Türkiye yaklaşmakta olan büyük Selefi cihatçı dalgaya hazır mı?

01.02.2017 medyascope.tv

1 Şubat 2017’de medyascope.tv’de yaptığım analizi yayına Şükran Şençekiçer hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Dün Trump’a karşı İslam dünyası ve Türkiye niye sessiz diye bir yayın yapmıştım burada ve o yayının ardından, yayının sonunda Türkiye için karamsar olduğumu ve bunu bir sonraki gün bir yayınla duyuracağımı, anlatacağımı söylemiştim. O yayın bu yayın. Başlıkta gördüğünüz gibi, büyük bir Selefi cihatçı dalganın yaklaşmakta olduğunu düşünüyorum. Ancak baştan şunu söyleyeyim: Birincisi, bu tür değerlendirmeleri yapmak felaket tellallığı değil. Tam tersine, biz gazetecilerin görevi, düşündüklerimizi olabildiğince özgürce açıklayarak ileriye yönelik birtakım öngörülerimizi, tahminlerimizi dile getirerek öncelikle kamuoyunu, toplumu, bireyleri, yurttaşları aydınlatmak; ardından eğer kendileri tenezzül ederse ülkeyi yönetenlere bir şekilde bu konuda kendi birikimimizle, yorumlarımızla yardımcı olmak. Yoksa bu, şu ya da bu şekilde bir propaganda vs. değil, hiçbir zaman değil.
Gazetecilik hayatımın değişik dönemlerinde, özellikle El Kaide’nin 11 Eylül saldırısı öncesi ve sonrasında söylediğim birçok şeyde genellikle bu tür tepkilerle karşılaşmıştım. Dolayısıyla 15-20 Kasım saldırılarından önce, El Kaide saldırılarından önce Türkiye’de El Kaide saldırılarının çok yüksek ihtimal olduğunu söylediğimde insanlar, “1 Mart tezkeresiyle Türkiye zaten savaşa karşı tavır almış bir ülke, neden bunu yapsın? Bunun mantığı yok” gibi gerekçeler öne sürmüşlerdi. Ama daha sonra dört tane büyük saldırıya tanık olduk.
Bugün de öngörümün doğru çıkacağı iddiam yok, sonuçta kâhin değiliz, falcı değiliz. Bir de özellikle altını çizeyim: Herhangi bir somut bir şeye dayanarak, bir istihbarat bilgisine vs. dayanarak konuşuyor değilim. Zaten bilenler bilir, o tür bir gazeteci değilim. Yani birilerinin fısıldadıklarıyla konuşuyor değilim. Tamamen bir akıl yürütmeyle, olayları tahlil ederek ve geçmişteki birikimlerimle bugün yaşananları yoğurarak kendimce birtakım çıkarımlarda bulunuyorum.

Çok karamsarım
Ve açıkça söyleyeyim: Çok karamsarım, evet gerçekten karamsarım. Çünkü dünya, Türkiye ve bölge çok kötü bir yere doğru gidiyor. Hepsi birbirini besliyor aslında. Ama bundan Türkiye’nin hızlı bir şekilde ve kötü bir şekilde etkilenmemesi ancak birtakım şeyleri önceden görüp buna yönelik olarak birtakım tedbirlerin alınmasıyla mümkün. Bu tedbirleri alacak olan da öncelikle vatandaşlardır. Yani devlet şunu bunu yapsın gibi bir şey söylemenin âlemi yok. Öncelikle toplumun birtakım konularda duyarlı olması ve buna göre kendini yeniden tanımlaması gerekebilir belki de.
Trump’ın seçilmesi çok önemli oldu, tüm dünya için çok önemli oldu ve çok kötü oldu. Bu, Trump’tan önceki dönemin, Obama döneminin çok parlak olduğu anlamına gelmiyor. Ama bugün Trump eleştirileri yapıldığı zaman, Trump’ın daha gelir gelmez attığı adımları eleştirmeye kalkanlara yönelik olarak söylenen “Obama da şöyleydi böyleydi” gibi şeyler var. Hatta şunu da söyleyenler var: “En azından bu açıkça söylüyor, ötekisi çaktırmadan yapıyordu” gibi. Bunlar çok değeri olmayan değerlendirmeler, onu özellikle vurgulayayım. Dünkü yayında da söylediğim gibi Trump çok ciddi bir şekilde medeniyetler çatışmasını tahrik eden çıkışlar yapıyor ve yapmaya devam edecek anlaşıldığı kadarıyla. Ve bunu tabii dünyanın herhangi bir köşesindeki bir ülkenin lideri olarak yapsaydı çok da fazla umursamayabilirdik. Ama dünyanın en önemli gücü olan ABD’nin başında olan birisi olarak bunu yapıyor ve 7 ülkeye, 7 Müslüman ülkeye getirdiği vize yasağı aslında resmen Müslümanlara karşı, İslam dünyasına, ama Müslümanlara ve İslam dinine karşı bir savaş ilanıdır.
Bunu insanlar böyle görmek istemiyorlar. Çünkü bunu bir savaş ilanı olarak kabul ettikleri takdirde buna bir cevap vermeleri lazım; ama bu cevabı verecek güçleri olmadığı ve cesaretleri de olmadığı için bunu bir savaş ilanı olarak görmüyorlar. Bu önemli bir nokta. Ama şunun özellikle altını çizmek lazım: Bu çıkışı savaş ilanı olarak gören ve ona cevap verme iddiasıyla silahlarını kuşanan ya da varolan silahlarını daha fazla kullanmaya meyleden, özellikle şiddeti ve terör saldırılarını artırmayı düşünen yapılar var ki bunların en popüleri şu an IŞİD, diğeri El Kaide.
Trump’ın bu son uygulamalarının ardından ABD’de ve Batı dünyasında kendisine yönelik eleştirilerin büyük çoğunluğu bu tür çıkışların radikal İslamcılığı ve terörist faaliyetleri artıracağı yolunda. Terörizme karşı mücadele iddiasıyla atılan bu adımların tam tersine terörizmi daha da artıracağını söylüyorlar – ki doğru. Bu konuda özellikle uzman kişilerin söyledikleri –siyasetçileri bir kenara bırakalım–, mesela intihar bombacıları üzerine çok eskiden beri çalışmaları olan Chicago Üniversitesi’nden Robert Pape’in bir çalışmasını okudum. O çok net bir şekilde şunu söylüyor: Üzerinde çalışma yaptığımız vakaların büyük bir kısmında en temel motivasyon, Batı’nın, özellikle ABD’nin ve kısmen İsrail’in Müslümanlara reva gördüğü muamele. İntihar bombacılarını motive eden husus olarak bunu söylüyor.

IŞİD, El Kaide gibi örgütlerin insanlara ulaşması daha kolay olacak
Zaten varolan bir Batı-karşıtlığı, Amerikan-karşıtlığı, ama genel olarak Batı-karşıtlığı giderek tırmanacak, ama korkuyla beraber tırmanacak. Ve IŞİD gibi, El Kaide gibi örgütlerin, yeni örgütlerin ve eski örgütlerin insanlara ulaşması daha kolay olacak. Bu çok net bir şekilde ortada duruyor. Ve Trump belli ki bunu iyice tırmandıracak. Kanada’da Québec şehrinde camiye yapılan saldırıda gördüğümüz gibi, sıradan Müslümanlara yönelik bu tür ırkçı, ayrımcı saldırıların, terör saldırılarının artma potansiyeli de çok fazla var. Bu da tabii ki ciddi bir şekilde radikal yapıları, Selefi cihatçı olarak adlandırdığımız veya Yeni-Selefi olarak adlandırdığımız grupların gerçekten, kelimenin gerçek anlamıyla ekmeğine yağ sürecek. Bu tek başına zaten varolan kötü durumun daha da kötüleşmesi için yeterli bir şey.
Ama bunun ötesi var. Yine küreselden biraz bölgesele doğru gelelim. Yine Trump IŞİD’e karşı mücadeleyi her şeyin önüne koyduğunu söylüyor ki ben çok inanmıyorum şahsen. IŞİD’in çok da fazla Trump ve onun gibi düşünen insanların umurunda olduğunu sanmıyorum. Şöyle sanmıyorum: Ortadoğu’da, Irak’ta, Suriye’de varolan bir IŞİD’den çok fazla rahatsız olmayacaklardır; ama IŞİD’in Paris’e, Londra’ya, Brüksel’e, New York’a, Washington’a, Chicago’ya saldırmasından rahatsız olacaklardır. Yani IŞİD gibi yapıların İslam coğrafyası içerisinde bir tehdit olması halinde çok da fazla umursayacaklarını sanmıyorum. Ama IŞİD ve El Kaide başından itibaren Batı’ya yönelik saldırılar da yaptıkları için, hatta El Kaide esas olarak Batı’ya karşı saldırılar yaptığı için –ki 11 Eylül bunun en önemli örneğidir– dolayısıyla onları kaynağında kurutmak gibi bir yaklaşıma sahip ve bu konuda da ilk günden itibaren –seçim öncesinde de bunu söylüyordu– çok sert birtakım yöntemlere başvuracağı söyleniyor.

Suriye ve Irak’ta katliamlar olabilir
Bunun anlamı şudur: Şu ȃna kadar Suriye’de ve Irak’ta IŞİD’e karşı yapılan operasyonların, harekȃtların en önemli özelliği, IŞİD’in buralarda sivil halkla iç içe olması, mesela Rakka’da, Musul’da olduğu gibi sivil halkla iç içe olması nedeniyle, IŞİD’in buralardan temizlenmesi çok uzun süren operasyonlar gerektiriyor. Ama anlaşıldığı kadarıyla Trump bunu hızlı bir şekilde yapmanın yollarını deneyecek. Ve bu yollar da tabii ki Irak’ta ve Suriye’de IŞİD’e karşı yapıldığı söylenen birtakım harekȃtlarda, özellikle hava harekȃtlarında çok sayıda sivilin katledilmesi olacak. Ve bu da demin söylediğim “Batı Müslümanlara saldırıyor, Müslümanları katlediyor” argümanının çok güçlü bir şekilde artmasına yol açacak.
Irak’ta, Suriye’de, Rakka’da ya da Musul’da IŞİD temizlenebilir. Ama IŞİD’le beraber çok sayıda insan da hayatını kaybedebilir. Ama bu, bölgede radikal İslamcı duyarlılığı ya da hassasiyeti ortadan kaldırmayacak, hatta tam tersine daha da kızıştırabilir ve IŞİD yok olsa bile yerine yeni birtakım örgütler çıkabilir. Bunlar da IŞİD’den daha sert olabilir.
Şunu akılda tutmak lazım: 11 Eylül gibi olaylar yaşadık. IŞİD’in videolarını, yayınladığı vahşetleri gördük. Devletler, ABD ve diğer ülkeler ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, birileri onların canını acıtacak yolları bulabiliyorlar. Paris saldırıları, Brüksel saldırısı bunların örnekleridir. Dolayısıyla ne kadar kapatmaya çalışırlarsa çalışsınlar, bir yerlerden bunların cevapları gelecektir.
Bu anlamda tekrar ABD’ye dönecek olursak, bir notun daha altını çizmek istiyorum. Şu anda ABD’ye girmek isteyen Müslümanlara yönelik bir uygulama var. Ama Trump herhalde bir aşamadan sonra ABD’de yaşayan Müslümanlara yönelik de birtakım şeyler yapmak isteyecektir. Bu da aynı şekilde, çok ciddi bir şekilde bu radikal grupların güçlenmesine yol açacaktır. En azından üzerinde yükseldikleri ideolojik zeminin çok daha güçlenmesine yol açacaktır.

IŞİD savaşı bölgeye yayabilir
Tekrar bölgeye gelecek olursak, şu anda IŞİD’e yönelik olarak çok ciddi operasyonlar sürüyor. Yeni yeni ittifaklar kuruluyor. Suriye’de Türkiye, Rusya ve İran’la, hatta dolaylı da olsa Şam yönetimiyle ittifaka gidiyor. Ve burada ittifakın değişik birtakım ayakları var, ama en önemli ayaklarından birisinin IŞİD’i tasfiye etmek olduğunu biliyoruz. Öte yandan zaten uluslararası koalisyonun da Suriye’de IŞİD’e yönelik operasyonları var. Diğer yandan Irak’ta çok büyük bir Musul operasyonu sürüyor. Adım adım gidiyor ve kuzeyden Peşmergeler, aşağıdan Irak ordusu ve ABD desteğiyle gidiyor. IŞİD territoryal olarak kendi ilan ettiği halifeliğin alanlarını zaten kaybediyordu ve iyice kaybedebilir. Bu kayıp, IŞİD’e indirilen darbeler, sonuç olarak eninde sonunda savaşın bölgeye iyice yayılmasına neden olacaktır. Bölge derken de tabii ki bir yanda Ürdün’ü, kısmen Lübnan’ı, ama esas olarak Türkiye’yi kastediyorum.
Bu savaşın, IŞİD’in orada Irak’ta ve Suriye’de yaşadıklarından ve yaşayacaklarından sonra kendi kendini feshetmesini, lağvetmesini bekleyemeyiz. Afganistan’da görüyoruz mesela. İlk başta Pakistan destekli yürüyen cihat, daha sonra değişik aşamalardan geçtikten sonra Pakistan’ı da çok ciddi bir şekilde destabilize etmeye başladı. Hem Taliban, hem El Kaide ve diğer radikal örgütler belli bir aşamadan sonra Pakistan’da da çok kanlı saldırılara imza attılar. Zaten Türkiye bunun örneklerini yaşadı. Bunları tekrar uzun uzun hatırlatmaya gerek yok. Katliamları yaşadık. Kürtlere yönelik olanları var, sol gruplara yönelik olanları var, turizme yönelik olanları var. Ve en son da yılbaşı gecesi yaşanan saldırı var, Reina saldırısı var. Arada bir yerde IŞİD’le doğrudan alȃkası olmasa da Rus Büyükelçisi’nin Ankara’da herkesin gözü önünde katledilmesi olayı var. Bütün bunların hepsini yaşamış bir ülkeyiz.
Suriye’de ve Irak’ta sıkışan, sıkışmakta olan radikal yapıların pekȃlȃ Türkiye’ye sirayet etmeleri, –sirayet etme değil, zaten Türkiye’deler, zaten istedikleri eylemleri, hepsini olmasa bile birçoğunu yapabiliyorlar ve Türkiye’nin dengelerini kolaylıkla değiştirebiliyorlar– Irak ve Suriye’deki basınçla beraber bunların çok ciddi bir şekilde Türkiye’ye yöneleceklerini düşünüyorum, buna inanıyorum. Bunun bir nedeni burada gördükleri basınçtır, bölgeseldir.

Cazip bir cihat alanı: Türkiye
Bir diğer nedeni Türkiye’nin zaten Irak’tan ve Suriye’den, Afganistan’dan, şu ȃna kadar cihat alanı olarak görülen ülkelerin hepsinden daha cazip bir ülke olduğunu kabul etmek lazım. Eğer siz küresel iddialı, İslamcı, şiddet temelli bir ülkeyseniz, böyle bir iddianız varsa, tüm dünyaya kendinizi gösterme iddianız varsa olabildiğince büyük ülkeleri, mesela bir Mısır’ı, bir Türkiye’yi gözünüze kestirmeniz gerekir. Şu anda Mısır’da ve Türkiye’de, bir Libya’ya göre, bir Suriye’ye göre bu hareketler, Selefi cihatçı hareketler daha az etkili oluyor olabilirler. Ama bu ülkelerin sırası –ki yavaş yavaş Mısır’da da bunun işaretlerini görüyoruz– geliyor, gelmekte. Yaklaşmakta olan işte tam da bu.
Bir yandan Trump’ın iyice elverişli kılmakta olduğu bir ideolojik politik zemin, bir diğer yandan bölgede, Irak’ta ve Suriye’de yenilen darbeler ve yaşanan askeri tıkanıklıklar ve bir diğer yandan da bütün bu yenilen darbelere rağmen Trump’la başlanan dönemde Selefi cihatçı ideolojinin ve hareketlerin önünün iyice açılmış olmasının verdiği cesaretle daha büyük iddialara yönelme arayışı, ki Türkiye bunlardan birisi.
Ve burada bakıyoruz nasıl bir ülkeyle karşı karşıyayız? Selefi cihatçı hareketler, mesela IŞİD nasıl bir ülkeyle karşı karşıya? Kutuplaşmış bir ülke, kutupların birbirine güvenmediği bir ülke, herkesin birbirini çok sert bir şekilde, ihanetle vesaireyle suçladığı bir ülke. Zaten yaşanan birtakım irili ufaklı, küçük çaplı gerginlikler, çatışmalar vs.. Demokrasiden, çoğulculuktan iyice uzaklaşan ve bir zamanlar İslam dünyasının iyi örneği olarak gösterilirken şimdi kötü örneği olarak gösterilen bir Türkiye’den bahsediyoruz.
Ve burada çok sayıda fay hattı var. Bu fay hatlarından birisi yaşam tarzı olarak söylenebilir ki Reina olayı bunun bir örneğiydi, bir muhafazakȃrlar ve daha laikliğe yakın, seküler hayat tarzı. Bir diğeri etnik, yani Kürt sorunu etrafında yaşanan — ki Türkiye’ye esas damgasını basan olay bu ve çözümden her geçen gün daha da uzaklaşan bir ülke Türkiye. Ve IŞİD’in şu ȃna kadar Türkiye’de yaptıklarıyla Kürt meselesinin doğurduğu kriz alanlarından çok iyi yararlanmayı bildiğini görüyoruz. Bir diğer mesele mezhep meselesi ki şu ȃna kadar çok fazla gündeme gelmedi çok şükür, ama IŞİD’in, El Kaide’nin –özellikle IŞİD’in– bölgede en çok kullandığı, en rahat kullandığı olaylardan birisi. Bütün bunların üzerine Türkiye’deki ekonomik sorunları, siyasi belirsizlikleri eklediğimiz zaman, şu konjonktürde Türkiye, IŞİD başta olmak üzere Selefi cihatçı akımlar için çok elverişli bir alana dönüşmüş durumda.

Zaten güçlü ağları var
Bu yapıların hepsinin Türkiye’de –özellikle IŞİD’in ve kısmen de El Kaide’nin– çok güçlü ağları var. Bütün operasyonlara rağmen bu ağlar çok öteden beri atıldı. Suriye İç Savaşı nedeniyle tolere edildi. Şimdi birçok noktada iş işten geçmiş bir noktada.
Ve bir diğer önemli husus, Türkiye’de İslami hareketin yaşadığı kriz –ki ben buna iflas diyorum–, mainstream, ana akım İslami hareket, Milli Görüş hareketi şu an AK Parti’yle devam eden ama Saadet Partisi’ni ve cemaatleri de içeren, bütün bunların yaşadığı çok büyük bir kriz var. Bu krizin birçok ayağı var. Uzun uzun tekrarlamaya gerek yok; ama Gülen Cemaati’yle AKP iktidarı arasında yaşanan savaş zaten Türkiye’deki İslami cemaatlerin ve İslami hareketin hepsinin etrafındaki efsunu, dokunulmazlığı ortadan kaldırdı. Çok şeyi değiştirdi. Henüz bu çok net gözükmese bile çok şeyi değiştirdi. Ve buna bağlı olarak İslami hareketin başarısızlığıyla beraber, iktidarda kalıyor olması tek başına bir başarı değildir. Sadece iktidarı muhafaza etmeye endekslenmiş bir hareket, sürekli iflasını ertelemeye çalışan bir hareket benim gözümde.
Bu hareketin özellikle son dönemde yaşadığı müthiş bir lümpenleşme ve trolleşme var. Bunu zamanında Olivier Roy “lümpen İslamcılık” diye tanımlamıştı. Bir zamanlar sadece Akit gazetesi bunu yapardı. Şimdi en güvendiğimiz, en entelektüel bildiğimiz insanların da, serinkanlı insanların da buna doğru meylettiğini, bayağı bir benimsediğini görüyoruz. Daha acayibi, İslamcılıkla alȃkası olmayan birtakım trolvari, lümpen insanların İslami hareketin ya da siyasi iktidarın içerisinde çok önemli yerlere geldiklerini görüyoruz. Ve uzun bir süredir Türkiye’de fikirler, derinlikli düşünceler, tahliller, analizler, vicdana dayalı, adalet arayışına dayalı birtakım tartışmalar yok. Bunun yerine iktidarı muhafazaya yönelik agresif, saldırgan bir yüzeysellik var; en önemlisi, yalanın çok gündemde olması…

Post-truth Türkiye’ye erken gelmişti
Tam bu anlamda post-truth denen çağı Türkiye çoktan beri yaşıyor. Gezi döneminde yaşanan büyük yalanları hatırlayın. Bunların hepsi post-truth denen hakikat-sonrası dönemin Türkiye’deki ilk işaretleriydi. Söylenen yalanlar ve doğru olmadığını bilmelerine rağmen bunlara inanan insanlar. Ve Türkiye’deki İslami hareketin tabanında çok ciddi bir aşınma yarattı. İçinin boşalmasına yol açtı. Bu çok kötü bir şey. İçinin böyle boşalması, Türkiye’de Selefi cihatçı hareketlere çok elverişli bir insan kaynağı sunuyor. Bunun özellikle altını çizmek istiyorum.
İslami hareketin, Türkiye’de Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının bir şekilde başını çektiği bariz olan, ama hemen hemen her cemaatin bir şekilde içinde yer aldığı bu hareketin son dönemde gösterdiği performansla, dindarları sistemin merkezine taşıma iddiasını gerçekleştirdikten sonra, iktidarı diğer kesimlerle paylaşmama uğruna çoğulculuktan uzak durmak adına iktidarı koruma yolunda atılan adımlar Türkiye’deki İslami hareketi, İslamcı düşünceyi ve dolayısıyla tabanı çok ciddi bir şekilde dejenere etti. Bu dejenerasyon sonuçta Selefi cihatçı akımlara çok elverişli bir zemin sunuyor.
Bütün bunları bir araya getirdiğimizde, yani küresel olan, özellikle Trump, diyelim ki Trump’ı kim dengeleyebilir? Rusya ya da Çin. Rusya ya da Çin’in her birinin de kendi içinde zaten İslam’la ve Müslümanlarla sorunları olduğu için onların bu konuda, en azından İslam’a karşı, Müslümanlara karşı nasıl tavır almak gerekir noktasında Trump’la çok fazla sıkıntı yaşayacaklarını söyleyemeyiz. Avrupa Birliği de, bakıyoruz, zaten çok ciddi bir kriz içerisinde ve Avrupa’nın içerisinde İslam-karşıtı hareketler çok önemli ölçüde güç kazanıyorlar. Böyle kötü bir tablo var. Şimdi küresel olan bu.
Bölgesel olan da: İç savaşlar sürüyor, IŞİD’e ve diğer radikal gruplara yönelik baskılar olmakla beraber hiç kimse bu hareketlerin oralarda yok olacağını iddia edemiyor. Bu hareketlerin etkileri kırılabilir deniyor. Ve bu hareketlerin, grupların kendilerine çıkış yolları arayabileceği düşünülüyor ve bu anlamda Türkiye önde gelen bir seçenek olarak ortada duruyor. Türkiye kendi ayakları üzerinde durma konusunda çok ciddi sıkıntılar yaşayan; kendi içerisinde çok ciddi gerilimler, çatışmalar yaşayan ve süreç içerisinde IŞİD vb. yapılara çok elverişli, onların insan, kadro devşirmesine çok elverişli bir kültürel, ideolojik alan yaratmış bir ülke.

Referandumun etkisi olmaz
Dolayısıyla yaklaşmakta olan çok büyük bir Selefi cihatçı dalga var.
Bu dalga bana göre Türkiye’yi bu gidişle çok ciddi bir şekilde tehdit edecek. Ne kadar zaman alır bilmiyorum. Bu bağlamda referandumla ilgili de bir şey söylememe izin verin. Numan Kurtulmuş bir yerde sonradan düzeltmeye çalıştı, “Evet derseniz terör hallolur” dedi. Ben Türkiye’nin referandum sonuçlarının bu bahsettiğim dalgaya herhangi bir etkisi olacağını sanmıyorum. Yani dalganın savuşturulmasında evet de, hayır da çıksa bu dalganın gelmesi mukadder. Tabii ki evet ve hayır seçeneklerinde dalganın zamanlaması, etkisi değişebilir. Bu çok daha ayrı bir tartışmanın konusu. Ama sonucu ne olursa olsun referandum, Türkiye’nin kapısındaki bu yakın tehlike için hiçbir şekilde ilaç olma potansiyelini maalesef içinde taşımıyor. Evet, karamsar bir tablo oldu. Tekrar söyleyeyim: Felaket tellallığı değil, düşündüklerimi söylüyorum. Umarım bu söylediklerim bir işe yarar ve umarım bu söylediklerim doğru çıkmaz. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

20.03.2017 Referandum sürecinde Nurculuk ve İslami camia: Metin Karabaşoğlu ile söyleşi
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
29.08.2015 Interview with the Director of Religious Affairs Mehmet Görmez on Salafism, ISIS and Turkey (full text)
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı

Son makaleler (10)
20.03.2017 Referandum sürecinde Nurculuk ve İslami camia: Metin Karabaşoğlu ile söyleşi
17.03.2017 CHP’nin referandum stratejisi
15.03.2017 Transatlantik: Avrupa ile diplomatik kriz, Bharara sonrası Zarrab davası
15.03.2017 Erdoğan her durumda kazanır mı?
15.03.2017 Erdoğan’ın pragmatizminin sınırları
13.03.2017 Avrupa ile kriz ‘evet’ oylarını artırıyor mu?
09.03.2017 Ülkücü hareketin gidişatı
08.03.2017 Referandumun gidişatı
06.03.2017 Referanduma doğru Türkiye: İlhan Kesici ile söyleşi
02.03.2017 İrfan Değirmenci anlattı