Yaşadığım Cumhuriyet

29.10.2018 medyascope.tv

29 Ekim 2018’de medyascope.tv’de yaptığım değerlendirmeyi yayına Gamze Elvan hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Öncelikle Cumhuriyet Bayramı’nı kutlamak istiyorum. Zaten bu yayında da bundan söz edeceğim. Kendi cumhuriyet deneyimimden biraz bahsetmek istiyorum, fazlasıyla özel ve öznel bir yayın olacak, şimdiden söyleyeyim. Ancak söylemek istediklerim var, bir nevi kendi muhasebemi aslında; ama bunun yanı sıra Türkiye’nin 95 yılda nereden nereye geldiği, nereye gittiği, nereye gitmekte olduğu üzerine bir şeyler söylemek istiyorum.

Galatasaray Lisesi ve cumhuriyet
Cumhuriyet konseptini sadece bir saltanatın yerine gelen bir yönetim olarak görmenin yanlış olduğunu düşünenlerdenim. Daha farklı, daha ötesinde bir şey bunun; halkın yönetimi, çok kabaca. Ben cumhuriyetle tabii ki herkes gibi ilkokulda karşılaştım; şiirlerle, bayramlarla, ama esas, cumhuriyetin 50. yılında Galatasaray Lisesi’nde gerçek anlamıyla cumhuriyetle tanışmaya başladım. Aslında benim Galatasaray Lisesi’nde okuyor olabilmem, okuyor olmam da cumhuriyetin bir sonucuydu; çünkü Karadenizli Laz bir ailenin İstanbul’un kenar mahallesinde oturan bir çocuğu olarak, Çağlayan’da Ziya Paşa İlkokulu’ndan mezun bir çocuk olarak, Türkiye’nin en seçkin okullarından birine girme imkânını esas olarak cumhuriyet bize verdi. Ailelerimizin çok sembolik verdiği paralarla orada yatılı okuduk, bazı arkadaşlarımız o parayı da vermediler — parasız yatılı okudular. Bizi dışarıdan bilenler, Galatasaray Lisesi’ni ve benzer okulları dışarıdan bilenler, buraların zengin okulları olduğunu düşünür; ama hiç de böyle değil.
Ancak şöyle bir şey var: Buralar elit ailelerin çocukları, seçkin ailelerin çocukları değildir sadece; onlar da vardır elbette. Buradan çıkanlar büyük ölçüde ileride cumhuriyetin, ülkenin seçkinleri olurlar — hepsi olmasa bile büyük bir kısmı. Bu biraz karıştırılır; halbuki buralar gerçekten –bizim okul böyleydi, İstanbul Erkek’in böyle olduğunu biliyorum, Kabataş Lisesi gibi, daha sonra açılan fen liseleri– bunlar gerçekten halk okullarıydı — devletin finanse ettiği. Tabii devlet bu finansmanı yine halktan aldığı vergilerle yapıyordu ve bu anlamda halktan alınanın halka verilmesi gibi bir şeydir. Ve buralar –benim kendi deneyimim anlamda söylüyorum bunun farklı farklı örnekleri vardır tabii; özellikle yatılı okullar, bölge yatılı okulları bir zamanlar köy enstitüleri gibi–, buralar Türkiye’de gerçekten cumhuriyetin havasının solunduğu yerlerdi. Benim açımdan öyleydi ve Galatasaray Lisesi’ne daha yeni girmiş ve Fransızca’yı yeni yeni öğrenmeye başlayan, ama hayatı da yeni öğrenmeye başlayan birisi olarak 50. yılla orada tanıştık.

Eşitlik, kardeşlik, özgürlük
Hep aklımızda o tarihte “Acaba 75. yılı görecek miyiz? 100. yılı görecek miyiz?” Ya da “75’te, 100’de ne olacak?” gibi bir duygu vardı. Açıkçası ben 75. yılı görebileceğimizi düşünmüyordum; çünkü o tarihlerde, 1976-77’lerde, Türkiye’deki büyük kutuplaşmanın içerisinde aktif bir şekilde yer aldığımız için ve çok arkadaşını bu yolda kaybetmiş birisi olarak bizler için hayatın kısa olacağı gibi bir duygu vardı; ama 75. yılı da gördük ve az kaldı, belki 100. yılı bile görme imkânı olacak. O zamandan bu zamana cumhuriyetin bir dökümünü kendimce yapmak istediğim zaman, tabii ki soldan bakan birisi olarak yapmak istediğim zaman ve aynı şekilde, yani Türkiye’nin kültürüne ek olarak Galatasaray Lisesi’nde Fransız kültürünü de az buçuk bilen birisi olarak, genellikle benim cumhuriyete bakışım birazcık Fransız Devrimi’ndeki birtakım perspektiflerle örtüşür — ki aslında Atatürk’ün de ilk inşada bu fikirlerden çok geniş bir şekilde etkilendiğini biliyoruz. Bunlar eşitlik, kardeşlik ve özgürlük fikirleri. Türkiye üç noktada da bayağı bir yol katetti ve bayağı da bir engel yaşadı.
Cumhuriyetin ilk yıllarında da eşitlik, kardeşlik, özgürlük konusunda çok eksiklikler ve çok ilerlemeler yaşandı. Daha sonraki yıllarda da inişli çıkışlı bir grafik izledik. Geldiğimiz noktada, “95. yılda neredeyiz?” derseniz bence kötü bir yerdeyiz. Benim ilk gençlik yıllarında yaşadığımdan da kötü bir yerde olduğumuzu düşünüyorum. Bunun AKP iktidarıyla ve Tayyip Erdoğan’ın tek adam yönetimiyle ilgisi var, ama tek nedeni bu değil; dünyanın kendisinin içine girdiği genel bir gidişattan da çok ciddi bir şekilde Türkiye etkileniyor, bunları da unutmamak lazım. Hepsinin birden, bütün faktörler bir araya geldiğinde, geldiğimiz noktada, Türkiye’de eşitlik, kardeşlik ve özgürlük noktasında maalesef çok iyi bir noktada değiliz. Daha da geri bir noktada olduğumuzu söyleyebilirim. On yıl öncesine göre de geri bir noktadayız. Şu halimizde Türkiye’nin özgür bir ülke olduğunu kesinlikle söyleyemem. Ben gazetecilik hayatımın en az özgür dönemini son birkaç yıldır yaşıyorum. Bunu –ki özgürlüğün, temel hak ve özgürlüklerin en önemli ayaklarından birisi ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğüdür– bunu bizzat yaşayan birisi olarak, özgür olduğumuzu söyleyemem, özgür olduğumu söyleyemem. Gidişatın iyiye doğru olabileceği noktasında da açıkçası çok umutlu değilim. Böyle bir nokta var; Türkiye bu anlamda, özgürlük noktasında gerçekten çok kötü bir dönemden geçiyor. Bu birçok alana taşınabilir; özellikle ifade özgürlüğü alanında çok ciddi engeller var, çok ciddi yaptırımlar var ve her türlü itirazın bir şekilde değişik ölçülerde susturulması, sindirilmesi gibi bir olay var.

Kutuplaşmaya razı olmak
Kardeşlik noktasında Türkiye hiçbir zaman tam anlamıyla kutuplaşmadan âzâde bir ülke olmadı. Değişik dönemlerde, değişik kutuplaşmalar hep yaşandı; sağ-sol yaşandı, Alevi-Sünni yaşandı –bunlar çoğaltılabilir–, birçok kutuplaşmaya yaşandı, laik-antilaik kavgaları, kutuplaşmaları yaşandı. Ama kutuplaşmanın bu kadar yoğun olduğu ve bu kadar da kutuplar tarafından benimsendiği ve içselleştirildiği bir dönem herhalde pek olmamıştı. Eskiden yaşanan kutuplaşmalardan kutupların içerisinde yer alan kişiler de şikâyet ederdi ve bunu aşmak gerektiğini söylerdi. Ama aşmak gerektiğini söylerken de bir taraftan kutuplaşmayı artırıcı tavırlar içerisine girdiklerini olabiliyordu; ama en azından bunun iyi bir şey olmadığı söylenirdi. Şimdi Türkiye’de kutuplaşma, her türden kutuplaşma, sanki zaten başka bir yolu yokmuş gibi görülüyor. Ve en acısı, ülkeyi yönetenler kutuplaşmayla mücadele etmek yerine bunun varlığını korumasını ve hatta artmasını teşvik ediyorlar. Hatta bazı dönemlerde, özellikle Haziran seçimlerinin ardından yaşanan süreçte bunu çok açık bir şekilde ve acı bir şekilde gördük. Kutuplaşmanın artmasından medet umuyorlar ve hakikaten de dedikleri oluyor. Bu da tam sadece Türkiye’ye özgü bir şey değil; dünyanın birçok yerinde artık siyasette öfkenin, tahrikin, sertliğin, terörün önünün açıldığı, şiddetin önünün açıldığı bir dönemden geçiyoruz. Çok kötü bir dönemden geçiyoruz tüm dünya olarak, ama konumuz tabii ki Türkiye.

Liyakat yerine sadakat
Eşitlik noktasında da maalesef iyi bir noktada değiliz. Türkiye’de insanlar eşit değil. Sadece sınıfsal anlamda değil; etnik anlamda da eşit değil, inanış anlamında da eşit değil ve siyasî anlamda eşit değil. Her dönem Türkiye’de eşitsizlik hep yaşanmıştır; ama bu dönem çok daha çarpıcı bir şekilde yaşanıyor. Bir yerde devlet içerisinde liyakatın bu kadar geri plana itildiği dönemler herhalde çok az vardır. Sadakatın birçok şeyin önüne geçtiği; sırf sadık oldukları için, iktidara yakın oldukları için hak etmedikleri yerlere gelen çok insanlar var
ve bunu iktidara yakın başka kişiler de seslendiriyor. Böyle bir noktadayız. Eskiden de olan partizanlık, şimdi çok daha farklı bir şekilde hayata geçiyor ve bu açıkçası herkesi fazlasıyla rahatsız eder bir hal aldı. Eşitlikten kastedilen, herkesin aynı olması değil; herkesin farklı olması, farklılıkların teşvik edilmesi, ama imkânlara ulaşma konusunda herkesin eşit olabilmesi ya da devletin herkese eşit yaklaşabilmesi. Yoksa herkesi devlet eliyle ve toplum mühendisliğiyle herkesi Sünni ve Türk yaparak –ya da başka bir şey, önemli değil ne olduğu sıfatın–, böyle bir eşitlik perspektifi hiçbir zaman cumhuriyetle örtüşen bir perspektif değil. Herkes etnik kimliğiyle, siyasî duruşuyla, cinsel yönelimiyle kendisini bu ülkede diğerleriyle eşit hissedebilmeli ve bu son dönemin çok meşhur olan lafıyla kendisinin ötekileştirilmesine izin vermemeli, ötekileştirmemeli. Ama bu çok kullanılan laf, çok daha fazla kullanılır oldu ama, çok daha baskın bir şekilde karşımıza çıkıyor.
Dönüp dolaşıp 95. yılda iyi bir noktaya gelmedik. Bu gidişle gidersek 100. yıla da iyi bir noktada ulaşabileceğinizi maalesef sanmıyorum. Kişisel olarak benim beklentim çok fazla kalmış değil; ama oğlumun ve olursa onun çocuklarının geleceği için çok ciddi bir şekilde endişeliyim. Bunu sadece Türkiye’ye özgü bir olay olarak söylemiyorum; tüm dünyada gidişat sanki 2. Dünya Savaşı öncesini andıran bir hal almaya başladı. Peşpeşe gelen haberler, en son Brezilya’da kendini gizlemeyen aleni bir faşistin oyların büyük çoğunluğunu alarak ikinci turda da olsa başkan seçilmesi –ki Brezilya çok büyük bir ülke, bizden uzak olan önemli bir ülke–, bunun benzeri o kadar olmasa da Hindistan’da da yaşanmıştı. Avrupa’nın birçok yerinde yaşanıyor, ABD’de de yaşandı ve bizim coğrafyamızda zaten durum otoriter ve totaliter yönetimlerle gidiyor. Ve bunların iyi bir şeymiş gibi kabullenilmesi, bu tür otoriterliklerin ve totaliterliklerin Türkiye dahil iyi bir şeymiş gibi kabullenilmesi de işin ne kadar vahim bir noktada, durumun ne kadar vahim bir noktada olduğunu bize gösteriyor.

Karamsar bir tablo
Evet 95. yılda cumhuriyette, cumhuriyetin bir çocuğu olarak, yetiştirdiği birisi olarak, ona çok şey borçlu olan birisi olarak, cumhuriyetimizin geldiği bu noktanın gerçekten üzüntü verici olduğunu söylemek durumundayım. Hepimizin bunda muhakkak kusuru, hatası, günahı vardır; ama bunu düzeltmek konusunda da hepimizin üzerine çok ciddi bir şekilde görevler düşüyor. Bu görevlerin en önemlisi de cumhuriyeti sahiplenme işinin devletin değil toplumun olduğunu görmek; ben de bir gazeteci olarak elimden geldiğince bunu yapmaya çalışıyorum. Başka insanların, başka mesleklerde başka insanların, her yaştan insanın bu konuda ellerinden geldiğince çabaladıklarını görüyorum. Ancak şunu da görüyorum ki cumhuriyet dönemindeki kazanımların, kurumların, birtakım alışkanlıkların, örfün, âdetin, kuralların herkes tarafından çok hızlı bir şekilde ve hunharca aşındırıldıklarını görüyorum ve en acısı da var olan kutuplaşmayı insanların bir şekilde artık bunu bir kadermiş gibi doğru ve doğal olan buymuş gibi içselleştirmiş oldukları ve hallerinden çok da fazla şikâyetçi olmadıklarını –herkes için geçerli bu tespitim– görüyorum. Bu anlamda gerçekten cumhuriyetin özgürlük, kardeşlik ve eşitlik ilkelerine, hedeflerine ulaşmada kötü bir noktada olduğumuzu söylemek durumdayım. Evet, biraz iç karartıcı oldu farkındayım; ama içim fazlasıyla kararmış durumda, maalesef durum bence böyle. Umarım ben yanılıyorumdur, umarım tekzip edilirim diyeceğim.
İki not düşmek istiyorum: Cumhuriyetin 95. yılında iki askerin soğuktan donarak öldüğü bir ülkeyiz ve hayatını kaybettiği bir ülkeyiz ve bunun ardından yapılan sadece birtakım hamasi laflar, üstünkörü açıklamalar. Cumhuriyet cumhuriyet olsa o askerler orada ölmezdi, ezkaza ölmeleri durumunda ortalık ayağa kalkardı, böyle bir durum var. Bir de ikincisi bugün cumhuriyetin yıldönümünde havaalanı açılıyor. O havaalanında iktidar partisinin lideri ve iktidar partisinin mensupları var. İktidar partisinin örtülü ortağı olan MHP bile icabet etmiyor, diğer muhalefet partileri de zaten Ankara’da kalmış durumda. Ben böyle bir cumhuriyet kutlaması hayatımda hatırlamıyorum. Darbe dönemlerinde bile eninde sonunda ülkeyi yönetenler her kimse onlar ve onları eleştirenler birlikte birtakım kutlamaları yaparlardı ve bir Meclis vardı. Meclis hâlâ var, ama bu sene garip bir 29 Ekim oldu. Bir tarafta bir şatafat var, tabii ki bir havaalanı açılışı var, dünyanın bazı ülkelerinden gelen birtakım devlet adamlarıyla beraber yapılıyor bu açılış; ama ülkenin yönetiminde bir şekilde yer alan partinin ve yönetimi eleştiren diğer partilerin liderlerinin gitmediği bir açılış ve gitmeyeceği bir resepsiyondan bahsediyoruz. Bu da Türkiye’nin açıkçası cumhuriyet anlamında ne acayip bir noktada olduğunu bize gösteriyor.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
08.11.2018 Trump ara seçimlerden sahiden yenik mi çıktı?
07.11.2018 Cihangir İslam neden hedefte?
30.10.2018 Siyaset neden ve nasıl bitti? Nasıl yeniden canlanabilir?
29.10.2018 Yaşadığım Cumhuriyet
26.10.2018 Cemal Kaşıkçı cinayeti unutuluyor mu?
25.10.2018 Melih Gökçek, Mansur Yavaş, AKP-MHP: Ankara’da neler oluyor?
24.10.2018 Murat Yetkin ile tüm yönleriyle Kaşıkçı cinayeti & Gökçek’in MHP’den adaylık ihtimali
24.10.2018 Transatlantik: Kaşıkçı cinayeti, ABD’de bombalı paketler & Cumhur İttifakı’nın geleceği
23.10.2018 AKP-MHP koalisyonunda son durum
22.10.2018 AKP-MHP: Yollar ayrılıyor mu?
08.11.2018 Trump ara seçimlerden sahiden yenik mi çıktı?
23.06.2018 Turkey's Troubles Continue as Elections Loom
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı