Seçimler, medya, adaylar açık oturumu ve Medyascope

08.05.2018 medyascope.tv

8 Mayıs 2018’de medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Gamze Elvan hazırladı.

Merhaba, iyi günler. 24 Haziran seçimlerine Türkiye nasıl bir medya atmosferinde giriyor? Bu konuda bazı görüşlerimi anlatmak istiyorum; bir de biz Medyascope olarak neyi nasıl yapmayı düşünüyoruz onlardan da biraz bahsetmek istiyorum.

Erdoğan medyaya rağmen seçilmişti

Önce bir geçmişe gitmek ve 1994 Mart yerel seçimlerinde yaşadıklarımdan bir kesit sunmak istiyorum: O tarihlerde ben Milliyet gazetesinde muhabirdim ve orada merkez partilerin İstanbul için üç adayı vardı ve Refah Partisi İstanbul il başkanlığından Büyükşehir için aday olan –ki o zamanlar “anakent” denirdi– Recep Tayyip Erdoğan vardı. Recep Tayyip Erdoğan tabii ki gazetelerin –ki o tarihlerde televizyonlar daha silikti, gazeteler daha fazla taşıyıcı rol üstleniyordu– görmediği, görmek istemediği, küçük gördüğü ya da önemsemediği bir adaydı. Hiç unutmuyorum, Milliyet gazetesinde bir karar alındı, dendi ki: “Bütün adaylara her gün bir tam sayfa ayıracağız”. Yani gazetenin birinci sayfası bir adayın röportajıyla çıkacak ve bana da Erdoğan düşmüştü RP adayı olarak. Ben kendisinden bir randevu aldım, Kocaeli’ndeki bir seçim çalışmasına katkıda bulunmaya gidecekti ve o gideceği günün sabahında İstanbul’da Kadıköy’deki bir muhallebicinin üst katında buluşup bir röportaj yaptık kendisiyle — oradan da Kocaeli’ne gitmişti. Daha sonra Milliyet gazetesi merkez adaylarına tam sayfa ayırdı ve benim yaptığım Recep Tayyip Erdoğan röportajını –ki ben de tam sayfalık bir malzeme vermiştim diğerleri gibi– ancak bir ya da iki paragraflık küçük bir haber olarak verdiler. Ve seçimi Erdoğan kazandı.
Şimdi bu hep hatırladığım bir olaydır — ki o tarihte, medyanın kendisini görmezden gelmesi, ona söz hakkı vermemesi ve aleyhine yayın yapmasından ibaret bir medya atmosferi vardı ve buna rağmen Erdoğan İstanbul’u kazandı. Şu ya da bu şekilde diğer merkez adaylar birbirlerine düştü ve aradan kendisi sıyrılıp kazandı; yok sayılan, görmezden gelinen, şeytanîleştirilen bir aday olmasına rağmen kazandı.

Medyanın mutlak kontrolü

Şu anda tam tersi bir durum görüyoruz; bugün medya tamamen Erdoğan’ın denetiminde, çok az bir kısmı kaldı –esas Doğan Grubu’nun da Demirören Grubu’na devrinden sonra, ki Doğan Grubu da zaten Erdoğan’ı rahatsız edecek çıkışlar yapan bir grup değildi– ama tamamen şu anda artık önde gelen yayın kuruluşları, gazeteler, televizyonlar, haber kanalları vs. hepsi Erdoğan’la başlayıp Erdoğan’la bitiyor. Bu aslında bir süredir Türkiye’de merkezde yer aldığı varsayılan gazetelerin ve televizyonların uzun süredir tek bir okuru ve izleyiciyi tatmin etme temelinde yol aldığını biliyorduk; o okuyucu veya izleyici de Tayyip Erdoğan’dı. Bugün bu çok daha bâriz bir şekilde ortaya çıktı.
Son örneklerde görüyoruz: Bu seçim döneminde de her türlü faaliyeti, her türlü konuşması geniş geniş verilirken, diğer partilere hemen hemen hiç yer ayrılmıyor ya da ayrıldığı zaman da genellikle onlara yönelik suçlayıcı ifadeler kullanılıyor. HDP zaten yok, uzun bir süredir yok, Haziran seçimlerinden sonra HDP zaten ambargolu. Onun dışındaki partilere de, ana muhalefet partisi başta olmak üzere çok az bir yer ayrılıyor, MHP artık muhalefet partisi değil, MHP’nin yeri biraz arttı, İYİ Parti’ye de çok çok az, çok sınırlı yerler ayrılıyor, böyle bir ortamla giriyoruz. Tabii geçmiş örneklerin bize gösterdiği gibi medyayı tamamen kontrol etmek, medyayı tamamen arkasına almak, birilerinin kazanması için yeterli olmuyor; hatta tam tersine, medya üzerindeki bu tahakküm tersine bile işleyebiliyor.
Geçmişte önce Erdoğan ardından RP, 1995 genel seçimlerinde olduğu gibi medyaya rağmen ve medyayla savaşa savaşa kazanmışlardı. Bugün böyle bir şey olur mu? Olmaz diyemem; ama olacağına dair de çok husus yok; çünkü muhalefet, zamanında RP’nin açtığı gibi kendi kanallarını açmada çok başarılı değil açıkçası — benim gördüğüm kadarıyla. Bir tek İYİ Parti’nin özellikle sosyal medyayı kullanma anlamda etkili bir çalışması göze çarpıyor, HDP zaten medyada öteden beri dışlanmış olduğu için kendi kanalları üzerinden kendi tabanına yönelen bir parti; ama Saadet Partisi ve CHP’nin bu konuda çok parlak olduklarını söylemek mümkün değil. Adı CHP’yle özdeşleşmiş birtakım kanallar var, belki gazeteler var, ama bunların da CHP’nin seçim kampanyasını başka bir türlü üstlenebilecek bir kapasiteye sahip olduklarını söylemek mümkün değil.

İnce’nin kampanyası

Bir diğer husus burada CHP’nin genel başkanıyla cumhurbaşkanı adayının farklı olması. Bu biraz işleri karıştırmaya başladı, ilk günden itibaren öyle söyleyebiliriz. Onun dışındaki bütün partiler –yani SP, İYİ Parti ve AKP–, genel başkanlarıyla beraber seçime giriyorlar; dolayısıyla genel başkan konuştuğu zaman, örneği Meral Akşener “Borçları sileceğiz” dediği zaman, hem cumhurbaşkanı adayı olarak seçim için konuşmuş oluyor hem de milletvekili seçimi için. Aynı şey Karamollaoğlu ya da Erdoğan için de geçerli; ama CHP için şu âna kadar gördüğümüz kadarıyla böyle bir senkronizasyon yok.
İlginç bir şekilde Muharrem İnce’nin adaylığının açıklanmasından sonra Kemal Kılıçdaroğlu’nun çok konuştuğunu görmedik; bugün grupta herhalde konuşacaktır, ama onun dışında pek yok. Muharrem İnce de siyasî birtakım vaatler vermek yerine, daha çok yöntemle ilgili hususlara dikkat ediyor, daha bir biçimle ilgili şeyler söylüyor –bisiklete binmek, kendi arabasını kendisi kullanmak gibi birtakım şeyler söylüyor–, bir de Selahattin Demirtaş’ı ziyaret etmesi artık galiba kesinleşti, yarın gidecek galiba; ardından da Edirne’de miting yapması söz konusu ya da Hakkâri’ye gitmek gibi. İkinci tura kalması durumunda HDP tabanından oy almaya yönelik birtakım jestler yapıyor diyelim; ama onun dışında bir siyasî program pek dile getirmiyor.
Ayrıca bir de şu var: Şu âna kadar gördüğüm kadarıyla, Muharrem İnce’nin cumhurbaşkanlığı için yürüttüğü kampanya kiminle nasıl yürüyor, nasıl bir ekiple yürütülüyor? Bu şu anda en azından benim için meçhul. Basın danışmanları, başka danışmanları var mı? Bir kurmay heyeti var mı? Pek şu âna kadar belli olmadı; sanki tek başına, tek tabanca gidiyormuş gibi bir görüntü var. Partiden nasıl bir destek alıyor ya da nasıl destek alacak belli değil, her neyse. Şu anda bakıyoruz ki bütün gazetelerin ezici bir çoğunluğu, televizyon kanallarının ezici bir çoğunluğu Erdoğan’la başlayıp Erdoğan’la gidiyorlar ve onun ötesinde kapılarını tamamen kapatmış durumdalar. Burada Erdoğan’ın her yere çıkıyor olması, sürekli çıkıyor, sürekli manşetlere taşınıyor olması onun oyunu artırmayabilir; yani bu artık alışkanlık yarattı. Ne söylerse söylesin bir heyecan yaratacak çıkışlar yapamıyor; çünkü sürekli konuşuyor, hatta günde birden fazla konuşuyor; değişik vesilelerle, değişik toplantılarla sürekli gözüküyor. Artık Erdoğan’ın söylediklerinde bir ilginçlik olması pek söz konusu değil dolayısıyla. Zaten bakıldığı zaman reytinglerde de Erdoğan’ın yaptığı soru-cevaplar ya da yaptığı konuşmalar –en son İstanbul Kongresi’nde olduğu gibi– çok da fazla izlenirliğe sahip değil. Şahsen AA’nın ve Cumhurbaşkanlığı’nın yayımladığı faaliyetlerine bakıyorum, konuşmalarına bakıyorum, Periscope’taki izlenirliği de olağanüstü bir izlenirlik değil — bunu bir yere kaydetmek lazım.

Aday açık oturumu neden olmuyor?

Medyaya bu kadar tahakküm ediyor olması Erdoğan’ın oyunu belki artırmayacak; ama sorun şu: Diğer adayların, rakiplerin medyaya erişimi olmadığı için, onların elinden bu hak alındığı için ve bu anlamda da Türkiye’de tamamen eşitsiz bir yarış olduğu için, muhalefet partilerinin işleri gerçekten zor. Şimdi buradan adaylar açık oturumuna geçmek istiyorum; bu öteden beri Türkiye’de hep hayıflanarak söylenen bir şeydir: Niye dünyada olduğu gibi, hatta bir zamanlar Türkiye’de olduğu gibi, seçimler öncesinde parti liderleri ya da bu olayda olduğu gibi cumhurbaşkanı adayları bir televizyon programına çıkıp tartışmazlar? Bu öteden beri Türkiye’de artık 15 yıldır falan netleşmiş bir olay. Bunun en önemli nedeni tabii ki Erdoğan’ın kendisi. Erdoğan böyle bir şeye yanaşmıyor. En son tekrar kendisine sorulduğu zaman, “Böyle bir şey yapıp onlara prim vermem” dedi, reddetti; çünkü kendisinin artık medyaya erişim diye bir sorunu yok ve başkalarıyla beraber yayına çıktığında o sonsuz medya erişim hakkını onlarla bir süreliğine de olsa almış olacak ve en önemlisi de rakipleriyle kendisinin eşit olduğunu kabul etmiş olacak. Erdoğan böyle bir eşitliği uzun bir süredir kabul etmiyor. Hep yukarıdan bakıyor, en son bugün grup toplantısında Muharrem İnce’ye söyledikleri de bunun yeni bir göstergesi. Dolayısıyla Türkiye bu açık oturum şansından mahrum. Seçimler belli olduktan sonra bize de birtakım izleyicilerimiz adaylarla bir açık oturum yapmamızı önerdiler.
İlk başta çok cazip geliyor tabii; ama baştan, cumhurbaşkanlığı seçiminde Erdoğan’ın, milletvekili seçimlerinde de Erdoğan’ın ve AKP’nin olmayacağı bir açık oturum zaten topal kalacak bir şey; ama diyelim ki Erdoğansız yapmaya niyetlendiğiniz zaman –Doğu Perinçek’in durumu henüz belli değil–, ama geri kalan dört adayla bir açık oturum, o da aslında fena bir fikir olmayabilir ama, orada çok ciddi bir sorun var; o da Selahattin Demirtaş cezaevinde. Dolayısıyla Selahattin Demirtaş’ın da cezaevindeki durumu ortadayken, ona vekâlet eden birisiyle yapmak yakışık almayacağı için geriye üç tane aday kalıyor ve bu üç aday da tabii ki genel seçimlerde “Millet İttifakı” adı altında birlikte giren üç partinin adayı. Dolayısıyla aynı gün yapılacak olan milletvekili seçimlerine beraber girecek olan bu kişiler, cumhurbaşkanlığı seçiminde ne kadar rakip olurlarsa olsunlar, aralarında çok fazla ciddi tartışma olması mümkün değil. Çok protokolden ibaret bir olay olur.
Yapılabilir mi? Yapılabilir, birileri yapabilir; ama biz açıkçası böyle bir üç adaydan ibaret bir yayın yapmayı açıkçası düşünmüyoruz. Dediğim gibi, eğer Selahattin Demirtaş katılabilecek olsaydı, özgür olsaydı ve katılabilecek olsaydı, dört adayla –yani Erdoğan gelmese de dört adayla– bir açık oturum yapmak isterdik. Becerebilir miydik? Bilmiyorum, ama isterdik.

Medyascope’un seçim hazırlıkları

Peki biz nasıl bir strateji izleyeceğiz Medyascope olarak? Şunu açıkça söylemek gerekirse, Doğan Grubu’nun satışından itibaren bize daha fazla gözlerin çevrilmiş olduğunun farkındayız; zaten bizim kendi taşıyabileceğimizin üzerinde bir yükle yol alıyorduk; şimdi daha fazla, bize yönelik beklentiler daha da artmış durumda, ama imkânlarımız aynı seviyede duruyor, ya da imkânsızlıklarımız diyelim aynı seviyede duruyor ve seçim herkesi olduğu gibi bizi de gafil avladı diyelim. Çok hızlı şekilde bir baskın seçim, bu baskından biz de nasibimizi aldık, ama yine de Medyascope olarak olabildiğince etkili bir seçim takibi yapmaya niyetimiz var; ama dediğimiz gibi, özellikle imkânlarımızın kısıtlı olması nedeniyle her istediğimizi yapma imkânımız olmayacak. Normal şartlarda eğer imkânlarımız el vermiş olsaydı, bütün liderleri, yani özellikle de cumhurbaşkanı adaylarının her birinin her türlü faaliyetini olabildiğince izleyebilecek en aşağı birer arkadaşımızı görevlendirirdik; ama bunu yapma imkânımız yok. Dolayısıyla adayların faaliyetlerini olabildiğince, yapabildiğimiz kadarıyla, özellikle mitingler söz konusuysa canlı olarak bulundukları yerlerden, miting alanlarından izlemek ve oradan canlı olarak sizlere aktarmak istiyoruz.
Şöyle bir sorunumuz var; o da iktidar partisinin sözcüleri kendi denetimleri dışındaki medyaya çıkmak istemiyorlar; hele bizim gibi yeni teknolojinin kullanıldığı medya onlara çok gereksiz geliyor, ihtiyaçları yok böyle bir şeye ya da çıktıkları zaman da başkalarıyla beraber çıkmak istemiyorlar, böyle birtakım şeyler var. Dolayısıyla istememize rağmen AKP ve ortağı olan MHP’den bu seçim sürecinde çok fazla kişiyi konuk etme imkânımız olmayabilir. Bu konuda çalışacağız, başvurularda bulunacağız; ama şu âna kadarki deneyimlerimizden de bildiğim gibi çok fazla umutlu değiliz; ama yine de biz sonuna kadar yapmaya çalışacağız.
Liderleri ya da adayları konuk etme konusunda zaten –biliyorsunuz– biz Meral Akşener’i daha partisini kurmadan önce burada konuk etmiştik, ben kendisiyle söyleşi yapmıştım. Temel Karamollaoğlu’yla da yakında Skype üzerinden yaptık; bir kere de stüdyomuza gelmişti, tekrar yapabiliriz, yapmak isteyeceğiz. Kendilerine uygun olur mu? Bilmiyorum. Muharrem İnce konusunda, açıkçası CHP adaylığı sırasında kendisiyle yayın yapmak istediğimizde “olur” dedi, olmadı — ondan kaynaklanan nedenlerle. Daha sonra cumhurbaşkanlığı adaylığı netleşmeden önce kendisine yine talepte bulunduk yayın yapmak için, cevap bile vermedi. Bu sefer ne yapar? Açıkçası bilmiyorum; o da bu tür mecraları, bizimki gibi mecraları çok önemsemiyor olabilir. Biz yine başvuracağız; umarım kendisi olumlu cevap verir, ama onların konuk olmayı kabul edip etmemesi bir yerden sonra çok sorun değil; biz var olan faaliyetlerini olabildiğince yoğun bir şekilde takip etmeye ve oralardan arkadaşlarımızın doğrudan gözlemleriyle bunları aktarmayı çalışacağız ve burada zaten hep yaptığımız gibi değişik çevrelerden yorumcularla –gerek açık oturumlarla olsun gerek özel yayınlarla olsun– daha yoğunlaştırarak seçim sürecini takip etmeye çalışacağız.
Seçim gecesi için ne yapacağımızı şu anda netleştirmiş değiliz; ama en imkânsız dönemlerimizde bile biz burada bayağı bir seçimi takip ettik ve başarılı da olduğumuzu düşünüyorum — kendi kulvarımızda en azından. Bu seçimde de seçim gecesinde çok iddialı olacağımızı şimdiden söyleyebilirim.

Medyada kalitenin düşmesi

Şöyle bir realite var: Türkiye’nin kaliteli isimleri, düşünceleri belli bir seviyenin üzerindeki gazeteciler, akademisyenler, yazarlar, aydınlar, sivil toplum kuruluşu temsilcileri vs. bu kişiler, Türkiye’deki medyada var olan, ana akım demeyeyim artık buna, tamamen devletin kuyruğuna takılmış olan medyada yer bulamıyorlar, ya da bulsalar bile kendilerine hakkaniyetli bir şekilde davranılmıyor. Onun için Medyascope gibi mecraların böyle bir avantajı var. Gerçekten kaliteli isimlere; sözleri önemli olan, birikimleri değerli olan isimlere ulaşmakta çok fazla zorluk çekmiyoruz. Medyadaki bu tekelleşmenin bizim için en azından böyle bir hayrı oldu; bunu da kabul etmek lazım. Normal şartlarda böyle yerlere –internet üzerinden yayın yapan yerlere– gelmeyi düşünmeyecek olan birtakım kişiler, pekâlâ Türkiye’deki medya atmosferi nedeniyle bizim davetimizi sağ olsunlar kabul ediyorlar. Bu anlamda değerlendirmeler ve yorumlar konusunda iddialı olduğumuzu söyleyebilirim.
Tabii burada şöyle bir husus var: Türkiye tam bir kan davalarından oluşmuş bir ülkeye dönüşmüş durumda. İnsanların şu ya da bu nedenle, şu ya da bu tarihteki duruşu nedeniyle, pozisyonu nedeniyle vs. sevmediği insanlar çok; herkesin ayrı ayrı sevdikleri, sevmedikleri var. Birisini çıkarttığımız zaman bir grup itiraz ediyor; bir başkasını çıkarttığımız zaman bir başka grup itiraz ediyor ve bunların üzerinden de hatta bizi yaftalamaya vs.’ye çalışanlar oluyor. Bunlar bizi hakikaten rahatsız ediyor açık söylemek gerekirse — bu tür hızlı yaftalamalar. Biz siyasî olarak pozisyon alan bir yayın organı değiliz; biz gazetecilik yapma derdinde olan, eleştirel bir bağımsız gazetecilik yapma derdi olan bir mecrayız. Dolayısıyla insanların bu kara listelerine, değişik insanların değişik kara listelerine itibar edecek olursak, burada kendi kendimize konuşan bir topluluk oluruz — ki şahsen benim de birçok insanın kara listesinde olduğumu biliyorum, böyle bir realite var. Bu aslında yazık bir durum. Türkiye’de bütün bu medyadaki tekelleşmeye rağmen varlık göstermeye çalışan bağımsız, özgür bir şekilde yayın yapmaya, gazetecilik sürdürmeye çalışan kişilere ve kurumlara karşı şu ya da bu nedenle pek hoşgörü gösterilmiyor, anlayışlı yaklaşma konusunda insanların cimriliği var; bunu da şikâyet olarak kayda geçirmek istiyorum.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
21.05.2018 Cemaatler neden oylarının rengini açıklıyor?
18.05.2018 Filistin sorunu ve Türkiye: Sloganlar ve gerçekler
17.05.2018 Barış Atay-Ahmet Hakan olayı: Gazetecinin haddi, gazeteciliğin sınırları
16.05.2018 Transatlantik: Filistin sorunu, Irak seçimleri, 24 Haziran seçimleri ve ABD, Hakan Atilla davası
15.05.2018 MHP İstanbul Milletvekili Atila Kaya anlattı: “Neden Erdoğan’a oy vermeyeceğim?”
15.05.2018 Meral Akşener ve İyi Parti’nin şansı
14.05.2018 Bir oyunbozan olarak Temel Karamollaoğlu ve Saadet Partisi
14.05.2018 “Bıçkın ve Ağlak: Yeni Türkiye’nin Hikayesi”: Can Kozanoğlu ve Mirgün Cabas ile söyleşi
11.05.2018 Edirne’den Hakkari’ye Muharrem İnce
10.05.2018 Hem hükümet oldular hem devlet oldular
21.05.2018 Cemaatler neden oylarının rengini açıklıyor?
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
29.08.2015 Interview with the Director of Religious Affairs Mehmet Görmez on Salafism, ISIS and Turkey (full text)
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı