Fethullahçılığın Türkiye’de bir geleceği var mı?

16.07.2019 medyascope.tv
Read in English | Lire en Français

16 Temmuz 2019’da medyascope.tv’de yaptığım değerlendirmeyi yayına Gamze Elvan hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Dün 15 Temmuz’un üçüncü yılıydı; dün konuştuk, bugün yine sürdürmek istiyorum. Bugün esas olarak Fethullahçılığın Türkiye’de geleceği olup olmadığını değerlendireceğim; ama öncelikle dün kaldığımız yerden devam edelim — orada şunu söylemiştim: “Siyasî iktidar, dolayısıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan, 15 Temmuz’u Türkiye’yi bir arada tutacak bir zemin olarak kullanmak yerine, görmek yerine, toplumu kutuplaştırma stratejisinin bir aracı olarak tercih etti”. Özetle üç yılın bilançosunu çıkarttım ve dün akşam da bu anmalarda Erdoğan’ın yaptığı konuşmalarda bunu bir kere daha gördük. Tekrar “Bay Kemal”ler, Kemal Kılıçdaroğlu’nu hedef göstermeler… Bu da gösteriyor ki Erdoğan’ın derdi 15 Temmuz’a karşı herkesi demokrasi saflarında bir araya getirmek değil; Türkiye’yi demokrasiden uzaklaştıran daha otoriter bir yere taşıyan bir lider olarak, siyasetçi olarak, iktidarını korumanın bir yolu olarak kullanmak. Zaten “Türkiye’de Fethullahçılığın geleceği var mı?” sorusunu sormamıza neden olan da aslında bu. Yani Erdoğan’ın ve siyasî iktidarın bu üç yıl –biraz daha öncesinden başlıyor, ama özel olarak darbe girişimi sonrası– “FETÖ’yle mücadele” başlığı altında yaptıklarının aslında bu hareketi ne derece etkisizleştirdiği ya da ortadan kaldırdığı konusunu gündeme getiriyor. Baştan şunu söyleyeyim: Üç yılda o kadar çok yanlış yapıldı ki, doğru yapılmasının imkânı yoktu; çünkü Fethullahçılıkla mücadele Türkiye’nin daha demokratik, daha özgür bir toplum, daha bağımsız bir ülke olması değil; var olan iktidarın ömrünün uzatılması olarak görüldü ve bu anlamda araçsallaştırıldı. Dolayısıyla bu mücadelenin, Fethullahçılık denen olguyu tam anlamıyla yenebilmesi bence mümkün değildi ve mümkün olmadığını da görüyoruz. Aslında acı bir olay bu yaşadığımız. Bu acı olayın etkilerini bugün görmüyor olabiliriz, ama yakın bir gelecekte tekrardan Fethullahçılığın kendini gösterme imkânlarının doğması halinde görme ihtimalimiz var. 
Şunu söylemiyorum; “Fethullahçılığın Türkiye’de tekrar geleceği var, güçlü bir şekilde gelecek ve tekrar etkili olacak” demiyorum — büyük ölçüde bu olmayacak. Ama bunun nedeni devletin, siyasî iktidarın, ülkeyi yönetenlerin yaptıkları değil; Fethullahçıların yaptıkları yüzünden olmayacak. Bu hareket Türkiye’ye çok büyük kötülükler yaptı ve normal şartlarda bu hareketin bir daha geri dönmeyecek şekilde Türkiye toplumundan kazınması çok mümkündü, çok elverişli bir ortam vardı; ama bu elverişli ortamı değerlendirmek yerine, yani tüm Türkiye’nin istifade edeceği bir arınma yerine, siyasî iktidarın ömrünü uzatacak şekilde yürütüldü. Bu nedenle de aslında Fethullahçılığın ömrünü bir şekilde uzatmış oldu siyasî iktidar. Bu 15 Temmuz darbe girişimi Türkiye’nin ömründen çok şey aldı, ama siyasî iktidarın da ömrünü uzattı. Siyasî iktidarın “FETÖ’yle mücadele” adı altında uyguladığı strateji de aslında Fethullahçılığa hak etmediği kadar fazladan bir ömür sundu diye düşünüyorum. Normal şartlarda 15 Temmuz darbe girişiminden çok kısa bir süre sonra Fethullahçılığın Türkiye’de mutlak bir şekilde tüm toplum kesimleri tarafından mahkûm edilmiş olması ve Fethullahçılık küresel bir hareket olduğu için uluslararası alanda da Fethullahçıların kendilerine çalışma alanı, özgürlük alanı bulamıyor olmaları gerekirdi — böyle bir şey yaşanmadı. Türkiye, bazı ülkelerle –özellikle Afrika, Asya ve bazı Balkan ülkelerinde– devletlerle, devlet yöneticileriyle pazarlıklar üzerinden Fethullahçıların yaşam alanını daraltmaya çalışıyor, okullarının faaliyetlerini sonlandırmaya çalışıyor ya da istihbarat operasyonlarıyla birtakım yetkilileri oradan Türkiye’ye getirmeye çalışıyor. Ama bunun ötesinde dünya çapında –özellikle Batılı ülkeler nezdinde– Fethullahçılığın demokrasi-karşıtı bir gizli örgüt olduğunu gösterme konusunda üç yılda bir arpa boyu yol gidilemedi. Bunun yapılmamasının nedeni öncelikle siyasî iktidarın kendisinin demokrasi konusunda dünyaya –özellikle Batı dünyasına– bir güvence verememesi; ikincisi Fethullahçılık konusunu tamamen kendisine zarar vermeyecek bir şekilde sunmaya çalışması ve tabii ki bir de bu arada kullandığı aktörler ve kurumların yetersizliği, hatta yer yer zavallılığı. Hatırlayın, 15 Temmuz’dan sonra Türkiye’de Fethullahçılık üzerine konuşma öncelikle itirafçılara bırakıldı. Ardından onunla bir tür kan davası olan kesimlere bırakıldı; ama Fethullahçılık serinkanlı bir şekilde, tarihsel gelişimi içerisinde ciddi bir şekilde ele alınıp irdelenmedi — irdelenmesi istenmedi, çünkü böyle bir durumda çok önemli bir zaman diliminde Fethullahçılığın AKP ile çok ciddi bir işbirliği yaptığı gerçeğinin altının ısrarla çizilmesi gerekecekti. Bu gerçeği bypass etmek için Fethullahçılık sanki 17-25 Aralık’tan ve 15 Temmuz’dan ibaretmiş gibi gösterilmek istendi ve geçmişle ilgili olarak, en fazla, “Kandırıldık, Allah bizi affetsin” diyerek o bölümün üstü örtülmek istendi. Halbuki bu hareketin anlaşılabilmesi için değişik dönemlerde siyasî iktidarlarla kurduğu ilişkilerin çok ciddi bir şekilde masaya yatırılması gerekiyordu; ama buna razı olunmadı. 
Fethullahçılık konusuna toplumsal alanda birçok yerde dokunuldu, çok sert bir şekilde dokunuldu; tabii ki öncelikle güvenlik güçlerindeki örgütlenmesinde, devlet bürokrasisindeki örgütlenmesinde, Maliye’de, Adliye’de, İçişleri’ndeki örgütlenmesine yönelik çok ciddi operasyonlar yapıldı, medya ayağı dağıtıldı, medya kurumlarına el konuldu, gazetecilerin büyük bir kısmı ya gözaltına alındı ya ülkeyi terk etti… Toplumsal olarak baktığımız zaman Fethullahçılarla ilişkili olduğu bilinen sendika ve birtakım dernek, vakıf gibi yerlerde üye olan, çalışan, görev alan kişilere; bankasına para yatıran kişilere kadar bir operasyon yapıldı; ancak bazı dokunulmazlıklar oldu. Bu dokunulmazlar aslında Fethullahçılık için en kritik önemi haiz olan bazı iş insanları ve tabii ki siyasetçiler oldu. Şu âna kadar Fethullahçılık damgası yemiş siyasetçi yok denecek kadar az — yok belki de. Ama biliyoruz ki iktidar partisinin dün ve bugün içinde yer almış epey sayıda insan Fethullahçılıkla örgütsel ya da dolaylı bir ilişki içerisine girdi. Ya kendini bu harekete adamış insanlar vardı, ya da bu hareketle bir al-ver ilişkisi kuranlar vardı ve bunların büyük bir kısmı şu anda Türkiye’nin en önde gelen FETÖ-karşıtları olarak karşımıza çıkıyorlar ve beğenmediği herkesi FETÖ’cü olarak suçlayabiliyorlar. Bu çok ciddi bir sorun olarak önümüzde duruyor. Fethullahçılığın siyasî ayağının, siyasî ilişkilerinin ciddi bir şekilde sorgulanmaması, sorgulanmak istenmemesi; bunun yerine hoşlanılmayan birtakım siyasetçilere –en son Meral Akşener örneğinde var, Ali Babacan’a da denediler son anda vazgeçtiler– FETÖ’cülük suçlamasının kolaylıkla yapıştırılabilmesi hususu da var. 
Fethullahçılığın geleceği konusunda tabii ki örgütün kendisine de bakmamız gerekiyor. Örgüt ne yaptı? Türkiye’de hâlâ bir şekilde ayakta kalmaya çalıştığını görüyoruz; ama operasyonlar aralıksız sürüyor. Her şeyden önce örgütün Türkiye’de söyleyecek sözü kalmadı. Hâlâ 15 Temmuz’la ilişkilerinin ne olduğu konusunda genel kamuoyunu ve kendi tabanlarını ikna edecek herhangi bir açıklama yapabilmiş değiller. Her gün bir başka laf söyleniyor ve en fazla, bu olayın aslında darbe olmadığı, aslında planlı olduğu ya da ordudaki ve polisteki kendi güçlerinin bunun örgütleyicisi olmadığı gibi birtakım şeyler söyleniyor — ki bu hiçbir şekilde tatmin etmiyor. Bu yüzden özellikle yurtdışında birtakım kopuşlar olduğunu da biliyoruz; birtakım sorgulamalar olduğunu da biliyoruz. Yurtdışından tekil olarak kopan insanlar var; ama şu âna kadar bu hareketten, bu örgütten kopup başka bir örgüt örgütleyen duymadım, böyle bir şey pek olacağa benzemiyor. Yani canını kurtaran kaçıyor diyelim; geri kalanlar da hâlâ bir ümitle bu hareketin içerisinde kalmaya devam ediyorlar, ama şu âna kadar izlediğim kadarıyla, üç yıl içerisinde 15 Temmuz sonrasında yurtdışındaki faaliyetlere baktığımda, yaptıkları yayınlara baktığımda, örgütün bir zamanlarki gücünün fersah fersah gerisinde olduğunu görüyorum. Kelimenin gerçek anlamıyla zavallı bir durumdalar –hak ettikleri bir zavallılık– ve kolay kolay toparlanma imkânı bulamayacak gibi duruyorlar; ama yine bir mim koymak lâzım, çünkü bunların önemli bir kısmının, önde gelen isimlerinin, Batı ülkelerinde rahatça yaşayabilmeleri, faaliyet yüretebiliyor olmaları, bunlara birilerinin ileride ne olur ne olmaz diye yatırım yaptığını da düşündürmüyor değil. Zamanında, yaklaşık 50 yıl önce Fethullah Gülen, anti-komünist çizgisiyle Soğuk Savaş döneminde birçok Batı ülkesinin iştahını kabartan bir isim olarak sivrilmişti ve hızla yükselmesinde, gelişmesinde bunun çok önemli bir rolü olmuştu. Yarın öbür gün tekrar Fethullahçılığı, özellikle onun yurtdışındaki, dünya çapındaki okullarını kullanmak isteyebilirler mi? Eskisi kadar cazip olmadığı muhakkak; ama yine de bir şekilde el altında tutmak isteyenler olabilir. Ama şu haliyle Fethullahçılığı Fethullah Gülen dışında bir arada tutan herhangi bir şeyin kaldığı kanısında değilim. Bir de tabii ortak bir suçu işlemiş olmanın verdiği bir bir aradalık, kaderdaşlık, yani suçlu dayanışması gibi bir husus olabilir; ama ideolojik olarak, moral olarak çok büyük bir çöküntü yaşandığını, birçok insanın aslında yaptıklarını savunamadığını görüyoruz. Yurtdışında yaşayan en iddialı örgütçüler bile, Fethullahçılar bile, gerçekten kamuya karşı, kendi tabanlarına karşı göğüslerini gere gere bir şey söyleyemiyorlar, hep lafı çeviriyorlar. Bu aslında örgütün bir geleceği olmadığını, pek bir geleceği olmadığını işaret ediyor; ama dediğim gibi yaklaşık yarım yüzyıllık bir hareket ve bu yarım yüzyıllık örgütün temeli esas olarak gizli örgütlenme üzerinden gitmiş bir hareket. Dolayısıyla kolay kolay bitmesi mümkün olmayan bir hareket olarak kayda geçirmek lâzım. 
Peki, Fethullahçılığın bir geleceği olmayabilir, ama ona özenen yeni birtakım dinî gruplar vs. Batılıların “cult” ya da “sect” dediği bu türden yapılar Türkiye’de olur mu? Açıkçası pek sanmıyorum; devleti yönetenler artık bu tür yapılarla bu tür ilişkilere girmeye eskisi kadar teşne olmazlar; ama bir diğer husus da toplum. Bu yaşanan felaketin ardından, artık çocuklarını yolladıkları okullara ya da zekâtlarını, fitrelerini verdikleri vakıflara daha dikkatli bakarlar ve buradan bir ders çıkarıldığı kanısındaydım. Bu tabii ki Türkiye’deki dinî cemaatlerin varlığının kalmayacağı anlamına gelmiyor; ama şurası muhakkak ki Fethullahçılık deneyimi Türkiye’de İslamcılığın ya da değişik İslamî grupların sosyal alandaki faaliyetlerini orta ve uzun vadede çok ciddi bir şekilde sabote etmiş durumda. Artık, eskisi kadar eğitim, medya vs. gibi yerlerde cemaatlerin bir iddiayla, birtakım dinî grupların iddiayla insanları, dindar ailelerin çocuklarını ve dindar ailelerin imkânlarını yanlarına çekebileceklerini sanmıyorum. Dolayısıyla Fethullahçılığın bir geleceği var mı sorusuna genel olarak, büyük ölçüde “Hayır” cevabını veriyorum; ama birtakım rezervler koyarak… Fakat onun ötesinde de Türkiye’de Fethullahçılık deneyimi ve 15 Temmuz deneyimi, Fethullahçılığın siyasî iktidarla, yine İslamî iddialı iktidarla yapmış olduğu o kanlı savaşın sonucunda Türkiye’de aslında İslamî hareketin –genel olarak– pek bir geleceğinin kalmadığı kanısındayım. Ama tabii ki şunu özellikle vurgulamak lâzım: Türkiye, nüfusunun önemli bir bölümü Sünni Müslüman olan ve bu Sünni Müslümanların önemli bir kısmının da kendini dindar gördüğü bir ülke, genel olarak muhafazakâr bir ülke ve bu ülkede İslamî cemaatler, dinî cemaatler hep var olacak, İslamcılık ideolojisi hep bir şekilde olacak; ama 1990’lı-2000’li yıllarda yaşadıkları o parlak dönemi, İslamî bir tabirle söyleyecek olursak asr-ı saadet dönemini bir daha kolay kolay yaşayabilecekleri kanısında değilim.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler. 




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
22.08.2019 Erdoğan’ın, krizini milliyetçilikle aşması mümkün mü?
21.08.2019 Türk solunun Kürt sorunuyla bitmeyen (biteceğe de benzemeyen) imtihanı
20.08.2019 “Devlet başka, hükümet başka” mı sahiden?
19.08.2019 Yeniden kayyum: Erdoğan’ın büyük çaresizliği
16.08.2019 Kürt sorununu kim çözer?
15.08.2019 PKK silah bırakırsa…
09.08.2019 İçeridekiler dışarıdakiler
09.08.2019 Öcalan faktörü-2
08.08.2019 Ve Babacan yeni partinin startını verdi…
07.08.2019 Transatlantik: Kuzey Suriye’de güvenli bölge mutabakatı, ABD’de katliamlar & ABD-Çin ticaret savaşları
22.08.2019 Erdoğan’ın, krizini milliyetçilikle aşması mümkün mü?
19.08.2019 Caretaker government once again: Erdoğan’s big despair
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
23.07.2019 Combien de partis peuvent naître de l’AKP ?
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı