Dünyada ve Türkiye’de İslamiyet, İslamcılık ve cihatçılığın geleceği: Mustafa Akyol ile söyleşi

06.02.2026 medyascope.tv

6 Şubat 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Amerika Birleşik Devletleri'nde Cato Enstitüsü’nde İslam üzerine çalışmalar yürüten araştırmacı yazar Mustafa Akyol'la birlikteyiz ve kendisiyle dünya çapında İslamcılığın an itibarıyla hâlini konuşacağız. Mustafa, merhaba.
Mustafa Akyol: Merhabalar. Teşekkürler programa davet ettiğin için.

Ruşen Çakır: Estağfurullah. Makaleyi gördüm ve hemen dedim ki, ‘‘Mustafa'nın artık kapısını çalalım.’’ Şimdi makale ne? Faysal Devji'nin çok önemli bir kitabı, ‘‘Düşüşteki Hilal’’ gibi çevrilebilir, “Veiling Crescent”. Ne diyor: ‘‘Global İslam'ın Yükselişi ve Çöküşü ya da Düşüşü’’ kitabı üzerine çok kapsamlı bir eleştiri yorum yazmışsın. Ve senin de yazının başlığı, aslında biz yayının başlığına da alabiliriz bunu pekâlâ; ‘‘İslamcılık düşüşte mi?’’ ya da ‘‘İslamcılık inişte mi?’’ diye soruyorsun. Evet, soruyla başlayalım. Hemen pat diye sorayım: İslamcılık düşüşte mi, siyasal İslam?
Mustafa Akyol: Yani Faysal Devji bunu iddia ediyor. Bence haklı olduğu yönler de var. Önce şuradan gireyim; sen "Düşüşteki Hilal" diye ismini çevirdin, "Veiling Crescent" İngilizcesi. Tabii böyle söyleyince bir Müslüman olarak ben rahatsız olabilirim, okuyucular da olabilir. ‘‘Hilal’’ derken orada tabii aslında İslamiyet'i, bir din olarak İslamiyet'i kastetmiyor. Şöyle bir şey anlatıyor. Şimdi Faysal Devji kim? Faysal Devji Oxford Üniversitesi'nde tarihçi. Özellikle Hindistan kökenli, yani o Pakistan-Hindistan bölgesini çok iyi biliyor. O konuların da uzmanı. İslam düşüncesini de iyi biliyor. Bu konuda önemli kitapları var. Yani bu meseleleri bilenler takip ederler. Yeni çıktı bu kitabı, benden de yorumlamamı istedi bir dergi; buradaki Law & Liberty dergisi, orada yayınlandı. Şöyle bir şey söylüyor ki bunu başkaları da daha önce söyledi ama o daha derli toplu ortaya koyuyor. İslamiyet tabii ki 6. yüzyıldan, 7. yüzyıldan beri var. Yani 610 senesinden, ilk vahiyden bu yana bir din olarak İslamiyet insanlık tarihinde var ve devam edecek. Fakat İslamcılık, o ona "global İslam" diyor, yani ona bir kavramsallaştırma getiriyor; 19. yüzyılda çıkmış bir şey. Peki ne demek bu İslamcılık? 19. yüzyılda Devji'nin dediğine göre, ki ben katılıyorum ona burada, Müslümanlar arasında şöyle bir görüş gelişiyor: ‘‘İslamiyet sadece bizim dinimiz, imanımız, ibadetimiz, maneviyatımızdan ibaret değil. Aynı zamanda bir sistem.’’ Sistem lafı ortaya çıkıyor. ‘‘Ve bu sistem en doğru sistem; kapitalizmden şu yönlerden daha iyi, sosyalizmden bu yönlerden daha iyi ve bu bir sistemse bu sistemin iktidara gelmesi lazım.’’ Dolayısıyla İslamiyet'i böyle bir ideoloji olarak tahayyül etmeye başlıyor Müslümanlar. Bu şu demek değil: ‘‘İslamiyet'in siyasetle hiç ilgisi yoktu daha evvel’’ demek değil. Tabii ki hepimiz biliyoruz, İslam baştan beridir siyasi yönü olan bir din. Yani o da bence tarihin bir sonucu. Müslümanlar Mekke'de İslam'ı tebliğ ettiler, kendilerine izin verilmedi, öldürüldüler, işkenceye uğradılar, Medine'ye göçtüler, hicret ettiler, orada da bir siyasi düzen kurdular. Bence oradan bize kalan bir dini mesajdır, öğretidir. Ama o siyasi düzen bir imparatorluğa dönüştü. Ama yine de 19. yüzyılda daha yeni bir şey olduğunu söylüyor. Müslümanlar sürekli "İslam kapitalizmden şundan daha iyi, komünizmden bundan daha iyi" diyerek sürekli İslam'ı bir siyasi düzen olarak övmeye başlıyorlar. Ve aynı zamanda Müslümanlık da bir kimlik hâline geliyor. Sadece sizin Allah'la olan irtibatınız, namazınız değil; sizin İslam denen bu siyasi sisteme olan bağlılığınız. Şimdi ben bunu okurken şunu düşündüm: Biz üniversite yıllarında bilirdik, sağlam İslamcılar olurdu böyle İslam için savaşır, ölür filan ama namazı kaçırırdı, çok da belki kılmazdı filan. Bir diğer tarafta da belki daha hacı amcalar olurdu, daha namazında, niyazında, tespihinde ama o siyasi işlere o kadar çok karışmazdı filan gibi. Şimdi Faysal Devji bunun nasıl ortaya çıktığını anlatıyor. Özellikle Hindistan-Pakistan bölgesinden bahsediyor, örnekler veriyor. Kitabının sonunda geldiği nokta da bunun aslında pek çok tecrübeden sonra bir inişte olduğu; yani dünya çapında bir günde ortadan kalkacak değil ama İslamcı tecrübelerin başarısız olduğunu anlatıyor. Bu bence doğru. En çok da İran'da görüyoruz, biraz istersen onu konuşabiliriz bugün. Başka örnekleri de var, Sudan'da, Pakistan'da bu tecrübe yaşandı. Yani İslamcılığın iktidara gelip herkese adalet falan getirme gibi büyük iddialarla kurdukları sistemlerin başarısızlığa uğradığını anlatıyor. Ayrıca İslamcılığın tabii çok daha radikal bir versiyonu olan cihatçılık; buradan El-Kaide, daha sonra IŞİD çıktı. Bunların da çok büyük bir yıkım meydana getirerek aslında artık kendisinden geri dönülen bir nokta olduğunu söylüyor. Diyor ki, ‘‘IŞİD artık bu işin dibidir.’’ IŞİD'i görünce insanlar bu kadar vahşeti, artık bir daha bu tekrar edilmez bir noktaya geldi. Böyle bir tahlil yapıyor. Ben de bunu nasıl anlattığını inceledim, büyük ölçüde katılıyorum.

Ruşen Çakır: Burada şöyle bir husus var: Bilirsin, Olivier Roy’un 1980 sonunda ‘‘Siyasal İslam'ın İflası’’ diye çıkan kitabı, Metis'te çıktı ama aslında ‘‘başarısızlığı’’ydı tam Fransızcası. Olivier Roy'un özelliği Farsçaya hâkimdir ve İran'ı çok iyi bilir, Afganistan'ı çok iyi bilir. O İran devriminden, İran İslam rejiminden hareketle o teoriyi geliştirmişti. 89 yanılmıyorsam kitabın ilk orijinal hâli ve çok eleştirilmişti. Nitekim ondan sonra dünyada birçok yerde İslamcı hareketler, Türkiye dâhil olmak üzere yükselişteydi. Ama şimdi dönüp baktığımızda Olivier Roy'un oradaki sonuç bölümünde özellikle dile getirdiği "alternatif hiçbir şey üretemiyor İslamcılar iktidara geldiğinde" önermesi sanki bir şekilde Faysal Devji'nin de vardığı nokta, bir anlamda sanki onun tekrarı gibi. Çok mu abartıyorum?
Mustafa Akyol: Yok, değil. Olivier Roy ile örtüşüyor. Tabii ki Olivier Roy bu işi öngördü diyebiliriz. Ben de makalede yazdım. Yani daha erken bir tarihte söyledi siyasal İslam'ın başarısızlığını, yani İslamcılığın başarısızlığını. Faysal Devji bunu tarihin daha ileri bir noktasında söylüyor ama ondan daha fazla bu işin edebiyatta nasıl ortaya çıktığını anlatıyor. Mesela şöyle bir örnek veriyor: "19. yüzyılda İslami metinlerde en çok övülen kavram nedir?" Geleneksel İslami metinlerde en çok övülen Allah'tır, Resulullah'tır, peygamberdir ya da evliyaullahtır. 19. yüzyılda Müslümanlarda yeni bir şey ortaya çıkıyor: İslam övülmeye başlıyor. İslam bir siyasi sistem olarak övülmeye başlıyor. Bunun içinde İslami ekonomi diye bir şey ortaya çıkıyor, İslami devlet düzeni. Peygamber, bir devlet adamı olarak tarif edilmeye başlıyor. Daha eskiden yani peygamber ve aynı zamanda metafizik bir rolü var, kendisinden şefaat bekleniyor, dini bir bağ var; onun yerine giderek bir politik düzen geliyor. Dolayısıyla bu zihinsel dönüşümün kodlarını aslında gösteriyor. Bence haklı. Ben bu kitabı okurken bir de önümüzde İran olayları yaşanıyor. Tabii şimdi bu Devji kitabı yayınlanalı aylar oldu. Bu son birkaç haftada tekrar biliyorsun İran'da işler çok karıştı; ciddi protestolar, rejimin bunu bastırması. Ben bunu aslında en radikal bir şekilde İran'da görüyorum. Çünkü biliyorsun İran devrimi, sen de bilirsin 70'lerden beridir, İran devrimi müstazafları kurtarmak yani ezilmişlerin yanında durmak iddiasıyla ortaya çıkmış bir devrim, yani bütün İran'daki İslamcı hareket. Ve fakat son 47 yıl içinde kendi müstazaflarını yaratmış bir rejim bu. Yani çok sayıda rejim muhalifi işkence gördü, hapislere atıldı, öldürüldü, asıldı, kesildi. Dahası İran, Orta Doğu'da "müstazafların yanında duruyorum" derken Suriye'de mezhep aidiyetiyle ya da kendi siyasi aidiyetiyle Esad rejiminin yanında çok şiddetli bir şekilde durdu, ki Esad rejiminin kıyımlarını hepimiz biliyoruz. Bu son 50 yılın belki en korkunç diktatörlüklerinden birisi. Dolayısıyla bu büyük iddia, "biz şöyle bir hakkaniyet, böyle bir adalet, böyle bir üst düzey" filan iddiasıyla iktidara gelen siyasi hareketler tam da o iddia sebebiyle eleştirilmeyi kabul etmiyorlar. Tam da o iddia sebebiyle kendilerini çok yüksek bir yere koyuyorlar. Kendilerinden farklı düşünenleri hain ilan ediyorlar. İşte mesela İran'da "adüvvullah" deniyor, yani rejimin düşmanlarına "Allah'ın düşmanı" deniyor. Şimdi rejimle Allah bu şekilde birleşirse ne oluyor peki bunun karşısında? İran'da hem rejim çok büyük adaletsizlikler yaptı, bir de rejim dine karşı çok büyük tepki üretti. Bu konuda yeni bir kitabım var, hatta gelecek hafta basıyoruz, burada da dur göstereyim: "No Compulsion in Religion-No Exceptions" İngilizcesi. "Dinde Zorlama Yoktur: İstisnasız." Yani öyle bir kitabım var, edit bir kitap, haftaya çıkıyor Amerika'da, Türkçede de inşallah yayınlarız. Bunda İran'la ilgili bölüm var. İran toplumunun tam da İslam Cumhuriyeti nedeniyle aşırı derecede sekülerleşmiş bir toplum olduğunu anlatan bir bölüm var burada. Hem insanlar dinden soğumuş durumda çok sayıda insan hem de insanlar seküler olabilir ama dine saygılı olabilir; dine saygıyı da yitirmiş. Nitekim bunu İran diasporasında görüyorsunuz. Yani ben Amerika'da da çok net bir şekilde görüyorum. İran diasporasına baktığınızda insanı rahatsız edecek biçimde İslam'a, İslamiyet'e, kutsallarına karşı saygısız bir dil var. Bu internette de gözüküyor. Bence bu İran rejiminin bir şekilde ‘‘başardığı’’ bir şey. Eğer siz dini arkanıza alırsanız size muhalif olanlar da giderek dinden soğumaya başlıyorlar.

Ruşen Çakır: Şimdi, Faysal Devji'nin kitabında bir şekilde bahsi geçiyordur: İslam-demokrasi ilişkisi meselesi. Ve o çok klasik bir sorudur biliyorsun: "İslam demokrasiyle bağdaşır mı?" sorusu. Ben bu sorunun yanlış olduğunu, esas sorunun "İslamcılar demokrasiyle bağdaşır mı?" olması gerektiğini savunan birisiyim. Senin pozisyonun nedir? Bir deney yaşanıyor. Türkiye mesela başlı başına bir deney bu anlamda. Mısır'da yaşandı, Tunus'ta yaşandı. Kısa ömürlü oldular ama İslamcılar bir şekilde iktidara geldiler. Ne diyorsun? İslam-demokrasi, İslamcılık-demokrasi? Artık Trump yönetimiyle beraber demokrasinin dünyada hiçbir anlamı kalmadı belki ama yine de bu bence çok önemli bir tartışma.
Mustafa Akyol: Çok önemli. Valla Trump yönetimiyle, Avrupa'daki aşırı sağ dalgayla çok ciddi bir kriz var Batı içinde, tabii ki görüyoruz. Yani burada da aşikar. Bunun nereye gideceğini de henüz ben bilmiyorum. Batı içinde böyle korkunç krizler oluyor; 1920'lerde, 30'larda oldu, işte faşizm üretti biliyorsun. Daha sonra tekrar akılları başlarına geldi, liberal demokrasiye döndüler. İnşallah o kadar dibe vurmaz bu sefer. Yani yine bir süreçteyiz ama ben bunu bir kriz olarak görüyorum. Sonuçta liberal demokrasiyi reddedenler bize daha iyi bir öneri vermiyorlar, otoriter rejimler çeşitli şekilde onları öneriyorlar. Şimdi İslam'a dönersek dediğine katılıyorum; İslam'la demokrasi birlikte var olabilir. Nitekim bugün 50 küsur Müslüman çoğunluklu ülke var, bunların önemli bir kısmı demokrasi. Yani Endonezya var, Türkiye'de zaaflarını biliyorsun, problemlerini ama aslında nitekim demokrasi var en azından 50-60 yıldır. Bosna-Hersek'ten, Arnavutluk'tan çıkıp bakarsak aslında İslami inançla, pratikle demokrasinin yan yana olduğu çok örnek var. Fakat evet, İslamcılar uyuşur mu? Şimdi burada İslamcılar içinde bir yelpaze var. Bir de demokrasi tam olarak ne demek? İki ayrı mesele var burada. Benim gördüğüm İslamcı hareketler içinde bir yelpaze var. İslamcı hareketlerin en ılımlıları, ki bunun için de bence en önemlisi Tunus'taki Ennahda hareketidir, pekâlâ demokrasiyle uzlaşabilir. Zaten uzlaştı, hatta Tunus'un demokrasiye geçmesine ön ayak oldu Ennahda hareketi. Lideri olan Raşid Gannuşi ki şu an ne yazık ki hapiste tamamen zalimane bir siyaset sebebiyle, çünkü demokratik süreç rayından çıktı Tunus'ta. Fakat öteki tarafta bakarsanız mesela Hizb ut-Tahrir gibi bir hareket görüyorsunuz; onlar diyorlar ki "demokrasi küfürdür." Yani hilafet İslam'ın tek sistemidir. "Demokrasiye biz girelim mi yoksa demokrasiyi ortadan kaldırıp yok edelim mi?" diye sorulduğunda bu, İslamcılar arasında bir tartışma meselesi ve farklı ılımlı bir görüş var, biraz da daha radikal bir görüş var. Bir de burada şunu konuşmak lazım: Demokrasi tam olarak ne demek? Eğer demokrasi sadece seçimler demekse İslamcıların çoğu da buna eyvallah demeye hazır. Çünkü İslam'da idarecinin nasıl başa geleceğinin kesin bir tanımı yok. Eğer derseniz ‘‘ilk halifeler biatla geldi, o biat da aslında bir tür seçimdi, bugün de böyle yapalım’’ falan; seçim yapılması tek başına, çok radikaller haricinde İslamcılar açısından bir sorun değil. Fakat başka bir sorun var: Özgürlükçü demokrasi, liberal demokrasi. Yani herkesin hayatını istediği gibi yaşayabileceği, insanların kiminin dindar, kiminin dinsiz olabileceği, kiminin içip kimisinin camiye gidebileceği açık bir düzen, açık bir toplumsal düzen, "Bu uyuşur mu?" dediğinizde burada ciddi problemler çıkmaya başlıyor. Çünkü seçimle iş başına gelmeyi kabul eden İslamcıların ciddi bir kısmı hâlâ hukukun şerî olması gerektiğine inanıyorlar. Kademeli de olsa, mesela Mısır'daki Müslüman Kardeşler, hukuki düzende tedrici de olsa İslam hukukuna göre idare edilmesi gerektiğini savunuyorlar. Fakat bugünkü gelinen dünyada hem Mısır toplumunda hem pek çok toplumda İslam hukukuna göre yaşamak isteyecek kimseler olduğu gibi çoğu insan da "hayır, ben böyle yaşamak istemiyorum" diyor. Zaten Hristiyan veya Müslüman ama o kadar mütedeyyin değil ya da o kadar inançlı değil. Dolayısıyla böyle bir ahlaki veya manevi değerler adı altında bazen belli bir dayatma ortaya çıkıyor. Bu da bu toplumlarda ciddi bir siyasi kavga meydana getiriyor. Dolayısıyla şöyle söyleyeyim; radikal İslamcılar uyuşmazlar demokrasiyle ama ılımlıları uyuşuyorlar. Fakat onların demokrasi anlayışları da tam olarak özgürlükçü bir demokrasi değil. Dolayısıyla özgürlükçü bir İslam anlayışı, yani dindarlığı dayatmayan, en fazla teklif eden ama devlet üzerinden bir dindarlık normu dayatmayan bir İslam anlayışı bence elzem. Ben de tam onun üstünde çalışıyorum, haftaya çıkan kitabımız da bunun üzerine.

Ruşen Çakır: Peki Türkiye? Şimdi bir dönem AK Parti ve Erdoğan genellikle diğer İslam ülkeleri ve İslamcı şahsiyetlerle birlikte anılırdı. Ama son dönemde, bir son 5-6 yıldır Erdoğan'ın fotoğrafının yanında diğer otoriter liderleri görüyoruz. Yani artık Erdoğan Putin'le ya da bir ara Filipinler'de mi vardı, onunla ya da Orbán'la birlikte, hatta Trump'la birlikte anılıyor. Yani kategori olarak İslamcı kategorisinden başka bir kategoriye taşındı. Ama Türkiye deneyi herhâlde bütün bu tartışmalar için çok önemli bir deney. Bir kere 20 küsur yıldır iktidarda olan İslamcılıktan gelme en azından bir hareket var. Ve Türkiye, İslam dünyasında iyi kötü demokrasi deneyi olan, Batı ile çok iç içe olan bir ülke olarak konumlanıyor. Hem Devji'nin kitabında hem de genel olarak bu tartışmalarda Türkiye nasıl bir yer tutuyor?
Mustafa Akyol: Şimdi Devji Türkiye'yi pek tartışmamış, olabilir, o kadar da bilmiyor olabilir bizim kadar ama seninle ben iyi biliyoruz Türkiye'yi. Sen daha da iyi biliyorsun tabii ki. Ama bu süreci izledik, Türkiye'nin son 25 yılını. Şimdi ben şöyle söyleyeyim: Ben tabii AK Parti'nin ilk yıllarına çok daha destek vermiş birisiyim, müspet bakmış birisiyim. İlk 10 yılındaki reformlar, açılımlar, Avrupa Birliği süreci, özgürlüklerin genişletilmesi çok aslında önemliydi, değerliydi ve tam da "yahu İslamcılar aslında İslamcılıktan tam bir demokrat hatta özgürlükçü demokratlara doğru dönüşebilir" argümanının AK Parti bir örneği gibi duruyordu. Belki en iyi örneği gibi duruyordu. Hani Ennahda burada zikredilirse diğer örneği, belki daha güçlü örneği AK Parti'ydi. Ama hepimiz biliyoruz, Türkiye'yi izleyen herkes de biliyordur herhâlde, AK Parti 2012, 13, 14 o yıllardan sonra makas değiştirmeye başladı. Giderek bir siyasi otoriterleşme var. Türkiye'de çok ciddi sorunlar var. Sen bunları her gün çok iyi tartışıyorsun programında konuklarla. Ben de bunları görüyorum, hayıflanıyorum, üzülüyorum Türkiye'nin geldiği duruma. Fakat şunu söyleyeyim; bence Türkiye'de İslamcılık ölçüsünden bakılırsa hâlâ ılımlı bir tablo var. Yani şunu söyleyeyim: AK Parti 25 yıldır iktidarda, alkol yasaklanmadı yahut işte kadınlara zorla başörtü örttürülmedi. Yani o İran tipi bir devlet eliyle doğrudan dindarlığı zorla dayatma tipi, o kadar ağır bir şey Türkiye'de yok. Hani beterin beteri var onu söyleyeyim. Ama var, bir "yumuşak İslamcılık"tan bahseden akademisyenler var. Yani giderek imam hatiplerin artması, her yere bir cami inşa edilmesi, içinde cemaat talebi yoksa bile, böyle bir eğilim var tabii ki. Fakat bunun çok zannedildiği, ilk başta korkulduğu kadar ağır bir hâle gelmediğini görüyorum. Ve bence bu Türkiye'deki toplumun belli bir dokusu olmasından kaynaklanıyor. Yani Türkiye'deki beş vaktini kılan, en azından cumaya giden insanların çoğu da İran tipi bir rejimde yaşamak istemiyorlar gibi gözüküyor; buna AK Parti tabanı da dâhil. Türkiye'nin modernleşme hikayesinin, bu ta Tanzimat'a kadar gidiyor, bence belli bir girdisi var, bir artısı var. Bence o ortadan kalkacak değil, AK Parti de buna göre hareket ediyor. AK Parti pür İslamcı bir hareket mi? O da tartışılır. Bence İslamcılıktan elementler var içinde, etkiler var. Milliyetçilik de var, lider kültü de var, Türk siyasetinin klasik özellikleri. Bence temel sorun: Güç yozlaştırır, giderek daha fazla güçte kalırsanız daha fazla yozlaştırır. Türkiye'de hangi iktidar giderek uzun süre iktidarda kalırsa bu trende giriyor. Ve Türk siyasetinin belli kodları var: Yargıyı siyasallaştırmak, rakiplerini hain olarak görmek, gücü tek elde toplamak gibi, daha önce laik dönemlerde de gördüğümüz. Dolayısıyla Türk siyasetinin bu klasik sorunları yeniden ortaya çıktı son 15 yıldır. Ve tabii ki böyle Türkiye'yi dört başı mamur iyi bir örnek olarak gösterebileceğimiz bir ülke olmaktan çıkardı. Ama yine de — hatta bu kitabın ikinci bölümünde Türkiye ile ilgili bir şey de yazmak istiyorum — yaşanan siyasi otoriterlik sorunlarına rağmen din alanında ben Türkiye'nin aslında yine de laiklerle dindarlar, daha seküler kesim arasında bir denge, "isteyen istediği gibi yaşasın" standardının hâlâ büyük ölçüde var olduğunu düşünüyorum. Yani kimisi başını örter kimisi örtmez, gibi diyelim. Bunu Afganistan'da savunamazsınız veya Arap İslamcıları arasında bu kadar net bir şekilde savunamazsınız.

Ruşen Çakır: Peki, demin bir ara bahsettiğin cihatçılar, küresel cihatçılar olayına girecek olursak; şimdi Afganistan'da tam birebir küresel olmasa bile Taliban yönetimi, radikal İslam diyelim, Batı buna göz yumdu, razı oldu. Taliban'ın ülkeyi yönetmesine razı oldu. Suriye'de de El-Kaide geçmişli Ahmed eş-Şara'nın Suriye'nin geçici de olsa cumhurbaşkanı olmasına razı oldu, hatta Beyaz Saray'da ağırlandı. Şimdi bir yandan da IŞİD'le mücadele edildiği söyleniyor. Özellikle IŞİD'in faaliyetleri, sen de takip ediyorsundur, Orta Asya ve Afrika'da çok yoğunlaştı, Orta Doğu'da nispeten azaldı. Böyle bir olay var.
Mustafa Akyol: Horasan bölgesi, onların tabiriyle Orta Asya.

Ruşen Çakır: Evet. Bir de tabii şöyle de bir ilginç ayrıntı var: eski El-Kaideciyi Beyaz Saray'da kabul eden Trump, Müslüman Kardeşler'i terör örgütü ilan etti gibi ilginç de bir durum var. Batı'nın bu İslamcı hareketlerle iş tutma şekli bir kafa karışıklığına da yol açabiliyor belki. Ama bir de tabii Batı'nın ve İsrail'in en önemli meselelerinden birisi olan İran'ı çevreleme meselesi var. Ne diyorsun bu karışıklığa? Batı'nın radikal İslamcılıkla bir zamanların Yeşil Kuşak Projesi, biliyorsun bayağı bir Batı tarafından hayata geçirildiği söylenir. Batı'nın özellikle ABD'nin bir perspektifi var mı bu konuda, yoksa tamamen değişik ülkelerde değişik stratejiler mi izliyor?
Mustafa Akyol: Şimdi çok soru sordun, bunları da bir açıp paketi cevaplamaya çalışayım. Evvela şunu söyleyeyim; Amerika'nın Afganistan'dan çekilmesine ben sevindim. Yani ani oldu ve biraz kaos meydana getirdi filan ama Amerika'nın böyle İslam ülkelerinde asker bulundurarak sözde oraya demokrasi getirmesi falan, bu hikayenin bitmesi gerekiyor. Yani bu baştan beri doğru bir siyaset değildi. Amerika'nın, Batı'nın veya Rusya'nın İslam ülkeleriyle böyle bir askeri saldırı, angajman, işgal falan bu hikayeleri bitirmesi gerekiyor ki biz Müslümanlar olarak bu meseleleri kendi aramızda halledebilelim. Yani dış müdahalelerin hepsi son derece zararlı oldu, Afganistan dâhil. Afganistan, tabii Taliban İslamcı hareketler içinde en az modernize olmuş olanı, en Orta Çağ kafası diyeyim. Bir de Afganistan'ın en az gelişmiş, en köylü, en az modernleşmiş kısmını temsil eden bir hareket. Fakat hem Taliban'da onu gördük hem de Suriye'de gördük; İslamcı hareketler, hatta cihatçı hareketler, bunlar silahlı İslamcı hareketler, bunların hepsi küresel iddiadan vazgeçip yerel harekete döndüler. Taliban nasıl başarılı oldu ve aslında Amerika tarafından bir şekilde kabul edildi? Taliban Amerika’ya dedi ki; "Biz El-Kaide falan bu işleri bırakacağız, biz kendi ülkemizi yönetmek istiyoruz, ülkemizde de şeriat tesis edeceğiz. Size ne? Suudi Arabistan'da da var, sizin derdiniz ne?" Amerikalılar da ‘‘tamam’’ dediler, her şeyden çok memnun olmasalar da. Ki Taliban'la beraber de IŞİD'e karşı Amerikalılar aslında iş birliği yapıyorlar. Çünkü IŞİD herkesin düşmanı. IŞİD herkesi tekfir ediyor, Taliban bile IŞİD'e göre kâfir. Veya hatta Suriye'deki rejim haydi haydi. Suriye'de de aynı şekilde Suriye'deki silahlı cihatçı hareket Heyet Tahrir Şam dönüştü, yani el-Colani, onun lideri bugün Ahmed eş-Şara'ya dönüştü. Beyaz Saray'a gidiyor, takım elbisesini giydi filan. Şimdi bununla Türkiye'de böyle çok alay edenler filan var, bence bu müspet bir şey. Sen bilirsin; 70'li yıllarda çok militan solcu olup bomba falan atan Avrupa'da, sonra sosyal demokrata dönen siyasetçiler falan biliyoruz Avrupa tarihinde. Dolayısıyla bir radikal İslamcı da ılımlı bir çizgiye gidiyorsa bunu olumlu görmek lazım. Bununla illa böyle bir mücadele etmeye gerek yok. Ben hatta şunu da söyleyeyim; Suriye’de Ahmed eş-Şara'nın 2023’te İdlib'de yaptığı çok enteresan bir konuşma var ve ben bunu çıkacak olan kitabımızın giriş bölümünde alıntıladım. Colani diyor ki, böyle çok muhafazakâr bir ulema, İslam alimleri grubuna konuşuyor: ‘‘Bizim İslam geleneğinde bazı sorunlar var. Mesela insanlara zorla namaz kıldırma.’’ Hisbe teşkilatının yaptığı bir şey. Diyor ki, ‘‘Eğer insanlar bizi gördükleri için namaz kılıyorlar, bizi görmeyince namaz kılmıyorlarsa bunun hiçbir kıymeti yok’’ diyor. Yani dinde zorlamanın yanlış bir şey olduğunu İdlib'de bir konuşmada anlatıyor, ki ben bunu alıntıladım. Nitekim bugün Suriye'nin başında... Tabii Suriye'de ciddi problemler var, Nusayrilerin çok ciddi endişeleri var, anlıyorum. Kürt meselesiyle ilgili ciddi problemler vardı, inşallah bir yoluna girmiştir. Ama daha ılımlı bir İslamcılık olduğunu, en azından böyle bir gayret ve niyet olduğunu bence Suriye'de görmek lazım. Hayırlısı olsun, Suriye çok acı çekti. İnşallah daha beter tekrar o kötü günlere dönmez ya da bir iç savaş durumuna girmez. Şimdi Amerika'yı sordun; valla bu tablo içinde özellikle Trump yönetimi tamamen kendi hesabını güdüyor. Kafalarında bir iki tane şey var: "İran düşman." Tamam. İran'ı zayıflatacak ne olabilir? Suriye'nin İran etkisinden çıkması iyidir. Amenna. Dolayısıyla yeni Suriye yönetimine destek verdiler. İsrail'in çok büyük etkisi var Amerikan hükümeti üzerinde, artık biliyoruz, aşikar oldu yani. Ve bence bu Amerika'nın en büyük dış politika problemi. Benim çalıştığım enstitüde de bunun Amerika için büyük bir problem olduğunu, Amerika'yı dünyada gereksiz savaşlara soktuğunu, Amerika'yı irrasyonelleştirdiğini, Amerika'nın ahlaki iddialarını batırdığını filan çok iyi hakikaten anlatan insanlar var. Ve Amerika içinde bu büyük bir tartışma. Bunun nereye gittiğini göreceğiz. Ben şunu söyleyeyim; bu tablo içinde yine Türkiye iyi. Açıkçası beterin beteri var. Türkiye'yi biz çok eleştiriyoruz bugün ama bakarsan Orta Doğu'ya, İran'a, Suriye'ye; bir de ben Türkiye'nin Trump yönetimiyle konuşarak, görüşerek gerek Suriye'de gerek İran'da gerek Gazze'de aslında daha ılımlı, barışçıl, oradaki insanlara bir nefes borusu açabilecek bir diplomasi yürütmesini de olumlu buluyorum. Keşke bizim hükümetimiz bu Orta Doğu'da yürüttüğü, Amerika'yla yürüttüğü diyalogçu, uzlaşmacı tavrı içeride de daha çok sergilese. Sadece onu ekleyeyim. Ya da Kürt sorununda gördüğünüz tavrı...

Ruşen Çakır: Onu istersen hiç şey yapmayalım, o yok.
Mustafa Akyol: Olmadığını biliyorum, keşke olsa diyorum. Madem bunu yapabiliyorlar uluslararası arenada, içeride de olsa. Olmadığının farkındayım tabii ki.

Ruşen Çakır: Bizde "dışta barış, içeride savaş"; "yurtta savaş, cihanda barış" gibi bir şey mi?
Mustafa Akyol: ‘‘Yurtta sulh, cihanda sulh’’ klasik şey, o iyidir ama ne yazık ki öyle değil. Kürt sorununda, sen de biliyorsun onu, sürpriz bir açılım oldu son birkaç yıldır. Devlet Bahçeli hiç beklenmeyecek bir şekilde bu işe ön ayak oldu, ben onu çok müspet görüyorum. Bunu yaparken de dediler ki, "İç cepheyi güçlendirmek lazım." Tamam, çok güzel. Ama iç cephe aynı zamanda iç cephe değil; bir bünye. İç bünye içinde muhalefet de var, bütün muhalefet hareketleri de var. Dolayısıyla keşke orada gördüğümüz o U dönüşünü muhalefete karşı da, CHP'ye karşı da görsek; ama ne yazık ki orada değil tabii Türkiye.

Ruşen Çakır: Peki nasıl toparlayalım? Sonuç olarak bir kriz var ama dünyanın krizinin ortasına düşen bir kriz var ve birbirinden farklı şeyler var, İslam dünyası diye bir şeye baktığımız zaman. Ne diyorsun, sonuç olarak İslamcılığın iyice etkisinin azalacağı ve bir din olarak İslam'ın daha fazla öne çıkacağı bir dönemde miyiz? Bu arada tabii çok ciddi bir şekilde, sen de bahsettin, Türkiye'de de yaşadığımız bir olay var; mesela muhafazakâr ailelerin çocukları içerisinde dinden çıkma olmasa bile dine mesafe, kayıtsızlık, ilgisizlik gibi çok ciddi aşırı politizasyonun getirdiği sanki böyle bir şey de var. Buna dünya ölçeğinde bakacak olursak İslam dünyası, İslamcılık ve Müslümanlar... Nasıl bir trend görüyorsun?
Mustafa Akyol: Valla evvela o makalede de söyledim: Bu Fukuyama'nın "Tarihin Sonu" tezi tutmadı. Yani tarihin sonu gelmedi. Tam tersine tarihin ne kadar iyi kötü geçmişteki dinamikleri varsa tekrar bugün önümüzde. Batı'da da liberal demokrasinin ayakta kalıp kalmayacağı en azından bazı ülkelerde bugün artık soru işareti hâline geldi. Batı'da da gelmedi, bizde de gelmedi. Şimdi ben şunu söyleyeyim: İslamiyet dünyanın ikinci büyük dini, belki birinci büyük dini olacak yani nüfus artışıyla beraber bu yüzyıl içinde. Tabii ki devam edecek. Müslümanlar devam edecekler kimlikleriyle, inançlarıyla bu dünya üzerinde var olmaya ve bunların bir siyaseti, Müslümanların siyaseti tabii ki olacak ve bunun içinde dini unsurlar da olacak mutlaka. Ama son 200 yıldan çıkan, son 50-60 yıldan özellikle çıkan tecrübenin – ki Faysal Devji onu söylüyor, ben de katılıyorum – bir tanesi şu: ‘‘Biz modern devleti bütün araçlarıyla ele geçirelim, bunun içine İslam hukukunu enjekte edelim, toplumu böylece İslamlaştıralım, dönüştürelim, bir İslam devleti kuralım. Ve bu böyle büyük adalet getirecek, büyük zulümleri bitirecek’’ falan iddiası nerede uygulandıysa bu başarısız oldu. Türkiye örneğinde AK Parti başarılı oldu Türkiye'de ilk 10 yılında. Tam da aslında bu İslamcılık iddiası yerine Avrupa Birliği kriterleri, Kopenhag kriterleri, özgürlükçü demokrasi açılımları falan gibi liberal bir dili benimsediği için. Bundan geri adım atmaya başladığı süreçte de Türkiye'nin eski hastalıkları depreşti; tekrar otoriterleşme, tekrar kamplaşma vesaire. Ve bahsettiğin mesele Türkiye'de, ben de yazdım onu, bir deizm akımının olması; yani muhalif çevrelerde bir taraftan bir dinden soğuma olması da İran'dan çok daha hafif bir düzeyde de olsa Türkiye'de de aslında şunu görüyoruz: Siz devleti İslamlaştırdıkça, İslam iddiasıyla iktidar yürüttükçe, o iktidardan soğuyan insanlar bir süre sonra İslam'dan da soğumaya başlıyorlar. Türkiye'nin İran'dan çok daha hafif olduğunu  söyledim ama yine de benzer bir dinamik var. İşte bahsettiğin deizm meselesi bu. Bence, önümüzde bir dünya var ve şu önemli: Milli duygular ortadan kalkmıyor. Yani milliyetçilikler, milli devletler ortadan kalkmıyor. 21. yüzyılın başında, bir 10-15 sene önce şöyle bir şey vardı: "Avrupa Birliği ile şununla bununla entegrasyonla artık ulusal kimlikler önemini kaybedecek." falan. Böyle olmuyor. Millet kavramı var ve bence Suriye’nin kendi içinde aslında daha çoğulcu bir millet tanımıyla devam etmesi lazım. Türkiye'nin aslında son dönemde söylediği iyi bir şey var: Orta Doğu ülkeleri içinde giderek böyle bir Avrupa Birliği'nin başlarında olduğu gibi, yani milletlerin ortadan kalktığı, ülkelerin ortadan kalktığı değil ama aralarında ticaretin, iş birliğinin, barış anlaşmalarının, belki savunma paktlarının gelişeceği bir düzen olması lazım. Devji'nin dediği şu, ben de katılıyorum; klasik İslamcılık... Bunu başkaları da söylüyor. Bunun yerine Müslümanların siyaset düşünmeleri lazım. Ve bu siyasetin sadece falanca dönemde Maverdi ne söyledi, falanca dönemde İmam Şafii ne dediğinden çıkıp, "bugün modern dünyada çoğulcu toplumlar var" demesi lazım. Bugün Suriye'de sadece Sünniler yok; Aleviler var, Nusayriler var, Hristiyanlar var, Dürziler var. Türkiye'de sadece muhafazakâr Müslümanlar yok; daha az muhafazakâr Müslümanlar var, dini pek önemsemeyen insanlar var, gayrimüslim vatandaşlarımız var. Bunların hepsini kucaklayacak bir çerçeve olması gerekiyor. Yani siyasi arayışlar devam edecek ve bence en doğrusu AK Parti'nin ilk 10 yılıydı Türkiye için. İslam dünyasına da oradan bir düzen, oradan bir fikir alacaksa alınacaktır. Ama bu arayışlar devam edecektir. Ve burada ne İslam'ın önemsizleşeceğini varsaymak lazım ne de Müslümanların siyasi taleplerinin ortadan kalkacağını varsaymak lazım; ne de tipik İslamcılığa dönüp böyle bir otoriter sözde İslam devleti kurmakla meselelerin çözüleceğini zannetmek lazım.

Ruşen Çakır: Evet Mustafa, çok sağ ol yayınımıza katıldığın için. Evet, İslam, İslamcılık, cihatçılık; hepsini konuştuk. Nereye doğru evrildiğini konuştuk, araştırmacı yazar Mustafa Akyol'la. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
15.02.2026 Mahir Çayan haklıydı: Aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde
14.02.2026 Resmen “kurucu önder” ama hâlâ tecritte
13.02.2026 Erdoğan ve ben: Bir tokalaşmanın 35 yıllık öyküsü
12.02.2026 Akın Gürlek ile yeni dönem: Sert başladı, sert sürecek
11.02.2026 Özgür Özel sarsılmış ama yıkılmamış
10.02.2026 Tüm yönleriyle Mesut Özarslan olayı
08.02.2026 Öcalan’ın sarsılan liderliğini onarma çabaları
08.02.2026 Erdoğan İslamcı mı?
07.02.2026 Mansur Yavaş neden gündemde değil?
07.02.2026 Suriye'de yaşananlar seçmen tercihlerini ve çözüm sürecini nasıl etkiler? | Hatem Ete ile söyleşi
15.02.2026 Mahir Çayan haklıydı: Aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı