Erdoğan-İlker Başbuğ kavgası: Aslında neler oluyor?

07.02.2020 medyascope.tv

7 Şubat 2020’de medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Şükran Şençekiçer hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Bugün Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekili Mehmet Mustafa Elitaş, Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ hakkında suç duyurusunda bulundu. Zaten böyle olacağını biliyorduk. Çünkü dün, parti sözcüsü Ömer Çelik, partinin MYK toplantısının ardından bunun yapılacağını söylemişti. Zaten salı günü Cumhurbaşkanı Erdoğan da İlker Başbuğ’a karşı çok sert çıkış yapmıştı. Peş peşe geldi, hızlı bir şekilde gelişti ve suç duyurusunda bulunuldu. Olay biraz karışık olabilir, ama şöyle toparlamaya çalışayım: İlker Başbuğ televizyonda bir söyleşide FETÖ’nün siyasî ayağı meselesine bir örnek veriyor. Diyor ki: “2009 yılında Meclis’te bir düzenleme yapıldı. Son anda bir düzenleme yapıldı. Gece saat 00:59’da bir önerge ile” diyor, 26 Haziran 2009’da. Buna göre asker olmayan kişilerin askerî mahkemelerde yargılanmasına son veriliyor. Askerlerin de aynı zamanda sivil mahkemelerde yargılanmasına kapı aralanıyor. Bunun Anayasa’ya aykırı olduğunu ve o önergenin aslında FETÖ’ye karşı mücadeleyi –o zaman tabii FETÖ denmiyordu, Fethullahçılık diyelim– engellemek için yapıldığını ve bunu Fethullahçıların yaptırdığını iddia ediyor İlker Başbuğ. Ve siyasî ayağı gerçekten bulunmak isteniyorsa, bunun çok önemli bir ipucu olduğunu söylüyor. Tabii bu doğrudan Adalet ve Kalkınma Partisi’ne yönelik bir suçlama. Ve Erdoğan bunun üzerine çok sert bir şekilde, “Tüm partilerin desteğiyle çıkarılan bir düzenlemenin üzerine FETÖ gölgesi düşürülmeye çalışılması en hafif tabiriyle Meclis’e saygısızlıktır” dedi. Halbuki biliyoruz ki tüm partiler destek vermemişti o önergeye. “Eski bir genelkurmay başkanı bu düzenlemeyi bahane ederek Meclis’imizi itham eden açıklamalar yapmıştır” dedi. Ve sonuçta İlker Başbuğ’a karşı bir savaş ilanı bu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın. 
Hafızaları biraz tazelemekte yarar var. İlker Başbuğ 2006’da Kara Kuvvetleri Komutanı oldu, 2008’de de Genelkurmay Başkanı oldu. Fethullah Gülen’in ve Fethullahçıların kendisini sevmediğini biliyoruz. Zaten bunun belgeleri de ortaya çıktı. 30 Ağustos 2010’da da emekli oldu. Ve emekli olduktan bir buçuk yılı biraz geçtikten sonra, 6 Ocak 2012’de tutuklandı İlker Başbuğ — internet andıcı davası kapsamında tutuklandı. 26 ay tutuklu kaldı. Çok ağır bir şekilde cezalandırıldı. Müebbete mahkûm oldu; ama tahliye edildi. O dönemde, İlker Başbuğ’un tutuklanması döneminde Cumhurbaşkanı Erdoğan başbakandı ve bu tutuklamadan duyduğu rahatsızlığı dile getirmişti. Kimileri bu rahatsızlık ifadesinin inandırıcı olmadığını savundular. Ama bugünden dönüp bakıldığında, İlker Başbuğ’a yönelik o operasyonun tam anlamıyla Fethullahçıların operasyonu olduğunu ve Erdoğan’ın ittifak halinde olduğu Fethullahçıların bu kadar çıtayı yükseltmiş olmasından rahatsız olduğunu söylemek bence daha akıl kârı. Çünkü Fethullahçılar ordu içerisindeki örgütlenmelerinin hangi boyutlara vardığını 15 Temmuz darbe girişiminin ardından gördük, İlker Başbuğ gibi bir ismi kendilerine ciddi bir tehdit olarak görüyorlardı anlaşılan. Ve onu bir şekilde cezalandırarak, onu bir şekilde tasfiye ederek diğerlerinin de gözünü korkutmak istemişlerdi. Ve bunda da bayağı başarılı oldukları kanısındayım. 
Şimdi aradan onca zaman geçtikten sonra, 2020 yılında Erdoğan’la Başbuğ’un arasında bu kadar sert bir olay neden yaşanıyor? Tabii burada öncelikle İlker Başbuğ’un bu kadar sert olduğu kanısında değilim. Gücü sınırlı. Ama hükümetin, iktidarın gücü daha yüksek ve onların çıkışları daha sert, onu söylemek lâzım. Bu sabah İlker Başbuğ’la konuşma imkânım oldu. Kendisi yaptığı açıklamanın –ki önümde duruyor şu anda, beş sayfalık bir açıklama, internet sitesinde de yayınlandı– yeterli olduğunu, daha fazla konuşmak istemediğini söyledi. Ama bu açıklamaya da baktığımız zaman, İlker Başbuğ hiç de alttan alıyor gibi değil. Geri adım atacağa benzemiyor. Kendi argümanlarının arkasında duruyor. Ancak “Ben isim vermedim, kimsenin şahsen üstüne alınmaması gerekir”. “Ama” diyor, “o önergenin gerçekten soruşturulması hâlinde birçok şeye ulaşılabilir” diyor. Böyle bir akıl yürütme içerisinde, böyle bir mantık.
Ömer Çelik’in yaptığı dünkü açıklamaya bakalım. “Bu mesele sıradan bir mesele değildir. Bu emekli askerî bürokratın çeşitli zamanlarda siyaseti aşağılamaya çalışan beyanlarını görmüştük. Belli bir zihniyetin taşıyıcısı. Bize göre saygıdeğer düşünceler değil. 15 Temmuz’da FETÖ’nün hedefi olan Meclis’i hedef gösteren açıklamalar yapıyor. Sürekli olarak kendisinin mağdur olduğunu söyleyip Meclis’e, siyasetçilere ne kadar akıl verdiğini anlatan açıklamalarda bulunuyor”. Buraya baktığımız zaman İlker Başbuğ’un cezaevinden çıktıktan sonra yazdıkları –ki sekiz yılda 10 kitaba imza atmış–, söyledikleri, duruşu nedeniyle Erdoğan’ı ve iktidarı rahatsız ettiğini anlıyoruz. Onun sessiz kalmasını belli ki tercih ediyorlar. Onun üst perdeden konuşmasını, zamanında siyasetçilerle olan ilişkilerini ve onlara söylediklerini hatırlatmasından rahatsız oldukları anlaşılıyor. Ama yine de insan şunu sormadan edemiyor: Bu olay niye büyütülüyor? İktidar niye bu olayı büyütüyor? Burada iki tane şık söz konusu, iki tane durumdan birisi söz konusu. Bu tür olaylarda hep olan soru, bu bir fırsat mı, tehdit mi? Yani bir risk mi İlker Başbuğ? İlker Başbuğ iktidarı tehdit mi ediyor, rahatsız mı ediyor? Yoksa iktidar bundan çok fazla rahatsız olmuyor, ama İlker Başbuğ’un bu çıkışlarından hareketle kendisine bir fırsat mı yaratmak istiyor?
Önce fırsat seçeneğinden başlayalım. Nasıl bir fırsat olabilir? Ömer Çelik’in açıklamasında bu var zaten. Sürekli olarak sivillik ve askerlik meselesini yan yana koyuyor. Ve İlker Başbuğ’u bir zamanların çok moda olan, çok gündemde olan ve iktidarın özellikle Fethullahçılarla ittifak yaptığı dönemde çok kullandığı “askerî vesayete karşı mücadele”, “sivil siyaset”, “ülkenin demokratikleşmesi”, “vesayete karşı mücadele”… Bu, ne zamandan beri kullanılmıyordu, gündemde değil. Ve bunu böyle bir fırsat olarak görmüş olabilir iktidar. Yani İlker Başbuğ üzerinden kendilerinin ne kadar sivil siyasete önem verdiğini, hâlâ askeri vesayetin kırıntılarının kaldığını, bunlara karşı mücadele etmek gerektiğini öne sürerek buradan kendilerine ideolojik, politik bir alan yaratmak istiyor olabilirler — ki bu anlaşılır bir şey, çünkü iktidarın ne zamandır ideolojik, politik olarak söyleyebildiği hiçbir şey kalmadı neredeyse. Demokrasi konusunda sicili alabildiğine kötü. İşte böyle tekrar askere karşı, askerî vesayete karşı mücadele vs. gibi argümanlarla belki tekrardan bu demokratik olma iddiasını gündeme getirebilir. Böyle bir fırsat yönü olabilir. 
Bir diğer yön de tabii, son dönemde orduyla iktidarın, yani Erdoğan’ın iktidarının arasında bir sorun olmadığı ve iç içe geçmiş olduğu, sistemin aslında aynen eskisi gibi devam ettiği yolunda bir inanış var — ki bence büyük ölçüde de doğru. Bunun getirdiği birtakım rahatsızlıklar var. Bu rahatsızlıkları gidermek için de İlker Başbuğ gerçekten kullanışlı olabilir; İlker Başbuğ’la polemiğe girmek, bir tartışmaya girmek… Mahkemeye veriliyor. Kimilerinin iddiasına göre mahkemeye vermenin siyasî iktidarın –mesela Fatih Altaylı, Fehmi Koru buna benzer bir şeyler söylemiş– iktidarın elinde patlayabilme ihtimalinden bahsetmişler. Eğer bu olay gerçekten gündeme getirilirse, İlker Başbuğ’un bu iddiaları Meclis’le ilgili gündeme getirilirse, araştırılırsa gerçekten mahkeme tarafından — ki Türkiye’de mahkemelerin nasıl çalıştığını çok iyi biliyoruz son dönemde. Ben bunun çok olacağını sanmıyorum. Ama diyorlar ki böyle bir şey var, bu iktidarın tam aleyhine dönebilir. Bu hususu bir kenara koyalım. Ama sanki burada esas mesele İlker Başbuğ’un bir tehdit olarak görülmesi. Çünkü şöyle bir husus var, birçok ayağı var bence bunun. Birincisi, şu anda Erdoğan kaderini büyük ölçüde Türkiye’de zamanında mücadele ettiği büyük bürokrasiye diyelim –büyük bürokrasiden kastım öncelikle asker, yüksek yargı vs. – bunlarla kurmuş olduğu işbirliğine çok muhtaç. Böyle gidiyor işler son dönemde. Çünkü Türkiye bir anda bölgesel anlamda daha bir savaşçı bir pozisyonda. İçeride Kürt meselesinde tamamen bir güvenlikçi politika var. Öte yandan demokrasi, hukuk devleti vs. gibi konularda tam bir geri çekilme hali var. Her şeyin önüne de beka siyaseti konuluyor, güvenlikçi siyaset konuluyor ve bu anlamda eskinin derin devletinin yenilenmiş haliyle Erdoğan’ın birlikte hareket ettiği konusunda çok güçlü bir görüntü var.
İlker Başbuğ’un bu çıkışı, bu birlikteliğe zarar verebilir. Böyle bir ihtimali ciddiye almak lâzım. Çünkü İlker Başbuğ hâlâ söyledikleriyle, kendisi her ne kadar doğrudan Erdoğan’ı ya da herhangi bir ismi hedef almadığını söylese de burada suçlanan tabii ki siyasî iktidar, Adalet ve Kalkınma Partisi. Erdoğan ne yapmaya çalışıyor? Bunu geçen “FETÖ’nün siyasî ayağı” yayınında da söylemeye çalıştım. Erdoğan bunun miladını yakın bir zamana, darbe girişimine ya da 17-25 Aralık’a çekmek istiyor — FETÖ olgusunu, FETÖ’yle mücadelenin başlangıç tarihini. Ama İlker Başbuğ ne diyor? “Eğer gerçekten FETÖ’yle mücadele edecekseniz daha geriye gitmeniz lâzım”. Mesela onun verdiği tarih 2009. “2009’da, bu olay aslında FETÖ’nün siyasî ayağının daha o tarihte olduğunu bize gösteriyor” diyor. O anlamda da haksız sayılmaz. Çünkü Fethullahçılar o tarihte AKP’yle kurdukları ittifakın da sayesinde çok güçlüydüler ve siyasetle çok güçlü bağları vardı. Özellikle iktidar partisiyle, ama diğer partilerle de. Ve istedikleri yasal düzenlemeleri çok zorlanmadan hayata geçirebiliyorlardı. Dolayısıyla İlker Başbuğ’un bu çıkışı Erdoğan’ı ve iktidarı, siyasî iktidarı FETÖ konusunda –ki FETÖ dedikleri olay onların neredeyse en önemli mücadele hedefi–, bu konuda gerçekten zorlar. Ve bu anlamda da İlker Başbuğ bir tehdit. Ama şunu da biliyoruz: Artık her konu Erdoğan için bir tehdit. Geçen çığ olayında olduğu gibi. Çığla ilgili o sırada Kırıkkale’de miting yapıyordu. Çığla ilgili haber geldiğinde bunu söyledi. 33’tü o anda ölü sayısı. 33 ölüyü söyledi. “Allah rahmet eylesin” dedi ve “Bu deprem, çığ gibi olayların her biri birer tehdit” diye söyledi. Artık Erdoğan sürekli her şeyi bir tehdit olarak görüyor. İlker Başbuğ’un çok popüler olduğu söylenemez. Ama belli bir çevrede bir saygınlığı tabii ki var. Eninde sonunda kitaplar yazıyor, konferanslar veriyor ve bunlara belli bir ilgi de var. Bir dönem adının siyasetle de anıldığını biliyoruz. Ama ben onun bu saatten sonra aktif siyasette bir siyasetçi olarak rol alacağını açıkçası çok fazla sanmıyorum. Onu düşünenler olduğunu da sanmıyorum. Ama bir şekilde adı olan birisinin, belli bir karşılığı olan, çok geniş olmasa da belli bir karşılığı olan birisinin iktidarı hedef alan suçlamalarının, doğrudan ya da dolaylı suçlamalarının iktidarı çok ciddi bir şekilde rahatsız ettiğine bir örnek olarak karşımızda duruyor.
İlker Başbuğ konusunda kişisel bir not düşmek istiyorum. Onun Kara Kuvvetleri Komutanı olduğu sırada –ki sonlarına doğruydu yanılmıyorsam, 2007’nin sonlarına doğru bir tarih olması lâzım–, o sırada Vatan gazetesinde yazıyordum ve NTV’de de siyasî danışman olarak çalışıyordum. Tartışma programlarına çıkıyordum. Bir tartışma programında –ki Can Dündar yönetiyordu, “Neden” adında bir programdı–, artan PKK saldırıları konusunda bir yayındı. Ve orada ben aslında devleti ve askeri çok memnun etmeyecek birtakım sözler söylemiştim, yorumlar yapmıştım. Ertesi gün ya da bir gün sonrasında Ankara’dan bir telefon geldi ve Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ’un benimle görüşmek istediğini söylediler. Tabii bir gazeteci için bulunmaz bir fırsat, ama bir taraftan da açıkçası yayında söylediklerim nedeniyle herhalde bir fırça gelecek diye düşünmedim değil. Hiç öyle bir şey olmadı. Hayatımda ilk defa bir karargâha girdim bir gazeteci olarak. Ve orada kendisiyle uzun bir sohbet etmiştik. O daha çok Kürt meselesiyle ve –o tarihte daha henüz legalleşmemişti– Hizbullah konusunda sohbet etmişti. Hiç unutmuyorum, bütün her şey bittikten sonra Fethullahçıların adı hiç açılmamış, ismi geçmemişti. 2007 sonları olsa gerek. Ben kendisine Fethullahçılıktan bahsettim. Ve onun ne kadar ciddi bir sorun olduğunu, özellikle de orduyu ve devleti hedef aldığını söyledim — ki o tarihlerde Fethullahçılara laf söylemek öyle kolay kolay yapılacak bir şey değildi, çok az, istisnaydık Fethullahçılığı o tarihte eleştirebilen. Hiç sesini çıkartmadan dinlediğini hatırlıyorum. Ama sonra ne oldu? Fethullahçılar bizim o karargâhta yaptığımız, onun en güvendiği yer olması gereken karargâhta yaptığımız o sohbeti hemen haberleştirdiler. Kısa bir süre sonra haberleştirdiler. Tabii çarpıtarak, bir irtica brifingi verdiğim şeklinde haberleştirdiler. Öyle bir şey yoktu halbuki. O tarihte gördüğüm İlker Başbuğ, biraz farklı bir asker görünümü çizmişti bende. Birtakım şeyleri sorgulayan, eleştiren… ama daha sonra Genelkurmay Başkanı olduğunda o tutumunun değiştiğini gözledim. Kendine daha fazla bir güven gelmiş olması lâzım. Aslında farklı olabilecek bir genelkurmay başkanıydı, fark yaratamadan, bu kendi kusurlarından da olabilir ama o atmosferde Fethullahçılarla ittifak yapmış bir siyasî iktidarın altında bir genelkurmay başkanı olarak hiçbir fark yaratamadan, pek bir fark yaratamadan diyelim en azından, emekliye ayrıldı. Şimdi belki bir fark yaratmaya çalışıyor olabilir. Onun televizyonda söylediklerinin bu kadar yankı yapmasını açıkçası beklemiyordum. Ve yine açık söylemek gerekirse, o söylediklerinden Erdoğan şikâyetçi olduğu zaman haberdar oldum. Türkiye’de böyle bir husus var biliyorsunuz. İktidar bir şeye tepki verdiği zaman bazı şeylerden haberdar oluyoruz. Öyle olduk. Bu da çok ilginç bir durum. İlker Başbuğ’un her şeye rağmen belli bir gücü olduğunu gösteriyor; ama esas gösterdiği, bence iktidarın, Erdoğan iktidarının nasıl kırılgan olduğu, nasıl en ufak bir eleştiride bile çok büyük bir tedirginliğe kapıldığı.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
25.02.2020 Bir devir kapanırken
24.02.2020 Diyarbakır’dan izlenimler: Babacan bekleyişi azalarak sürüyor
21.02.2020 Demokrasi ve hukuk devleti savunulmadan Fethullahçılıkla mücadele etmek mümkün mü?
20.02.2020 Erdoğan-Gülen savaşının asıl öyküsü
19.02.2020 AKP içi ve çevresindeki iktidar savaşları
18.02.2020 Siyasal İslam neden ve nasıl çöktü?
17.02.2020 Olmamış, olacağı da meçhul bir darbenin mağduriyet kuyruğu
16.02.2020 Ankara Moskova’dan, Erdoğan Putin’den uzaklaşabilir mi?
15.02.2020 Sekizinci yılında MİT krizinin gösterdikleri
14.02.2020 Haftaya Bakış (1): Bahçeli’nin savaş çağrısı & FETÖ’nün siyasi ayağı
25.02.2020 Bir devir kapanırken
06.02.2020 La situation de la Turquie : l’autoritarisme sans autorité
10.01.2020 “Native and national journalism” in Turkey
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı