın vadede artık İsrail'le de çok ilgilenecek diye düşünüyorum bürokratik kadrolar açısından veya diğer birimler açısından.

Ruşen Çakır: Bu anlamda "sıra Türkiye'de" argümanlarına pek itibar etmiyorsun.
Gökhan Çınkara: İsrailliler tabii ki bunu sürekli dile getiriyorlar ama tabii bu çok konuşulmaya başlandıysa bunu ciddiye almanın da ben gerektiğini düşünüyorum. "Ya bunlar işte iç siyaset malzemesidir, bunları es geçelim, İsrail Türkiye arasında hiçbir şey olmaz" moduna girmek de Türkiye açısından bence iyi bir strateji olmaz. Burası Orta Doğu yani yarın ne olacağı çok da belli değil. Çünkü aktörler arasındaki ilişki de çok kaygan biliyorsunuz. Yani böyle bir kurumsal çevre, bir kurumsal çatı olmadığı için, NATO gibi, Avrupa Birliği gibi bir çatı olmadığı için aktörler bugün sizinle ittifak yaparken yarın başka bir aktörle ittifak yapıyor. İşte Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri mesela çok yakınlardı ama Yemen'de yaşanan bir olay, Somali'de Somaliland'ın İsrail tarafından tanınması, Sudan'da yaşanan olaylar bir anda iki ülke arasındaki ilişkileri hasmane bir zemine kaydırdı. O yüzden Türkiye'nin de anladığım kadarıyla Arap Baharı'ndan ve sonraki süreçte edindiği deneyimler buraya yaklaşımını çok değiştirdi. Ki bence dün Hakan Fidan'ın İran konusundaki yaklaşımı da ve temel söylemleri de bunu gösteriyor. Bir de Birleşik Arap Emirlikleri-Suudi Arabistan arasındaki bu gerginlikte Cumhurbaşkanlığı'nın ve Dışişleri Bakanlığı'nın yaklaşımına baktığımız zaman da o soğukkanlılığı görüyoruz. Türkiye eskisi kadar bu Orta Doğu meselelerinde bir parça olmaktan ziyade bölgesel konsorsiyumun içerisinde fayda-maliyet analizi yapıyormuş gibi geliyor bana.

Ruşen Çakır: Bu bağlamda bir meşhur İbrahim Anlaşmaları var biliyorsun ve bayağı bir Körfez ülkelerini katıyordu. Kimileri tereddütlüydü ama şimdi bu son gelişmeden sonra herhalde o tereddütler aşılmış olacak. Ve hatta hatırlıyorum bir tanesinde aylar önce bir billboard yapmışlardı; orada eş-Şara'yı da koymuşlardı. Ve bu son olayda Suriye de açıkça İran'ı kınadı ama İsrail'e pek bir laf etmedi. Sanki İsrail'in İslam dünyası da diyebiliriz ama esas olarak Arap dünyasında düşmanı kalmıyor gibi.
Gökhan Çınkara: Bu biraz temkinle yaklaşılabilecek bir analiz diye düşünüyorum. Çünkü Suudi Arabistan medyasına bugün baktım biraz sizin yayınınızdan önce. Orada da şöyle bir yaklaşım geliştirmişler, yeni bir söylem: "Suudi Arabistan İsrail'in başlattığı savaşın parçası olmamalı." Fakat Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn'de yaklaşım biraz daha farklı; onlar İsrail'le kurmuş oldukları bu İbrahim Anlaşmaları'nın kendileri açısından bugün daha da değerlendiğini düşünüyorlar. O tespitiniz o açıdan doğru ama Suudi Arabistan'dakiler biraz daha bu meseleye farklı yaklaşıyorlar. Çünkü Suudi Arabistan'da nüfus çok fazla ve geleneksel bir nüfustan da bahsediyoruz. Bir de unutulmaması gerekir ki Suudi Arabistan kendi bu muhafazakâr nüfusunu tatmin edemeyecek veya onları karşısına alarak bir politika izlerse monarşiye de çok ciddi tehditler uyandırma kapasitesi var. Neyi kastediyorum? Kâbe Baskını var biliyorsunuz 70'li yıllarda. Daha sonra Sahva Hareketi'nin yükselişi. Daha sonra Suudi toplumunun daha içe kapanması, daha ahlakçı uygulamaların krallık eliyle uygulanması; işte ahlak polisidir, kadınların tek başına bir yerlere gidip gelememesi. Sonra da onlar kaldırıldı biliyorsunuz. Bunun gibi şeyler var. Yani Suudi monarşisi de İsrail'le kontrolsüz bir yakınlaşmanın veya farklı bir yakınlaşmanın kendileri açısından da bir siyasi tehdide, toplumsal reaksiyona dönüşmesinden de çekiniyorlar. O yüzden Suudiler oldukça bölgenin en muhafazakâr monarşisi desek bence yeridir. Böyle revizyonist adımlar atmaya çok uygun bir siyasi kültürleri ve toplumsal yapıları yok; zaten aşiretler federasyonundan oluşan bir yapıdan bahsediyoruz. O yüzden belki bizim Türkiye'deki yaklaşımımızdaki temel eksikliklerden birisi diyelim, bu toplumları veya bu ülkelerin işleyiş mekanizmalarını sanki bizim gibi yani Batı tipi bir ulus devlet geleneğine sahip ülkelerdeki süreçler gibi görüyoruz ama orası biraz daha farklı işliyor tabii ki kendileri açısından. Ama tabii Lindsey Graham var biliyorsunuz, meşhur Cumhuriyetçi senatör. İşte yeniden açıklama yaptı: "İran'daki meseleyi halledersek aslında Suudi Arabistan ve İsrail arasında da bir barış anlaşması imzalayacağız" diyor. Şu an Cumhuriyetçi Parti'dekilerin çoğunun temel düşüncesi aslında günün sonunda bu İran'dan sonra; İran, Suudi Arabistan ve İsrail arasında bir barış anlaşması imzalanması. Ama tabii bu da Türkiye açısından yeni meydan okumaları beraberinde getirecek; bölgesel hegemonik kamplar Türkiye açısından nasıl oluşacak sorusu da ortaya çıkacak. O da Türkiye-İsrail ilişkilerinin bence zorunlu olarak revizyonunu beraberinde getirecek diyorum.

Ruşen Çakır: Son olarak her biri saatlerce sürecek yayın konusu olan iki en meşhur soruyu sorarak bitirmek istiyorum ama özet cevaplar istiyorum; zor olacağını biliyorum. Bir, rejim yıkılır mı? İki, savaş ne kadar sürer? Yani özetleyebileceksen özetle.
Gökhan Çınkara: Mevcut sistemin ben devam edemeyeceğini düşünüyorum en hafif ifadeyle diyeyim. Yani İran Cumhuriyeti olabilir ama İran İslam Cumhuriyeti olarak devam edeceğini düşünmüyorum ben İran'ın bundan sonraki süreçte. İçeriden ve organik bir elit kayışının olacağını düşünüyorum; dışarıdan değil de içeriden olacağını, organik muhaliflerin süreci sahipleneceğini düşünüyorum, birinci tespitim bu. Ama savaş bence uzun sürecek biraz; kısa biteceğini düşünmüyorum ben bu çatışma alanının. Belki de 3 ay en az diyorum bu çatışma hâli devam edebilir. Tabii siyasi süreç inşa süreçleri çok kolay değil. Onu çok küçük bir yer olmasına rağmen Gazze'de biliyorsunuz gördük. İsrail o kadar işgal etmesine, havadan bombalamasına rağmen bir türlü siyasi sürece giremediler ve hâlâ şu an Gazze'de bir siyasi süreç başlamadı; kurulan teknokratik hükümet Kahire'de biliyorsunuz. Bu BOP'un açılış törenine katılmalarına rağmen. İşler çok kolay değil ve İran da çok büyük bir coğrafya. Yani bu işlerin çok kolay olacağını söylemek çok zor.

Ruşen Çakır: Peki nasıl toparlayalım? Aslında her şeyi konuştuk gibi. Ama tekrar Türkiye bahsine gelince; özellikle Türkiye ile İsrail'in bir şekilde birbirlerini... Nasıl söyleyeyim? Bunu söylemek biraz zor çünkü mahalle baskısı da var malum. Birbirlerini tanımak zorunda kalacaklarını söylüyorsun herhalde yani bu bütün bu yaşananlar sonucunda. Çünkü şu hâliyle baktığımız zaman İran da saf dışı bırakılıyorsa İsrail'in karşısındaki en hasmane güç olarak Türkiye kalıyor. Yanılıyor muyum? Yani Yemen'deki Husileri saymamak lazım. Mesela Mısır'ın adı bile geçmiyor. Yani bölgede iki önemli güç olarak Türkiye ve İsrail kalıyor. Ve senin yorumundan ben şunu anlıyorum ki bu güçler birbirlerini kabul etmek zorunda kalacaklar. Yanılıyor muyum?
Gökhan Çınkara: Şöyle bir şey olacak diye düşünüyorum ben günün sonunda: Tabii ki burada Amerika Birleşik Devletleri'nin ağırlığı çok önemli, Türkiye-İsrail ilişkileri ve Orta Doğu bağlamında. Hem İsrail üzerinde en önemli aktör şu an Amerika Birleşik Devletleri. Türkiye ile Amerika ilişkileri de özellikle Tom Barrack'ın göreve başlamasından sonra inanılmaz bir ivme kazandı. Hatta dün görüşme oldu; bence o görüşme de çok kritik. Belki daha sonradan o görüşmenin etkilerini ve yankılarını daha iyi anlayacağız diye düşünüyorum. Trump hem Türkiye'ye çok önem veriyor hem de İsrail'le ilişkileri çok yakın. Bence Türkiye ve İsrail açısından Amerika Birleşik Devletleri de Orta Doğu hakemliğinde yeni nüfus alanlarına dair bir anlayış geliştirecek diye düşünüyorum. Yani Türkiye'nin nüfus alanları burasıdır, İsrail burada şey yapamaz; İsrail'in de kendi alanları burada, Türkiye o alanlara kendince daha farklı yaklaşacak. Böyle bir sürece girebiliriz günün sonunda. Ama tabii "İran ne olacak?" meselesi çok önemli. Yani İran hızlı bitip bir istikrara mı kavuşacak, yoksa İran'daki çatışmalar çok uzun sürüp bölgedeki aktörler arasında da farklı bloklaşmaların oluşmasına yol açacak sıcak bir çatışma alanına mı dönüşecek? Tabii çok zor günler de bekleyebilir bizleri. Çok da hızlı bir şekilde dönüşüp daha fırsat pencerelerinin açıldığı yeni alanlar da oluşturabilir. Ama Trump, onu da en son söylemek isterim, dün Truth hesabında bir şey paylaştı; işte Hürmüz Boğazı'ndaki akışların aksamaması için Amerikan donanmasını göndereceğine dair. Herhalde Amerika'da şöyle bir hava var; çok fazla İran'ın küresel ekonomiyi etkileyecek bir faktör olmasını istemiyorlar bu noktada.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Gökhan yayınımıza katıldığın için. Çok sağ ol. Evet, İran Savaşı'nın Türkiye'yi nasıl etkilediği ve etkileyebileceğini ve yakın gelecekte Türkiye-İsrail ilişkilerinin nasıl şekillenebileceğini ve tabii ki bu arada Orta Doğu'daki güç dengelerinin nasıl değişebileceğini Orta Doğu araştırmacısı Gökhan Çınkara ile konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
15.03.2026 Ali Şeriati’ye saldırılar ve İslamcı düşüncenin çöküşü
15.03.2026 Diyelim ki Kürt devleti kuruldu…
14.03.2026 Ankara savaşa dahil olmamak için elinden geleni yapıyor
13.03.2026 Duran Kalkan ile Devlet Bahçeli’yi buluşturan savaş
11.03.2026 Erdoğan’ın yurtta barışa ne zaman ihtiyacı olacak?
10.03.2026 İBB davasının ilk gününden izlenimler: Usul esası belirler
10.03.2026 İran rejimi çöker mi? İsrail bölgenin egemen gücü olur mu? | Prof. Hamit Bozarslan ile söyleşi
09.03.2026 Ve büyük dava nihayet başlıyor!
08.03.2026 Bağımsız Kürdistan kapıda mı?
08.03.2026 Savaş uzadıkça Türkiye için riskler artıyor
15.03.2026 Ali Şeriati’ye saldırılar ve İslamcı düşüncenin çöküşü
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı