Transatlantik: Katar krizi, Kürt Referandumu, Trump’ın zor günleri

14.06.2017 medyascope.tv

14 Haziran 2017’de Gönül Tol ve Ömer Taşpınar ile yaptığımız Transatlantik’i yayına Gamze Elvan hazırladı.

Merhaba, iyi günler! Transatlantik’le yine bu hafta karşınızdayız. Washington’da Ömer Taşpınar ve Gönül Tol’la ayrı ayrı –geçen hafta yan yanaydılar, bu hafta ayrı yerlerden– ofislerinden bağlanıyoruz. Arkadaşlar merhaba! Hemen Ömer sana sormak istiyorum: Trump’ın başı iyice sıkıştı sanki, eski FBI direktörünün açıklamaları var. Kongre bayağı aktif bir şekilde Rusya ilişkilerini sorguluyor. Buradan bir şey çıkar mı?
Ömer Taşpınar: Şimdi, bu hafta önemli bir haftaydı Trump açısından, geçen hafta da öyleydi, çünkü Trump elinden geldiğince gündemi değiştirmeye çalışıyor. Ekonomiye ağırlık vermeye çalışıyor, altyapı yatırımlarına ağırlık vermeye çalışıyor, eğitim konusunda bazı reformlar yapmaya çalışıyor; fakat Amerikan basını bütünüyle FBI davasına ve Rusya meselesine odaklanmış durumda. Geçen hafta Kongre’de, Amerika’nın reyting rekorlarını kıran bir konuşma oldu: Kongre üyelerinin nezdinde FBI eski başkanı James Comey, Trump’ı son derece suçlayan, kendisini haksız yere görevden aldığını belirten bir açıklamada bulundu ve bu açıklama sonrasında Amerika’da Trump’ın FBI Başkanı’nı hukuksuz bir şekilde görevden aldığını ve Rusya’yla ilgili araştırmayı, soruşturmayı engellemek istediği, dolayısıyla adaletin yerini bulmasına karşı belirli engeller teşkil ettiği nedeniyle hem basında hem Demokrat Parti’de çok ciddi bir Trump-karşıtı kampanya var. Şu anda bağımsız bir savcı atandı ve FBI eski başkanı Mueller, bağımsız bir savcı olarak bu FBI meselesini ve Rusya’nın Trump kampanyasıyla ilgili ilişkilerini araştıracak. Trump’ın FBI eski başkanı Mueller’i kovma, yani görevinden alma yetkisi de var. “Acaba görevden alacak mı? Almayacak mı?” konusunda da tartışma var; dolayısıyla şöyle toparlayayım Ruşen: Her ne kadar Trump Rusya meselesini ve FBI konusunu arkada bırakıp ekonomiye odaklanmak istese de, buna basın ve Kongre’deki dinamikler ve Demokrat Parti izin vermiyor. Ve öyle gözüküyor ki her ne kadar görevden azmedilme aşamasına kadar gelmeyecek olsa da, bu Rusya meselesi ve FBI konusu önümüzdeki aylarda da Trump’ın başını ağrıtmaya devam edecek.

Peki, Gönül, sana buradan devam ederek sormak istiyorum: Bu Trump’ın zor durumu dış politikayı nasıl etkiliyor?
Gönül Tol: Dış politikada bütünüyle çokbaşlılık söz konusu. Farklı söylemler var, özellikle bunu en son Katar’da gördük. Katar Krizi’nde Dışişleri Bakanı Rex Tillerson ile Pentagon bambaşka şeyler söylüyor, Trump tweet’lerinde çok başka şeyler söylüyor ve bu çok kafaları karıştırıyor. Bunun yanında Senatör McKenzie’nin söylediği bir şey vardı, yani o kadar çok skandallarla uğraşıyor ki bu yönetim, bir türlü bir söylem oluşturamıyor dış politikaya dair. Tutarlı bir söylem oluşturamıyor, söylemin ötesinde bir politika geliştiremiyor ve “Bu nedenle de bizim uluslararası alanda global olarak imajımız çok sarsılıyor, müttefiklerimiz artık bize güvenemiyor, en yakın müttefiklerimiz dahi artık ‘Amerika’nın dışında alternatifler aramalıyız’ noktasına geldiler” diyor ve dolayısıyla bu içeride yaşananlar –Trump dış politika konusunda zaten kampanya sırasında da birbirinden farklı mesajlar veriyordu, fakat başkan olduktan sonra çok ciddi bir şeye dönüştü– güven bunalımı yarattı Amerika’nın müttefikleri ve Amerika arasında.

Peki, Ömer, bu konuda bir de Bharara topa girdi, o da televizyona konuştu. Tabii ki FBI eski direktörü kadar etkili olduğu söylenemez, ama onunla ilgili birtakım değerlendirmeler yapılıyor mu?
Taşpınar: Her ne kadar ön planda olmasa da Bharara da Amerikan kamuoyunda yavaş yavaş ismi duyulan bir kişi ve o da bu FBI başkanı gibi Trump’ın kendisine baskıda bulunduğunu, önce kendisiyle iyi bir ilişki kurduğunu, arkasından istediğini elde edemeyince tıpkı Comey’e yaptığı gibi onu işten kovduğunu söyledi. Bu geçen hafta Pazar günü –Amerikan televizyonlarında Pazar sabahı siyaset programları oluyor– onlarda açıkladı. Gündem oldu ve Trump’ın inandırıcılığı ve yargıyla yaşadığı sorun, yani bağımsız yargıyla ve FBI’la yaşadığı, temelde Adalet Bakanlığı’yla yaşadığı sorunlar açısından yeni bir sorun olarak gündemde. Ama senin de dediğin gibi basında asıl ilgi gören, FBI Davası ve bunu sürekli artık bir Watergate, yani Richard Nixon’ın zamanında Watergate Skandalı’na paralel olarak değerlendiriyorlar, onunla kıyaslıyorlar ve Nixon’ın zamanında nasıl davrandığı ile Trump’ın davranışları arasında hep kıyaslamalar yapılıyor. Başka bir kıyaslama, Reagan döneminde İran ve Contra gerillaları arasındaki meseleydi, orada da ciddi Kongre denetimi sonrasında Reagan istifaya zorlanmıştı; fakat Reagan Trump’ın aksine son derece açık bir şekilde hem FBI’yla hem Adalet Bakanlığı’yla istişare ederek, onlarla açık bir şekilde çalışarak bu meseleyi kapatmıştı. Trump bunu yapmıyor, son derece sert ve hem basını suçluyor hem de “Amerika’da derin devlet var” diyor, “Bu derin devlet, bürokrasi benim başarısızlığımı istiyor” diyerek çok daha popülist söylem üzerinden gidiyor.

Gönül, sen demin Katar meselesine değindin, ona bir bakalım. Bir haftayı fazlasıyla geride bıraktık, 10 gün oluyor neredeyse. Öncelikle şunu sorayım: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Trump’la görüşeceği söylendi. Bunun bir anlamı olur mu?
Tol: Olacağını çok düşünmüyorum, çünkü her şeyden önce şuna bakmak lazım: Türkiye Katar meselesinde ne yapabilir? Nasıl bir rol oynayabilir? Ve bu rol Amerika tarafından, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri tarafından nasıl görülüyor? Bütünüyle bunu anlayabilmek lazım. Erdoğan’ın Trump’la yapacağı telefon konuşması bir şeyi çözer mi? Bunu anlayabilmek için… Şimdi, başlangıçta aslında nötr olacağı izlenimini vermişti Türkiye, taraflar arasında uzlaştırıcı bir rol oynayabileceğini hissettirmişti, bu pozitif bir şey olabilirdi gerçekten; fakat asker gönderme kararıyla birlikte ve son birkaç gündür Erdoğan’ın söylemleri de çok sertleşti, Suudi Arabistan’ı hedef almadan ablukaya karşı söylediği şeyler özellikle Arap basınında, yani Suudiler, BAE, bunlar bütünüyle Türkiye’nin Katar’ın safında yer aldığını düşünüyor. Ve Amerika da aslında benzer bir şekilde düşünüyor, dün Kongre’de ilginç bir oturum vardı ve oturum başkanı Kongre üyesi, “Türkiye Katar gibi –tam olarak söylediği şey buydu– Türkiye de terörizme destek veren ülkeler arasında ve Katar Krizi’nde takındığı tutum kesinlikle işleri kolaylaştırmıyor” dedi. Bir Pentagon yetkilisi de “Biz Türkiye’nin asker göndermesini çok olumlu bulmuyoruz. Kendi askerî üssümüzün yakınında herhangi bir yabancı askeri güç, bizim için tehdit unsuru” dedi, bu çok önemli bir açıklama. Dolayısıyla Amerika, Suudiler, BAE taraf olarak görüyorlar ve taraf oldu Türkiye; dolayısıyla uzlaştırıcı, yapıcı bir rol oynaması çözüm anlamında çok zor. Ve Amerika da Türkiye’nin Katar konusunda attığı adımları kendi siyasetinin altını oymak olarak görüyor. O yüzden bu telefon konuşmasından çok bir şey beklememek lazım.

Ömer, Katar’ın ABD’de ve Washington’da çok ciddi yatırımları olduğunu biliyoruz, bayağı bir lobileri var, ilişkileri var, özellikle demokratlarla vardı; ama Katar kendi görüşlerini orada pazarlayabiliyor mu?
Taşpınar: Yeterince pazarlayamıyor, çünkü Suudi Arabistan lobisi daha hâkim. Suudi Arabistan Kongre’deki dinamiklere Katar’dan daha fazla hâkim; diplomatik açıdan daha tam saha pres yapabilen büyükelçiliği var ve lobi şirketleri var. Fakat burada kafa karışıklığı çok önemli, yani Trump’ın söyledikleriyle Pentagon’un ve Dışişleri Bakanlığı’nın söylemi son derece farklı. Kongre’de de tabii Trump’a yakın birkaç Kongre üyesinin söylediği ile daha merkezde yer alan Cumhuriyetçiler’in ve Demokratlar’ın söylemi de çok farklı. Temelde Amerika’nın Katar’da kendi askerî üssü varken ve Amerika’nın Katar’la ilişkileri gayet normalken, Trump’ın tek başına bu konuda Suudiler’i dolduruşa getirmesi ve dengeleri bozması, eminim Pentagon’un başındaki Jim Mattis ve Dışişleri Bakanı Rex Tillerson tarafından son derece yıkıcı bulunuyor. Yani Trump’la aslında Beyaz Saray’la Pentagon arasında ve Dışişleri Bakanlığı arasında çok ciddi bir koordinasyon sorunu var artık. Aynı zamanda Ulusal Güvenlik Danışmanı McMaster’la da arasında bir koordinasyon sorunu var. Çünkü McMaster da aslında Katar meselesinde şu âna kadar Trump’a arka çıkan açıklamalar yapmadı. Dolayısıyla Trump bir bakıma kendi başına bir söylem tutturdu ve bunu yine Amerika’daki tüketim için, Amerika’daki terörizm karşıtı, El Kaide Karşıtı, IŞİD karşıtı (…) tabiri caizse oraya birazcık daha az gidiyor. Yani “Ben terörizme karşı bu kadar güçlüyüm” diyor ve Katar’ı neredeyse Ortadoğu’da terörizmi besleyen en önemli ülkeymiş gibi gösteriyor. Tabii burada Katar ve İran arasındaki bağlantı önemli, onun üzerinden gitmeye çalışıyor; fakat ortada bir gerçek var ki Amerika Katar’ı bir stratejik ortak olarak görmese orada 10 bin asker bulundurmaz, en ciddi askerî üssünü orada bulundurmaz. Dolayısıyla çok ciddi bir koordinasyon sorunu var Washington’da, o nedenle çok da ciddiye alınacak durumda değil Trump’ın dedikleri. Amerika’nın dış politikası da bence dünya açısından baktığımızda, Avrupa açısından baktığımızda, Asya açısından baktığımızda, son derece amatörce, koordinasyondan uzak, buradaki iç krizler nedeniyle doğru dürüst yürütülemeyen bir dış politika söz konusu.

Gönül, buradan Rakka’ya geçebilir miyiz? En son bugün Cumhurbaşkanı Sözcüsü İbrahim Kalın net bir şekilde “Biz bu operasyonda yokuz ve olmayacağız” dedi. Bu aynı zamanda sanki “Ne halleri varsa görsünler, sorun da çıkarmayacağız” anlamına geliyor mu?
Tol: Gelmez bence, ama zaten İbrahim Kalın’ın söylediği şey, aslında Türkiye’nin kendi iradesiyle yaptığı bir şey değil, buna zorlandı; yani Rakka Operasyonu’nda olmayacaktı zaten Türkiye, olmuyor, bu yeni bir şey değil. Komplike hale getirebilir mi? Türkiye’nin her zaman Suriye’de işleri özellikle Amerika için ve IŞİD’le mücadele anlamında işleri komplike haline getirme potansiyeli var. Zaten başından beri bunu söylüyorduk; Amerika’nın en çok korktuğu şey oydu, Rakka Operasyonu’nda Türkiye’yle bu kadar sık konuşulmasının sebebi buydu aslında. Burada kapalı yapılan toplantılar var, Amerikan Dışişleri Bakanlığı’ndan yetkililerin katıldığı ve “Türkiye ne kadar önemli?” dendiğinde hep söyledikleri şey: “Biz Türkiye’yle çok sık görüşüyoruz, işte son birkaç aydır şu kadar yetkili Ankara’ya gitti”. Fakat bu gitmesinin sebebi aslında bütünüyle Türkiye’yi kontrol altında tutmak; yani Türkiye yapıcı bir aktör olarak yer almıyor Suriye’de. Bütünüyle özellikle Rakka Operasyonu çerçevesinde “Sen işleri berbat etme, özellikle Kürt güçlere saldırarak Rakka Operasyonu’nun gecikmesine sebep olma.” Dolayısıyla hani Türkiye’nin yıkıcı bir aktör olmasını engelleme adına yapılıyor bütün bu girişimler, Türkiye’yi angaje etme çabaları. Ve bu da işte şunu gösteriyor: Türkiye’nin her zaman böyle bir potansiyeli var; şimdi yeni bir ordu kurulduğundan bahsediliyor –geçenlerde TRT’de gördüm–, Türkiye’nin liderliğinde Kuzey Suriye’de, ulusal ordu deniyor buna, ÖSO’nun çeşitli şeylerini bir araya getirmeyi planlayan ve özellikle Kuzey Suriye’de Türkiye’nin ve Türkiye’nin desteklediği grupların elde ettiği toprağın korunmasında kullanılmak üzere yeni bir ordu kurulduğundan bahsediliyor. Amerikan tarafından yanıt gelmedi, fakat bu ordunun tam olarak ne yapacağı, Kürtlerle nasıl bir angajmana gireceği; bir çatışmaya girecek mi? Girmeyecek mi? Buna bağlı olarak Amerika muhtemelen pozisyon belirleyecek ve Türkiye’nin bu yeni orduyla yaptığı da aslında Suriye’de sahada işleri ne kadar karıştıracağını ya da karıştırmayacağını belirleyecek.

Ömer, bir diğer Kürt meselesine Irak’tan bakacak olursak, geçen hafta konuştuk, Bölgesel Kürt Yönetimi’nin referandum kararını değerlendirmiştik ama aradan bir hafta geçti. İngiltere’nin net bir şekilde bunun yararlı olmayacağı yolunda açıklaması var. Orada bir değişiklik var mı? Herhangi bir olumlu-olumsuz açıklama, referandum hakkında?
Taşpınar: Aynı yönde bir açıklama Amerika Dışişleri Bakanlığı’ndan geldi, bunun zamanlamasının da fikrinin de şu anki dinamiklere uygun olmadığı ve ana meselenin şu anda Irak’ta bir şekilde hem IŞİD’le mücadele hem de merkezî hükümetin yani toprak bütünlüğünün kalması olduğunu belirtti; o açıdan Türkiye’nin duymak istediğine yakın şeyler söyledi Amerika da. Dolayısıyla herkesin kafasındaki “Amerika Kürt devleti istiyor, Amerika Kürtlerin bağımsızlığının arkasında” gibi bir tez, bence gerçek değil. Amerikan Dışişleri Bakanlığı da bu konudaki rezervlerini İngiltere’nin de söylediği gibi açıkça ortaya koydu. Geçen haftan söylediğimiz gibi bu referandumla bağımsızlık ilan edilemez; yani bağımsızlık ilan etmek, bir bakıma bir süreç, siyasî bir süreç. Bunun çok ciddi diplomatik boyutları olmalı, Kerkük meselesi ne olacak? Sınırlar ne olacak? Bağdat’ın tepkisi çok önemli. Dolayısıyla Kürtlerin bu yaptığı aslında birazcık gündeme sokmak bunu; hem dünya gündemine, hem Irak gündemine, hem bölgesel gündeme “Biz bunu istiyoruz” mesajını söylemek dışında bu ne zamanlama olarak ne de bence nihayetinde diplomatik dengelere baktığında, realizm açısından baktığında gerçekçi mi? O açıdan da ciddi soru işaretleri var kafamda. Fakat bir strateji olarak Kürtler, özellikle Barzani, bunu ön plana koymak istiyor ve bir açıdan baktığımızda belki iç Kürt disiplini açısından şu anda kendini güçlü hissettiği bir aşamada bunu yapması, daha da önemlisi de uluslararası platformda IŞİD nedeniyle Kürtlere bir sempati varken, bu sempatinin arkasında sığınarak birazcık da hızlandırmak istemesi doğal karşılanabilir. Bence nihayetinde bu gerçekçi bir süreç olmayacaktır; çünkü Kürtlerin bağımsızlık ilan etmesinin önünde çok ciddi yapısal sorunlar var.

Gönül, bu konuda senin ekleyeceklerin var mı?
Tol: Şimdi, şunu eklemek istiyorum: Amerikan Dışişleri Bakanlığı’ndan gelen tepkiyi gördük. Hani bir taraftan Kürtlerin bağımsızlık hayalini anladıklarını söylüyor, fakat zamanlamaya vurgu yapılıyor; Irak’ın bütününün korunması gerekli deniyor. Benzer tepkiler İran’dan ve Türkiye’den geldi, hatta Bağdat’tan da geldi; yani temel mesele, herkesin söylediği şey: “Şu an uygun bir zaman değil” ve bence gerçekten Barzani zamanlama olarak, şimdi Musul Operasyonu’nu düşünün, Musul Operasyonu tamamlanmak üzere olduğu söyleniyor, şu anda Barzani kendisini güçlü hissediyor, çünkü en yenebilecek güçtekilerden bir tanesi; bence Türkiye’nin tepkisinden korkmuyor Barzani, çünkü zaten bakarsanız Binali Yıldırım “Bu kabul edilemez” gibi şeyler söyledi, fakat bunu söylemek zorunda. İç siyasette, yani Erdoğan’ın izlediği iç siyasete bakarsanız eğer, yani bütünüyle milliyetçileri kaybetmek istemiyor, 2019’daki stratejisinden emin değiliz vs. Hani buna zaten farklı bir tepki veremezdi Türk hükümeti. Fakat Erdoğan’dan tam net bir şey çıkmış değil bu arada. Dolayısıyla Barzani bence Türkiye’nin tepkisinden korkmuyor. İran da Türkiye’ye benzer bir tepki gösterdi, İran için daha problemli bu; fakat asıl Bağdat’tan gelecek tepkiye bakmak lazım, yani Abadi bile bence zamanlamaya takmış durumda, yani şu anda buna çok çok sert bir tepki vererek Barzani’ye, referanduma çok sert tepki vererek Kürtleri özellikle IŞİD’e karşı mücadelede kaybetmek istemiyor ve Barzani de bunu kendi avantajına çevirmek istiyor. Amerika için de bence her ne kadar belli şeyler söylense, söylenmesi gerekenler söylense, Irak’ın birliğine vurgu yapılsa da, bence Washington’da da şöyle bir anlayış var —hem gazetelerde okuduğum hem de toplantılarda duyduğum kadarıyla hep söylenen şu: “Kürtlerin bağımsızlığı meselesi artık olacak mı olmayacak mı?” meselesi değil bu; “Ne zaman olacak?” meselesi. Böyle bir anlayış var Washington’da. Dolayısıyla Barzani’de bunu tabii ki hissediyor, hatta 19 Haziran’da buradaki Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne temsilciliğini veriyor, Amerikan basınını çağıracak, Kongre üyelerini çağıracak ve bir açıklama yapacak referanduma dair. Buradaki temsilciliğe baktığımızda, temsilcilik şunu düşünüyor: Washington’da aslında hava uygun, bu referandum ve Kürt bağımsızlığı için hava uygun. Böyle bir anlayış var. Dolayısıyla gelen tepkiler çok da İran’dan, Türkiye’den, Bağdat’tan gelen negatif tepkiler çok da bir şey ifade etmiyor olabilir; fakat yine aynı şeyi görmek istiyorum; Ömer’in dediği gibi bu şey demek değil, referandum bir bağımsızlık ilanı değil, bence en büyük problemlerden bir tanesi hem Kerkük hem Kürtlerin IŞİD’le mücadele kapsamında ellerine geçirdikleri ve Bağdat tarafından da alınmak istenen topraklar meselesi, bir de Kürtlerin kendi içerisinde çatışma var; yani Talabani var, farklı Kürt fraksiyonlarının arasındaki o çatışma da bu süreci tıkayabilecek bir faktör bence.

Ömer, biraz konuyu değiştirelim, sonlara doğru geldik; Avrupa, özellikle İngiltere konusunda seninle daha önceki yayınlarda sol popülizm meselesini konuşmuştuk. Corbyn İngiltere’de beklenmedik bir çıkış yakaladı. Neden böyle? Kalıcı olur mu?
Taşpınar: Şimdi, dünya genelde sağ popülizme odaklanmış durumda. Trump’ın kazanması, Brexit, hep sağdan gelen milliyetçi, küreselleşmeye karşı bir popülizm olarak bakılıyor buna; ama solda da çok ciddi bir canlanma var. Bunu Bernie Sanders’da gördük Amerika’da ve şu anda Demokrat Parti içerisinde bir tartışma var, “Bir dahaki aday kim olacak?” diye. Ve eli güçlü olanlar genelde daha solcu isimler, yani merkezin solundan çok, bayağı solda olup, sosyal devleti daha ciddi olarak korumak isteyen isimler. İngiltere de bunu yaşadı; Corbyn, şu anda Blair’den gelen mirası bütünüyle reddetmiş durumda. Tony Blair, aslında Clinton gibi ortanın solu, yani bir şekilde sosyal demokrasi ve piyasa ekonomisini içselleştirmiş bir sol üzerine kurmuştu, kapitalizmle barışık bir sol istiyordu. Corbyn, oldukça sosyalist politikalarla sendikalara bağlı olarak göreve geldi ve İngiltere Başbakanı Theresa May bir kumar oynadı. Zannetti ki o son derece başarılı bir politikacı ve şu anda İngiltere Parlamentosu’nda oyunu çok rahat artırabilir. Ve ciddi bir hayal kırıklığıyla karşılaştı; çünkü belki de son 20 yılın en iyi performansını gösterdi Corbyn. Aynı şekilde Fransa’da Melenchon, Fransızların komünist sol geleneğine sahip çıkarak aslında belki de sandıkta çok daha yüksek oy almamasına rağmen sağlam bir performans gösterdi ve Fransa’da hâlâ bir solun olduğunu kanıtladı. Gerçi şu anda Macron bir şekilde silip süpürüyor Fransa’yı, fakat bence sağ popülizm kadar önemli bir sol popülizm gerçeği var artık Fransa’da da, İngiltere’de de. Programdan önce bahsediyordum, Belçika’da böyle bir lider çıktı. Amerika’da da böyle ve ben bunlara 2008 finansal krizinin artçı şokları olarak bakıyorum. 2008 finansal krizi, küresel krizi, kapitalizm için ciddi bir krizdi. Zannettik ki bunun kapitalizme hiçbir şekilde etkisi olmayacak, kapitalizm sorgulanmayacak. Ciddi olarak sorgulanıyor kapitalizm, bunu sosyal demokratlar, sol partiler yapıyor. Bana göre yapısal olarak kalıcı bir sol popülizm oluşuyor, bu sol popülizm bence önümüzdeki dönemde İtalya’da da, Almanya’da da, İspanya’da da –Yunanistan’da zaten gördük– ciddi olarak ortaya çıkacak.

Kapatırken, Gönül, sana son bir şey sormak istiyorum: Önceden bunu konuşmadık ama, Trump’ın en önemli meselesi İran’dı, ne zamandır İran’ın lafı edilmiyor, Katar üzerinden belki ediliyor. İran’ın sırası gelecek mi?
Tol: Aslında İran burada Washington’da çok konuşuluyor ve özellikle Katar meselesiyle birlikte daha sık konuşulmaya başlandı. Malum, Katar Krizi’nin çıkmasına sebep olan faktörlerden bir tanesiydi Katar’ın İran’la yakınlaşması. Şu anda Washington’da konuşulan şey, “Bütün bu krizden ne çıkacak? Yani Katar İran’a yakınlaşacak mı?” tartışması yapılıyor ve “İşte, İran Katar’a yardım teklifi etti, Katar daha ciddi bir işbirliği içerisine girerse, sadece enerji alanında değil çok daha stratejik savunma alanında da çok daha ciddi işbirliği içerisine girerse, Trump yönetimi İran’ı çevreleme politikasında ne kadar başarılı olabilir?” Bunlar tartışılıyor. Dolayısıyla İran hâlâ gündemde, fakat özellikle Katar meselesinde, yani Katar bağlamında gündemde İran bir hafta-10 gündür. Yani İran’da ilginç bir tartışma dönüyor özellikle Katar’a dair, mesela buradaki özellikle Trump’a yakın kesimler diyor ki: “İran bütün var gücüyle Katar meselesinde herkesi bloke edecek; Türkiye de bu ülkelerden bir tanesi, çünkü Türkiye’yle bir yarışma içerisinde, Katar konusunda, Katar’da etkinliğini artırmak için.” İran, eğer etkinliğini artırırsa ve Türkiye etkinliğini azaltırsa ne olur? Şimdi İran’daki tartışma şu: “Biz bütünüyle gitmek istemiyoruz” diyor İran parlamentosunda bir grup. Yani “Katar’a bütün desteğimizi verip % 100 Katar’ın arkasında durmak aslında stratejik bir hata olabilir” tartışması var. Bunu savunanlar diyor ki: “Katar’a çok güvenmemeliyiz; çünkü 2014’teki krizde ne oldu? İstenilenleri yaptı kendisinden. Yine eninde sonunda Katar Suudi Arabistan’ın BAE’nin istediklerini yapacak, geri adım atacak. Dolayısıyla biz bütün yumurtalarımızı Katar’ın sepetine koymayız” diyorlar. İkincisi de, İran, Katar’a bütün var gücüyle yüklenerek Trump’ın dikkatini daha fazla çekmek istemiyor, yani “Katar’a çok bulaşmayalım” diyen kamp bunu söylüyor. “Yeterince yardım edelim, dolayısıyla bizim etki alanımızda kalsın ama bütünüyle askerî olarak, ekonomik olarak vs. %100 angajman İran’ın aleyhine olacak diyen bir siyaset tartışması var. Ve bence bu çerçevede de şeyi görüyor İran’daki yetkililer: “Evet, Trump yönetiminin kafası karışık olabilir, Trump farklı mesajlar veriyor, Dışişleri farklı mesajlar veriyor; fakat emin olun burada bir şey var, o da İran konusunda aslında en tutarlı şeylerinden bir tanesini izliyor”. Nükleer anlaşmayı yırtıp atmadığını söylediği gibi, fakat başından beri çok agresifti İran’a karşı ve bunu devam ettirecek. Trump’ın Suudi Arabistan ziyaretinde de… Bütünüyle İran karşıtı bir toplantıydı bu. Dolasıyla İran şöyle görüyor: “Daha fazla Washington’ın dikkatini üzerimize çekmeyelim. O yüzden de özellikle Katar Krizi’nde çok da fazla böyle göz önünde bir rol oynamayalım” düşüncesi var; fakat o tartışma Washington’da yankı bulmuyor, Washington’da hâlâ İran’ın bütünüyle etki alanını genişletmek üzerine, Amerika’nın politikalarının altını oymak üzerine kurulu bir stratejisi olduğuna inanılıyor.

Evet, burada noktayı koyalım. Son haftalarda yaptığımız en az teknik sorunlu yayını gerçekleştirdik, adımız çıkmıştı Transatlantik olarak; ama çok şükür bugün üzerimizdeki nazarı bozmuşa benziyoruz! Evet, Ömer Taşpınar’a ve Gönül Tol’a çok teşekkürler, haftaya buluşmak üzere. İzleyicilerimize de çok teşekkür ediyoruz. İyi günler!




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
13.10.2017 Melih Gökçek’ten sonra AK Parti
13.10.2017 Ümit Özdağ, Meral Akşener ile kurdukları partiyi anlattı
12.10.2017 15 Temmuz’u ABD mi yaptırdı?
11.10.2017 Ahmet Şık: Cesur ve iyi gazeteci
11.10.2017 Transatlantik: Vize krizi Washington’dan nasıl görülüyor & İdlib operasyonu
09.10.2017 Neden Rusya “in”, ABD “out” oldu?
06.10.2017 Erdoğan, krizini kendi belediyelerine kayyum atayarak çözebilecek mi?
05.10.2017 Erdoğan–Barzani dostluğu neden bozuldu?
04.10.2017 AK Parti’de neler oluyor?
04.10.2017 Ankara-Tahran yakınlaşmasından kim kârlı çıkacak?
13.10.2017 Melih Gökçek’ten sonra AK Parti
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
29.08.2015 Interview with the Director of Religious Affairs Mehmet Görmez on Salafism, ISIS and Turkey (full text)
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı