Transatlantik: ABD’de Müslümanlara vize yasağı, İran nükleer anlaşmasının geleceği & Suriye’de Kürtlere silah yardımı

03.02.2017 medyascope.tv

3 Şubat 2017’de medyascope.tv’de Gönül Tol ve Ömer Taşpınar ile birlikte yaptığımız Transatlantik’i yayına Şükran Şençekiçer hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Transatlantik’le karşınızdayız. Yine Gönül Tol ve Ömer Taşpınar’la, Washington’la konuşuyoruz. Ama bu sefer yan yana değiller, ayrı ayrı ikisiyle aynı anda Skype’tan konuşacağız. Arkadaşlar merhaba.
Gönül Tol ve Ömer Taşpınar: Merhaba Ruşen.

Çok konuşacak şey var ve Türkiye’yi pek az konuşabileceğiz. Çünkü sizin başınızda yeni bir başkan çok hızlı başladı ve çok hızlı gidiyor, sert gidiyor. Bugün bir konuşma yapmış ve orada ne demiş? “Merak edecek bir şey yok, benim böyle sert telefon konuşmaları yapıyor olmamı takmayın. Çünkü dünya düzenini yeniden kuruyoruz. Her şey yoluna girecek merak etmeyin” diyor. Belli ki orada, ABD’de çok büyük bir tedirginlik var. Şimdi bu Müslüman ülkelere yasak meselesini ağırlıkla konuşacağız, vize meselesini de. Gönül, bu tedirginlik, “Merak etmeyin, endişeye mahal yok” demesi… Herhalde orası bayağı bir karışmış durumda, değil mi? İnsanlar, hatta oy verenler de dahil olabilir bir anlamıyla, Trump’ın peş peşe gelen açıklamaları, uygulamaları, kararları alt üst ediyor orayı galiba, değil mi? Galiba diyorum ama, biz de buradan görüyoruz.
Tol: Aslında emin değilim oy verenlerin bu durumdan çok rahatsız olduğuna. Fakat Washington’daki o establishment denen grup gerçekten çok rahatsız. Özellikle uluslararası ilişkilerde, diplomasi konusunda takındığı sert tavır, sert tutum herkesi endişelendiriyor. Ve özellikle söylem niteliğindeki bu sert tavrı herkesi endişelendiriyor. Fakat diğer taraftan şunu diyen insanlar da var: (…) Trump sert söylemine devam edecek, tabanına mesaj verecek. Fakat mesele bunu siyasete dönüştürmesine geldiğinde bürokratları Trump’ı dengeleyecek bir rol üstlenecek ve bu sert söylemler siyasete dönüşmeyecek diyenler var. Tabii bu rahatlatıcı. Ben de sanki ikinci tarafa daha yakın gibiyim. Bunun örneklerini konuşabiliriz. Çok sert şeyler söylemesine rağmen aslında siyaset düzeyinde Obama’dan çok da farklı bir siyaset izlemiyor. Şu geldiği, başkan olduğu birkaç günde yapılanları, siyaset düzeyinde yapılanları düşündüğümüzde aslında bunun, bu sert söylemlerin siyasete dönüşmeyeceğini söylemek mümkün. Mesela Birleşmiş Milletler’de biliyorsun Rusya’nın Trump’a karşı çok şey bir tutumu vardı, geleneksel olmayan bir tutumu vardı. Rusya’yla çok yakın işbirliği içinde çalışacağını söylemişti. Fakat Amerika’nın BM nezdindeki temsilcisinin Güvenlik Konseyi’nde yaptığı ilk konuşmasında Rusya’yı uyardığını gördük. Ve yaptırımların kaldırılmayacağını, Ukrayna’da pozitif adımlar atılmadığı sürece, Kırım’dan askerin çekilmediği sürece Rusya’ya yaptırımların kaldırılmayacağını söyledi. Dolayısıyla aynı şekilde İsrail konusunda da, İsrail’e karşı son derece yakın bir söylem geliştirmişti Trump. Fakat Beyaz Saray yaptığı açıklamada Doğu Kudüs ve Batı Şeria’daki Yahudi yerleşkelerinin inşasının barış sürecini sekteye uğratacağını söyledi. Dolayısıyla aslında Obama yönetiminden çok farklı bir siyaset izlenmeyecek gibi siyaset düzeyinde. Fakat Trump bu ateşli söylemine devam edecek ve temel olarak bunu tabanına verdiği bir mesaj olarak görüyorum ben.
Ömer, sen Gönül’ün bıraktığı yerden katılıyor musun? Çünkü birazdan geniş bir şekilde konuşacağımız Müslüman ülkelere vize uygulaması, vize yasağı hatta, içeriye girmelerinin engellenmesi yepyeni bir şey. Onu ayrıca konuşacağız, ama Gönül’ün dikkat çektiği Ukrayna meselesi ve İsrail meselesi gerçekten bu anlamda eski politikanın devamı gibi görülüyor. Ama Obama çizgisinden çıkacağı yerler olmayacak mı?
Taşpınar: Üç tane temel yer var mesela görebildiğimiz çıktığı. Bir tanesi serbest ticaret anlaşmaları. Asya’yla olsun, Avrupa’yla olsun, NAFTA olsun yani Kuzey Amerika’daki serbest ticaret anlaşması olsun, burada Obama politikalarından bambaşka bir yere getirecek, orası belli. Zaten Asya’yla ticaret anlaşmasını şimdiden feshetmiş durumda. NAFTA’nın yeniden konuşulmasını istiyor. Meksika’yla duvar konusu son derece ciddi ve tabanı son derece heyecanlandıran bir konu bu. Duvarın hatta Meksika tarafından ödenmesi meselesi Meksika’yla bir kriz yarattı. Orada da Obama’dan farklı bir şey izlediği ortada. İran konusunda da çok daha sert giriyor topa.

Evet onu ayrıca konuşmayı düşünüyorum kafamdaki planda. İstersen böyle bir cümle etmiş ol, onu sonra bilahare… Çünkü önemli bir husus.
Taşpınar: Gönül’ün söylediği şu açıdan mantıklı: Amerika’da halk bir infial halinde değil. Sol kesim ve establishment çok kızmış durumda. Bürokrasi kızıyor Trump’ın politikalarına. Yedi Müslüman ülkeye getirilen seyahat yasağı meselesi…, aslında Obama’nın belirlediği ülkelerdi bunlar. Bu ülkelere zaten Obama döneminde konmuş belli sınırlamalar vardı. Trump’ın yaptığı, kampanya döneminde verdiği sözü yerine getirmek oldu. Dedi ki bir süre boyunca: “Ben hem göçmen almayacağım, hem de bu yedi ülkeye –bunlar El Kaide ve IŞİD’in örgütlendiği yerler– vize olmasına rağmen bu ülkelerden gelecek kişilere karşı bir yasak getireceğim. Ve kamuoyu yoklamalarına göre halkın yüzde 50’ye yakını –49’a 48 bölünmüş durumda– bu yasağı destekliyor. Tabii bu yasağa kim karşı çıkıyor? Bu yasağa Dışişleri Bakanlığı’ndaki Demokratlara yakın bürokratlar –mesela bin kişi imza topladı– karşı çıkıyor. Üniversiteler, medya, yargı, çeşitli federal hükümet savcıları dava açtı bu Amerikan Anayasası’na aykırıdır diye. Yani Amerika’daki merkez sola yakın, Demokratlara yakın kesimler tabii ki karşı çıkıyor. Fakat halkta çok ciddi bir sokağa çıkıp protesto etme hali sadece militan kesimde var. Basın kızıyor buna. O nedenle Trump’ın karşısında şöyle bir fırsat var: Diyor ki “Ben kampanya sırasında söylediğim şeyleri yapıyorum. Seçimleri kazandım. Herhalde benden kampanyada yalan söylememi beklemiyordunuz. Serbest ticaret konusunda olsun, Müslüman ülkelere getirilecek yasak konusunda olsun, ben söylediğimi yapıyorum. Bana destek verenler de benim arkamda” diyor.

Peki Gönül, Trump’ın Müslüman ülkelere getirilen yasak ve bunu savunma şekli ve İslam konusunda ettiği laflar vs., bütün bunlardan tamamen bir İslam-karşıtı, sadece İslam kaynaklı radikal hareketlere karşı olmanın ötesinde İslam dinine ve Müslümanlara karşı lider profili çıkmıyor mu?
Tol: Evet çıkıyor. Zaten hatırlarsan kampanya sırasında Hillary Clinton’ın çok üzerine gitmişti Trump. Demişti ki “Radikalliğe radikallik demiyor Hillary Clinton” demişti. Ve Hillary Clinton ince bir çizgi çekmişti söylemine. “Radikal İslamcı hareketlere karşıyım” demişti. Yani İslamcı hareket diyerek aslında siyasî bir ideoloji olarak radikal İslamcılığa karşı olduğunu, bir din ve kültür olarak İslam’a karşı olmadığı ayrımını yapmıştı Hillary Clinton. Fakat Trump bu ayrımı yapmamıştı. Dolayısıyla evet, İslam-karşıtı bir lider profili çıkıyor ve Amerika’nın Ortadoğu’daki müttefikleriyle ilişkisini bu ne derece karıştıracak sorusu burada da çok sorulan bir soru. Bana kalırsa mesela Türkiye’ye bakın. AK Parti’nin izlediği, Trump geldiğinden bu yana son derece pozitif bir resim çiziliyor yeni Amerikan yönetimine dair. Ve Trump’ın bu İslam-karşıtı profili arka-plana itiliyor. Aynı şekilde Körfez ülkeleri de. Müslüman dünyasına baktığınızda buna çok fazla tepki verilmediğini görüyorsunuz. Muhtemelen yine düşünülen şey “Trump böyle bir profil çizebilir, fakat bu siyasete dökülmeyecek” beklentisi olabilir. Fakat bu gördüğümüz kararnameyle birlikte aslında bunun siyasete dönüşeceğini söyleyebiliriz. Bunun da Ortadoğu’daki Amerikan müttefikleriyle Amerika’nın ilişkisini ne yönde şekillendireceğini göreceğiz. Bölgedeki ülkeler pragmatik bir siyaset mi izleyecekler? Bunu arka plana atıp, “Bu bir söylemdir biz işimize bakalım, jeostratejik çıkarlarımız ölçüsünde konuşalım” mı diyecekler? Yoksa bu bir problem mi olacak? Göreceğiz bunu.

Ömer, şunu sormak istiyorum: Hatırlarsın benim de Washington’da olduğum zamanlar Bush’un yönettiği ve neo-con’ların, yeni muhafazakârların egemen olduğu dönemlerde birtakım İslam düşmanı olduğu bilinen insanlar vardı; ama bunlar neo-conlar tarafından bile çok fazla öne çıkarılmazlardı. Birazcık tetikçi gibi kullanılırlardı. Ama geçen New York Times’ta uzun bir yazıda okudum. Bunların bazıları şu dönemde çok öne çıkmış. Mesela ilk aklıma gelen Frank Gaffney idi değil mi? Yanlış söylemiyorum adını. Mesela o tür insanların Trump’la beraber öne çıktığı söyleniyor ve –o yazıyı sen de görmüşsündür, uzun bir yazıydı– birtakım “Amerika’daki İslamlaşmaya Son Platformu” gibi, adlarından da belli olan kurumların yeni yönetimde bayağı etkili olduğu, doğrudan ya da dolaylı etkili olduğu gibi bir şey çıkıyor, haberler çıkıyor. Bu tür insanlar hakikaten politikaların… hem dış politikada, bir de olayın iç politika boyutu var tabii. Amerika’da yaşayan çok ciddi bir Müslüman nüfus var ve bunların da geleceğe yönelik birtakım kaygıları herhalde var. Bunlar etkili olur mu? Yoksa belli bir yerden sonra işler normalleşir ve İslam-karşıtı atmosfer durulur mu?
Taşpınar: Ruşen, aylardan beri konuştuğumuzda Trump’ı, hep şunu konuşuyoruz: Trump’ın radikal fikirleri olduğu, etrafında da son derece radikal insanlar topladığı, yani Amerika’nın teamüllerinden, buradaki düzenden kopuk, medeniyetler çatışmasını tetikleyecek, İslam’ı din olarak sorunlu gören, neo-conservative’lerden, yeni-muhafazakârlardan daha radikal bir kesim topladığı ortada, aşikâr. Ama bunu sistem dengeleyebilecek mi? Bürokrasi dengeleyebilecek mi? Yargı dengeleyebilecek mi? Hep bunu konuşuyoruz. Şu anda gördüğümüz kadarıyla da Trump sosyal medya üzerinden sürekli tabanına, değişmediğini, istediği politikaları yürütmek istediğini söyleyen biri. Müslüman ülkelere getirilen kısıtlamayla da bunu yürürlüğe koyuyor, “Ben bu politikalarıma devam edeceğim” diyor. Ve bu New York Times’ta şu söyleniyordu: En önemli kişi bu Trump’ın etrafında, yani Frank Gaffney’den falan çok daha önemli, Ulusal Güvenlik Danışmanı’ndan da çok daha etkili olduğu gözüken, bu Steve Bannon denen kişi. Steve Bannon Amerika’da şu anda belki de Trump’ın politikalarının arkasındaki en önemli beyin olarak görülüyor. O yüzden Türkiye’nin birazcık Steve Bannon kimdir diye tartışması gerekiyor. İslam dünyasının Steve Bannon’a biraz önem vermesi gerekiyor. Bu adam nereden geliyor, nasıl bir görüşü var? Steve Bannon’la ilgili söylenecek en önemli şey ırkçı bir derginin, beyazların üstünlüğüne inanan ve İslamiyet’i düşman olarak gören, İslamiyet’i şeytanlaştıran bir derginin editörüydü. Alternative right, alternatif sağ denen akımın oldukça sert, faşizan, gerçekten neo-faşizme yakın akımın editörüydü. Ve bu adam aslında son derece de zengin, Goldman Sachs’ta görev yapmış, orada büyük paralar kazanmış, sonra Hollywood’da belirli filmlere yatırım yapmış, son derece zengin ve askerlik döneminde de zannediyorum denizci olarak görev yapmış, dolayısıyla kendini ulusal güvenlik konularında da uzman zanneden ve şu anda da Trump’ın verdiği kararla kabinede Ulusal Güvenlik Danışmanı kadar önemli bir şekilde, Genelkurmay Başkanı’ndan neredeyse daha önemli bir şekilde rol oynayacak bir kişi. (…) Ve hep söylediği şey şu: Amerika’nın artık bu political correctness (siyaseten doğruluk) meselesinden kurtulup İslamiyet konusunda ne kadar ciddi bir mücadele içine girdiğini kendi halkına anlatması gerekiyor. Ve İslam dünyasında da ılımlı güçlere, ılımlı güç olarak mesela Mısır’daki askeri diktatörlüğe, Sisi’ye destek vermesi gerekiyor diyor. Bu kişi muhtemelen Mısır’daki Müslüman Kardeşler’in terör örgütü olarak ilan edilmesine (…) Trump’ın kendi bakış açısı aslında bu kadar radikal değil bence. Çünkü Trump İslam dünyasıyla iş yapan, özellikle Körfez’le iş yapan, Suudi Arabistan’la iş yapan, Vahhabilerle iş yapan bir adam. Dolayısıyla o derecede sert girmek istemiyor. Fakat bu Steve Bannon’a bir sürü konuda arka çıkıyor ve Steve Bannon çok etkili. Dolayısıyla şu aşamada sormamız gereken soru şu: Steve Bannon’a rağmen Amerika’daki yargı, bürokrasi, basın dengeleyici olabilecek mi? Hep geldiğimiz konu bu. Benim ümidim o ki… Basında o kadar ciddi bir infial var ki şu anda, bürokraside o kadar ciddi bir kızgınlık var ki, hatta Beyaz Saray’ın içindeki insanlar, mesela Avustralya Başkanı ile Trump’ın yaptığı konuşmayı sızdırdılar. Bu nasıl sızıyor? Trump’tan memnun olmayan Dışişleri bürokratları, şu anda Beyaz Saray’da çalışan alt seviyedeki bürokratlar bilgi sızdırıyor basına.

Peki Gönül, buradan İran meselesine geçelim. İran meselesinde çok ciddi çıkışlar oluyor peş peşe. En son ne dendi? Her türlü seçenek masada dendi. Bu anlaşmanın İran’ı kurtardığını söyledi Trump. Dün iki tane tweet’ini gördük İran’la ilgili, İran’ın füze denemesini gerekçe göstererek attığı. Seçim öncesinde yaptığımız konuşmalarda da hep bunu konuşuyorduk. Gerek Trump gerekse ekibindeki birçok ismin İran konusunda çok şahin pozisyon takınıyor olmaları. Şimdi oralarda İran konusunda ve nükleer anlaşma konusunda hızlı ve sert değişiklikler bekleniyor mu? Yoksa yine orada bir denge gözetmeleri mi umuluyor?
Tol: Aslında bence denge gözetmek zorunda. Hep şeyden bahsediyordu, nükleer anlaşmayı yırtıp atacaktı Trump ama henüz o yönde bir adım görmedik Trump yönetiminden. Haklısın, başından beri İran’a karşı çok agresif bir söylem tutturulmuştu. Bunu Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ın ve Savunma Bakanı’nın dengeleyeceği söyleniyordu. Fakat özellikle Savunma Bakanı da İran-karşıtı görüşleriyle bilinen bir isim. Dolayısıyla bu endişe yaratıyordu. Fakat bence bütün diğer alanlarda olduğu gibi, biraz evvel İsrail’den bahsettik, Rusya konusunda son günlerde yapılanlardan, söylenenlerden bahsettik. İran’da da bence bir denge tutturulmak zorunda. Fakat Trump’ın bu söyledikleri yardımcı olmuyor. Çünkü böyle söyleyerek, Ulusal Güvenlik Danışmanı dedi ki “İran’ı artık uyarıyoruz”. Şimdi bunu söylemek aslında Amerika’nın kendi kırmızı çizgisini çekmesi anlamına geliyor. Hatırlarsan Obama 2013 yılında Esad rejiminin kimyasal silah kullanmasını bir kırmızı çizgi olarak benimsemişti ve sonra kendisini çok zor bir duruma sokmuştu. Kimyasal silah kullandığında söylediği şeyi yapmadı. Ve Amerika’nın gücü sorgulandı. Trump yönetimi de benzer bir şeyi İran’la yapıyor olabilir. Yeniden bir deneme yaptığında, nükleer deneme yaptığında İran, o zaman bütün dünya, Trump’ın tabanı Amerika’dan bir adım atmasını bekleyecek. Fakat nasıl bir adım atacak, hiç kimse bunu bilmiyor. Askerî bir adım mı atacak? Yaptırımları mı artıracak? Bu konuda önemli bir kafa karışıklığı var. Fakat ne yaparsa yapsın problemli bir şey bu. Çünkü İran’ı çok fazla yabancılaştırmak, İran’la ilişkileri kopma noktasına getirmek problemli. Birincisi IŞİD’le mücadele konusunda İran’a ihtiyacı var Amerika’nın. Özellikle Rusya’yla ortak çalışmayı düşünüyorsa İran en önemli müttefiklerinden bir tanesi. Yani Rusya’yla bu kadar yakın bir ilişki geliştirip İran’la bütünüyle farklı sayfalarda olmak, bu kadar düşmanca bir ilişki içerisinde olmak mümkün mü? Irak’ta aynı şekilde İran Amerika’nın ayağına dolanabilecek bir aktör. Suriye’de de aynı şekilde. Dolayısıyla İran’ı dengede tutmak zorunda. En olası adım, Trump yönetimi tarafından yeniden ekonomik yaptırımların gündeme getirilmesi. Fakat bu da problemli. Çünkü eskiden buna destek veren Amerika müttefikleri, özellikle Batı’daki müttefikler bugün bunu yapmak istemiyor. Dolayısıyla İran konusunda tutturulan sert söylemin arkası siyaseten gelmeyebilir diye düşünüyorum.

Ömer, İran konusunu sana da sormuş olayım; ama bir de ek olarak –birebir ilişkili değil ama– geçen de konuştuk biliyorsun, ilk 100 günde hızlı bir şekilde IŞİD konusunda bir şeyler yapmak isteyecektir dedin. Bu konuda zaten haberler de var talimat verdiğine dair. Ama Yemen’de yaşanan bir fiyasko var. Daha doğrusu fiyaskoyu New York Times’ta okuduğum uzun bir haberde gördüm. Yine bir yığın bilgi sızdırılmış. Yemen’de yaşanan bir olayda bir askerin hayatını kaybettiği, özel kuvvetlerden bir askerin hayatını kaybettiği El Kaide operasyonunun aslında çok alelacele olduğu, yeterli çalışma yapılmadan gerçekleştirildiği yolunda. Bu aceleci tavrını görecek miyiz?
Taşpınar: Bu makalede ortaya çıkıyor ki Michael Flynn hemen düğmeye basılmasını istemiş iklim koşulları müsait olmadan. Obama yönetiminde bu tür operasyonlar için son âna kadar bekleniyordu ve bütün şartların optimal düzeyde olması isteniyordu. Obama Beyaz Saray’dayken o kadar tedbirli ve sabırlı, her konuda kılı kırk yaran bir Beyaz Saray ve ulusal güvenlik tutumu varken, Trump yönetiminde şu anda son derece fevrî, çabuk hareket eden bir karar mekanizması görüyoruz. Dolayısıyla burada da bir devamsızlık var. Ve tahmin ediyorum İran konusunda da yapılan bu “Uyarıyoruz” çıkışı çok fazla düşünülmeden yapıldı. Çünkü arkasını getirip getiremeyecekleri, yani inandırıcı olup olamayacakları belli değil. Yapılan deneme nükleer bir deneme değildi. Balistik misil denemesiydi, yani füze denemesiydi. Buna karşı Amerika “Uyarıyoruz” dedi. Buna devam ettiği takdirde ne yapabilir? Ekonomik yaptırımları artırabilir veya askerî bir yöntemle, mesela Hürmüz Körfezi’ndeki gemilerini artırabilir. Baskı kurabilir. Bütün bunlar petrol fiyatlarını artıracaktır. Zaten endişe duyulan “Şu anda acaba Ortadoğu’da İran’la yeni bir savaşa mı gidiliyor?” tartışması yaratacaktır. İran’da seçimler geliyor. Ilımlıların bir şekilde önü açıkken şu anda radikallerin daha ciddi oy kazanması ortada. Şu anda Beyaz Saray tarafından atılan adımlar son derece fevrî. Diplomatik konuşmalar da öyle. Bu gösteriyor ki yepyeni bir stil var artık. Bu stil de dikkatli bir stil değil. Züccaciyeci dükkanındaki fil gibi çabuk hareket eden, gerek Steve Bannon olsun, gerek Michael Flynn olsun, bunlar yeterince koordinasyonlu çalışmıyorlar. Zaten yeni Dışişleri Bakanı konfirme oldu, bu hafta göreve başlıyor. Kabine daha yeni oturmuş durumda. Kabine daha oturmamışken bile bu kadar ciddi, Meksika’yla, Avustralya’yla, İngiltere’yle bile Amerika bir kriz halinde. İngiltere Parlamentosu’nda bir milyon imza toplandı Trump gelmesin diye. Kendi müttefikleriyle, Avustralya’yla bir kriz yaşıyor Amerika. Ve daha iktidara geleli bir hafta oldu. Dolayısıyla baktığında gerçekten amatörce hatalar yapıyorlar ve bu gidişat iyi değil.

Peki buradan Suriye’ye geçelim Gönül. Malum IŞİD konusunda –demin Ömer’e sorduğumda da vardı– bir an önce bir şeyler yapılması talimatı vermiş ve biliyoruz ki orada da Obama yönetiminden devredilen çok önemli bir soru var. Washington Post bunu etraflıca ele aldı biliyorsun. Kürtlerin silahlandırılması kararını yeni yönetime aktardılar. Ve yapılan birtakım açıklamalar var, fotoğraflar, görseller var. Birtakım zırhlı araçların –ki Türkiye’de yapıldığı söyleniyor bu zırhlı araçların da– Suriye Demokratik Güçleri’ne verildiğini biliyoruz. Ama henüz silahlandırma konusunda karar verilmiş değil. Trump yönetimi içerisinde de, Washington Post’un haberine istinaden söylüyorum, bu konuda farklılıklar olduğu söyleniyor. Ortada bir tarafta IŞİD’e çok etkili bir şekilde, hızlı bir şekilde ders verme var. Bir diğer olay da, en önemli karasal müttefik olan Kürtlerin silahlandırılıp silahlandırılmayacağı meselesi var. Sen bu konuda ne diyeceksin?
Tol: Ruşen, bu konuda biliyorsun düşündüklerimi. Hep söylediğim şey, Amerikan yönetimi, Trump yönetimi bence Kürtlerle çalışmaya devam edecek diyordum. Nedeni de Trump’ın en büyük önceliklerinden bir tanesi IŞİD’le mücadeleydi. Yani Suriye’de akan kanı, yapılan haksızlıkları, dramı vs. görmüyor. İlk gördüğü şey IŞİD. Dolayısıyla IŞİD’le mücadele söz konusu olduğu için de daha etkili bir alternatif görmüyor. Ve Kürtlerle çalışmaya devam edecek demiştik. Bunun içerisinde Kürtleri silahlandırmak da var demiştik geçen haftaki yayında. Ve tam olarak o oluyor gibi görünüyor. Fakat şundan emin değilim: Evet bir zırhlı araç verildi Suriye Demokratik Güçleri’ne, görüyoruz videolardan. Ve Kürt yetkililer de açıklama yaptılar buna dair. Fakat Pentagon bu kararın yeni bir karar olmadığını, Trump yönetimi tarafından alınan bir karar olmadığını, bunun bir süredir konuşulduğunu söylüyor. Dolayısıyla bu Trump yönetiminin aldığı bir karar mıydı bilmiyoruz. Fakat çok fark etmez bence. Önemli olan şu: Trump özellikle Rakka Operasyonu’na çok büyük önem veriyor. Ve bu operasyondan önce Kürtler biliyorsun Rakka çevresinde önemli adımlar attılar, başarılar kazandılar. Dolayısıyla Trump’ın Kürtleri desteklemeye devam edeceğini ve bu zırhlı araçlar türünden ağır silahlar verilmeye devam edeceğini bekliyorum ben.

Ömer, Blinken’ın yazısını okumuşsundur New York Times’ta. Obama döneminin Dışişleri Bakanı Yardımcısı Suriye konusunda öğütler veriyor. Tabii orada şunu demek lazım: “Bunu siz iş başındayken niye yapmadın da şimdi yeni gelene söylüyorsun?” Neyse, bu parantezi kapatalım. Ama orada hep bildiğimiz mesele, hem Suriye’de Kürtlerle işbirliği yapalım, ama aynı zamanda Türkiye’yle aramızı bozmayalım gibi bir meseleyi söylüyor. Buna da formül olarak şöyle bir formül bulmuştu, yazıda onu görüyoruz: Onlara silah verelim tamam, onlarla iş yapalım, ama aynı zamanda da PKK konusunda Türkiye’yle işbirliğimizi, özellikle birtakım liderlerinin, Kandil’deki liderlerinin yakalanması falan gibi konularda Türkiye’yle, Ankara’yla daha sıkı işbirliği yapalım. Bunlar gerçekçi geliyor mu sana?
Taşpınar: Blinken’ın bu yazısı aslında yapmaya çalıştıklarını da anlatıyor. Çünkü bildiğimiz şey içeriden, Türkiye’nin PKK’yla bir şekilde mücadelesinde istihbarat olsun, askerî yöntemler olsun, daha fazla destek verilmesi konusunda Obama yönetimi hep ciddi tekliflerle geldi Türkiye’ye. Fakat karşılığında beklediği şey Obama yönetiminin, Türkiye’nin Amerika’nın Suriye politikasına ve Kürtlerle, özellikle de Suriye Demokratik Güçleri’yle çalışmasına Türkiye’nin yeşil ışık yakmasıydı. “Bu konuda bize siz sorun çıkarmayın, İncirlik’i kapatmaktan bahsetmeyin, biz de karşılığında PKK konusunda size daha fazla destek verelim. PKK’yı Kandil’de vurmanıza yardımcı olalım. Hatta isterseniz Karayılan’a karşı operasyon yapalım. Siz de bu arada PKK’yla yavaş yavaş bir görüşme aşamasına gelin. Barış sürecini tekrar canlandırın” diye çok istedi Obama yönetimi. Bu konuda baskı da yaptı. Fakat Dışişleri Bakanlığı olsun, Cumhurbaşkanı olsun, “Kesinlikle hayır” dediler. Yani Türkiye buna yanaşmadı. Dolayısıyla Blinken’ın aslında o yazıda önerdiği şeyler yeni şeyler değil. Bunları yapmaya çalıştılar. Fakat Türkiye açık açık bir karar verdi. Suriye, Rojava daha önemli. Suriye’deki dinamikler konusunda Türkiye kırmızı çizgi çizdi. “Sizin Amerika olarak Kürtlere desteğiniz bizim için İncirlik’i kapatma nedeni olabilir. Hatta biz gerekirse bölgeye gireriz” diyerek de Türkiye kendisi sopa gösterdi. Şimdi buna karşı ne yapacak Trump yönetimi? Blinken diyor ki “Bence tekrar baskı yapın. Devam edin Türkiye’yle konuşmaya. Bizim önerilerimizi getirin.” Yeni bir şey yok çok söylediklerinde. Fakat öyle bir yere geldiler ki artık, Rakka’ya karşı operasyonun yapılması gerekiyor. Yazıda şunu söylüyor: “Türkiye’nin önerileri, başka güçlerle yapılsın gibi konular son derece geciktirecektir Rakka Operasyonu’nu” diyor. Bu kadar bir gecikme stratejik olarak da, operasyonel olarak da başarısızlığa neden olacaktır. O yüzden bir an evvel Rakka’nın yapılmasını istiyor Blinken da. Ve önümüzdeki 100 gün içinde de Trump’ın verdiği direktif bu konuda nihaî bir karara varılması. Bana göre 100 gün bile beklenmeyecek, daha çabuk bir şekilde gidilecek. Ve bir an evvel Trump yönetimi bence Kürtlere daha ciddi olarak destek verecek. Bu konuda Türkiye endişeli bir bekleyiş içinde. Çünkü öyle gözüküyor ki Trump yönetimi Obama’nın yapmadığını yapacak ve Suriye Demokratik Güçleri’ne sadece zırhlı araç değil, daha ciddi askerî mühimmat verecek. Böyle bir durum olduğundan, Türkiye bekliyor. Ümit ediyor ki bir şekilde Trump’ı ikna edebilir. Zaten Türkiye’nin ve Müslüman dünyasında Trump’tan beklentileri olan Mısır gibi ülkelerin bu 7 Müslüman ülkeye getirilen seyahat yasağına sesini çıkaramamaları, bir bakıma, “Bir bekleyelim, belki Trump’la bir pazarlığa gireceğiz. Şimdi ona karşı sert bir şey söylemeyelim” diye bir oportünistçe bekleme. Türkiye diyor ki: “Trump’ı bir şekilde ikna ederim Kürtler meselesinde.” Bence edemeyecek. Trump çok ciddi bir karar vermek zorunda kalacak. İncirlik’in kapanmaması için, Türkiye’yle askerî ilişkilerin devam etmesi için, Türkiye’nin bir bakıma iyice Rusya’ya kaymaması için ne yapabilirim diye. Kürtler konusunda destek verirse YPG’ye, Suriye Demokratik Güçleri’ne, Türkiye’nin diğer önemli dosyasında ne yapabilirim diye düşünecek. Diğer önemli dosyası da Türkiye’nin Trump’tan beklediği Fethullah Gülen dosyası. Bir de Zarrab dosyası var. O iki konuda acaba sembolik de olsa belirli adımlar atabilir mi? Recep Tayyip Erdoğan’a “Tamam Kürtler konusunda anlaşamıyoruz seninle, ama bak Fethullah Gülen konusunda şu adımları atıyorum, Zarrab konusunda da elimizden geldiğinde baskı kurmaya çalışıyoruz” diyebilir gibi geliyor bana. Çünkü Trump bunları yapabilecek bir adam. Gerekirse yalan söyler. Gerekirse bir şekilde zaman kazanmak için Türkiye’yle ilişkilerde oportünistçe davranabilir. Ama şurası gerçek ki Türk-Amerikan ilişkileri ciddi bir ayrıma doğru gidiyor. Amerika Kürtleri silahlandıracak gibi geliyor bana.

Evet son olarak Gönül, ikinize de bir soru sorayım ama mümkün olduğu kadar özlü bir şekilde cevap verelim. Bu Trump’a yönelik eleştirilerin bir kısmında, özellikle Müslümanlara yasak getirmesi konusunda ve o Blinken’ın yazısında da vardı Ömer hatırlayacaksın, özellikle o konuda şu söyleniyor: Bu tür politikalar tam aksine radikalizmi, IŞİD gibi yapıları güçlendirir. Bu retorik bir laf mı? Yoksa gerçekten bunu Ahmet Davutoğlu’nun Trump’a yönelik yazdığı, Al Jazeera’da yayınlanan yazısında da, Abdullah Gül’ün attığı tweet’lerde de gördük. Her ne kadar Ömer’in de belirttiği gibi ülkeyi yönetenler bu konuda çok fazla konuşmak istemiyorlarsa da, çünkü Trump’la çok daha hayatî meselelerle karşı karşıya gelecekleri için. Evet Gönül, ne dersin? Trump’ın bu İslam konusundaki tutumu tam terörizmle mücadele etme adına attığı bu adımlar tam tersine terörizmi güçlendirme potansiyeli taşıyor mu?
Tol: Kesinlikle Ruşen. Tabii terörizmle mücadelenin farklı boyutları var. Bir askerî mücadele var, bir de diğer taraftan radikal bir ideolojiyle mücadele sadece askerî boyutta yürütülebilen bir şey değil. Söylem düzeyinde de mücadele etmek gerekiyor. Bu ikincisini güçlendiren bir şey. Çünkü IŞİD’in kendi saflarına çok daha fazla militan katmasını sağlayacak bir söylem içerisinde Trump. Çünkü bir mağduriyet yaratıyor. IŞİD bu mağduriyet söylemini kullanarak kendi saflarına çok daha fazla insan çekebilir. Fakat askerî olarak da şunu da kabul etmek gerekiyor: IŞİD güç durumda. Gittikçe zayıflıyor. Suriye’deki, Irak’taki varlığı gittikçe zayıflıyor. Dolayısıyla farklı düzeyde mücadeleler var. Askerî mücadelelerden bahsetmiyorum, fakat radikal bir ideolojinin kendisiyle mücadele konusunda Trump’ın tutumu, söylemi o mücadeleyi sekteye uğratacak diye düşünüyorum.

Ömer, sen ne diyorsun? Senin de görüşünü alalım ve Transatlantik’i noktalayalım. Aynı soruyu tekrarlamıyorum.
Taşpınar: Uzmanlar, akademisyenler ve genelde merkezdeki basın tabii ki böyle bir söylemin radikal İslam’ı güçlendireceğini söylüyor. Fakat Trump ve Trump’ın ekibi nasıl düşünüyor? Onu anlamak önemli. Onlar şöyle düşünüyorlar: “Sekiz yıl boyunca ismi Barack Hussein Obama olan ve radikal İslam kelimesini ağzına alamamış bir başkan yönetti bu ülkeyi. Ve acaba ne oldu İslam dünyasında? IŞİD güçlenmedi mi? El Kaide güçlenmedi mi? Ne oldu? Bize daha fazla saldırmaya başladılar. Radikal İslam daha radikal hale geldi. Dolayısıyla bizim söylediğimizin fazla bir önemi yok. İslam dünyasındaki radikallerin, özellikle bu teröristlerin anladığı bir tek dil var. O da sert olma dili. Biz bundan sonra sert olacağız. Her yerde gerektiği zaman onları vuracağız. Ve eskisi gibi böyle son derece dikkat eden bir Beyaz Saray olmayacak. Bir de bunu deneyelim. Çünkü biz öbür yolu denedik. Öbür yolun başarısız olduğu ortada” diyorlar. Bana göre son derece sakat bir mantık, çünkü her şey daha kötüye doğru gidebilir. Fakat onların nasıl düşündüğünü anlatmak açısından bunu söylemek gerekiyor.

Evet, burada noktayı koyalım. Bu hafta Transatlantik’i böyle sonlandıralım. Gönül Tol’a ve Ömer Taşpınar’a çok teşekkürler. İzleyicilerimize de teşekkür ediyoruz. İyi akşamlar.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

15.08.2017 Abdullah Gül ve çevresi ne yapabilir?
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
29.08.2015 Interview with the Director of Religious Affairs Mehmet Görmez on Salafism, ISIS and Turkey (full text)
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı

Son makaleler (10)
15.08.2017 Abdullah Gül ve çevresi ne yapabilir?
14.08.2017 16. yılında AK Parti’nin dönüşümü
09.08.2017 AK Parti’nin bir davası kaldı mı?
09.08.2017 Transatlantik: PYD’ye Rusya desteği, Irak’ta Kürt referandumu & Kuzey Kore krizi
08.08.2017 Fethullahçı gazeteciler neler anlatıyor?
07.08.2017 Sırrı Süreyya Önder ile söyleşi
04.08.2017 HDP neden tıkandı?
02.08.2017 Transatlantik: Suriye’de İdlib düğümü & ABD’den Rusya’ya yeni yaptırımlar
28.07.2017 Kadri ve Ahmet dünyanın daha fazla tanıdığı gazeteciler oldukları için özellikle tahliye edilmediler
27.07.2017 Diyanet’in FETÖ raporu ve Prof. Mehmet Görmez