Transatlantik: Kaşıkçı cinayeti, ABD’de bombalı paketler & Cumhur İttifakı’nın geleceği

24.10.2018 medyascope.tv

24 Ekim 2018’de medyascope.tv’de Ömer Taşpınar ve Gönül Tol ile yaptığımız Transatlantik’i yayına Uğur Gümüşkaya hazırladı.
 
Merhaba, iyi günler. Transatlantik ile karşınızdayız. Washington’da Gönül Tol ve Ömer Taşpınar ile ağırlıkla Kaşıkçı cinayetini konuşacağız. Ama çok güncel bir olayla başlayalım. Ömer, geçen hafta George Soros’a bir bombalı paket yollanmıştı. Bugün peş peşe Clinton’lara ve Obama’ya da yollandığı haberlerini biraz önce gördük. Amerika’da ara seçimler yaklaşıyor. Kim ne yapmak istiyor? Ne tür spekülasyonlar, bilgiler var?
 
Ömer Taşpınar: Şimdi tabii bu tür olaylar sonuçta terör kategorisine giriyor. Bunlardan çok ciddi sosyolojik çıkarsamalar yapmak doğru olmayabilir. Fakat bu gene de bir engel değil, ben bunu daha geniş bir çerçevede değerlendirmek istiyorum: Bu tip bir paket-bombanın Soros’a yollanması, Obama’nın ve Clinton’ın evlerine yollanması, belki de ABD’de aşırı sağın güçlenmesi ve Trump’ın da bunlara göz kırpması olarak değerlendirilecektir. Eminim ABD’deki basında, bunların olabiliyor olması bir bakıma Trump’ın basın özgürlüğüne, eşitliğe, ABD’nin dünyadaki ilerici rolüne yeterince önem vermemesi ve aşırı sağa destek vermesi olarak değerlendirilebilir. Bu tabii ne kadar doğru, tartışılır. Sonuçta Trump bunlardan sorumlu tutulabilir mi? Ben emin değilim; fakat, Trump seçim arifesinde gerçekten sağcı radikal bazı isimlere destek veriyor. Amerikan siyaseti çok kutuplaşmış durumda. Özellikle Senato seçimlerinde Cumhuriyetçiler kaybetmek istemiyorlar. Kongre’yi, Temsilciler Meclisi’ni kaybettikleri kesin gibi; ama Senato’yu kaybetmemek için oldukça sert bir kampanya yürütüyorlar ve Demokratları aşırı solculukla suçluyorlar. Aşırı derecede sosyal devleti desteklemekle suçluyorlar ve onları bir bakıma şeytanlaştırıyorlar. Böyle bir kutuplaşma mevcut. Demokratlar da Trump’ı faşist olarak gösteriyorlar — biraz önce benim yaptığım gibi. Dolayısıyla ortada, Türkiye’yi andıran böyle bir ciddi kutuplaşma var.
 
Evet, Gönül, bu konuda sen de bir şeyler söylemek ister misin? Yoksa Cemal Kaşıkçı cinayetine hemen girelim mi?
 
Gönül Tol: Sadece şunu eklemek istiyorum: Şimdi bu yaklaşan ara seçimlerle, Obama artık sahaya indi; insanları mobilize etmeye çalışıyor, sandığa gitmeye zorluyor. Şöyle bir söylem tutturdular: “Bu herhangi bir seçim değil. Bu aslında liberal dünyaya karşı yükselen o sağ popülizme karşı yapılan bir hareket ve biz liberal değerlerimizi savunmak için sandığa gitmek zorundayız”. Bu bir “değerler savaşı” diye nitelendiriliyor. George Soros gibi bir anlamda liberalliği temsil eden bir insana bu tür bir saldırının yapılması bana normal geliyor; ama Ömer’in söylediği gibi, yani Amerika o kadar kutuplaşmış durumda ki, yükselen aşırı sağa karşı hareketlendirilmeye çalışılan bir sol taban var. Mesela Sanders başkan adaylarından bir tanesi idi. Komünist olarak nitelendiriliyor. Onun sahaya indiğini görüyoruz. Onu ekranlarda daha çok görüyoruz. Demokratları bir parça daha sola kaymış olarak görüyoruz. Tabii uçurumu artırmış oluyor bu. Hem de aşırı sağdaki unsurları tepkiye itiyor. Bu çerçevede okumak gerekiyor bence.
 
Gönül, Kaşıkçı olayına girelim. Seninle devam edelim. Cumhurbaşkanı birkaç gün öncesinden ilan etti. “Salı günü bütün çıplak gerçeği anlatacağım” dedi ve birkaç dilde anlık çevirisiyle yayınlandı. Batı medyasının –en azından bazılarının– da bunu canlı olarak verdiğini biliyoruz. Kimileri, “Yeni bir şey söylemedi” dedi; kimileri de, “Duruşunu çok net bir şekilde gösterdi” dedi. Sen ne diyorsun? Nasıl buldun Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gruptaki Kaşıkçı konuşmasını?
 
Gönül Tol: Birincisi, “Her şeyi bütün çıplaklığıyla açığa çıkaracağız” dedikten sonra tabii Salı günü yaptığı konuşma o beklentiyi çok karşılamadı. Söylediği birkaç şey var. Fakat bütün dünyanın beklediği şeyleri söylemedi. Mesela ellerinde olan teypten bahsetmedi. Beklentiler çok yüksekti. O anlamda beklentiyi karşılamadı. Fakat yine de ben Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanının çıkıp “Bu aslında önceden planlanmış bir cinayetti” demesi ve üst kademedeki isimleri işaret etmesini önemsiyorum. Burada Türkiye’nin izlediği stratejiyi daha net gördük Erdoğan’ın yaptığı konuşmada. Neydi o? Krala zeytin dalı uzattı. Ama diğer taraftan Muhammed Bin Salman’ın adını zikretmemekle birlikte, “Sen birkaç güvenlik görevlisini görevden alarak bu meseleyi geçiştiremezsin ve bu dünya kamuoyunu tatmin etmez” demiş oldu. Yani Muhammed Bin Salman’a işaret etti — ismini direkt olarak zikretmeden. Ayrıca Erdoğan Trump’la da konuştu. Bu da şunu gösteriyor: Washington ile giden bir müzakere süreci var ve muhtemelen ellerindeki her şeyi açıklamama konusunda mutabık kalındı. Trump yönetiminde de benzer bir şeyi görüyoruz. Kral’ı koruyor ve Muhammed Bin Salman’ı bir parça ayrı tutuyor. Yani Erdoğan dünkü konuşmasında şunun işaretlerini verdi: Riyad’la da Washington’la da bütünüyle köprüleri atmak istemiyor. Mümkün olduğunca Kaşıkçı meselesini Muhammed Bin Salman sorunu olarak gösterip Ankara-Riyad ilişkilerini sağlam tutmaya çalışıyor. Onun emarelerini vermek açısından ben önemsiyorum.
 
Ama tabii şöyle bir problem var — Ankara’nın asıl problemi şu: Bütünüyle cinayeti Prens Salman’a bağlayan bir delil yok ellerinde. Öyle bir delil olsaydı bu mesele çoktan kapanmıştı. Türkiye bu noktada değil. Bu delil olmadığı için de Türkiye mümkün olduğu kadar Muhammed Bin Salman üzerinde baskıyı tutmaya çalışıyor.
 
Ömer, Trump CIA Başkanı’nı yolladı. Kral’a Erdoğan da Trump da dokunmuyor. Ama biliyoruz ki Trump’ın damadı, prense çok sahip çıktı. CIA Başkanı olayı aydınlatmaya mı geldi? Yoksa olayı örtbas edebilmenin yollarını bulmaya mı geldi? Ne dersin?
 
Ömer Taşpınar: Birinci dediğini derim. Olayı aydınlatmaya çalışıyorlar. Türkiye’nin elinde ne var anlamaya çalışıyorlar — asıl mesele o. Türkiye elinde bir teyp olduğundan bahsediyor. Belki bu teybi Suudilerin cinayetten birkaç gün önce yolladıkları Prens Halil’e göstermiş olabilirler Ankara’da. Bu teybin ne olduğunu bütün dünya çok merak ediyor. Erdoğan’ın konuşmasının bu kadar ciddi şekilde dinlenmesi, “Acaba Erdoğan” –Gönül’ün dediği gibi– “daha önce açıklamadığı bir belgeyi mi açıklayacak?” yönündeydi. Türkiye’nin elinde Bin Salman’ı direkt olarak bu olaya bağlayan bir kanıt yoksa bile varmış gibi davranabilir — elini güçlendirmek için. Ve bu varmış gibi davranma meselesini de anlamak için CIA Başkanı direkt gelmiş olabilir. Çünkü daha alt seviye bir heyet yollasalardı, ABD bu işi ciddiye almıyor izlenimi doğurabilirdi bu. CIA Başkanı kendisi gidince, kendisinin görmek istediği ortaya çıkıyor. Yani hem Trump hem CIA Başkanı bir şekilde, “Elinizde ne varsa bize gösterin; oyun oynamayın, bilelim” mesajındalar. Burada Türkiye’nin eli yavaşça zayıflıyor. Çünkü elindeki bilgileri sızdırdı hep; ama öyle bir yere geldi ki, yeni bir şey söyleyemiyor gibi gözüküyor. Bu aşamada artık ABD için bu eldeki bilgiler üzerinden konuyu kapatmak çok mümkün gözükmüyor. Yani Amerika bir tepki göstermek zorunda. Bu tepkinin ne olacağı yavaş yavaş anlaşılmaya çalışılıyor.
 
Benim gördüğüm kadarıyla Türkiye elini yüksek oynamaya çalışıyor. Bir yandan, “Buradan ne kazanabilirim? ABD’den ne alabilirim?” diye düşünüyor. “Suudlardan kısa dönemde finansal olarak ne alabilirim?” diye düşünüyor. Ama işin jeopolitik boyutu var. Türkiye o boyutunu da oynamak istiyor. Katar’ın elini güçlendiren bir gelişme bu. Suudi Arabistan’ın bölgedeki imajını son derece zedeleyen bir durum bu. En önemlisi Muhammed Bin Salman’ın prestijini sarsan bir durum bu — bölgede ve küresel anlamda. Fakat Suudi Arabistan kapalı bir kutu. Kral kendi oğlundan vazgeçer mi? Alternatif var mı? Birdenbire Türkiye’nin elindeki bir belge Suudi Arabistan’ın saray içi dengelerini sarsabilir mi? Ben bundan emin değilim; Suudi Arabistan’daki iç dengelerin kolay kolay sarsılacağından emin değilim açıkçası.
 
İran’a yönelik büyük bir operasyon hazırlığı var. Yaptırımlar başlıyor ve burada Suudi Arabistan çok kilit bir yerde. Veliaht-Prens de çok kilit bir yerde. Buradan İran’ın bu haliyle çok kârlı çıktığını söylemek mümkün, değil mi?
 
Gönül Tol: Kesinlikle. Sadece Kaşıkçı meselesinden değil; aslında Muhammed Bin Salman’ın varlığından İran çok kârlı çıktı. Yemen’deki savaşı Muhammed Bin Salman başlattı ve orada İran’a çok önemli bir nüfuz alanı açtı. Lübnan Başbakanı Hariri’yi kaçırdı. Onun ardından Hizbullah orada güçlendi. Amerika, “Salman bizim için çok önemli” diyor, “İsrail’e karşı bizim çok önemli müttefikimiz ve İran’ı sınırlayan çok önemli bir aktör” diyor. Oysa Bin Salman görevi devraldıktan sonra bütünüyle İran’ın elini güçlendiren adımlar attı. Mesela Ürdün, İsrail ile yapılan anlaşmadan çekildi. Ben İsrailli bir diplomatla konuşuyordum dün. “Bu bütünüyle ABD’nin elçiliği Kudüs’e taşımasıyla alâkalı bir durum” dedi. Aslında İran’ın imajı güçlendi Salman ile. Bu Kaşıkçı meselesinden sonra sadece Bin Salman’ın değil Suudi Arabistan’ın imajına çok büyük bir darbe vuruldu. Genelde de bütünüyle, Bin Salman’ın resmin genelinde olması İran’ı güçlendiren bir gelişme. Tabii ABD’nin de bunu hesaba katması gerekiyor. Bunlar burada da tartışılıyor. Yani: “Bin Salman bize ne veriyor? Değiştirilemez mi? Bir başkası gelemez mi?” diyorlar. Nihayetinde diğer prensler de ABD yanlısı. Trump’ın duruşu son birkaç gündür çok sertleşti. Amerikan istihbaratı Bin Salman’ın bu olayın arkasında olduğuna inanıyor. Bu söyleniyor. O anlamda da Trump’ı etkilemeye çalışıyor. Trump’ın bir parça söylemi değişti.
 
Ömer, Trump yıllar önce Sovyetlerle imzalanmış füze anlaşmasından çıkmayı istediklerini söyledi. Ulusal güvenlik danışmanı da gitti Putin ile görüştü. Nereden çıktı bu? Bu sorun bir kriz mi?
 
Ömer Taşpınar: Orta ölçekteki nükleer silahların anlaşması zaten uzun süreden beri devam eden bir meseleydi Rusya ve ABD açısından. Soğuk Savaş bittikten sonra başladı bu nükleer silahların ne yapılacağı. Soğuk Savaş sonrasında NATO genişledikçe, Rusya anlaşmayı ihlâl etmeye başladı. Dedi ki: “Ben bazı füzeleri hâlâ belirli yerlerde tutacağım”. ABD bundan son derece rahatsızdı; yürümeyen bir anlaşmaydı. Trump’ın söylemi de: “Yürümeyen bir anlaşmanın üzerinde durmanın bir anlamı yok”. Seçimlerle alâkalı olarak Rusya’ya sert pozisyonlar alabildiğini gösterme açısından da bu zamanlamayla yapıldı.
 
Buradan bir şey çıkar mı yani?
 
Ömer Taşpınar: İç politikaya yönelik olarak Trump Putin’e çok yakın söylemini biraz kırabiliyor. Buradan Rusya-Amerika kutuplaşmasında çok ciddi sorunlar çıkacağını düşünmüyorum. Sorunlar daha çok Ukrayna ve Suriye meselelerinde.
 
Gönül Tol: Trump geri adım atabilir. Kaldı ki zaten Ulusal Güvenlik Danışmanı da dedi ki: “Bunu bir öneri olarak getiriyoruz. Nihaî karar Trump-Putin görüşmesinde alınacak”. Böyle bir görüşme planlanıyor. Putin Washington’a gelebilir ya da Paris’te görüşebilirler. Amerika ve NATO müttefikleri arasında Trump başkan olduktan beri bir gerginlik var. NATO ülkeleri, “ABD NATO’ya ne kadar sadık?” sorusunu soruyor. Yapılan açıklama NATO ülkelerini çok ürpertmiş durumda. Menzilleri nedeniyle asıl Avrupa’nın güvenliğini sağlamak için atılmış bir adım bu. Dolayısıyla ABD’nin bu anlaşmadan çekilmesi, her şeyden önce Avrupa’yı tehdit eden bir durum. Amerika ile Avrupa’nın NATO ülkeleri arasındaki çatlağı artıracak bir gelişme bu.
 
Evet, biraz Türkiye konuşalım. Burada iktidar koalisyonunda işler biraz karışıyor diyelim. Yerel seçimlerde ittifak olmayacağını Bahçeli açıkladı. Gökçek’in MHP’nin adayı olabileceği iddiası güçlü bir şekilde ortaya atıldı. Ömer, sen ne diyorsun? Bunlar koalisyonda olabilen şeyler mi? Yoksa dağılma ihtimali var mı bu Cumhur İttifakı’nın?
 
Ömer Taşpınar: Erdoğan’ın çizgisi 2015’ten beri –Barış Süreci’nin çökmesinden beri diyelim– son derece ciddi milliyetçi bir kulvara girdi. AK Parti Kürt meselesi konusunda çözüm yanlısı iken, darbe sonrasından bu yana milliyetçi ve anti-Amerikan söylemle aslında MHP’nin hep durduğu yere geldi. MHP ile kurduğu ortaklık, daha önce AK Parti’nin kurmuş olduğu ortaklıklardan daha organik bir ortaklık. Milliyetçi-muhafazakâr yapıyı yansıtan daha organik bir birliktelik. Kolay kolay çatlamaz bu, diye düşünüyordum. Çatladığına henüz emin değilim. Sadece Devlet Bahçeli tecrübeli bir siyasetçi ve Türkiye’nin milliyetçi bir yöne girdiğini görüyor. Ve elini güçlü görüyor. “Bazı şeylerin daha fazlasını isteyebilirim, sadece bürokraside yer almaktansa bazı güçlü belediyeler alabilirim” diye elini güçlendiriyor ve bu bir pazarlık durumu olabilir. Dolayısıyla ben bu milliyetçi-muhafazakâr koalisyonun hâlâ devam edebileceğini düşünüyorum. Çünkü Erdoğan buna muhtaç. AKP her ne kadar büyük bir parti olsa da, ideolojik olarak MHP’den kopması çok mümkün değil. Anti-Amerikanizm, Batı, FETÖ, anti-Kürt hava çok güçlendi. MHP bunu AK Parti’ye karşı kullanabilir. AK Parti’ye “Siz yeterince milliyetçi değilsiniz” derse, buradan kârlı çıkan MHP olur.
 
Gönül Tol: AKP’nin Meclis’te çoğunluğa sahip olmaması — çok fark yok yani, birkaç sandalye, MHP ile… Ömer’in söylediklerine bütünüyle katılıyorum. MHP ile ortaklığı çok organik bir ortaklık. Ortak değerlerde bir ayrışma söz konusu değil. Ortada orijinal bir ürün var bir anlamda; Erdoğan onu taklit ediyor. Böyle bir ortamda MHP’nin güçlenmesi daha doğal bir sonuç. MHP olmadan da mevcut koşullarda Erdoğan siyaseten ilerleyemez. Çökeceğini zannetmiyorum. Çökse dahi Erdoğan’ın şu anda başka bir grupla koalisyon yapması söz konusu değil. Yani Kürtlere bir zeytin dalı atıyor ama, burada Erdoğan’ın organik partneri milliyetçiler. Dolayısıyla MHP ile işler yürümezse, en iyi alternatif İYİ Parti’dir. Türkiye’de milliyetçiliği körükleyen en önemli sebeplerden bir tanesi de, mâlûm, Suriye’de olanlar. Suriye’de henüz bir çıkışa gelmiş değil, ya da ABD’nin PYD ile işbirliği yakın zamanda bitecek gibi görünmüyor. Hal böyleyken Türk siyasetinde bir süre daha milliyetçilik güçlü bir damar olarak kalacak. Dolayısıyla Erdoğan milliyetçilere mecbur.
 
Evet, burada noktayı koyalım. Gönül Tol’a ve Ömer Taşpınar’a çok teşekkürler. Haftaya ben olmayacağım, ama Transatlantik Sedat Pişirici yönetiminde aynı gün aynı saatte olacak. İzleyicilerimize de bizi izledikleri için çok teşekkürler. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
08.11.2018 Trump ara seçimlerden sahiden yenik mi çıktı?
07.11.2018 Cihangir İslam neden hedefte?
30.10.2018 Siyaset neden ve nasıl bitti? Nasıl yeniden canlanabilir?
29.10.2018 Yaşadığım Cumhuriyet
26.10.2018 Cemal Kaşıkçı cinayeti unutuluyor mu?
25.10.2018 Melih Gökçek, Mansur Yavaş, AKP-MHP: Ankara’da neler oluyor?
24.10.2018 Murat Yetkin ile tüm yönleriyle Kaşıkçı cinayeti & Gökçek’in MHP’den adaylık ihtimali
24.10.2018 Transatlantik: Kaşıkçı cinayeti, ABD’de bombalı paketler & Cumhur İttifakı’nın geleceği
23.10.2018 AKP-MHP koalisyonunda son durum
22.10.2018 AKP-MHP: Yollar ayrılıyor mu?
08.11.2018 Trump ara seçimlerden sahiden yenik mi çıktı?
23.06.2018 Turkey's Troubles Continue as Elections Loom
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı