Ruşen Çakır: Referandum sürecinde CHP: Selin Sayek Böke ile söyleşi

08.02.2017 medyascope.tv

8 Şubat 2017’de medyascope.tv’de CHP Genel Başkan Yardımcısı Selin Sayek Böke ile yaptığımız söyleşiyi yayına Şükran Şençekiçer hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Selin Sayek Böke ile karşınızda olacağız. Kendisi Ankara’da, Skype’tan bağlanıyor. Selin Hanım’la esas olarak partisinin referandum stratejisini konuşacağız ama… Selin Hanım merhaba. Yayınımıza hoşgeldiniz. Ama dedim, önce sıcak mesele olarak KHK. Kanun Hükmünde Kararname ile çok sayıda kişi görevinden uzaklaştırıldı. Tabii en çok konuşulan da akademisyenlerin görevlerinden uzaklaştırılması. Siz akademiden siyasete gelmiş birisiniz. Tahmin ediyorum görevini kaybeden, görevden alınan, ihraç edilen –artık hangisi uygunsa– kişilerden tanıdıklarınız, arkadaşlarınız da vardır diye tahmin ediyorum. Ne diyorsunuz? Bu ilk değil ve anlaşıldığı kadarıyla son olacağa da benzemiyor. Kişisel olarak, yani partinizin görüşünden ziyade akademinin içerisinden biri olarak ne dersiniz?
Öncelikle ben de bir merhaba diyeyim size. Vallahi dün bir kez daha sinsice, karanlık bir saatte, köşede bekleyen KHK, bana sorarsanız dün itibariyle Türkiye’de üniversiteleri yıktı. Yani Türkiye’de bilimi üreten benim bilim yoldaşlarım, dolayısıyla sizin de söylediğiniz gibi benim kalbime de aklıma da çok dokunan bir şey oldu dün gece. Beni eğitmiş olan, birlikte araştırma yapmış olduğum, fikir tartışmaktan büyük bir heyecan ve esasen bilgi öğrendiğim birçok dostuma çok dokundu. Atılmış olana da atılmamış olana da. Çünkü dünkü KHK ihraçları Türkiye’de geleneksel kurumları ortadan kaldırdı. Bu Mülkiye Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna insan yetiştirmiş. Bu Mülkiye bugün içinde yaşadığımız demokratik cumhuriyetin inşasının parçası olmuş bir kurumken, dün bu kurumun içerisinde fiilen bazı bölümler tamamen ortadan kaldırıldı. Fakülteler çalışamaz hale getirildi. Bu öğrencilerin gelecek hafta okula geldiklerinde ders yapıp yapamayacaklarını bilmedikleri, adına üniversite denen ama içinden bilim ve bilim insanı çıkartılmış taş yapılara dönüştürüldü bu binalar. Bana sorarsanız bunun en dokunaklı yanı şu: Üniversite dediğiniz yer esasında bir yer değil. Fikirlerin bir araya geldiği, fikirlerin üretildiği, tartışıldığı, üstelik de bunun farklı fikirler olarak bir ortak aklı üretmek için buluşulan mekânlardır. Bu buluşmanın nerede olduğu hiç önemli değil. Dün ihraç edilmiş yol arkadaşlarım, yoldaşlarım bilimlerini, akıllarını, fikirlerini, dünyada özgürlüğe ve barışa dair özlemlerini ve vicdanlarını yanlarına alıp gittiler. Ama o binalar bilimsiz ve Türkiye’yi yarınsız bırakacak bir karanlığa gömülmüş oldu. Oysa orada o gençler bu bilim insanlarının ürettikleriyle hem Türkiye’yi hem dünyayı değiştirecek tartışmalara aç geliyorlar oraya. Yani dün olan şu olmuş oldu: Esasında peşine dizilip bilgi öğrenmek için açlıkla onlara erişmesi gereken insanlar bu hocaları bir cahil cesaretiyle bilimsiz birer yuvaya dönüştürmek üzere üniversiteyi ihraç etmiş oldular.

Benim mesela şahsen çok eskiden beri tanıdığım arkadaşlarım, özellikle kadınlardan tanıdıklarım var. Ve bazılarını biliyorum, isimlerini şimdi söylemeyeyim, diğerlerine haksızlık etmek istemem. Ben bildim bileli onlar hocadır. Onlar hocalık yapamadıkları durumda açıkçası ne yapabilirler, ben kestiremiyorum. Siz şimdi siyasete geçmişsiniz ama, onlar da politik olarak çok duyarlı insanlar, ama hocalık iliğine işlemiş çok sayıda insanın şu anda üniversiteden ihraç edildiğini gördüm.
Ruşen Bey, esasında galiba benim de kalbime en çok dokunan bu oldu. Çünkü esasen akademisyenler çok şanslı insanlardır. Hayatları işleriyle çok iç içe geçmiş insanlardır. Bir akademisyen olabilmek için sizin 21 yıl eğitim almanız gerekiyor. 21 yıl. Dolayısıyla eğitim hayatınızın en doğal parçası. Sizin yapmayı bildiğiniz şey okumak, anlamak, tartışmak, farklı fikirlerden yeni fikir üretmek. Dolayısıyla bu açıdan hocalık bir insandan ihraçla alınabilecek bir sıfat değil. Bu insanlar yine hocalar. Onlar ben biliyorum ki farklı mekânlarda –biz de bu konuda elimizden gelen her şeyi yapacağız– özgür üniversiteler oluşturacaklar. Dolayısıyla elden alınan, kaybedilen şey onların hocalık vasfı değil. Kaybedilen şey Türkiye’de üniversiteler. Çünkü bu insanlar o binaların dışına yine o çok içselleştirdikleri öğrenme ve öğretme güdülerini zaten taşıyacaklar. Bunu kimsenin almaya yetkisi, hakkı yok. Ama Türkiye’yi bir karanlığa teslim eden bu üniversite yıkımından çıkış için bizim mutlaka el ele tutuşmamız gerekiyor. Sizin de dediğiniz gibi, akademisyenler, biz başka bir şey bilmeyiz zaten. Biz okumayı biliriz, düşünmeyi biliriz, yazarız, çizeriz. Onlar yine bunu yapacaklar. Bize düşen görev şimdi bunca birikimi olan insana bunu yapmaya devam ettirecek umudu yeşertmekten geçiyor. Ben biliyorum ki bu yoldaşlarım benim, bu bilim insanları bugün mutsuz ve umutsuzlar. Çünkü karanlık onlara dayatılıyor. Ama onlar şunu bilmeliler. “Boyun eğmeyeceğiz” dedi onlar. Birçoğuyla konuştum ben bu sabah. Biz de onların boynunun eğilmeyeceği bir Türkiye için mücadele etmek zorundayız. Ben bir siyasetçi sıfatıyla, sizler bu konuşmaların yayılmasını sağlayan medyacılar olarak, ama bunu el ele, beraber yapmazsak eğer Türkiye’nin birlikte yaşama kültürü şu anda ortadan kaldırılıyor. Yani aynı görüşü benimsemiyor diye hocalar üniversiteden atılıyorsa, eğer “Ben özgürlük istiyorum, demokrasi istiyorum” dedi diye hocalar terörist sınıfına atılabiliyorlarsa bir ülkede, o ülkeden gelecek çıkarmak çok zor olur. Bu karanlığa karşı bir mücadele verdiğimizi hatırlamamız gerekiyor bence.

Evet Selin Hanım, siz partide Ekonomiden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı’sınız. İhtisasınız ekonomi. Ve çok sıcak sıcak bir gelişme var, referanduma geçmeden önce o konuya da bir değinelim. Her ne kadar siz zaten bu konuda bir açıklama yaptınız partiniz adına. Türkiye Varlık Fonu ve çok sayıda kamu kuruluşunun imkânları, etkileri buraya sevk edildi, bağlandı. Esas konumuzun referandum olduğunu hatırlatarak bu konuda da kısaca bir, yine ekonomist cephesinden bunu da bir değerlendirmenizi rica edebilir miyim?
Esasında biliyor musunuz bütün bu sorular referanduma dair sorular zaten. Bu KHK ile yapılan ihraç da bu referandumda Türkiye’nin neyi oyladığının somut göstergesi. Varlık Fonu da bana sorarsanız Türkiye’nin yol ayrımına taşınmış olduğu tercihe dair çok somut bir örnek daha yaşatıyor bize. Şimdi adına Varlık Fonu deniyor ama cisminin Varlık Fonu’yla hiçbir ilgisi olmayan bir fon kuruldu. Normalde Varlık Fonu varlığı olan –yani mesela petrolünüz vardır, doğalgazınız vardır, bundan bir gelir elde edersiniz ülke olarak– o gelir kendi ülkenizin ihtiyaçlarını karşılamanızın ötesinde bir tasarruf bırakır ülkeye. O tasarrufu ileride yatırım yapmak için çocuklarınız kullanabilsin diye Varlık Fonu dediğiniz yatırım araçlarına aktarırsınız. Şimdi Türkiye’de şu soruyu sormak gerekiyor: Türkiye’de petrol var mı? Yok. Doğalgaz var mı? Yok. Türkiye’de çok büyük bir tasarruf var mı? Yok. Bilakis Türkiye’nin tasarrufu olmadığı için cari açık veriyor, yurtdışından borçlanmak zorunda kalıyor, bütçe açıkları veriyor. Yani Türkiye’de bir Varlık Fonu kurulabilecek bir varlık yok. Kurulmuş olan bu fon bir ipotek fonu. Şunu yapıyor: Türkiye’nin emek emek ortak milyonların beraberce inşa ettiği kamu kurumlarını bu Varlık Fonu dedikleri ipotek fonuna devrediyor. Böylece o fon özel bir şirket –dikkatinizi çekerim–, bu özel şirket denetimsiz, Kamu İhale Kanunu’na tâbi olmadan, Sayıştaş’a tâbi olmadan, Devlet Memurları Mevzuatı’na tâbi olmadan, 18 tane böyle yasaya tâbi olmadan istediği gibi gönlünce bu kamu kurumlarını teminat gösterip ipotek ettirerek borç alacak. Aldığı borcu da denetimsiz bir biçimde istediği gibi harcayacak. Şimdi burada devredilmiş olan kurumları bir anımsamak gerekiyor: Ziraat Bankası mesela. Ziraat Bankası demin üniversiteler için benim duyduğum bağ kadar Türkiye’de milyonlar için kıymeti olan bir yer. Emeklinin maaşını aldığı yer. Sınırda bekleyen askerin, üç kuruş veriliyor olan parayı ailesine aktarmak için giderim diye beklediği kurum, devlet diye gördüğü yer. Veya milyonlarca çiftçinin zaten zor durumdayken “Kapısını çalarım, ben buradan kredi alırım” dediği devlet kurumu onlar için. Şimdi bu 154 yıllık Ziraat Bankası bir kararname ile, kararnamenin imkân verdiği bir Bakanlar Kurulu kararıyla özel yetkili bir şirkete devredildi. Bu özet şirket istediği gibi yarın sabah şunu diyebilir: “Yahu ben bu Ziraat Bankası’nı satmaya karar verdim. Yabancılara satacağım.” Yabancı sizin gibi benim gibi Türkiye’deki çiftçiyi dert edinecek mi? Edinmeyebilir. Büyük bir belirsizlik ortaya çıkmış oluyor. Bunun ötesinde bu Varlık Fonu denen ipotek fonu şunu da yaptı: Bu özel yetkili kuruma gitti, yönetim kuruluna Saray’ın danışmanlarını atadı. Şimdi bu şu açıdan kritik: Esasında bir tek adam rejimi inşa edecek bir referandumun ne yaşatacağını gösteriyor bu Varlık Fonu Türkiye’ye. Bütün kamu kurumlarını kendisinin gibi gören bir adam, kendi danışmanının yetkisi altına bu kurumları veriyor ve “istediğini yap” demiş oluyor. İstersen borsada oyna, istersen bu referandumu ve yapılacak başka seçimleri finanse etmek için bu kurumları sat, istersen manipülasyon yapmak için bu parayı kullan. Büyük bir yetki ve aynı zamanda hiçbir sorumluluk yüklemeyen, hiçbir denetim olmayan bir sistem. Özeti şu: Altın bileziğimiz var, bu altın bileziğimizi bileğimize takmak için çok uğraşmışız, yıllar sonra birisi gelmiş demiş ki “Şimdi benim altın bile bozduracağım, çok güzel bir projem var”, sonra da belli maceralarda o altın bileziği kaybetmiş. Türkiye’ye emek emek biriktirdiği altın bilezikler bugün zorla bozdurtuluyor. Bozdurtan da işte bu rejimi inşa etmek isteyen, değiştirmek isteyen yapının ta kendisi.

Peki buradan referanduma geçecek olursak, referandumla zaten doğrudan ilgili olduğunu söylediniz olayın. Cumhuriyet Halk Partisi olarak partinizin referanduma “Hayır” dediğiniz biliyoruz başından itibaren. Peki bu “Hayır”ı nasıl örgütleyecek? Bu konuda birtakım işaretleri alıyoruz ama, partinizin stratejisini nasıl özetlersiniz? Temel sloganı ve yaklaşımı nedir?
Ruşen Bey her şeyden önce şunu bilmek gerekiyor bu referandumla ilgili: Bu referandum Türkiye’ye dair bir yol ayrımında verilecek çok kritik bir karara dair bir referandum. Bir siyasi görüşün, bir ideolojinin referandumu değil bu. Bir siyasi görüşün iktidarının referandumu değil. Bir yaşam tarzının, bir ortak yaşama kültürüne dair bir yol ayrımında, bir tercih yapacak Türkiye. Tercih çok açık sorarsanız bana. Yol ayrımı şunu soruyor: Özgür bir Türkiye mi istiyoruz? Üniversitelerin herkesin farklı fikirler konuşabildiği, birbiriyle araştırma yapabildiği, “Bir gece atılır mıyım?” endişesiyle değil, “Yarın yeni bir buluş yapabilir miyim?” heyecanıyla üniversitelere gittiği bir Türkiye mi? Yoksa baskı altında, tehdit altında korkan bir Türkiye mi? Kalkınan, büyüyen, refahını adaletli, eşit bir biçimde paylaşan bir Türkiye mi, yoksa sosyal sorunlarla boğuşan, yoksulluğun, fakirliğin, yokluğun yaygın kitlelerde bir gerçeğe dönüştüğü karanlık bir Türkiye mi? Hukukun olduğu, adaletin dağıtıldığı, her birimizin, 80 milyonun hakkının eşit bir biçimde savunulduğu bir hukuk devleti mi, yoksa tek bir kişinin keyfiyetine bırakılmış, tek adam hukukunun olduğu, yani 80 milyonun hakkının değil de bir kişinin hakkının savunulacağı bir Türkiye mi olacak? Milletin egemenliğinin temsili demokrasiyle meclisten işlediği bir düzen mi, yani yüzde 100’ün temsil edildiği bir siyasi düzen mi, yoksa tek bir kişinin “Ben herkes için her şeyi bilirim” dediği bir düzen mi? Yol ayrımı bu kadar çarpıcı, bu kadar birbirinden farklı bir Türkiye’ye dair bir tercih ortaya koyuyor. Bu bir siyasi parti tercihi olamaz. Bu açıkça “Demokrasi mi yoksa diktatörlük mü? Hukuk mu yoksa keyfiyet mi? Kalkınma ve zenginlik mi yoksa yoksulluk mu?” arasında bir tercihken, burada Cumhuriyet Halk Partisi’ne düşen en temel görev şudur: Bu demokratik değerleri taşıyan herkese bir ortak çağrı yapmaktır. Ortak çağrı da şu: Ben, benimle aynı düşüncede değilsen bile, benle aynı ideolojiyi paylaşmıyorsan bile senle aynı Türkiye’de yaşamak istiyorum. Bu yaşamı inşa edebilmemiz için bugün bizim “Hayır” çatısı altında buluşmamız gerekiyor. Bir siyasi parti olarak değil, bir ideolojide ortaklık değil. Yarın bizim beraber yaşayacağımız bir Türkiye’nin olmasını mümkün kılmak için bunu yapmamız gerekiyor. Açıkçası bu bir siyasi partinin stratejisi değil, bu bir ülkenin geleceğine dair bir ortak hikâye yazmayı isteyen demokrasi sevdalılarının mücadelesi olmak zorunda.

Ama burada şöyle bir şey var, sözünüzü kestim. Çatı diyorsunuz, “Hayır” çatısı altında diyorsunuz ama “Hayır” çatısı soyut bir şey ve de kampanya diye somut bir şey var. “Evet” cephesinin çatısının imkânları, şusu busu, odakları belli. “Hayır”da odak olarak tam bir netlik yok. Bu sorunları aşma konusunda nasıl tasavvurlarınız var, ne tür projeleriniz var?
Şurada size katılmıyorum: Esasında “Hayır”ın odağı “Evet”inkinden daha net olduğu için “Hayır” diyen herkes, Cumhuriyet Halk Partisi de, CHP dışındaki bütün “Hayır” diyenler de çok ortak bir şey söylüyor. Demokrasi diyor. Bir hikâye var çünkü bizim anlattığımız. Türkiye’ye dair bir heyecan ve gelecek umudumuz var. Oysa “Evet” diyenler, imkânları bizden fersah fersah çok olabilir, ama anlatacak hikâyeleri olmadığı için korkutarak, tehditle, terörize ederek, hatta “Hayır”a dair çatı kavramını ürkütülen bir yapıya dönüştürerek ancak kampanya yapabiliyorlar. Doğru, müthiş bir kaynakları var. Ama bana sorarsanız “Hayır”ın da en güçlü yanı, en güçlü kaynağı demokrasiye dair inançtan geliyor. Demokrasi zaten farklılıkların bir arada yaşaması demektir. Bizden çok farklı düşünen insanlar da “Hayır” diyor Türkiye’de ve ben onun için de biliyorum ki bu kampanya nasıl yürütülürse yürütülsün sonunda mutlaka “Hayır” çıkacak. Çünkü bu demokrasi kültürünü içselleştirmiş milyonlar bundan korkmayacaklar, terörize olmayacaklar. Terör bitsin diye “Hayır” diyecekler.

Benim meramımı tam anlatamadım. Cevabınızdan onu anlıyorum, özür dilerim. Tekrar şunu sormak istiyorum: Hangisinin daha değerli olduğu üzerine bir tartışma değil, daha somut olarak, maddi olarak soruyorum. “Evet”in şeyini biliyoruz, cumhurbaşkanı var, iktidar partisi var, yanında MHP var. “Hayır” baktığımız zaman, “Hayır”da olanların bazılarının birbiriyle mesafeleri de var çok ciddi bir şekilde. Benim sorduğum fiiliyatta, kampanya süreçlerinde vs.’de ne olacak, nasıl şeyler olabilir? Herkes ayrı ayrı “Hayır” kampanyası mı yürütecek, birlikte ortak bir şeyler yapma imkânları olacak mı? Zaten imkânlar diğeriyle kıyaslanamayacak kadar yetersiz ya da az. O anlamda soruyorum.
Ben biraz önceki yaptığım bir hatayı düzelteyim izninizle. Yanlış anlaşılma olmasın. Biri diğerinden daha değerli değil. Demokrasilerde farklı fikirler eşit değerde. Benim şunu ifade etme gayretim oldu: Bizim kendimizi anlatmamız daha kolay. Çünkü özgüvenli ve umutlu bir hikâyesi var “Hayır”ın. Oysa ki “Evet” karanlık bir şey zaten kendi başına. Şimdi sorduğunuz şey bu kampanyanın daha somutlaşmış hali. Ben önce bir şahsi fikrimi paylaşmak istiyorum, bir siyasetçi olarak değil. Bana sorarsanız çok uzun süredir Türkiye’de demokrasi ve özgürlük özlemi içerisine olan her bir birey kendi zemini içerisinde bir kampanya yapıyor zaten. Mesela bu ihraçlara “Hayır” diyen, meslektaşlarının yanına bugün Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne gitmiş olan akademisyenler. Onlar “Hayır”ın olduğu bir Türkiye’ye dair bir kampanyanın parçasılar doğal olarak. Veya bir hamile kadın parka çıkıp koştuğu zaman fiziksel olarak taciz edildiğinde buna “Hayır” deme cesaretini gösterdiğinde esasen Türkiye’nin bu umutlu ve özgüvenli kampanyasını yapıyor. Şimdi siyasi boyutuna gelince bütün farklı “Hayır”ları bizim bir siyasi kampanyada ortaklaştırmaya ihtiyacımız yok. Bu farklı “Hayır”ların ortağının demokrasi olduğunu bilelim ve her bir “Hayır”ın kendi mecrasında akmasına izin verelim. Çünkü gerçek demokrasi budur. Biz onun için Cumhuriyet Halk Partisi altına bütün farklı “Hayır”ları birleştirmediğimiz bir kampanyayı çok önemsiyoruz. Cumhuriyet Halk Partisi’nin bir “Hayır”ı var. Ve bu “Hayır”ın dayandığı prensipler var. Başkalarının “Hayır”ı farklı prensiplere dayanabilir ama ortaklaştığı demokrasi zaten duruyor. Onun için kampanyada başka siyasi partilerle beraber bir kampanya değil ama her siyasi görüşün “Hayır”ını söyleyebildiği, demokrasiye benzeyen bir ortamın ortaya çıkması için CHP’ye düşen önemli bir rol var. Çünkü biz en büyük siyasi partiyiz burada buna “Hayır” diyen. Onun için biz kendi kampanyamızı yapacağız. Ama bizim dışımızdaki “Hayır”ları bizim içimizde eriten değil, bizimle birlikte güçlenen ve onların da sesinin çıkmasını mümkün kılacak bir demokrasiyi yaşatan bir iki aya ihtiyacımız var bizim. Onu yaparsak devamında da demokrasi gelecek. Yani somut kampanya dediğimiz şey, onun detayına girmemi beklemezsiniz…

Tamam yok hayır, tam bu verdiğiniz cevabı murat etmiştim. Yani bu cevabı aldım. Evet herkesin kendi “Hayır”ını dile getirmesi, illaki bir arada olmak, birlikte kampanya yapmak gibi bir zorunluluk yok dediniz. Peki şunu soracağım: “Hayır”ın baskın çıkacağından emin olduğunuzu söylediniz. Buradaki temel belirleyici öge ne olacak sizce? Değişik değişik tartışmalar var. Biliyorsunuz bunun Meclis’ten geçme sürecinde birtakım iktidar partisinden ve MHP’den birtakım fireler beklendi vs., olmadı. Bu sefer seçmen bazında nasıl bir projeksiyon yapıyorsunuz? Belli yerlerde “Hayır” blokları var zaten de. Nereden bekliyorsunuz, ne tür arayışlarla “Hayır”ın baskın çıkacağını düşünüyorsunuz? 
Öncelikle şunu söyleyelim: Türkiye’de parlamenter sistemin demokratik değerlerinin güçlendirilmesi ihtiyacı ortada. Bu “Hayır” kampanyası ve “Hayır” işte bu yönde bir ilk adım olacak. Bunu son gibi değil başlangıç gibi görmek gerekiyor. şunun için söylüyorum. Bu Millet Meclisi’nin içerisinde, TBMM içerisinde normal şartlarda her bir vekilin kendi vicdanıyla karar verebileceği özgürlüğe ve siyasi özgüvene sahip olması gerekiyor. Oysa siyasi partilerde CHP dışında önseçim yapan hiçbir parti olmadı. Her biri bir genel başkanın iki dudağı arasında orada milletvekilliğine geldi. Şimdi demek ki Meclis içerisinde vicdanıyla ve özgürce oy kullanan milletvekilinin oranı, sahada sandık başına giden vatandaşın özgürlüğünden çok daha sınırlı. Ben vicdanlarının yine de ağır basmasını bekliyordum. Bunun Meclis’ten geçmeyeceği kanaatim vardı. Ama geçmiş olması Türkiye’de siyasi yapının demokratik doğasının güçlendirilmesi ihtiyacını bence bir kez daha ortaya koymuş oldu. Burada bir tereddüt yok. Yüzde 100 temsiliyet ve temsil edenin de, milletin egemenliğini temsil eden vekilin de özgür hissedeceği bir siyasi düzene ihtiyacımız var. Şimdi burada nereden girecek? Sokakta insanlarla konuştuğunuzda onlar herkesten daha iyi görüyor aslında bir tek adam keyfiyetine teslimiyetin kendi hayatlarından ne alacağını. Son iki buçuk yıldır bu ülke fiilen bir başkanlık yaşıyor. Bu fiili başkanlık dönemi birçok insanın canını yaktı. Ben ekonomik boyutunu söyleyeyim. Türkiye’nin kişi başına düşen geliri, o fiili başkanlığın başladığı yıl, 2014’te 12 bin doların biraz üzerindeydi. Sadece bir yıl içerisinde o başkanlık yaşandığı için Türkiye’de, 11 bin dolara geriledi. Fakirleştik, hepimiz daha fakiriz. Kime sorsanız bunu söyler zaten. İşsizlik, sadece bu fiili başkanlık döneminde 700 bin kişi işsiz kaldı. Yani üç buçuk milyon kişiye ulaştı işsiz sayısı Türkiye’de. En çok da kadınların canını yaktı. Kadınlar arasında işsizlik çok daha hızlı arttı. Bu 700 bin işsizimizin 400 küsur bini kadınlar. Şimdi dolayısıyla nereden gelecek bu “Hayır”ın yanıtı? İnsanların yaşadığı gerçeklerden gelecek. Ben onun için kuvvetle inanıyorum. Bu gerçeklerle beraber özgürlüğe ve demokrasiye inanan bu Anadolu kültürünün bir renkliliği, çokkültürlülüğü ve birlikte yaşama nüvesi var. Kutuplaştırarak, ayrıştırarak, nefret ve kini besleyerek bugüne bizi getirenler esasında burada “Hayır”a da yol açmış oluyorlar. Ben bu vicdanın sandıkta Meclis’ten zaten daha kolay işleyeceği bir düzen olduğunu düşünüyorum. Ve bundan sonra da Meclis’in aynı vicdanı taşıyabileceği, demokrasinin güçlendirilmiş bir yapıya kavuştuğu bir Türkiye için de bu “Hayır” bir başlangıç olacak, bir ilk adım olacak. Sonra çok işimiz var.

Peki tam da onu soracağım. “Hayır”ın sonrasında –“Hayır” öngörüyorsunuz– nasıl bir Türkiye öngörüyorsunuz? Malum, 7 Haziran diye bir deneyimimiz var. 7 Haziran’da sandıkta çıkan sonuçla Türkiye siyaseti aynı seyretmedi. Koalisyon çıktı, ama koalisyon olmadı ve ülke hızla bir seçime girdi ve işin rengi değişti. “Hayır” çıkması durumunda Türkiye’de ne tür şeyler söz konusu olabilir?
Ben bizim ne için mücadele edeceğimizi söyleyebilirim. Biz bilim insanlarının bilim ürettiği, kalkınmanın olduğu, gerçekten parlamentoda temsiliyetin olduğu, hukukun işlediği bir Türkiye istiyorsak “Hayır”dan sonra yapacağımız ilk iş şu olacak: Öncelikle o “Hayır” tescillenecek. Mutlaka tescillenecek ve arkasından da o mücadeleyi hukukun, adaletin, kalkınmanın inşası için bizim hep beraber çalışmamız gerekecek. 7 Haziran’dan 1 Kasım’a giden süreçte terörün arttığı dönemde ve bugün de devam ediyor olan korku ikliminde rahatsız olmayan kimse yok. Can güvenliğinden tedirgin olmayan kimse yok, hangi partiye oy verirse versin. Dolayısıyla ben şuna kuvvetle inanıyorum: Buradan “Hayır” çıkınca 7 Haziran’dan farklı olarak bu toplum hep birlikte şunu söyleyecek: “Tamam bu dosya kapandı artık. Bundan sonra biz korkuya izin vermeden yaşayacağız ve demokrasinin imkân verdiği şekilde birlikte birbirimizle farklı fikirleri konuşacağız” diyeceği bir Türkiye için, ben oradan da çok umutluyum. Buna itiraz eden, bunun olmaması için korku iklimini değiştirmeye çalışacak olanların olduğunun bilinciyle söylüyorum bunu. Yani bir Pollyanna olarak değil, bir gerçekçilikle söylüyorum. Mutlaka bize yeniden daha derin korkular dayatmaya çalışacaklar. Mutlaka tehditler artacak. Ama o tehditlere “Hayır” çıktıktan sonra daha gür bir sesle Türkiye’nin ortak bir biçimde izin vermeyeceğini de son iki yılın Türkiye’ye yaşattıklarından ben çok iyi biliyorum.

Peki son sorum da şu olsun: Bir fiili başkanlık dediniz bu gelinen noktada. Start olarak 2014’ü verdiniz. Şimdi 2017’deyiz ve Nisan ayında referanduma gidilmesi bekleniyor, henüz kesinleşmiş değil ama. Ve “Hayır” çıkacağına da eminsiniz. Peki “Hayır” çıktıktan sonra fiili başkanlık sistemi sürecek mi, yoksa “Hayır” çıkması artık fiili başkanlığın da… Yani nasıl kalkacak bu? Diyelim ki şu anda herkesin yaptığı değerlendirme biliyorsunuz –siz de onu yapıyorsunuz herhalde– fiili olan başkanlığın adının konması referandumu yapılmak isteniyor. Tamam referandumda diyelim ki “Hayır” çıktı. Nasıl bir otorite kalkıp “Tamam artık bu ‘Hayır’ aslında fiili başkanlığa da ‘Hayır’dır” diyebilecek mi, ne olacak?
İki şey söylemek istiyorum. Tabii “Hayır” çıkabilmesi için önce sandığa gitmemiz gerekiyor. Dolayısıyla bizi izleyen herkese şu çağrıyı yapmayı da önemsiyorum: Mutlaka “Hayır” çıkacak diye vazgeçilecek bir mücadele değil bu. O “Hayır”ın çıkması için sandığa gidilmesi şart. Hepimiz o sandıkta bu demokratik hakkımızı mutlaka kullanmalıyız. Bu “Hayır” çıktıktan sonra fiili başkanlık diye benim adlandırdığım bir dönem değil bu, biliyorsunuz başka siyasi partilerin de “Burada bir fiili durum var, biz bunu hukuka uyduracağız şimdi” diye bizi bu sürece taşımış olanlar var. Demek ki şunu düşünüyorlar: Buradan “Hayır” çıktığı zaman, bu resmiyet kazanacak artık ve o fiili durum değişecek. Biraz önce tam da onu söylemeye çalışmıştım. 7 Haziran’dan sonra korkuyu, terörü yaşayanlar, can ve mal güvenliğini tehdit altında hissedenler artık bu referandumda “Hayır” çıkınca daha gür bir sesle “Ben artık bu fiili durumun değişmesini istiyorum, zaten verdiğim oy buydu” diyebilecekleri bir demokrasiyi kendileri doğal olarak ortaya çıkartacak. Biz de siyasi parti olarak bunun sonuç ne olursa olsun zaten öncüsü olacağız. Onun için benim orada, kendimiz orada olduğumuz için tereddüdüm yok. Biz mutlaka bu fiili durumun artık sonlanması için, bu “Hayır”ın resmiyet kazanması için elimizde olan bütün demokratik araçları halkımızla beraber kullanacağız.

Çok teşekkür ediyorum Selin Sayek Böke’ye, CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü. KHK’ları konuştuk, Türkiye Varlık Fonu’nu konuştuk, ama esas olarak referandumu konuştuk. Çok sağolun, size çok teşekkürler. İzleyicilerimize de çok teşekkür ediyoruz. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

20.03.2017 Referandum sürecinde Nurculuk ve İslami camia: Metin Karabaşoğlu ile söyleşi
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
29.08.2015 Interview with the Director of Religious Affairs Mehmet Görmez on Salafism, ISIS and Turkey (full text)
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı

Son makaleler (10)
20.03.2017 Referandum sürecinde Nurculuk ve İslami camia: Metin Karabaşoğlu ile söyleşi
20.03.2017 Mazlum-Der’de ne oluyor? Ahmet Faruk Ünsal ile söyleşi
17.03.2017 CHP’nin referandum stratejisi
15.03.2017 Transatlantik: Avrupa ile diplomatik kriz, Bharara sonrası Zarrab davası
15.03.2017 Erdoğan her durumda kazanır mı?
15.03.2017 Erdoğan’ın pragmatizminin sınırları
13.03.2017 Avrupa ile kriz ‘evet’ oylarını artırıyor mu?
09.03.2017 Ülkücü hareketin gidişatı
08.03.2017 Referandumun gidişatı
06.03.2017 Referanduma doğru Türkiye: İlhan Kesici ile söyleşi