Siyaset neden ve nasıl bitti? Nasıl yeniden canlanabilir?

30.10.2018 medyascope.tv

30 Ekim 2018’de medyascope.tv’de yaptığım değerlendirmeyi yayına Şükran Şençekiçer hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Türkiye’de siyaset uzun bir süredir artık sadece salı günleri yapılıyor — Meclis grup toplantıları olduğu zaman. Meclis kapalı olduğunda siyaset gerçekten kapıya kilit vuruyor. Meclis grup toplantıları da artık hep birbirinin benzeri olmaya başladı. Biz gazeteciler oradan mesela spot ya da başlık çıkartmak istediğimiz zaman, genellikle polemik cümleleri bulabiliyoruz — karşılıklı atışmalar. Ve bu herkesin aslında memnun olduğu, Türkiye’de siyaset üretiminin artık bir şekilde donmuş olduğunu bize her salı günü bir kere daha grup toplantıları gösteriyor. Türkiye’de uzun bir süredir artık siyasetin olmadığı kanısındayım. Bitti ya da öldü diyebiliriz.
Bunun miladı belki de Haziran seçimleri. Erdoğan’ın uzattığı, Kasım’da yenilediği Haziran seçimleri. Eğer orada çıkan sonucun gerekleri yerine getirilseydi ve Türkiye bir koalisyon hükümeti ile yönetiliyor olsaydı, siyaset bence çok daha farklı bir mecrada gelişecekti ve o anlamda da Türkiye’nin demokrasi karnesi çok daha başarılı olabilecekti. Ama daha sonra Erdoğan’ın seçim sonuçlarını kabul etmeyip ülkeyi yeniden erken seçime götürdüğü ve bu arada da ülkede tam bir dehşet ortamının yaşandığı o aylardan sonra, Türkiye’de siyasetin büyük ölçüde noktalanmış olduğunu düşünüyorum. Bu son 24 Haziran seçimleri belki de son bir nefesti. O nefes de Erdoğan’dan memnun olmayan kesimlerin kendilerini gösterebileceği bir meydan okuyuş, Erdoğan’a bir meydan okuyuş olarak çıkabilecek belki de son andı. Ve orada da bir Muharrem İnce deneyimi ile bu da başarısızlıkla sonuçlandı. 2. tura bile kalmayarak büyük ölçüde noktalandı. Son nefes belki de orada çıkmış oldu. O günden bugüne siyasete yönelik ilginin çok aşağılarda olduğunu görüyoruz. O günden bugüne ülkede çok ciddi sorunlar yaşanıyor olmasına rağmen, özellikle ekonomide çok ciddi sıkıntılar krizler yaşanıyor olmasına rağmen, siyaset üretiminin tamamen durmuş olduğunu görüyoruz. Bu çok manidar bir olay. Muhalefetin burada, bu zeminde, ekonomi zemininde halkın daha da yoksullaştığı, alım gücünün daha da düştüğü ve belki de işsiz kalmaların, işten çıkartmaların alabildiğine çoğalacağı bir dönemde; iflasların, konkordatoların yaşandığı bir dönemde etkili bir vizyon sunabilmesi, etkili bir muhalefet geliştirebilmesi beklenirdi. Ama şu âna kadar yaşananlara baktığımız zaman: Sıfıra sıfır elde var sıfır. Burada sorun sadece muhalefetten ibaret değil. İktidarın kendisinin de bir siyaset üretmesi, bir vizyon sunabilmesi anlamında uzun zamandan beri orada da hiçbir şey yok. En son havaalanı açılışı gibi olaylar üzerinden köpürtülen, yaratılmak istenen bir dinamizm var. Onlar da çok fazla etkili olamıyor.

Kutuplaşmadan her kesim memnun
Bu neden böyle? Nasıl aşılabilir? Bence bunun en önemli nedenlerinden birisi Türkiye’de var olan kutuplaşmadan; alabildiğine tırmanmış olan, ülkeyi neredeyse ortadan ikiye yarmış olan kutuplaşmadan her kesimin memnun olması ve siyaseti kendi kutupları içerisindeki tabanlarını, kendi destekçilerini ya da kendi çevrelerindeki insanları tatmin etme aracı olarak kullanıyor olmaları. Yani bu, Çetin Altan’ın o meşhur sözü ile, “Türk’ün Türk’e propagandası”nı çevirirsek, aynı mahalledeki insanların birbirlerini gaza getirmeleri, birbirlerini teskin etmeleri ya da birbirleriyle öfke yarıştırmaları şeklinde olabilir. Bu her iki taraf için de geçerli. Ve Türkiye’de uzun bir süredir artık siyasetçiler –bunun başında Erdoğan geliyor–, kendisinden olmayan kesimlere yönelik iddialı, kalıcı, samimi, ikna edici çıkış yapmayı çoktan bırakmış durumdalar. Erdoğan’ın “Ya bendensin, ya onlardan” yaklaşımı çok uzun zamandan beri söz konusu. Son yıllarda iyice artmış durumda.
Tabii ki bunu alenen “Beni sevmeyen, bana oy vermeyen yok olsun gitsin” şeklinde söylemiyor; ama buna yakın versiyonları, o eski sloganın, “Ya sev ya terket” sloganının değişik versiyonlarını dile getirdiğini görüyoruz. Erdoğan kendi desteğini, kendi tabanını muhafaza etmeyi her şeyin önüne koyuyor. O tabanı muhafaza ettiği durumda zaten her seçimi kazanmasının garanti olduğunu düşünüyor — ki nitekim büyük ölçüde böyle oldu. Ve böyle, kendi tabanını kendisi giderse onların da birçok haklarını, kazanımlarını kaybedeceğine ikna etmiş durumda. Kendi tabanında, Erdoğan’a oy vermiş kesimlerde, Erdoğan’ın artık yorulduğu, artık bir vizyon sunamadığı, artık sorun yaratmaya başladığı, çözüm değil sorun yaratmaya başladığını düşünen kesimler varsa –ki var–, bunlar da onun dışındaki yerlerden gelebilecek seçeneklerin çok daha kötü olduğunu düşündükleri için bir anlamda Erdoğan’a desteklerini kerhen sürdürüyorlar.

Bir muhalefet cephesi yok
Bu noktada muhalefet cephesine baktığımız zaman –muhalefet cephesi diyorum ama, böyle bir cephenin olduğu çok muğlak–, örneğin yakın bir zamana kadar MHP muhalefet cephesinin en önemli unsuruydu, CHP ile birlikte ortak cumhurbaşkanı adayı çıkartıyordu — Erdoğan’ı yıkmak için. Şimdi de MHP, son dönemdeki pürüzleri bir kenara bırakacak olursak, Erdoğan’a bir şekilde kalkan olmuş durumda. İYİ Parti muhalefetin en son seçim ittifakında, Millet İttifakı’nda yer aldı. Ancak iktidara karşı her ne kadar Meral Akşener her salı günü Erdoğan’a yönelik çok sert çıkışlar yapsa da –ki zamanında Bahçeli de bunlardan yapardı–, aslında iktidara karşı daha temkinli bir politika izlediklerini görüyoruz. HDP muhalefetin içerisinde, ama diğer muhalefet partilerinin hiçbiri HDP’yi yanlarında görmek istemiyorlar. En anlayışla yaklaşan CHP olsa da, onlar da HDP ile hep bir açık mesafe bırakmayı tercih ediyor. Saadet Partisi de son seçimden sonra yaşadığı büyük hayal kırıklığının ardından neredeyse görünmez oldu. Dolayısıyla bir muhalefet cephesinden bahsetmek mümkün değil. Belki de Erdoğan’ın başarabildiği en önemli hususlardan birisi de bu. Muhalefetin bir cephe oluşturmasını, birlikte hareket edebilmesini, en çok da HDP kartını kullanarak ciddi bir şekilde engelliyor.
Muhalefete baktığımız zaman da, açıkçası karşı tarafa yönelik, iktidara yönelik eleştiriler, Erdoğan’a yönelik çok eleştiriler var, ama iktidarı destekleyen kişilerin aklını çelmeye yönelik bir çıkış, perspektif geliştirdiklerini görmüyoruz. Bu noktada CHP’nin değişik dönemlerde denediği, iktidara yakın olduğu varsayılan ya da CHP geleneğinden gelmeyen, kabaca “sağcı” diyebileceğimiz bazı isimleri alarak karşı tarafı kendisine çekmek istediği oluyor. Ama bunlar da genellikle başarısızlıkla sonuçlandı. Böyle bir hal var ve CHP mesela son günlerde harıl harıl, kazanılması garanti olan belediye başkanlıkları ve meclis üyelikleri için yoğun kulis faaliyetleri ile meşgul durumda. Salı günleri Kılıçdaroğlu birtakım çıkışlar yapıyor, birtakım eleştiriler yöneltiyor; ama o kadar. Onun dışında CHP teşkilatı, herkes şu anda tamamen kendi işlerine düşmüş durumda. Kendi içlerinde bir kavga var, çekişme var. Ve burada da CHP’nin kazanması garanti olan belediyeler üzerinde bir tartışma var. Ama CHP’de, kazanılma ihtimali olan, özellikle AKP’den bir yerleri alma konusunda aleni bir gayret görmüyoruz. Varsa da –olduğunu muhakkak söyleyeceklerdir– ben şahsen böyle bir şeye tanık olmuyorum. Her yerde aday çıkartıyor; zaten geçen sefer olduğu gibi, kazanma ihtimali olmayan yerlerdeki belediye başkan adaylarını açıklıyor. Ama kazanma ihtimalinin yüksek olduğu yerlerdeki belediye başkan adaylarının ve diğer adayların açıklanması son âna kalıyor. Orada Parti Meclisi vs. ve bir yığın kulis olacak.

Levent Gültekin’in kulaklarını çınlatmak
Sonuçta herkesin memnun olduğu bir kutuplaşma hali var ve bu kutuplaşma hali nedeniyle de Türkiye’de siyaset artık tamamen kapalı devre olarak, herkesin kendi mahallesinde, kendi toprağında ürettiği bir siyaset olarak gözüküyor. Bu noktada Levent Gültekin’in kulaklarını çınlatmak lazım. O bu konuyu çok sıklıkla, benden çok daha açıklayıcı ve ikna edici bir şekilde dile getiriyor, hakkını vermek lazım. Burada bu kutuplaşmayı aşma perspektifine inandırıcı bir şekilde sahip olacak herkesin, her parti, her siyasetçi şahsiyetin önünün çok ciddi bir şekilde açık olduğu kanısındayım. Özellikle muhalefetin içerisinden ya da şu anda muhalefet olarak bildiğimiz kişiler ve partiler içerisinden olmayabilir; belki yeni bir hareket, yeni bir lider, yeni bir oluşum çıkabilir. Onun da işaretleri yok. Tam bir ölgünlük hakim. Ama herkese hitap eden bir siyaset perspektifini geliştirebilecek olanların önünün açık olduğunu düşünüyorum. Aksi takdirde herkes kendi mahallesinin popülizmi üzerinden, sağ popülizm ya da sol popülizm ya da muhalefet popülizmi üzerinden elinde var olanı korumayı önceleyen siyasetler, stratejiler izlemeye devam edecekler. Bu da aslında siyasetin tam anlamıyla dibe vurmuş olması demek.
Bunu burada, Medyascope’ta bütün yaptığımız faaliyetlerin, gazetecilik ve yayın faaliyetlerinin hepsi sosyal medya üzerinden olduğu için çok kolay bir şekilde ölçebiliyoruz. Hangi konunun, hangi başlığın ne kadar ilgi gördüğü, ne kadar tepki aldığı, izleyiciden tepki aldığı, okuyucudan ya da izleyiciden tepki aldığını çok rahat ölçebiliyoruz. Bir dönem mesela HDP ve Kürt sorunu üzerine yapılan yayınlar, söylenen sözler çok büyük bir ilgi görürdü, özellikle Haziran seçimleri öncesi Selahattin Demirtaş’ın eş başkanı olduğu dönemde. O tarihlerden bu yana, daha sonra Kasım seçimlerine kadar bu belli bir ölçüde sürdü; ama Kasım seçimlerinden sonraki süreçten itibaren, mesela HDP ve Kürt sorunu ile ilgili yayınlar çok az ilgi görmeye başladı. Bu, HDP’nin tabanının bu partiyi terk ettiği anlamına gelmiyor; ama büyük bir ilgisizlik ve kayıtsızlık hâkim. Buna çok açık bir şekilde tanıklık ettim. Muharrem İnce ilk çıktığı zaman ve ilk mitinglerinde bir coşku yarattığı zaman çok büyük bir ilgi görüyordu. Son âna kadar bu gitti; ama seçim gecesinden itibaren, ortada gözükmemesinden itibaren bunun hızla düşmüş olduğunu gözledik. İYİ Parti’nin ilk ortaya çıkışında çok büyük bir ilgi vardı — Meral Akşener’in kendisine, daha parti yokken. Daha sonra, parti kurulduktan sonra, bu belli bir yere kadar geldi; ama bir aşamadan sonra, Erdoğan’ın karşısındaki rakibin Akşener değil Muharrem İnce olduğunun anlaşılmasıyla beraber bu azaldı. Ve seçim sonuçlarından itibaren –ki İYİ Parti hiç de kötü bir sonuç almadı bence, o kadar kısa süre içerisinde–, büyük bir çıkış yapamadığı için İYİ Parti’ye olan ilginin de azalmış olduğunu müşâhede ediyorum, gözlüyorum. Bunlar çoğaltılabilir. Saadet Partisi’nde bir dönem Temel Karamollaoğlu’nun çıkışlarının yarattığı bir ilgi ve şimdi bir ilgisizlik var.

Bitmeyen hüsranlar
Bu dönemsel midir? Bence değil. Belli bir aşamada insanlar bir şeyler umuyorlar, bir şeyler bekliyorlar, bir heyecan arayışı içerisindeler ve her türlü yeni çıkışa, farklı çıkışa, farklı perspektife çok ciddi bir şekilde kredi veriyorlar; ama kısa bir süre içerisinde büyük bir hayal kırıklığı yaşıyorlar — ayrı ayrı. Bu noktada özellikle 24 Haziran seçimlerinde muhalefet cenahının yaşamış olduğu hayal kırıklığını ayrıca belirtebiliriz. Bir, Muharrem İnce’den dolayı, İYİ Parti’den dolayı, İYİ Parti’nin başarılı olsa da çok büyük bir çıkış yapamaması, Saadet Partisi’nin çok silik bir performans göstermiş olması, HDP’nin varlığını en fazla sürdürmüş olması gibi, CHP’nin genel seçimlerde çok düşük bir oy alması gibi nedenlerle, bütün bunlardan dolayı insanlar gerçekten bir bezginlik ve “Hiçbir şey değişmeyecek, kaderimiz böyleymiş” ve buna benzer birtakım arabeskimsi yaklaşımlarla mecallerinin kalmadığı, enerjilerini tükendiği gibi bir şey görüyoruz . Ve siyaseti birileri üretmeye kalksa bile, yaşanan ölgünlüğü, bıkkınlığı ve hayal kırıklığını aşabilecek bir çıkış yaratamıyorlar. Dolayısıyla iktidar partisine baktığımız zaman da iktidar partisi, daha doğrusu Erdoğan, –iktidar partisi diye bir şey yok aslında artık–, Erdoğan’ın kendisi bence siyaseti dibe vurmuş olmasından son derece memnun. Çünkü kendisi çok ciddi bir kriz yaşıyor. Tekrar dinamik bir şekilde insanların siyasetle ilgilenmeleri Erdoğan’ın aleyhine bir durum olur. Dolayısıyla o, tamamen polemiklerden ibaret — Kılıçdaroğlu’nun şahsına, “CHP zihniyeti” dediği yapıya, İsmet İnönü’ye kadar. Arada sırada tabii ki milliyetçi jargonu kullanarak –son dönemde eskisi kadar PKK etkili değil–, ama onun yerine “Fırat’ın doğusu” diyerek bir yerde, bir seviyesizlikte siyaseti tutmayı tercih ediyor. Çünkü siyasetin seviyesinin yükselmesi durumunda, Erdoğan’ın yaşadığı siyasî ve ideolojik krizin netleşme ihtimali çok daha yüksek. Dolayısıyla böyle bir yerde tutuyor ve ona karşı olan, onunla mücadele etme iddiasında olanlar da Erdoğan’ın çizmiş olduğu o alt seviyeyi kabul ediyorlar ve Erdoğan eleştirisi üzerinden siyaset yapmayı muhalefet yapmak sanıyorlar ve bunu hayata geçiriyorlar. Bunu son dönemde Meral Akşener de çok daha fazla yapmaya başladı; demin de söylediğim gibi bir zamanlar Devlet Bahçeli’nin yaptığı gibi.

Yeni aktörler çıkar mı?
İşte bu var olan aktörlerle siyasetin bu dip seviyesinden yukarıya taşınabileceğini açıkçası sanmıyorum. Yeni aktörlerin çıkması, ya da var olan aktörlerin çok büyük değişimler yaşayarak, çok ciddi özeleştiriler, muhasebeler yaparak yeni birtakım söylemleri, vizyonları geliştirebilmesi gerekiyor. Bu vizyon lafını biz ilk Turgut Özal’dan falan duyduğumuz zaman, soldan geldiğimiz için dalga geçerdik; ama şimdi baktığımız zaman, açıkçası herkesin –sağda olsun, solda olsun– kimse Türkiye’ye, tüm Türkiye’ye –kendi tabanına değil, kendi mahallesine değil, tüm Türkiye’ye– bir perspektif sunmuyor, sunamıyor. Çok klişe lafların ötesinde ayrıntılandırılmış bir perspektif sunmaktan herkes uzak. Herkes demeyelim ama büyük bir çoğunluk kendi varlığının sürmesiyle yetiniyor, bununla mutlu oluyor. Gerektiği kadar ses çıkartıyor. İktidar muhalefete, muhalefet iktidara, tam böyle bir “al gülüm ver gülüm” şeklinde giden bir siyasetin yok olduğu bir yerdeyiz.
Yeni aktörler çıkar mı? Yeni perspektifler, yeni liderler çıkar mı? Yeni oluşumlar çıkar mı? Şu anda bunun işareti yok. Sokak da yok. Zaten devlet artık sokağı da iyice sindirmiş durumda, sokağa çıkışı iyice iptal etmiş durumda, yasaklamış durumda. Böyle bir tıkanıklık içerisinde Türkiye. Ama Türkiye gibi bir ülke, aslında bu kadar politize olan bir ülke, siyasetin bu en alt düzeyde kalmasını, dip düzeydeki ölü halini çok fazla taşıyamaz diye düşünüyorum. Buradan tabii ki bu hal, bu taşıyamazlık hali, bir şeylerin değişmesinin kaçılmaz olduğu öngörüsü, illâki olumluluk içermeyebilir. Türkiye bu siyah sessizlikten sonra çok daha kötü noktalara da gidebilir. Dünyanın dört bir tarafında yaşananlar bize dünyadaki gidişatın genellikle kötüye, geriye doğru olduğunu gösteriyor.
Son olarak bir kişisel bir not: Bir hafta boyunca yokum, bir yolculuğa çıkıyorum. Onun için yayın yapmayacağım. Olağanüstü bir durum olmazsa kendime tatil ilan ediyorum. Onu da şimdiden söylemiş olayım. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
08.11.2018 Trump ara seçimlerden sahiden yenik mi çıktı?
07.11.2018 Cihangir İslam neden hedefte?
30.10.2018 Siyaset neden ve nasıl bitti? Nasıl yeniden canlanabilir?
29.10.2018 Yaşadığım Cumhuriyet
26.10.2018 Cemal Kaşıkçı cinayeti unutuluyor mu?
25.10.2018 Melih Gökçek, Mansur Yavaş, AKP-MHP: Ankara’da neler oluyor?
24.10.2018 Murat Yetkin ile tüm yönleriyle Kaşıkçı cinayeti & Gökçek’in MHP’den adaylık ihtimali
24.10.2018 Transatlantik: Kaşıkçı cinayeti, ABD’de bombalı paketler & Cumhur İttifakı’nın geleceği
23.10.2018 AKP-MHP koalisyonunda son durum
22.10.2018 AKP-MHP: Yollar ayrılıyor mu?
08.11.2018 Trump ara seçimlerden sahiden yenik mi çıktı?
23.06.2018 Turkey's Troubles Continue as Elections Loom
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı