Transatlantik: Batı’nın referanduma bakışı, Trump-Erdoğan telefon konuşması & nükleer gerginlik

19.04.2017 medyascope.tv

19 Nisan 2017’de medyascope.tv’de Gönül Tol ve Ömer Taşpınar ile yaptığımız Transatlantik’i yayına Gamze Elvan hazırladı.

Merhaba iyi günler. Yine bir Transatlantik’te karşınızdayız, Washington’da Gönül Tol ve Ömer Taşpınar’la ağırlıkla referandumu konuşacağız. Öncelikle Gönül ve Ömer’in değerlendirmelerini ayrı ayrı alacağım, ardından orada bu olay nasıl yansıdı? Nasıl görülüyor? Ve Başkan Trump ve Erdoğan’ın telefon görüşmesini de kendileriyle konuşacağız. Eğer vaktimiz kalırsa Kuzey Kore ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki gerginliğe de değinmek istiyoruz. Arkadaşlar merhaba!
Gönül Tol: Merhaba Ruşen.
Ömer Taşpınar: Merhaba Ruşen.

Gönül, önce seninle başlayayım; senin New York Times’ta yazın çıktı. Referandumu yazdın, güzel bir yazı, ne dedin orada? Nasıl değerlendirdin?
Tol: Aslında pazar günü Erdoğan referandumdan galip çıkmasına rağmen aslında Erdoğan’ın tabanında oy kaybettiğini ve bu kadar köklü bir değişiklik için çok az bir oy oranı farkıyla kazanmış olmasının aslında meşruiyeti hakkında çok ciddi sorunlar yarattığını söyledim ve bunun ülke için aslında, ülkeye daha fazla kaos, daha fazla istikrarsızlık getireceğini söyledim. Bunun olmaması için artık çok bölünmüş ülkeyi yönetmek zorunda Erdoğan. Hep bölünmüştü, çünkü şundan da bahsettim: Erdoğan aslında bu bölünmüşlükten besleniyor. O agresif söylemi, toplumu bölen politikaları, hep birini ötekileştiren hep dışlayan, farklılaştıran düşmanlaştıran söylemi aslında ona seçimleri kazandırdı. Çünkü korku üzerine inşa etti bir sürü şeyi ve şundan da bahsettim, bu referandum, buradaki konuşmalarımızda da hep söylediğimiz şey; bir yıl önce bu kadar popüler olmayan bir durumken, halkın büyük bir çoğunluğu başkanlığa geçmeye “Hayır” derken, neden birden Erdoğan bu noktaya getirebildi? Bir başarı kazanabildi referandumda. İşte o korkuyu oynamasını ve 15 Temmuz’u referans verdim, Haziran 2015 seçimlerinden sonra PKK ile çatışmanın yeniden başlamasının ardından yine yeniden korkuya oynayarak halkı “Bu kaosu istemiyorsanız buna tek alternatif benim, istikrarsızlık istemiyorsanız buna tek alternatif benim” diyerek insanların korkularını körükleyerek başkanlık sistemini halka sattığını; fakat İstanbul gibi büyük şehirleri, özellikle İstanbul’u kaybetmesinin aslında tabanında bir erime olduğu anlamına geldiğini söyledim. Ve pozitif de bir notla bitirmek istedim, çünkü gerçekten artık geldiğimiz noktada ümitli olmak çok güç maalesef; fakat ümitli de olmak istiyoruz ve şunu söyledim; pragmatik bir lider olduğunu düşündük hep Erdoğan’ın, eğer gerçekten pragmatik ise şunu görmesi gerekiyor: Artık istediğini de aldı, bu ülke yönetilebilir olmaktan çıkıyor artık. Bu bir seçim değildi, yani dört yıl için seçilmedi, bir hükümet seçilmedi; bu bir referandumdu. Artık bundan sonra gelecek jenerasyonların hayatını belirleyecek, çok köklü değişiklikler yapılan bir referandumdu. Bunun için bu bir ulusal bir yüzleşme olması gerekirken neredeyse iki kişiden biri karşı çıkıyor ve bu şekilde bir dayatmayla sağlıklı bir şekilde, sağlıklı bir toplum inşa edemezsiniz. Böyle bir toplumu sağlıklı bir şekilde yönetemezsiniz ve bunun için Erdoğan’ın yapması gereken şeylerin her şeyden önce o agresif tonundan vazgeçmesi gerektiğini; insanlara artık birini diğerine düşman etmekten, artık toplumu bölmekten, germekten, siyaseti yermekten vazgeçmesi gerektiğini ve hatta Kürt bölgelerinden oy aldı, bunu kayda geçirirse –ki bir konuşmasında referans verdi– tabii bunu alıp nasıl strateji izleyeceğini bilmiyorum ama ümit ettiğim şunu düşünmesi: Bu kadar düşmanca bir ortamda dahi Kürtler arasında oyumu artırdıysam, Kürtler hakikaten ümitsiz demektir. Yani ümitsizce barış istiyorlar demektir ve barış masasına dönmek, hem Türkiye’nin imajı açısından hem bir parça o toplumsal uzlaşıyı yaratmak açısından önemli. Böyle bir pozitif notla bitirdim yazımı.

Evet, Ömer, sana da aynı referandumu soracağım; ama önce, sonuç seni şaşırttı mı?
Taşpınar: Sonuç beni şaşırtmadı aslında, çünkü eğer “Hayır” çıksaydı şaşıracaktım. “Hayır”ın çıkması için de bir önceki programda konuştuğumuz gibi “Hayır”ın yüksek bir dozda kazanması gerekiyordu; zira böyle çok yakın olduğu durumda maalesef seçimde bazı sorunlar olabileceğini, YSK ile yaşanan meselelerin olabileceği konusunda endişelerim vardı. Dolayısıyla genel hatlarıyla beni çok şaşırtmadı. Gönül’ün tespitlerine katılıyorum, tabii ideal olan bu referandumda çok güçlü bir “Hayır”ın çıkmasıydı. Normal şartlarda, Türkiye eğer bir darbe geçirmemiş olsaydı, normal bir ülke olsaydı kamuoyu yoklamalarının 2013-2014’te gösterdiği gibi %60-65 “Hayır” çıkması en iyi senaryo olacaktı. Bu senaryo gerçekleşmediğine göre %51 ne anlama geliyor? Ona bakmak lazım. Tam tersi olsaydı, eğer çok küçük bir “Hayır” çıksaydı, %51-52 çıksaydı ki bu dediğim gibi hile karışabileceği için çok zor olacaktı, Erdoğan bu “Hayır”ı kabul etmeyip, geçen sefer Haziran seçimlerinde yaptığı gibi 2015’te tekrar seçime götürebilecekti. Şimdi %51 “Evet” son derece zayıf bir “Evet” ve Erdoğan’ı da her ne kadar da belli etmese de –ki fotoğraflardan biraz belli oluyor yüz ifadesinden–, tedirgin eden bir “Evet”. Bu tedirginlik ne getirir şimdi? Yani bir meşruiyet arayışı olur mu? Olmaz mı? Buna bakmak gerekiyor. Bu %51 en azından şunu gösteriyor: 2019’a kadar seçim olmayacak gibi. Tabii çok kesin konuşmamak gerekiyor, ama Erdoğan’ın söylemleri şu anda biraz olsun tedirginliğine rağmen rahatlamış durumda; istediği oldu, başkanlık sistemine geçiliyor ve 2019’a kadar bu ülkede bir seçim olmayacak. Ama 2019’da hemen projelerden bahsetmeye başladı, yani 2019’u nasıl kazanacağı konusunda endişeleri var Erdoğan’ın. 2019’da bu senaryo, bu tablo gösterdi –ki bu büyük bir tablo– eğer muhalefet birleşebilirse yani güçlü bir birlik olursa Erdoğan’a karşı, 2019’da Erdoğan’ın kazanması çantada keklik değil. Özellikle ekonomi iyi gitmezse, terörizm devam ederse, ülke bu kadar kutuplaşmaya devam ederse 2019’da %55’le kazanması kolay değil. Karşısına muhtemelen seçim sistemine bağlı olarak bir isim çıkacak. Yani iki turlu bir başkanlık sistemine gidiyor artık Türkiye. Aslında ilginç bir duruma giriyor, çünkü normalde Erdoğan eski sistemde, parlamenter sistemde seçimleri rahat kazanabiliyordu; ama başkanlık sisteminde belki o kadar rahat kazanamayacak, çünkü sistem karşısına tek bir aday çıkması işi zorlayacak. Yani herkes diyecek ki “Ancak ve ancak birleşebilirsek Erdoğan’a karşı bir şansımız olabilir” Şu şartlarda bile, bugünün şartlarında bile %49 çıkarması o yüzden muhalefetin bir başarısı, ama 2019’da belki daha da büyük bir başarı elde edilebilir, karizmatik, herkesi birleştiren bir lider çıkarsa ve bu lider ikinci turda mesela, birinci turda belki kazanamayabilir Erdoğan birinci turda %48 aldı diyelim, diğer lider de %45 aldı, başka biri de %5-6 aldı. Bu durumda ikinci tura kalınacak. İkinci turda bu sefer halk, iki lider arasında seçim yapacak. Bu şartlarda Erdoğan’ın seçim kaybetmesi daha kolaylaşıyor bence. Dolayısıyla Gönül’ün dediği gibi birazcık iyimser bitirmek istiyorum analizimi; belki de 2019’da Erdoğan tahmin etmediği bir seçim yenilgisiyle karşılaşabilir. Ekonomi iyi gitmezse, terörizm devam ederse, bu kutuplaşma devam ederse, Erdoğan’ın, Türkiye’nin önümüzdeki 15 yılına damgasına vurması çantada keklik ve garanti değildir.

Gönül, sizin görüşlerinizi aldık. Orada nasıl değerlendirildi genellikle? Medya? Benim gördüklerimde, genellikle, “Türkiye’de demokrasinin artık sonu” gibi yaklaşımlar öne çıktı. Sen neler görüyorsun, duyuyorsun?
Tol: Evet Ruşen, hem referandumdan bu yana oturumlara katılıyoruz ve referandumla ilgili çıkan yazıları takip ediyoruz. Çok ciddi bir şey hissiyatı var, yani bir taraftan bir şaşkınlık yok tabii, hatta burada bir Türk gruba Türk olmayan birkaç tane gazeteci geldi, dünkü toplantılardan bir tanesinde. Biz kendi aramızda bunu hararetle tartışırken dediler ki: “Niye şaşırıyorsunuz? Gerçekten bekliyor muydunuz ‘hayır’ kampanyasını? Erdoğan’ın buna müsaade edeceğini düşünmüş müydünüz? Gerçekten adil bir seçim olacağını mı düşünüyordunuz?” Böyle bir hava var. Dolayısıyla bir şaşkınlık yok, tabii ki Erdoğan kazanacaktı, kazanacağından emin olarak bu işi başlattı, diğer türlü hiç bu işe girmezdi hissiyatı hâkim ve aynı zamanda tabii o hep Erdoğan’ın çok eleştirdiği –diyor ya: “Bütün dünya bize karşı” diye bir şey var– Türk demokrasisi için bu artık son çıkıştı, yani tünele girmeden önce son çıkıştı düşüncesi var ve buna dair pek sık, işte Foreign Policy’de çıktı, Washington Post’ta çıktı, benim yazımın çıktığı gün New York Times’ta bir başyazı çıktı, o da benzer bir yazıydı ve tabii şey vurgusu da var, yani Türkiye artık gittikçe bizim güvenemeyeceğimiz bir müttefik haline de geliyor vurgusu var ve bunu da şu çerçevede daha sık yapıyorlar, dün yine katıldığım bir toplantıda sorulan sorulardan yola çıkarak bunu söylüyorum; Trump aradı mesela, Trump’ın aramış olmasına bir sürü insan, cumhuriyetçi kesimlerden insanlar çok kızdı ve dediler ki “Zaten birincisi meşruiyeti sorgulanabilir bir referandumdu bu; Erdoğan’ın henüz daha resmi bir açıklama yapılmadan Yüksek Seçim Kurulu’ndan çıkıp zaferini ilan etmesi çok hataydı. Şaibeli bir süreç iken Trump’ın bunu araması, Erdoğan’ın istediği meşruiyeti ona vermiş oldu uluslararası anlamda ve biz yanlış yaptık” düşüncesi ve söylemi hakim. Fakat tabii bir sonraki kertede sorulan soru “Peki şimdi ne olacak? Nasıl çalışacağız bu müttefikle? Zaten uzunca bir zamandır diktatörleşen bir Erdoğan var, bundan sonra ne yöne dönecek? Özellikle Türk-Amerikan ilişkileri ne yöne dönecek?” Yani benim şahsi kanaatim de bundan çok etkilenmeyeceği; çünkü Trump zaten başından beri söyledi, dedi ki: “Benim hiçbir ülkenin içişlerine karışmaya niyetim yok. Benim önceliklerim belli, IŞİD’le çatışacağım. Bu konuda bana yardımcı olduğu sürece müttefiklerimle yakın ilişki içerisinde olmaya devam edeceğim. Onun dışında çok demokratikleşme vs. benim ilgilendirmiyor” dedi. Şimdi yönetimden gelen mesaj bu; ama birkaç gündür benim konuştuğum insanlarla ve özellikle röportaj için arayan gazetelerin sordukları sorulara istinaden algıladığım şey şu: Bu kez bu yönde gidilmesine taraftar olmayan çok büyük bir kesim var, Türkiye’yi izleyen. Yani bugüne kadar çok ciddi bir tepki gelmedi Washington’dan Erdoğan’ın aşırılıklarına, ama artık bunu yapmak gerekiyor; çünkü diğer türlü istikrarsızlığa giden hızla giden bir Türkiye var ve istikrarsız bir Türkiye’yle Amerika’nın hiçbir konuda çalışması mümkün değil. O yüzden bugüne kadar sessiz kaldı, Erdoğan hapse tıkarken, hiçbir eleştirel sese izin vermezken, medyayı bütünüyle kontrol ederken hiç ses çıkmadı Washington’dan, Obama yönetiminden de; fakat bu devam ettirilebilir bir strateji değil hissiyatı var burada.

Ömer’e soracağım; Ömer, Obama görüşmesinin ardından Dışişleri bunun anlamının kutlama olmadığı yolunda bir açıklama geldi, haberin vardır. Hangi açıklamayı ciddiye almamız gerekir?
Taşpınar: Trump demek istediğin değil mi Ruşen?

Evet.
Taşpınar: Şimdi aslında Obama’dan bahsettin, ben de Obama’dan kısaca bahsetmek istiyorum: “Obama iktidarda olsaydı arar mıydı?” diye kendi kendime sorduğumda aslında Obama da telefon ederdi muhtemelen; belki bir gün beklerdi ve telefon edip tebrik ettikten sonra kucaklayıcı olmasını, bazı endişeler duyduklarını uluslararası örgütlerin raporlarından, onu da dile getirirdi fakat Obama bile Trump’tan farklı bir şekilde hareket etmezdi. Amerika’da gördüğümüz şu anda Obama’dan Trump’a belirli bir devamlılık var, sistemin belirli bir devamlılığı var ve bu devamlılığın aslında realist bir dış politika devamlılığı, yani Türkiye’de ister Erdoğan olsun, ister başka bir parti olsun, isterse darbe olsun –Mısır örneğinde gördüğümüz gibi, Amerika’nın Mısır’la ilişkilerinde gördüğümüz gibi– kim olursa olsun Amerika’nın Türkiye’yle çalışmama gibi bir lüksü yok. Yani sırf dış politika meseleleri, jeostratejik denklemler, dış denklemler, dış dengesi nedeniyle çalışmak zorunda. Dışişleri bakanı her zaman olduğu gibi birazcık kötü polisi oynayabilir. Yani der ki, “Endişeliyiz, bazı raporlar var ama Beyaz Saray sonuçta daha dengeleyici, realist bir politika izleyebiliriz. Bunlar nihayetinde önemli değil, Amerika’dan gelen tepkilere göre Türkiye’de bir değişiklik olmayacak şu aşamada. Türkiye’de demokrasinin geleceği açısından bence bütün dinamikler içeriye bağlanmış durumda. Yani ne Avrupa Birliği ne Amerika, çok fazla bir etkide bulunacak değil Türkiye’nin iç dinamiklerine.

Ömer, Avrupa Birliği demişken, AB’nin buna tavrı ne olur? AB’yi de bilen birisi olarak soruyorum sana. Şu âna kadar herhangi bir kutlama gelmedi oradan.
Taşpınar: AB’nin tavrı, Türkiye’deki iç gidişata bağlantılı olarak belirlenecek Ruşen. Şu anda AB içinde çok ciddi bir kızgınlık var Türkiye’ye karşı, hayal kırıklığıyla beraber bir kızgınlık var. Tayyip Erdoğan’ın daha seçim gecesi idam cezasından bahsetmeye başlaması, bu konuda referandumdan bahsetmesi, ertesi gün AB konusunda da bir referandumdan bahsetmesi gösteriyor ki, Türkiye’deki popülist milliyetçilik, bu Avrasyacı Batı-karşıtı gidişat devam edecek gibi gözüküyor. Yani Erdoğan bir şekilde maalesef hâlâ bu konuda birleştirici bir dil kullanmıyor, kutuplaştırıcı bir dil kullanıyor. Bu Batı’yı rahatsız ediyor, Batı’yla ilişkiler dediğim gibi Amerika boyutu her zaman daha stratejik dengeler üzerinden gidecek, ama Avrupa Birliği’yle şu anda bir kopuşa doğru gidiyoruz, çok ciddi bir kopuşa doğru gidiyoruz. Bu mülteci meselesi olmasa, Suriyeli göçmenler meselesi olmasa çok daha sert bir tepki gösterebilir Almanya bile. Almanya duruyorsa şu anda mülteci meselesi nedeniyle duruyor, Merkel iktidarda olduğu için duruyor. Merkel gidip Sosyal Demokratlar, Yeşiller gibi bir iktidar ortaya çıkarsa daha da sertleşebilir Almanya’nın politikası. Fransa’da ise her şey seçimlere bağlanmış durumda; İngiltere artık AB’de yok, Türkiye’nin AB macerası bence çok beklenmedik derecede, çabuk bir şekilde sona doğru gidiyor. Yani bu hele Türkiye’de bir referandum olursa bu konuda, idam cezası gelirse nihayetine varacak bu AB maceramız. O nedenle NATO bizim Batı’da bağlantılı olduğumuz tek kuruluş olarak kalacak. Türkiye-NATO ilişkileri, AB’nin bu kadar ümitsiz bir yere geldiği noktada daha da önem kazanacak, Türkiye-Amerika ilişkileri daha da önem kazanacak, diyebiliriz.
Tol: Ruşen, bir şey ekleyebilir miyim müsaadenle? Bu Avrupa konusunda bir şey eklemek istiyorum: Şimdi dikkat edersen eğer, Avusturya, Almanya, Danimarka, Hollanda en yüksek “Evet” oylarının çıktığı ülkeler bunlar ve referandum öncesinde en çok sorun yaşanan ülkeler. Kimdi bu ülkeler? Ak Parti yetkililerinin gelip bu ülkelerde referandum çalışması yapmasına izin vermeyen ülkelerdi bunlar. Şimdi şöyle bir tartışma var Avrupa ülkelerinde: Birincisi, bunun kesinlikle şunun hakkını teslim etmek gerekiyor; dedik ya, “Erdoğan düşmanlıktan besleniyor” diye; inanılmaz bir stratejiydi. Yani bu şekilde kabul edilmeyeceklerini bilmesine rağmen göndermesi, Dışişleri Bakanı’nı göndermesi vs. ve onların kabul edilmemesi oradaki Türk toplumunu harekete geçirdi ve “Evet” oylarını direkt artırdı. Dolayısıyla çok iyi stratejiydi Erdoğan için bu. Fakat bu yaptığı şey aslında oradaki Türk toplumunun durumunu daha da güçleştirecek, neden? Çünkü şu anda Avrupa’da şu tartışılıyor, özellikle “Evet”in en yüksek çıktığı ülkeler şunu tartışıyorlar; buradaki Türkler zaten çok ciddi entegrasyon problemleri var. Bu “Evet” bize şunu gösteriyor: Buradaki demokratik haklardan yararlanarak, yani Avrupa’daki özgürlük, demokrasinin bir taraftan tadını çıkarıyorlar, ama diğer taraftan anti-demokratik olduğu çok net, Türkiye’yi hızla otoriterleşmeye götüren, diktalaştıran bir referanduma “Evet” oyu veriyorlar. Ve bunu çok problemli görüyor Avrupa hükümetleri ve toplumları. Mesela Almanya’da şimdi muhafazakârlar şöyle diyorlar: “Biz yeniden çifte vatandaşlık konusunu görüşmeliyiz belki de. Belki de çifte vatandaşlık verilmemeli bu insanlara.” Şimdi orada da tabii seçim ortamına girildiğini düşündüğümüz zaman, Erdoğan’ın hamlesi kendisine oy getirdi ve muhtemelen başka bir önemi yok onun dünyasında; ama orada zaten marjinalize olmuş, zaten ayrımcılığa tabi olan Türk toplumunun hayatını daha da güçleştiriyor. Bence bunun uzun vadede etkileri olacak, bunu da tartışmak gerekiyor.

Ömer, konuyu biraz değiştirip Kore’yi sormak istiyorum sana, Kuzey Kore’yi. Biz referandum meselesinden fazla ilgilenemedik, bu olay ciddi mi hakikaten?
Taşpınar: Şimdi Kuzey Kore meselesi aslında radarda çok gözükmemekle beraber belki de şu anda Trump yönetiminin, Trump dış politikasının önündeki en zor test, mesele ve bana göre gerek Trump’ın Suriye’de bundan iki hafta önce attığı füzeler, gerek Afganistan’da bu kullandığı büyük bomba, Kuzey Kore’ye “ayağını denk al” mesajları. Başkan Yardımcısı Pence, Kore’deydi daha geçenlerde, dün de Japonya’daydı ve çok sert mesajlar veriyordu Güney Kore’den de Japonya’dan da Kuzey Kore’ye: “Artık sabrımız tükeniyor”. Stratejik sabır politikası izledi bundan önceki Amerikan yönetimleri. “Bu stratejik sabır politikası, artık sabrımızı taşırmaya başladı” diyor ve çok sert bir şekilde aslında askerî yöntemlere başvurabileceklerini gösteriyor, anlatıyor. Öte yandan Kuzey Kore’nin nükleer çalışmalarını sabote etmek için çok ciddi belirli siber atak yapıyor Amerika. Tıpkı İran’ın nükleer projesini gerileten siber atakları olduğu gibi geçmişte, bu sefer de Amerika’nın Kuzey Kore’nin bilgisayarlarına, nükleer sistemlerine virüs sokma amaçlı sabotaj eylemleri var ve bu iki gün önce atılan füzenin atıldıktan birkaç saniye sonra patlaması da bir bakıma sabotaj eylemlerinin başarılı olduğunu gösteriyor bence. Yani Amerika aslında bir savaşa girmekten ve bombalamaktansa Kuzey Kore’yi, öyle yüksek teknolojisi, siber ataklarıyla, sabotaj eylemleriyle de durdurmaya çalışacak; bir de bu arada Çin’in üzerine çok ciddi baskı kuruluyor. Çin’in üzerine Kuzey Kore’ye daha fazla ekonomik baskı olması için bir şekilde diplomatik açıdan etkilemeye çalışıyor Çin’i; fakat Çin’in de meselesi şu: Daha fazla ekonomi baskı demek, Kuzey Kore’de rejimin çökmesi demek. Rejim çökerse de milyonlarca Kuzey Koreli Çin’e doğru göçmen olarak gelmeye başlayacak, çünkü ülke neredeyse açlık sınırında. Bu nedenle Çin de Kuzey Kore’yi istikrarsızlaştıracak, destabilize edecek bir politikadan çekiniyor, çok fazla Amerika gibi sert girmek istemiyor topa. Fakat şunu söyleyebiliriz; Amerikan dış politikasında Kuzey Kore şu anda diğer bütün meselelere göre aslında daha aciliyet teşkil ediyor; gerek Suriye olsun gerek Irak olsun gerek IŞİD’le mücadele olsun gerekse Afganistan olsun, Kuzey Kore konusunda bir endişe var çok.

Evet, toparlarken Gönül, hiç sözünü etmedik bu hafta ama, Suriye-Irak bölgesinde ilginç bir şeyler yaşanıyor mu? Durgunluk var sanki.
Tol: Keşke ilginç şeylerin yaşanmadığı bir gün olabilse bölgede. Şimdi tabii İdlib etrafında bir hareketlilik var. Hep şu söyleniyordu; Halep’ten sonra artık rejim ve rejimi destekleyen güçlerle Rusya İdlib’e saldıracak; şimdi bu tartışılıyor. “İdlib’de ne olacak? Bir sonraki adım ne olacak?” tartışması var. “Bu çerçevede Türkiye’nin staretejisi ne olacak?” tartışması var. Tabii burada en önemli konulardan bir tanesi Kuzey Kore’ye de belki bağlayabiliriz, Ömer’in dediği gibi Kuzey Kore gerçekten çok önemli bir yer teşkil ediliyor Trump’ın dış politika tartışmasında, ama Suriye’ye de şöyle bağlayabiliriz bunu; aslında Kuzey Kore’ye karşı saldırıdan bir ipucu alacak güya, Trump’ın dış politikada nasıl bir adım atacağına dair. Suriye müdahelesinden sonra herkes dedi ki, Trump için dendi ki: “Sürprizler yaparak askerî güç kullanabilen bir lider olacak”. Dolayısıyla Kuzey Kore’ye Suriye çerçevesinden bakanlar diyorlar ki: “Suriye’de de bir şeyler yapabilir, askerî adım belki bir kerelik bir adımdır, ama çok daha agresif bir politika izleyebilir”. Rusya’yla birlikte ne yapacağız? Rusya’yla İdlib’de ortak siyaset yürütülebilir mi? Bu çerçevede de Türkiye nasıl bir tepki verir? Halep’te olduğu gibi, Halep’i resmen rejim güçlerine terk etti Türkiye, bir anlaşma yapıldı Rusya’yla, İdlib’de ne olacak? O yüzden İdlib ve etrafında olanlara dikkat etmek çok önemli. İlginç olan şey ne olur? Bence bu bir sürü şeyi belirleyecek, Türkiye’nin askerî varlığını belirleyecek, Trump’ın Rusya’yla nasıl bir angajman içinde olacağını ve Suriye politikasını belirleyecek, ona dikkat etmek gerekiyor.

Evet, burada noktayı koyalım. Transatlantik’i noktalıyoruz. Gönül Tol ve Ömer Taşpınar’a çok teşekkürler. İzleyicilerimize de bizi izledikleri için teşekkür ediyoruz. Haftaya da kaldığımız yerden devam edeceğiz. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

15.09.2017 Kürdistan referandumu ve Türkiye
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
29.08.2015 Interview with the Director of Religious Affairs Mehmet Görmez on Salafism, ISIS and Turkey (full text)
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı

Son makaleler (10)
15.09.2017 Kürdistan referandumu ve Türkiye
14.09.2017 Hatun Tuğluk'un cenazesine saldırı: Faşizmin sıradanlaşması ve gündelik hale gelmesi
13.09.2017 Levent Gültekin ile söyleşi: Erdoğan ve Ak Parti’nin geleceği
13.09.2017 Transatlantik: Çağlayan’a ABD’de tutuklama kararı, Türkiye’nin S-400 alım kararı & Kürdistan referandumu yapılabilecek mi?
12.09.2017 Suriye fiyaskosunun faturasını kim, nasıl ödeyecek?
07.09.2017 Cemaatleri ne yapmalı?
06.09.2017 Şerif Hoca’nın ardından
25.08.2017 CHP Lideri Kılıçdaroğlu skype üzerinden medyascope’a konuk oldu
24.08.2017 İslamcılığın Türkiye’de bir geleceği var mı?
23.08.2017 Transatlantik: Mattis neden Türkiye’de? Beyaz Saray’da istifalar, Suriye’de yeni aktör: Mısır