Transatlantik: Rahip Brunson krizi, yeni Suriye’nin inşaası, Irak’ta protesto gösterileri

01.08.2018 medyascope.tv

1 Ağustos 2018’de medyascope.tv’de Gönül Tol ve Ömer Taşpınar ile yaptığımız Transatlantik’i yayına Gamze Elvan, Büşra Cebeci ve Sahra Atila hazırladı.
 
Merhaba iyi günler, Transatlantik’te karşınızdayız. Washington’da Gönül Tol ve Ömer Taşpınar’la Türk-Amerikan ilişkileri ağırlıklı ama Suriye ve Irak’ı da konuşacağımız bir yayın yapacağız. Gönül, seninle başlamak istiyorum — merhaba öncelikle. Geçen hafta, biliyorsun, ev hapsi kararı çıkmıştı ve biz yayını yaptığımız zaman bunu olumlu bir gelişme olarak okumuştuk; ama gördük ki, önce ABD Başkan Yardımcısı, ardından Başkan’ın kendisi, bunun iyi ama yetmez olduğunu söylediler ve daha ötesini doğrudan –Cumhurbaşkanı’nı muhatap alarak attıkları tweet’lerde– bu sorunun çok hızlı bir şekilde çözülmesini, aksi takdirde yaptırımlar uygulayacaklarını söylediler. Bu kadar sertleşmeyi bekliyor muydun?
Gönül Tol: Aslında bunu hep pozitif bir gelişme olarak şöyle algılamıştım Ruşen: Bugüne kadar Amerikalılar şöyle görüyordu: “Türkiye anlamıyor; yani bizim Brunson konusunda ne kadar ciddi olduğumuzu ve yaptırımlar konusunda ne kadar ciddi olduğumuzu Türk tarafı algılamıyor” diyorlardı. Brunson’ın ev hapsine çıkarılmasıyla birlikte biz şunu anlamış olduk: Hayır, aslında yaptırımların ciddiyetinin farkında, fakat hâlâ Amerikan tarafından koparacak şeyleri olduğunu düşünüyorlar. Dolayısıyla bunu bütünüyle pozitif bir gelişmek olarak görmek yerine ben en azından Türkiye tarafında bir parça ilerleme olduğuna atfetmiştim bu durumu. Şimdi bu meselenin bu kadar sertleşmesini bekliyor muyduk? Aslında bekliyorduk; çünkü hep şunu söylüyordum ben: Şahsi olarak Trump için Türkiye’yle ikili ilişkileri zehirleyen diğer meselelerden çok daha önemli bir mesele bu. Yani S-400 meselesinde, F-35’lerin verilmemesi meselesinde hep Kongre’ye karşı frene basan taraf Trump ve Beyaz Saray idi. Hep diyordu ki: “Türkiye’yi angaje etmeye devam etmemiz gerekiyor.” Suriye meselesinde de hep, “Türkiye’ye diyaloğumuzu sürdürelim” anlayışı vardı; fakat Brunson meselesi şahsî olarak hem Başkan Yardımcısı Mike Pence için hem de Trump için çok çok önemli bir konu ve Trump üzerinde de gittikçe artan bir baskı var — Ömer de geçen hafta bundan bahsetmişti. Yani seçimler olacak Amerika’da ve kendi Evanjelist tabanından gelen bir baskı var ve benim fark ettiğim başka bir şey daha var: Daha evvel dış politikayı takip etmeyen, Türkiye’yi takip etmeyen yerlerde, şehirlerde, gruplar Türkiye üzerine tartışmalara düzenliyor ve bu tartışmaların odak davası Brunson Davası. Brunson Davası aslında Türkiye’yi Amerikan siyasetinin çok önemli bir yerine oturttu ve dikkatler Trump’a döndü; çünkü zaten Kongre uzun zamandır yaptırımlardan bahsediyordu, S-400 meselesini çok sorun haline getiriyordu; fakat Trump bir şekilde bunları görmezden gelebiliyordu. Ama Brunson meselesinde, Brunson salıverilmediği müddetçe Trump da Kongre’yle aynı şekilde negatif bir tutum içine girdi ve bu bir anlamda yeni bir safha. Çünkü bugüne kadar Ankara bence hep şöyle düşünüyordu: “Kongre bizi şikâyet eder, yaptırımlardan bahseder, ama en nihayetinde dış politikada Amerikan Başkanı’nın dediği olur. Trump da bizimle ilişkileri kurtarmaya çalışıyor, o yüzden çok da endişeye gerek yok” ruh hali hâkim muhtemelen Ankara’da; fakat Brunson olayında şunu gördük: Trump da Kongrenin geldiği noktaya geldi bu meselede. O nedenle de aslında yeni bir safha denilebilir; çünkü zaten bu konuda F-35’ler meselesinde de artık Trump’ın eli çok zayıfladı, Kongre’nin eli çok güçlendi. Mesela F-35’lerin finansmanını Kongre’nin bloke etme hakkı var ve aslında Türkiye Brunson’ı salıvermeyerek Trump’ın manevra alanını çok daralttı ve bundan sonra Ankara karşısında çok daha sert, çok daha agresif ve yaptırımlar konusunda çok aktif bir Trump olacak.

Ömer, şunu sormak istiyorum: Washington Post bir haber yaptı ve burada Brunson’la İsrail’de gözaltındaki Türk kadın Ebru Özkan’ın bir nevi takasından söz edildi; ama Dışişleri bunu yalanladı — biliyorsun. Bir diğer husus da –bu konuda da yazıldı çizildi–, Rahip Brunson’ın Hakan Atilla’yla bir takas ihtimali. Bu tür takas iddialarını sen ciddiye alıyor musun? Doğru olabilir mi?
Ömer Taşpınar: Washington Post’un İsrail konusundaki takası yazması önemliydi. Nitekim o bir bakıma İsraillilerin de teyit etmesiyle belli oldu ki gerçekten Trump orada devreye girdi, Netanyahu’yu aradı ve Ebru Özkan bir bakıma Trump sayesinde Türkiye’ye gönderildi; fakat Başkan Tayyip Erdoğan, “Böyle bir anlaşma yoktu” dedi, “böyle bir takas bizim anladığımız şekilde yoktu” dedi. Hakan Atilla meselesi ise daha gerçekçi gibi geliyordu bana; fakat orada da konuyu daha yakından takip eden hukuk uzmanları bu tür bir davada kolay kolay takas olmayacağını söylüyorlar. Yani her ne kadar basına böyle bir değişim olabilirdi” diye yansımış olsa da. Bu konuda çok yazı çıkmış olsa da resmî olarak teyit edilmediği gibi, konunun uzmanlarına da sorduğumuzda, bu tür bir davada takasın çok zor olduğunu, o nedenle gerçekçi olmadığını söylüyorlar.

Ömer, şunu sorayım da istersen onunla beraber devam et: Biliyorsun Rahip Brunson’ın avukatları ev hapsi ve yurtdışı yasağının kaldırılması için itiraz etti ve bunlar mahkeme tarafından reddedildi ve bugün, biraz önce Dışişleri Bakanı Pompeo’nun mevkidaşı Mevlüt Çavuşoğlu’nu aradığı haberi düştü ajanslardan, muhtemelen bu konuyla ilgilidir diye de düşünüyoruz.
Taşpınar: Muhtemelen şöyle bir konuşma geçmiş olabilir Trump’la Erdoğan arasında –bunlar tabii birbirleriyle aynı dili konuşmadıkları için tercümana bağlı olarak konuşuyorlar ve yanlış anlamalar da olabilir bence aralarında– Trump muhtemelen şey demiş olabilir: “Rahip’in serbest bırakılmasını bekliyoruz ve bu konuda da sizin yardımlarınızı karşılıksız bırakmayacağız, biz de size yardımcı olacağız” demiş olabilir. Tabii, bunun karşılığında Tayyip Erdoğan da “Biz de elimizden geleni yapacağız, serbest bırakılması için ben de çaba göstereceğim” demiş olabilir ve sonuçta serbest kaldı Rahip Brunson yani hapisten çıktı ve evine gitti ve bu Türkiye’nin gözünde, “Biz üzerimize düşeni yaptık, serbest bıraktık onu, evine gitti. Bir sonraki celsede de bırakırız, ev hapsi bir sonraki celsede sona erer” diye algılandı. Fakat Trump’ın beklediği şey ve Pence’in beklediği şey bir an evvel hapisten çıkıp havaalanına gelip Amerika’ya getirilmesiydi ve muhtemelen de Beyaz Saray’ın “Bir görüşmeyle, bakın ne kadar ciddi bir başarı elde ettik” demesiyle bunun iç politika haline getirilmesiydi. Bu olmayınca ciddi bir hayal kırıklığı oldu ve bu önemli bir hayal kırıklığı; çünkü hep söylediğimiz gibi, hem bunun Amerika’da bir iç politika durumu var, hem de Tayyip Erdoğan’la Trump arasında şu âna kadar iyi kötü giden bir düzgün diyalog vardı. Yani Trump, Tayyip Erdoğan’ı hedefleyerek ve Türkiye’yi direk hedefleyerek çok sert bir dil kullanmıyordu; hatta herkes Trump’ın dünyadaki otoriter liderlerle ilişkisinin iyi olduğundan bahsederken, Tayyip Erdoğan’ı da o listeye hep koyuyorlardı — “Tayyip Erdoğan’la arası çok iyi” diye. Fakat diğer isimler, mesela Filipin Başkanı Duterte, Putin, Macaristan Başkanı Orban, Kuzey Kore’nin başındaki Kim… Bu tür isimlerin şöyle bir farkı var Tayyip Erdoğan’dan Amerika açısından: Tayyip Erdoğan İsrail’le kavgalı bir isim, yani Türkiye’yi İsrail’le kavgalı haline getirmiş, İran’la ciddi ilişkileri olan ve ekonomik ilişkilerini devam ettirmek isteyen bir ülkenin lideri. Aynı zamanda Amerika’nın IŞİD politikasında Kürtlerle ilgili ciddi farklılıkları olan, Rusya’yla S-400’lere girmiş bir ülke. Dolayısıyla İslamî boyutu olan, hem İran konusunda hem İsrail konusunda hem IŞİD konusunda hem de Rusya konusunda da NATO karşıtı olabilecek bir pozisyonda olan bir ülke lideriyle daha kolay kırabilir Trump ilişkileri — ki Trump ilişkilerini Kanada’yla kırdı, Almanya’yla kırdı, İngiltere’yle kırdı; yani o kadar çok ülkeyle kırdı ki Türkiye’yle çok rahat kırabilir, o nedenle bu krizi ciddiye almak gerekiyor. Yani Trump’ı kaybederse Erdoğan, Trump gerçekten sert bir şekilde “Yaptırımlar olmalı” dediği anda, Türkiye’nin zaten Pentagon dışında bir dostu yok Amerika’da. Pentagon’un da ne kadar dostu olduğu tartışılır. Bir James Mattis sayesinde, Pentagon’un başındaki asker sayesinde ilişkiler devam ediyor; yoksa CENTCOM (ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı) ateş püskürüyor Türkiye’ye. Kürtlerle çalışmalar nedeniyle zaten Pentagon’da bir Kürtler’i tutma tarafı var; yani Pentagon’un da bütünüyle Türkiye’ye çok yardımcı olacağını düşünemeyiz. Kongre’yi kaybetmiş bir Türkiye, Dışişleri Bakanlığı’nı kaybetmiş bir Türkiye, Beyaz Saray’ı, Trump’ı kaybetmiş bir Türkiye, sonuçta ilişkilerin bir tek James Mattis’le devam etmesi zor gözüküyor.

Gönül, istersen bölgede kalalım, Türk-Amerikan ilişkilerinden çıkıp Suriye’ye bakalım. Geçen konuştuğumuz üçlü mutabakat konusunda bugün bir haber vardı; Rusya, Suriye’deki İran güçlerinin İsrail sınırından çekildiğini söylemiş, bunu bir parantez olarak söyleyeyim; ama esas sormak istediğim — senin Suriye’yi yakın takip etmenden hareketle: Şam’la Kürtler arasında bayağı bir müzakereler yürüyor ve her iki taraf da bunu olumluluk olarak gösteriyorlar ve bir yandan da biliyoruz ki rejim büyük ölçüde ülkeyi adım adım denetim altına alıyor. Sanki yeniden bir inşa sürecine doğru gidiyor gibi Suriye. Ne dersin?
Tol: Şimdi Kürtlerin rejimle konuşuyor olması çok önemli bir gelişme Ruşen. Aslında bu yeni değil, yani bu yapılan görüşme ilk de değildi. Kürtler Şam’a bir delegasyon gönderdiler; o ilk görüşme de değildi zaten. Haseke gibi yerlerde o yerel yönetimin çerçevesinde görüşülüyordu ve rejim de bunu bir yıldır istiyordu zaten; yani mesela geçen ay Suriye Dışişleri Bakanı “Artık Kürtlerle konuşmanın vakti geldi” demişti; fakat Kürtlerin şu noktada bu kadar görülüyor olması çok önemli. Şimdi ne olur? Cumartesi günü açıklama yapıldı, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) siyasî kolu olan Suriye Demokratik Konseyi bir açıklama yaptı ve “Rejimle müzakereleri yürütmek için biz komiteler kuracağız” dedi ve görüşme oldu. Henüz rejim tarafı bunu resmî müzakereler olarak görmüyor, “konuşuyoruz” diyor; fakat “Resmî müzakereler başlamıştır” demiyor ve bu görüşmelerden anladığımız kadarıyla bazı kararlar alındı. Nedir o kararlar? Mesela Tabka Barajı’nın –ki ülkenin en büyük barajı– onun yönetimi için rejim devlet memurlarının bölgeye geri dönmesi. Aynı zamanda Kürtlerin kontrol ettiği bölgelere devletin altyapı hizmetlerinin geri dönmesi — elektrik, su, sağlık, eğitim gibi altyapı hizmetlerinin geri dönmesi konusunda müzakereler yürüyor. Şimdi bu çok önemli
— bu Türkiye için de önemli, Amerika için de önemli, bu çok önemli bir gelişme. Bence asıl sorulması gereken şey: Neden şimdi oluyor bu müzakereler? Bence Kürtlerin Amerika’dan ve Rusya’dan artık bütünüyle ümitlerini kestiklerini gösteriyor bu. Yani karşılarında bir Rusya var, Türkiye’nin Afrin Operasyonu’na yeşil ışık yakmış bir Rusya var, Membiç’te Türkiye’yle anlaşmaya çalışan bir Amerika var, “Suriye’den çekileceğiz” diyen bir Amerika var; öbür taraftan da kuzeyde kendisine bir askerî varlık inşa etmiş bir Türkiye var. Şimdi böyle bir durumda Amerikalıların ne zaman çekileceğini öngöremiyor tabii Kürtler; Ruslardan ve Amerikalılardan ümitlerini kesmiş durumdalar ve Amerika bütünüyle çekilmeden evvel, hâlâ güçlü konumdayken rejimden mümkün olduğu kadar çok şey kapmaya çalışıyor, bu önemli. Fakat ayrıca şunu da söyledi — bu da çok önemli: “Kürtler herhangi bir İdlib operasyonuna katılabilir” dedi bazı Kürt kaynaklar — bu da önemli bir gelişme. Tabii Kürtler şunu bekliyor: Bir özerk bölge kurdular, bu bölgelerde her ne kadar ilk görüşmelerde bunu dile getirmeseler de –ilk görüşmelerde bütünüyle yerel yönetimde yapılacak ortak çalışmaya vurgu yapılıyor fakat– nihaî amaçları, “Herkes çekildikten sonra biz özerk yönetimi elimizde tutabilelim”. Şimdi rejim de bu görüşmelere pozitif bakıyor. Rejim neden pozitif bakıyor? Çünkü zaten ülkenin güneyinde çok ciddi kazanım elde etti; Dera’yı eline aldı, artık askerî olarak başarı kazandı ve geriye neredeyse ülke topraklarının yüzde 25’ini elinde tutan Kürtler kaldı. Şimdi bir şekilde Kürtleri angaje etmek zorunda rejim ve yani şu anda bunu yapmayı doğru zaman olarak görüyor rejim, kendisine çok güveniyor; fakat burada bence şunu vurgulamak gerekiyor: Her ne kadar Washington’da ben çok sık duyuyorsam da Suriye uzmanlarından; “Anlaşabilirler, taraflar anlaşabilir, rejim ve Kürtler anlaşabilir” diye. Ben çok bunu böyle görmüyorum; çünkü rejim nihayetinde Kürtlerin istediği özerkliğe ‘Evet’ diyecek gibi gelmiyor bana. Yani şey yapabilir; mesela 2012’de bir yerel yönetim yasası geçirildi, ona göre yerel yönetimler güçlendiriliyor, en fazla bunu verebilir Kürtlere; fakat mevcut özerk statüsünü korumasına izin vermezmiş gibi geliyor. Onun yerine kültürel haklar verilebilir, bunun karşılığında rejim yeniden o Kürtlerin gücünü konsolide ettiği bölgelere rejimin girmesini ister ve hatta bu Suriye Demokratik Güçleri gibi askerî unsurların, Kürtlerin dominant olduğu askerî unsurların da Suriye Ordusu’na entegrasyonunu talep eder. Bu nedenle bu görüşmenin başlaması önemli olmakla birlikte, hani böyle çok kolay anlaşmaya varacak gibi görünmüyor taraflar; çünkü bütünüyle farklı beklentileri var. Bu arada Türkiye için de önemli bu; çünkü Türkiye de şundan korkuyor: “Hakikaten rejim ile Kürtler bir masaya oturur ve özerk Kürt bölgesi konusunda bir anlaşmaya varır mı?” korkusu var. Amerika için de bunun şöyle bir tarafı var: Eğer bugün özellikle nehrin doğusunda, Amerikan unsurların olduğu yerlere, Kürtlerin domine ettiği yerlere rejim tekrar girerse, yani altyapı hizmetlerini vermek için girdiği takdirde, bu Amerikalıların alanını kısıtlayacaktır, hareket alanını kısıtlayacaktır, elinden çok önemli bir gücü almış olacaktır. Bu nedenle bu müzakereleri herkesin bence dikkatle izlemesi gerekiyor.
Ömer, şunu sormak istiyorum: Suriye’de bir şeylerin değişmekte olduğu kesin ve bu son örnekte gördüğümüz gibi merkezî yönetimle Kürtlerin müzakeresi ya da konuşması vs.. Suriyeliler kendi kaderlerini belirleme konusunda ne kadar güçlüler? Yani küresel güçler dahil oldu; Türkiye, İran gibi bölgesel güçler dahil oldu. Şimdi Suriyeliler kalkıp “Tamam, artık biz aramızda anlaşıyoruz, kendi başımızın çaresine bakacağız” deme şansına herhalde sahip değiller; ama burada önümüzde yeniden şekillenecek olan Suriye’de ulusal güçler, bölgesel güçler ve küresel güçlerin ağırlıkları ne olur sence?
Taşpınar: Ortadoğu’da herhangi bir ülkenin halkı için bir soru sorduğumuzda –Iraklılar, Suriyeliler gibi– hep başımıza gelen mesele: Mezhep; yani “Hangi Suriyeliler? Hangi Iraklılar?” diyoruz. Mesela Kürtlerin Suriyeli olmadığı tezinden yola çıkarsak; Kürtler Suriye’nin içinde mi, değil mi? Aleviler? Hıristiyanlar? Sünniler? Ana blok Sünniler ise eğer, hangi Sünnilerden bahsediyoruz? Rejime bağlı Sünniler vardı, Beşar Esad’a sadık kalan Sünni burjuvası diyelim, esnaf kesimi, üst orta sınıflar. Sünnilerin ne kadar parçalanmış olduğunu gördük. Cihadist gruplar dediğimizde, Sünni İslamcı gruplar dediğimizde Suriye içinde onların da ne kadar parçalanmış olduğunu gördük. Dolayısıyla Suriye halkı dediğimizde, maalesef ortada yekvücut, yekpare bir birlikten bahsedemiyoruz. Çok açık bir şekilde burada kazanan bence rejim, kaybeden de kim olursa olsun Suriye halkı oldu. Suriye halkı –Aleviler olsun, Sünniler olsun, Hıristiyanlar olsun– müthiş bir yıkım yaşadı. Ülkenin yarısı yerinden edildi, yarım milyon ila bir milyon insan arası kayıp oldu. Dolayısıyla yaklaşık yedi sekiz yıl içerisinde inanılmaz bir trajedi yaşandı. Rejim kazandı; ama bu rejim için de büyük bir başarı değil. Böyle bir ülkeyi yönetebilmek artık bir başarı değil; fakat nihayetine baktığımızda çok kabaca şunu söyleyebiliriz: Şu anda Türkiye, kaybedenler arasında; çünkü Türkiye bu rejimin gideceğine oynadı, gideceği üzerine bir plan kurdu ve bu rejim kaldı. Kazananlar ise Rusya ve İran — rejimle beraber. Türkiye ile beraber Amerika da kaybetti. Amerika da bu rejimin gitmesi için üç aşağı beş yukarı çabalar içine girdi. Bence Kürtler de kaybetti nihayetinde, Kürtler istedikleri yere çok daha zor gelecekler. Şimdi, şu anda bir yarış yaşanıyor bence, “Kim daha önce rejimle barışacak?” yarışı — Kürtler ile Türkiye arasında. Kim rejime daha önce gelirse ve “Ben şartlarını kabul ediyorum, sen kazandın” derse, rejim bunun istediği yönde daha fazla taviz verebilir gibi geliyor bana. Yani Kürtler masaya oturursa rejimden bazı tavizler alabilirler. Gönül’ün bahsettiği çerçevede, özellikle kültürel haklar, belki yerel haklar konusunda, ama bir federasyon bir özerklik olmaz bu. Eğer Türkiye daha önce oturursa rejimle masaya, Kürtlerden önce ve “Ben kabul ediyorum senin kazandığını, İdlib’i bile vereceğim” derse… Şu anda İdlib meselesi yaşanacak; yani İdlib’de cihadist gruplar var ve onlara destek veren fazla bir yer kalmadı. Türkiye orada etkili ve Türkiye Halep’te yaptığı gibi İdlib’i de masaya koyup, “Ben İdlib’i de veriyorum sana; karşılığında senden bir tek şey istiyorum: Kürtlere hiçbir şekilde özerklik vermeyeceksin” derse, o zaman Kürtler de kaybeder duruma gelebilir. Dolayısıyla bana göre rejim kazandı, İran kazandı, Rusya kazandı, Türkiye kaybetti, Amerika kaybetti, Kürtler kaybetti ve şu anda rejimle kim daha önce masaya oturacak o tartışılıyor. Bir de bu durumda bir İsrail-İran savaşı yaşanır mı Suriye üzerinde, o mesele var.

Onu istersen başka yayınlarda konuşalım, İsrail meselesini.


Taşpınar: Tamam, onu da bitireyim, sadece onu da bir cümle ile bitireyim; eğer bir de bu trajedinin üstüne Suriye halkı dediğimiz halk, bir de kendisine ait olmayan, İsrail ve İran gibi iki devletin savaşının alanı haline gelirse, bu trajedi daha da kötü bir şekilde sonuçlanır.

Evet, Gönül, son olarak Irak’a da biraz değinelim istiyorum; çünkü orada sivil protestolar oldu. Ekonomik ağırlıklı olduğu gözüküyor; ama her ekonomik protestoda olduğu gibi siyasî boyutları da var. Bir ara bayağı yükseldi, elektrik yokluğu gibi, yolsuzluk gibi gerekçelerle. Orada herhalde çok büyük bir hayal kırıklığı yaşanıyor değil mi? Yani halkta yönetime karşı… Oturmamış bir devlet söz konusu sanki?
Tol: Evet, evet, aslında bu protestolar yeni değil Ruşen; yani 10 yıldır belli aralıklarla bu tür protestolar oluyor. Aslında tam olarak nasıl başladığını söyleyelim, daha sonra büyümesine odaklanmak istiyorum. Bu temmuz ayında başlayan protestolar Şiilerin yoğunluklu olarak yaşadıkları ülkenin güneyinde başladı, Basra’da başladı –ki Basra enerji rezervleri konusunda çok zengin bir yer– ve İran’ın bölgeye sağladığı elektriği kesmesinin üzerine başladı protestolar ve bölgede elektrik sıkıntıları oldu. Bu elektrik sıkıntıları aslında su sıkıntısının ardından gelmişti; yine su sıkıntısının kaynağı da İran’dı. İran kendi tarafında baraj inşa etmeye başlayınca çok ciddi bir su sıkıntısı yaşanmaya başladı ve bunun üzerine protestolar ortaya çıktı. Eşitsizliğe, yolsuzluğa ve genel olarak hizmet alamamaya yönelik protestolar. İran karşıtı söylemler de vardı, mesela Ayetullah Humeyni’nin fotoğrafları yakıldı protestolarda, İran karşıtı sloganlar atıldı. Fakat bu sadece her ne kadar o Şii bölgede Sünni bölgelerinde olduğu kadar yoğun olmasa da, aslında gruplar da bu protestolara destek verdi. Bildiri yayınladılar; farklı endişeleri var onların, yani Sünnilerin katılmamasının bazı sebepleri var; mesela IŞİD’in bunu sömürmesinden korkuyorlar, kullanmasından korkuyorlar; fakat Sünniler de destekliyor ve bu bize şunu gösteriyor aslında: Irak’ta sistemin çok ciddi bir meşruiyet sorunu var ve bu meşruiyet sorununu aslında mayıs ayında yapılan seçimlere katılımın azlığıyla gördük — çok az insan katıldı seçimlere; yani sistemin, rejimin işlemediğine dair bir endişe var. Dolayısıyla evet, ekonomik sıkıntılar da var, temel olarak Irak halkı refah istiyor ve siyasî elitlerin ülkenin acil sorunlarına çözüm bulmasını istiyor, siyasetin işlemesini istiyor; mesela seçim mayıs ayında yapıldı, aylar geçti üzerinden; hâlâ federal mahkemeler bir karar veremiyor. Neden? Çünkü şaibeli bir seçim oldu ve bugün hâlâ elle sayılıyor oylar. Şimdi, dolayısıyla işlemeyen bir sistem var, bir taraftan güneyde çıkması da çok önemli protestoların, Irak’ın güneyinde. Çünkü Irak’ın güneyi ülkenin petrol rezervlerinin yüzde yetmişine sahip; yani aslında refah düzeyinin en yüksek olması gereken bölgede çıktı. Fakat buna rağmen insanların hâlâ çöpleri toplanmıyor, içecek su bulamıyorlar, elektrik kesintileri var, bunun üzerine yolsuzluk var… Dolayısıyla bunu şöyle okumak gerekiyor: Gerçekten çok ciddi bir sistemik kriz yaşıyor Irak; bir meşruiyet krizi yaşıyor ve bunun üzerine tabii İran gibi ülkelerin Irak’ın iç işlerine karışmasının da getirdiği komplikasyonlar var. Bunlar çok önemli ve ben bunların her kim gelirse gelsin, yani yeni hükümetin doğası nasıl olursa olsun bu protestoların devam edeceğini düşünüyorum; çünkü çok temel yapısal problemleri var Irak’ın. Ama onun ötesinde, büyük resme baktığımızda, mesela İran neden kesti elektriği? Bunu şöyle de okuyorum ben: Aslında İran ekonomisi bu Amerika’nın nükleer anlaşmadan çıkma kararının ardından çok büyük bir darbe aldı ve İran’ın elektrik kesmesinin ardından İran’dan bir açıklama gelmedi; fakat bence yatan sebeplerden bir tanesi Irak’ın çok ciddi enerji borcu var İran’a ve bugüne kadar bu borcu bir şekilde tolere ediyordu İran; fakat bugün geldiği noktada İran ekonomisi borçları tolere edemiyor ve bir anlamda elektriği keserek Irak hükümetini borcunu ödemeye zorluyor; ama aynı zamanda Amerika’ya da bir mesaj veriyor tabii. Diyor ki: “Sen benim ekonomimi sıkıştırmaya çalıştırdıkça ben Suriye’de, Irak’ta, Körfez’de istikrarsızlığı körükleyeceğim” mesajı veriyor ve bu anlamda da bence önemli bu. Amerikan tarafından ne kadar doğru okunuyor? Emin değilim; çünkü Amerikan tarafı hâlâ meselenin Şii boyutuna vurgu yapıyor. Halbuki mesele o değil, Sünni kesimde de çok ciddi memnuniyetsizlik var ve sistemik kriz yaşanıyor. Washington bunu doğru okumuyor bence; fakat bu protestoları aslında siyasî olarak da görüyorlar. Mesela şeyh ne demişti? Şii liderleri, bir taraftan Ali Sistani’nin yaptığı açıklamalar çok önemli –Iraklı Şii lider–, onun kışkırttığı protestolar olarak görüyorlar; fakat bence bu protestoların doğasını yanlış okumak, çünkü protestocuların söylediklerine baktığımızda… ya da protestocular bütün siyasî partilerin ofislerine saldırdılar. Yani bunun siyasî bir niteliği yok; genel olarak siyasetin doğasına, siyasî elite karşı da bir protesto. O yüzden doğru okunması gerektiğini düşünüyorum.
Ömer, sana da Irak soracağım; yalnız Gönül’ün demin sözünü ettiği İran’la kriz, İran’daki ekonomik sorunlar falan, eğer olağanüstü bir değişiklik olmazsa haftaya onu sözleşmiş olalım, o konuyu biraz eşeleyelim diyorum — şimdiden not düşeyim. Şunu soracağım sana: Benim de Washington’da olduğum tarihlerde en çok yapılan konuşma İran’da devletin yeniden inşasıydı, hatırlarsan bir yığın think tank’te, Saddam devrilmişti, “Şimdi yeni bir Irak kuruyoruz, Irak’ı yeniden inşa ediyoruz” vs. deniyordu; ama şimdi bu son yaşananlar, Gönül’ün de özetlediği gibi, tam bir “failed state” dedikleri değil mi? Başarısızlığa uğramış bir devlet var, ama burada birinci derecede sorumlular herhalde Iraklılar değil. Öyle değil mi? Ne dersin?
Taşpınar: Aslında birinci derecede sorumlu olan bir Iraklı kimliğinin oluşamamış olması ve Irak’ın hâlâ bugün toplumsal sözleşmeyle ortaya çıkıp Iraklılık kavramı üzerinde Şiiliği, Sünniliği ve Kürtlüğü aşıp Irak vatandaşlığı gibi bir kavramı çıkaramamış olmaları. Bu da son derecede doğal; çünkü Irak hiçbir zaman güçlü, organik bir devlet değildi. Irak sonuçta bir nevi yapay güçlerle kurulmuş, üç tane Osmanlı eyaletinin bir araya getirilmesinden ortaya çıkmış post-kolonyalist dediğimiz, –birazcık da tabii topu Batı’ya atarak, Batı’nın bölüp de yönettiği, İngiltere’nin bıraktığı bir mirastı. Saddam gibi bir diktatör sayesinde bir arada duruyordu ve sanki Irak güçlü bir devletmiş gibi güçlü bir devlet anlayışı vardı. Baas ideolojisi nedeniyle de böyle, aslında yapay bir algılama vardı. Bugün çok daha ciddi bir sorunla karşı karşıya Irak, Şiiler ve Sünniler bir araya gelip iktidarı paylaşamıyorlar. İktidarı paylaşamadıkları için, bir de petrole bağlı bir ekonomi olduğu için, doğru dürüst işleyen başka bir alanı da olmadığı için son derece zor. Bir de tabii bölgesel şeylerle bitirelim: Haftaya İran konuşacağız; İran’ın etkisi müthiş Irak üzerinde ve İran’ın şu anda kendisi aslında ciddi bir sorun yaşıyor ve Gönül’ün dediği gibi Amerika-İran ilişkileri Irak’ı daha zor bir duruma getirebilir. İran’la bitireyim — çünkü İran’la ilgili önemli bir gelişme var: Trump bir tweet attı –zannediyorum dün attı bunu, yani 24 saat önce olabilir– ve “Şartsız bir şekilde İran’la masaya oturabilirim” dedi; “Ben İran’la masaya otururum, kim gelecekse gelsin, hiçbir şart getirmiyorum, ben İran’la Kuzey Kore’yle yaptığım gibi anlaşmaya varım. Daha iyi bir anlaşma imzalayacağım” dedi. İran ekonomisi bugün inanılmaz bir zorluk içinde; çünkü son bir yılda İran’ın para birimi yüzde 80 değer kaybetmiş durumda, son bir ayda yüzde 20 değer kaybetti; yani İran ciddi bir ekonomik çöküş içinde ve bir bakıma İran halkı da şu anda “Acaba gerçekten Amerika’yla oturup konuşmak daha iyi olmaz mı?” diye sorguluyor. Bugün New York Times’ta bununla ilgili yazı vardı mesela: “İranlılar ne istiyorlar? İran istiyor mu Amerika’yla masaya oturmak?” diye ve Trump burada bütün anlaşmaları fesh ederek yeni bir anlaşmaya giriyor olabilir, haftaya bunu konuşabiliriz.

Evet, Transatlantik’e burada noktayı koyalım, güzel bir Transatlantik oldu yine. Gönül Tol ve Ömer Taşpınar’a çok teşekkürler, izleyicilerimize de teşekkür ediyoruz. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
10.08.2018 Ekonomik bir savaşta mıyız?
09.08.2018 “Bize bir şey olmaz” mı sahiden?
08.08.2018 Transatlantik: İran’a yaptırımlar, Rahip Brunson krizi & Türk ekonomisinin gidişatı
07.08.2018 “Kripto” kimlere denir?
06.08.2018 “Yastık altı” altın ve döviz çare olabilir mı?
03.08.2018 Dik duramadan diklenmek
02.08.2018 Brunson krizinin geleceği
01.08.2018 Transatlantik: Rahip Brunson krizi, yeni Suriye’nin inşaası, Irak’ta protesto gösterileri
31.07.2018 “Mealciler”, yani “Kuran bize yeter” diyenler neden hedefte?
30.07.2018 CHP’nin gidişatı
10.08.2018 Ekonomik bir savaşta mıyız?
23.06.2018 Turkey's Troubles Continue as Elections Loom
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı