Suriye’de yeni bir yanlışın eşiğinde

19.01.2018 medyascope.tv

19 Ocak 2018’de medyascope.tv’de yaptığım değerlendirmeyi yayına Şükran Şençekiçer hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Bir süredir Türkiye’de çok ciddi bir şekilde Suriye’ye yeni bir operasyon yapılması konuşuluyor; bu konuda çok ciddi, giderek sertleşen açıklamalar var. Burada tehdidin kime yönelik olduğu konusu aslında biraz karışık; net gibi gözüküyor ama biraz karışık. Burada hitap edilen kesimin orada PYD-YPG güçleri, Kürtlerden oluşan güçler olduğu gözüküyor; ancak baktığımız zaman, esas adresin ABD olduğunu görüyoruz; çünkü ABD, IŞİD’e karşı mücadele adı altında çoğunluğunu YPG’lilerin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri’yle çok ciddi bir ortaklığa girişmişti. Özellikle Rakka Operasyonu’nda bunu net bir şekilde gördük. IŞİD’in elindeki toprakların alınmasında ABD liderliğindeki koalisyon, karada da YPG’nin ağırlığını oluşturduğu SDG çok etkili olmuştu ve daha sonra Türkiye’nin beklentisi, Ankara’nın beklentisi –aslında Ankara başından itibaren bu koalisyona, işbirliğine karşıydı ama IŞİD’e karşı mücadele gerekçesiyle Washington Ankara’yı belli ölçülerde yatıştırabiliyordu–, ama IŞİD meselesi büyük ölçüde kapandıktan sonra Washington’ın YPG’yle –ya da yeni adıyla SDG’yle– ilişkileri sürdü ve yeni bir askerî gücün oluşturulması söz konusu oldu. Ankara bunu “Kuzey Ordusu” olarak ilan etti, Kuzey Ordusu hazırlığı olarak ilan etti. Pentagon, Amerikan Savunma Bakanlığı bunun Suriye sınır koruma güçleri olduğunu söyledi ve bu tartışmanın sonunda Pentagon yine adını değiştirmek üzere; ancak böyle bir hazırlığı, böyle bir çalışmayı reddetmiyor; Türkiye de bundan çok ciddi bir şekilde rahatsız.
Yani buradaki mesele, esas olarak hitap edilen kesim aslında YPG değil; aslında ABD. Dolayısıyla bir tehdit varsa, bir uyarı varsa, bu uyarının muhatabı YPG değil, esas muhatabı ABD. Bu konuda Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu Kanada’da Amerikan Dışişleri Bakanı’yla ve Milli Savunma Bakanı’yla görüştü ve görünüşte birtakım kazanımlar elde etti; Dışişleri Bakanı Tillerson da bir yanlış anlaşılma, yanlış ifade olduğunu söyledi ve Türkiye’nin kaygılarını anladığını söyledi. Sorun çözülmüş gibi gözüktü; ancak sorunun çözülmediğini çok net bir şekilde görüyoruz. Özellikle ABD’de görev yapan meslektaşlarımız, örneğin Hürriyet gazetesinin Washington temsilcisi Cansu Çamlıbel, aslında Washington’ın tam anlamıyla bu projeden vazgeçmediğini söylüyor bize.

Seferberlik hali
Bu noktada Türkiye ne yapabilir? Türkiye ne yapmaya hazırlanıyor? Cumhurbaşkanı Erdoğan ve diğer önde gelen bütün yetkililer –ki konuyla doğrudan alâkası olmayan bakanlar da oldu–, çok sert açıklamalar yaptılar, yapıyorlar; MGK bu konuda çok net bir şekilde açıklama yaptı. En son, hükümet sözcüsü Bekir Bozdağ, yaptığı açıklamada, “Türkiye bekası için çok büyük riskler almaya hazır” dedi ve böyle büyük bir hazırlık, seferberlik hali var. Muhalefete baktığımız zaman, ya da iktidar-dışı partilere baktığımız zaman da, HDP’yi saymazsak hemen hemen hepsi bunun normal bir pozisyon, doğru bir pozisyon olduğunu söylüyorlar; ancak detaylarda birtakım tartışmalar var. Yani Türkiye bir şekilde birlik ve beraberlik içerisinde –mutlak olmasa da, büyük ölçüde– Suriye’ye karşı müdahale etmeye hazırlanıyor. Bana göre bu yanlış ve bu yeni bir yanlış.
Bunun yanlış olmasının birçok nedeni var; ama öncelikle yeni bir yanlışın eşiğinde dediğim için şunu vurgulamama izin verin: Türkiye’nin 2011 yılından itibaren, yani Suriye’de iç çatışmaların başladığı tarihten itibaren uyguladığı politikaların hemen hemen hepsinin her aşamasında yanlış çıktığını, çok ağır faturalı olduğunu hep beraber yaşadık, gördük. Geriye dönüp bunun üzerinden gitmeye pek kalkışan olmuyor; arada sırada iktidara eleştiri kabilinden, “Hani namaz kılacaktınız, hani birkaç gün içerisinde girerdiniz?” gibi birtakım sloganvari çıkışlar dışında bu yedi yılın dökümü tam anlamıyla yapılmış değil.

Dış müdahaleyle rejim değiştirmek
Yedi yıl tam anlamıyla bir fiyaskoydu ve bir hüsrandı ve bunun bedelini başta Suriyeliler olmak üzere –ama sadece Suriye değil– Türkiye de ödedi ve ödemeye devam ediyor. Şu anda yaşanan atmosferle o tarihlerde yaşanan atmosferlerin büyük ölçüde benzerlik taşıdığını düşünüyorum. O tarihte belki biraz, özellikle CHP içerisinde, Suriye’de rejim değiştirme çabasına katılmayanlar vardı; ama büyük ölçüde bir mutabakat vardı. Türkiye’nin ve Ankara’nın oradaki pozisyonunun doğru olduğu konusunda büyük ölçüde bir mutabakat vardı; ama bu doğru denilen pozisyonun adım adım birçok aşamasında yanlış çıktığı görüldü. Oradaki yanlışın en önemli nedeni, bence Esad’ın devrilmek istenmesi vs. değil; esas yanlış, dışarıdan müdahale ile –ki Türkiye o müdahaleleri tek başına yapmadı biliyoruz; Suudi Arabistan, Katar gibi diğer bölge ülkeleri de dahil oldu; bir şekilde, tam anlamıyla olmasa da ABD ve Batı da dahil oldu– ama daha sonra İran ve Rusya rejimin yanında çok daha aktif ve efektif bir şekilde olaya dahil olunca, bütün bunlar başarısızlıkla sonuçlandı.
Oradaki en büyük hata bence dışarıdan müdahale ile bir ülkenin dizayn edilebileceği, şekillenebileceği düşüncesiydi. Bir diğeri de “Arap Baharı” denen dalganın çok hızlı ve artık –nasıl söyleyeyim? bir kanunmuş gibi–, hiç sorunsuz bir şekilde teker, teker bir domino teorisi Tunus’ta başladı, Libya ve Mısır ile devam etti ve tabii ki Suriye’de de devam edecek ve tabii ki Suriye’de başarılı olacak gibi basit bir akıl yürütmeyle yapılmış olması çok etkili oldu. Ama biliyoruz, ilk başta kısa sürede devrilmesi gereken rejim dayanaklı çıkınca, bunun üzerine muhalefetin rejimi devirmesi, varsayılan muhalefetin gücünün yetersiz kaldığı görülünce, dışarından takviyeler –ki burada da özellikle cihadcı gruplar olduğunu görüyoruz– bunların önünün açılması üzerine, sorun katlanarak devam etti.
Şimdi çok büyük bir hüsran var, çok büyük bir yanılgı var, hızla her şeyin değişeceği yanılgısı var ve kendi gücünü aşırı abartma var. Bütün bunların sonucunda Türkiye yedi yıldır Suriye nedeniyle çok ciddi şekilde kriz yaşıyor, fatura ödüyor ve daha bu faturayı ödemeye devam edeceğe benziyor; belli bir aşamada da İran ve Rusya ile istemeye istemeye, başta karşı durduğu bu güçlerle yeni bir yola girmişti; Suriye’de süren Astana sürecince bunu görüyoruz. O da çok sorunlu bir ilişkiydi; ama elinde sonunda eski çizgiden kopuşun işareti gibi gözüküyordu. O bir şekilde yol alırken şu anda tekrar Türkiye bir şekilde ayağını frenden çekip tekrar gaza basma yoluna gidiyor.
Buradaki mesele nedir? Buradaki mesele çok basit: YPG-PYD çizgisinin Suriye’nin kuzeyinde, Kürtlerin yoğunlukla yaşadığı bölgelerde etkili bir şekilde bir statü kazanma ihtimali. Ankara bundan çok ciddi bir şekilde endişeli, başından beri endişeli ve belli bir aşamadan sonra Ankara’nın Suriye’deki önceliği bu oldu ve bu öncelik bütün diğer ayrıntıların önüne geçti ve gelinen noktada hepimiz de şahidiz, adı konulmadı ama, artık Esad’ın kalmasına bile razı bir noktada Ankara. Yeter ki burada, ülkenin kuzeyinde PYD-YPG öncülüğündeki Kürtler güç sahibi olmasın, etki sahibi olmasın.
Buradaki açıklama çok net aslında, o da şu: PYD-YPG Abdullah Öcalan çizgisinde, Kandil çizgisindeki örgütler. Bu başından beri bilinen, herkesin bildiği bir şey. Artık sır bile değil. Çok aleni bir şey. Buradaki sorun tabii ABD başta olmak üzere koalisyonun bu bilinen olguya rağmen bu güçle bunca zaman işbirliği yapmış olması ve bu işbirliğini de sürdürüyor olması.

Batı’nın PKK’ya bakışındaki değişim
Bu bize şunu gösteriyor: Artık Batı, şu ya da bu nedenle, tabii ki kendi çıkarları başta olmak üzere, her ne kadar sözlü olarak Ankara’ya bu konuda teminatlar verseler de Suriye pratiği bize şunu gösteriyor ki Ankara’yla aynı dalga boyunda düşünmüyor. Değişik nedenlerle –IŞİD ya da başka bir şey– PKK’ya bakışını esnetmeye pekâlâ hazır.
Şu anda mesela Washington açısından Suriye’de YPG’yle işbirliğinin sürecek olmasının temel motivasyonu yine hâlâ IŞİD’miş gibi gösteriliyor; ama esas motivasyon, esas neden biliyoruz ki İran’ın Suriye’deki nüfuzunu kontrol altına almak. Bunu tek başına, kendi başına yapamayacağı için, burada kendine bir partner olarak Kürtleri, ağırlıkla Kürtlerin oluşturduğu SDG’yi seçiyor. Yani burada da görüyoruz ki daha önce IŞİD’e karşı mücadele, bugün İran’ın etkisini sınırlama, belki yarın Rusya’ya karşı ya da başka bir güce karşı diyerek PKK’nın doğrudan kendisiyle olmasa bile onunla aynı dalga boyunda, onunla organik ilişki içerisinde olan yapılarla pekâlâ ilişki içerisine girebiliyor. Ve bu sorun çözülemiyor. Bu sorun Ankara tarafından çözülemiyor. Çünkü iki taraf da açık bir şekilde, aynı açıklıkta bu meseleyi tartışmıyor, tartışamıyor. Ankara bunu PKK üzerinden tartışmak istediği ölçüde, ABD de bunun doğru olmadığı gibi bir yanlış üzerinden kendini savunmaya çalışıyor.
Bu sürdürülebilir bir ilişki değil. Burada normal şartlarda yaşanması gereken, Ankara’nın Washington’dan gerçekten birçok açıdan kopmasıdır. En çok dile getirilen husus İncirlik meselesi, mesela İncirlik’in kapatılması. Ama Ankara, Türkiye bunu yapabilecek bir konumda değil. Yani NATO’dan kopmak, Amerika’yla ilişkilerini en alt düzeye indirmek. O stratejik ortaklık zaten pek yok, ama kaldığı kadarıyla bunu iptal etmek. Dolayısıyla Türkiye ile ABD ilişkileri böyle bir tıkanıklık hâlinde. Ve Türkiye’nin bunu çözebilmek için yapabileceği çok fazla bir şey yok. Aklına gelen, burada bir askerî müdahale ihtimali. Ama şunu çok iyi biliyoruz ki Türkiye’nin çok net bir şekilde Suriye’de Kürtlere yönelik yürüteceği, yani Kürtler derken YPG’ye yönelik yürüteceği çok kapsamlı bir askerî harekât, eninde sonunda ABD ile, ve hatta Rusya’yla karşı karşıya kalmayı beraberinde getirecek. Burada çok önemli bir husus var: ABD’ye kızıp Afrin’e operasyon deniyor ama, bilenlerin çok iyi bildiği gibi, Afrin’de ABD yok, Rusya var. Dolayısıyla zaten birkaç gündür Rusya’da Rus yetkililerle Afrin’de bir operasyonun nasıl olabileceği üzerine bir müzakere ya da pazarlık içerisindeler.

PYD ile ilişkilerin grafiği
Yanlış burada başından yapıldı. Yapılan yanlış Suriye’deki Kürt gruplarla Ankara’nın kurduğu ilişkilerde yapıldı. Bir dönem PYD çevresiyle ilişki geliştirilmeye çalışıldı, ama yürümedi. Ondan sonra tamamen bir zıtlaşma, bir düşman olarak görme çizgisi benimsendi. Ama bu sürdürülebilir bir politika değil bana göre. Ama şu hâliyle Türkiye’nin içine girdiği, özellikle bir süredir, Haziran seçimlerinden sonra, 2015’ten beri girdiği süreçte kendi barış sürecini, çözüm sürecini iptal ettiği andan itibaren, Türkiye’nin Suriye’de PYD/YPG gibi gruplarla müzakere edebilmesi, görüşebilmesi, ilişki kurabilmesi teknik olarak mümkün değil. Şu anda imkânsız. Bu imkânsızlığın aşılması gerekiyor bana göre. Nasıl aşılır? Açıkçası bilmiyorum. Şu anda bunun mümkün olacağını da düşünmüyorum. Bu kadar gerçekçi bakarsak bu mümkün değil. Ancak bu imkânsızlık içerisinde Türkiye’nin bir askerî müdahale ile bu sorunu çözebileceğini düşünmesinin yanlış olduğunu düşünüyorum. Askerî olarak belki bir galibiyet elde edilebilir.
Belki YPG’nin belli güçleri püskürtülebilir. Belli yerlerden temizlenebilir. Ancak daha önce Irak örneğinde çok gördüğümüz gibi, Irak’ın kuzeyinde defalarca yapılan kara harekâtları vs. o anda belki başarılı oluyor, belli bir etkisi oluyor ama daha sonra, belli bir yerden sonra, güçler çekildikten sonra, tekrar PKK kaldığı yerden eski kamplarını vs.’yi kurabilmişti. Bunu gördük. Burada da çok daha önemli bir husus var. Buradaki olay sadece Irak’ta yaşandığı gibi, dışarıdan giren birtakım unsurlar değil. Burada YPG’ye dışarıdan gelen unsurların da olduğunu görüyoruz biliyoruz, ama esas olarak Suriyeli Kürtlerden oluşan bir yapılanma. Suriye’de Kürtler yaşadığı müddetçe, o bölgelerde yaşadığı müddetçe Türkiye’nin oraları kontrol edebilmesinin, askerî olarak kontrol edebilmesinin çok mümkün olduğunu düşünmüyorum. Dolayısıyla şu anda dile getirilen çağrıların, tehditlerin vs. hiç uzun, hatta orta vadeli olmadığını düşünüyorum.

Türkiye’deki Kürtleri kaybetmek
Yanlış yapılıyor. Belki girilecek. Büyük bir coşkuyla, büyük bir milli duyguların kabarmasıyla girilecek. Ancak buradan sonuç almak mümkün değil. Tam tersine bu olayın Türkiye’ye getireceği her ne ise, çok daha fazla götüreceği olduğunu düşünmek lazım. Öncelikle de, daha önce Kobani olayında yaşadığımız bir olay bu. Türkiye’nin Suriye’deki Kürt yapılanmalarına karşı yapılan bu tür çıkışlarla kendi Kürtlerinin önemli bir kısmının kalbini kırdığını; onları kendisinden uzaklaştırdığını; devletin, hükümetin ve ona destek veren kesimlerin görmesi gerekiyor. Türkiye’de Kürtleri gözetmeden yapılan bu tür çıkışların o anda görünmese bile orta ve uzun vadede çok derin, kalıcı ve olumsuz etkileri olacağını düşünüyorum.
Şu günlerin bunları dile getirmeye çok izin vermediğinin de farkındayım. Ama yine de bunları söyleme ihtiyacı hissediyorum. Bu yanlış bir yol. Suriye’ye girme, orada her şeyi başlarına yıkma vs. gibi şeylerin retorik olarak belki iç politikada bir etkisi olabilir. Tabii ki bunu 2019’da yapılması düşünülen başkanlık seçimleriyle bir arada düşünmemiz gerekiyor kesinlikle. Ancak bu olay çok tersine etkilere de yol açabilir. Onu da vurgulamak lazım. Buradan iç politikada birtakım kısa vadeli kârlar elde etmeyi düşünenler varsa –ki var olduğu anlaşılıyor–, hesapları pekâlâ tutmayabilir. Çünkü sonuçta eninde sonunda savaştan bahsediyoruz, askerî harekâttan bahsediyoruz. Ve bunlar kolaylıkla masa başında çözülebilecek hususlar değil. Suriye’de yaşananlar, 2011’den beri yaşananlar bunu bize net bir şekilde gösterdi. Birkaç hafta ömrü kaldığı söylenen bir rejim hâlâ ayakta. Ona o ömrü biçenlerin çoğu, bulundukları ülkelerde –Türkiye başta olmak üzere– siyasetten tasfiye olmuş durumda. Dolayısıyla bu “Gireriz, yaparız, dayatırız, bizim istemediğimiz hiçbir şey olmaz” sözleri –Ahmet Davutoğlu’nun kulakları çınlasın–, “Kimse Türkiye’nin gücünü test etmeye kalkışmasın” türü çıkışlarla Türkiye’nin bölgesel aktör olamadığını gördük. Suriye’de bu son yanlış da yapılırsa, herhalde bunun da var olan faturayı daha da ağırlaştırmaktan başka bir işe yaramayacağını düşünüyorum.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
19.01.2018 Suriye’de yeni bir yanlışın eşiğinde
17.01.2018 "Yerli ve milli ittifak” ve ulusalcılar
16.01.2018 Hedefteki CHP
15.01.2018 Erdoğan’ın rakibi Gül mü olacak? Levent Gültekin ile söyleşi
12.01.2018 Ve Gül düello teklifini kabul etti
11.01.2018 HDP’nin krizi
10.01.2018 Transatlantik: Abdullah Gül krizi, İdlib’te yaşananlar & Oprah Winfrey Trump’a rakip olacak mı?
09.01.2018 Ve Erdoğan Gül’e taarruzu başlattı
08.01.2018 Çıkmazdaki MHP ve Devlet Bahçeli
05.01.2018 Selahattin Demirtaş’ın kararı
19.01.2018 Suriye’de yeni bir yanlışın eşiğinde
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
29.08.2015 Interview with the Director of Religious Affairs Mehmet Görmez on Salafism, ISIS and Turkey (full text)
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı