“Reis iyi, çevresi kötü” dönemi

22.08.2017 medyascope.tv

22 Ağustos 2017’de medyascope.tv’de yaptığım değerlendirmeyi yayına Şükran Şençekiçer ve Gamze Elvan hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Cumhurbaşkanı ve Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın partisi hakkında gündeme taşıdığı metal yorgunluğu tespiti üzerinden birtakım tartışmaların küçük çaplı da olsa yapıldığını görüyoruz. Burada benim en çok dikkatimi çeken hususlardan biri şu: AKP çevresinden olan, şu anda büyük kısmı dışlanmış, ama yine de AKP ve Erdoğan’la ilişkisini kopartmamaya çalışan kişiler, seslerini daha yüksek sesle çıkarmaya başladılar; eleştirilerini, itirazlarını, şikâyetlerini daha yüksek sesle çıkarmaya başladılar. Kısa bir süre öncesine kadar hiçbir ses çıkmazken, şimdi, hani eski tabirle çatlak ses anlamında sesler değişik yerlerde çıkıyor. Çok sayıda kişinin parti içerisinde, hatta üst düzeydeki kişilerin de itirazlarını, kaygılarını sessiz bir şekilde ya da çok özel sohbetlerde dile getirdiklerini duyuyoruz —bunların bazılarına ben de bizzat tanık oluyorum, tanıdıklarımdan, bildiklerimden. Ve garip bir kıpırdanma var, bir hareketlilik var.

Yanlışların öznesi yok
Ama bütün bunların gelip dolaşıp çok fazla verimli olamadığını görüyoruz; çünkü buradaki eleştiriler, serzenişler, şikâyetler, beklentiler, kaygıların hepsi öznesiz… daha doğrusu sözü edilen faaliyetlerin, yanlışların bir öznesi yok. Yani muğlak bir özne –şunları yanlış yapıyor, bunları yanlış yapıyor–, çünkü buradaki sorun şu: Uzun bir süredir Türkiye’de, AKP’de ve siyasî iktidarda, hükümette tek karar mercii Recep Tayyip Erdoğan ve onun iktidarının giderek daha fazla bir mutlak iktidar hale geldiğini görüyoruz, iktidarı tekelinde topladığını görüyoruz. Dolayısıyla yaşanan sıkıntıların, sorunların, şikâyetlerin birinci derecede sorumlusunun o olması gerekiyor; ancak onun bu mutlak gücü nedeniyle kendisine dokunmak, kendisini direkt olarak eleştirmek de çok mümkün olmuyor ve dolayısıyla ortaya böyle bir acayip bir durum çıkıyor. Birtakım şikâyetler var, birtakım yakınmalar var, birtakım kaygılar var AKP’nin gidişi, Türkiye’nin gidişi üzerine; ama bunların sorumlusu tanımlanmıyor, çünkü sorumlusunu tanımlamak gerektiğinde bir şekilde doğrudan ya da dolaylı olarak Tayyip Erdoğan’dan bahsetmek gerekiyor, onu işaret etmek gerekiyor; ancak şu aşamada eleştiri sahipleri, şikâyet sahipleri bunu yapamıyorlar ve sonuçta o eskiden beri bildiğimiz “Lider iyi, ama çevresi kötü” olayıyla karşı karşıya kalıyoruz. Yani “reis” olarak tabir edilen Erdoğan’da bir sorun yok, ama çevresinde sorunlar var.
Çevresinde ne tür sorunlar var? Çevresindeki insanların bir kısmı beceriksiz, olayları okuyamıyorlar, yanlış tercihler yapıyorlar, yanlış adımlar atıyor. Kısa bir süre sonra bunu daha önce 15 Temmuz’da yapılmış olan yine bir başka abartılı toplantıyla, Henri Barkey’in düzenlediği toplantıyla eşleştirip, Büyükada’da olmasından hareketle bunu da bir casusluk faaliyeti olarak, darbecilik faaliyeti olarak tanımlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan’dı ve burada tutuklanan özellikle Alman ve İsveç vatandaşlarını Batı’ya karşı koz olarak kullanan da Erdoğan. Ama bütün bu eleştirilere baktığımızda, çok ciddi, kapsamlı eleştirilere baktığımızda; bu olaydaki Erdoğan’ın dahli konusuna hak ettiği yer verilmiyor, belki kısaca geçiyor, ama şunu çok net biliyor ki: Türkiye’de bu tür yargı süreçlerinde Erdoğan’ın tutumu birinci derecede belirleyici oluyor. Türkiye’de bağımsız ve tarafsız bir yargı söz konusu değil; eğer Cumhurbaşkanı Büyükada Operasyonu hakkında o açıklamaları yapmamış olsaydı, belki de olay bu kadar büyümeyecekti, belki de insanlar, aktivistler tutuklanmayacaktı, ya da ilk aşamada bırakılan en azından dört kişi hakkında tekrardan tutuklama kararı çıkmayacaktı.

Kişileri değiştirmek çözüm olamıyor
İlginç bir şekilde Karar gazetesinde –ki siyasî iktidarın dışladığı gazetecilerin ve köşe yazarlarının toplandığı bir yer görünümünde, ama burada yazan çizen insanların çok kısa bir süre öncesine kadar Erdoğan’ın çok yakınında olduklarını biliyoruz, uçağına biniyorlardı, her anlamda siyasî iktidara, AKP’ye ve Erdoğan’a açık destek veren kişilerdi–, bu gazetede çok ilginç yazılar çıkıyor ve bu yazılarda da genellikle AKP içerisindeki tartışmalardan bahsediliyor. Örneğin son okuduğum bir yazıda Elif Çakır’ın –ki kendisi Kabataş olayıyla bir dönem çok meşhur olmuştu, ama son dönemde çok sistemli bir şekilde AKP içerisindeki tartışmaları aktarıyor, belli ki çok sağlam kaynakları var– en son AKP-MYK toplantısından aktardığı bir şey var. Erdoğan üyelere, MYK üyelerine şöyle sesleniyor: “Biliyorum, gayret gösteriyorsunuz, ama olmuyor.” Peki neden olmuyor? MYK üyelerinden dolayı mı? MKYK üyelerinden dolayı mı? İl başkanlarından dolayı mı? İlçe başkanları, belediye başkanlarından dolayı mı? Bütün bunların hepsi tek tek sorgulanıyor, bazı il başkanları görevlerinden ayrılıyorlar, belki bazıları kendileri görevden alınacak, bazıları kızağa çekilecek, yerlerine başkaları alınacak –ki bu anlamda AKP içerisinde sürekli bir neredeyse bir rotasyon hali var, kabine değişiyor, parti yönetimi değişiyor vs., ama partinin gidişatı değişmiyor– demek ki olay büyük ölçüde kişilerle alâkalı değil. Bunun net bir şekilde altını çizmek gerekiyor. Yani buradaki mesele büyük ölçüde Erdoğan’ın özellikle son dönemde yaptığı tercihlerden kaynaklanıyor. Ama “Erdoğan iyi, Reis iyi, çevresi kötü” yaklaşımı bu nedenle şu aşamada hiçbir üretkenlik içermiyor. Ama bunun belli bir aşamadan sonra, eğer işler böyle kötü gitmeye devam ederse –ki iyileşeceğine dair çok fazla bir işaret yok–, bunun bir başka döneme geçeceğini tahmin ediyorum. O da aslında çevresinden ziyade Erdoğan’ın kendisinde, kendisini eleştirmek lazım noktasına da gelebileceklerini tahmin ediyorum. Bu zor olacak, bedeli ağır olacak. Ama gidişatın bu yöne doğru olduğunu açıkçası tahmin ediyorum.

Ahmet Hakan’ın yanılgısı
Dün yaptığım yayında racon meselesine değinmiştim. Cumhurbaşkanı’nın “Sadece ben racon keserim” çıkışının bazı kesimler tarafından fazlasıyla abartıldığını gördüm. Örneğin bugün Ahmet Hakan da buradaki Erdoğan’ın çıkışından hareketle kendisine bir nevi savaş açmış olan Cem Küçük hakkında bir şeyler yazdı. Ben bunun çok, nasıl söyleyeyim… Ahmet Hakan’ın yazısını okuduğumda açıkçası yadırgadım. Çünkü şunu artık herkesin kabul etmesi gerekiyor: Bugün Türkiye’de troll olsun, gazeteci olsun, şu olsun, bu olsun; eğer birileri sırtını siyasî iktidara dayadığı intibaı verip birtakım işler yapıyorlarsa, kendilerinin böyle olduğunu söyleyip, “Ben devletim, devlet adına konuşuyorum” deyip birtakım şeyler yapıyorlarsa, bu kişiler bir şekilde siyasî iktidarın ve dolayısıyla özellikle Cumhurbaşkanlığı’nın, Cumhurbaşkanı’nın yakın çevresinin bir şekilde onayıyla yapıyorlar. Çünkü Türkiye’de şunu çok net biliyoruz: Bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan ve yakın çevresine rağmen, hele onların adını kullanarak kimsenin bir şey yapma imkânı yok. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı’nın kalkıp, “Medya üzerinden kimse benim adıma racon kesmesin” demesinin söylemsel anlamda bir anlamı var. Ama pratik anlamda çok fazla bir anlamı olduğunu düşünmüyorum. Çünkü Erdoğan ve çevresi bu tür meseleleri, bu tür açıklamalarla halletme ihtiyacında olan kişiler değil. Türkiye’de çoğulcu bir ortam, basın özgürlüğünün olduğu, çoğulcu demokrasinin, temel hak ve özgürlüklerin her geçen gün ilerlediği bir ortam yok. Bağımsız ve tarafsız yargı organları yok. Dolayısıyla rahatsızlık veren birileri varsa o kişiler bir şekilde etkisiz hale getiriliyor, getirildi. Bunun örneklerini görüyoruz. Cezaevindeki gazeteciler bunun bir örneği, işini kaybetmiş gazeteciler bunun bir örneği, birçok örneğini görüyoruz. Eğer gerçekten bir Osmanlı tokadı atılacak olursa, bu Osmanlı tokadı genişletilmiş il divanında falan atılmaz.
Ama bu tür çıkışların şöyle bir anlamı var: “Reis iyi çevresi kötü” intibaını, “birtakım sorunlar varsa bu sorunlar Erdoğan’dan kaynaklanmıyordur, olsa olsa birileri bir şeyleri yanlış yapıyordur” imajını, algısını güçlendirmek için fonksiyonel olan şeyler. Onun dışında kalkıp bu divanda konuşmasından sonra birilerinin artık yazmayı bırakacağını, eski üslûpları terk edeceğini düşünmek, Türkiye’de olup bitenleri anlamamaktır, ya da en fazla –İngilizce tabirle– wishful thinking’dir, bir temennidir. Ama bu olayın böyle olmadığını biliyoruz. Çünkü şu âna kadar AKP içerisinde ve de yakın çevresindeki siyasetçiler, gazeteciler, aydınlar, danışmanlar vs.’lerin nasıl teker teker işleri bittiğinde, ihtiyaç kalmadığında, kendilerinin artık sorun çıkarmaya başladığı düşünüldüğünde nasıl sakin bir şekilde etkisizleştirildiklerini, marjinalleştirildiklerini biliyoruz. Bunların hiçbirisi bağıra çağıra toplantılarda yapılan çıkışların ardından olmadı. Bu sefer de öyle olmayacak. Çünkü önümüzdeki bu dönem AKP’nin, siyasî iktidarın bu döneminde gerçekten derinlikli entelektüellere, çok açılı bakabilen, eleştirel bakabilen kişilere değil, ihtiyaç olduğunda kullanılacak etkili vuruşlar yapabilecek, gerektiği zaman istenmeyen kişileri etkisizleştirebilecek kişilere ihtiyaç var. Bu kişilerin geçmişinin, kökeninin ne olduğunun bir önemi yok. Burada esas olan mesele bu kişilerin Reis’e ya da Erdoğan’a tabi olmaları. Dolayısıyla önümüzdeki dönem yine bir müddet daha böyle gideceğini tahmin ediyorum. Ama 2019’a kadar –kilit tarih o, eğer daha öne çekilmezse– bu “Reis iyi, ama çevresi kötü” döneminin süreceğini açıkçası sanmıyorum. Ya insanlar itirazlarından vazgeçecekler, hiçbir şey dile getirmeyecekler; ya da itirazlarını bir başka aşamaya getirip bir tür kopuş yaşayacaklar. Çünkü bu sürdürülebilir bir pozisyon değil.

Bülent Uluer’e veda
Son bir not düşmek istiyorum. Bugün eski Dev-Genç yöneticilerinden Bülent Uluer –ki geçmişten, 70’li yıllardan beri şahsen tanıdığım– bugün hayatını kaybetti. Kendisini saygıyla anıyorum. Buradan kendisine, ne diyeyim artık, ne diyeceğimi bilemiyorum. Çünkü Bülent Uluer bambaşka, çok değişik bir insandı. Evet, Bülent Uluer’e saygıyla bugünü noktalamak istiyorum.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

22.09.2017 Kadir Topbaş’ın istifası: AKP’deki çözülmede yeni aşama
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
29.08.2015 Interview with the Director of Religious Affairs Mehmet Görmez on Salafism, ISIS and Turkey (full text)
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı

Son makaleler (10)
22.09.2017 Kadir Topbaş’ın istifası: AKP’deki çözülmede yeni aşama
20.09.2017 Herkesi birleştiren referandum
20.09.2017 Transatlantik: Kürdistan referandumu, Trump-Erdoğan görüşmesi & Hillary’nin kitabı
18.09.2017 Zaman Gazetesi davası: İçeridekiler-dışarıdakiler
15.09.2017 Kürdistan referandumu ve Türkiye
14.09.2017 Hatun Tuğluk'un cenazesine saldırı: Faşizmin sıradanlaşması ve gündelik hale gelmesi
13.09.2017 Levent Gültekin ile söyleşi: Erdoğan ve Ak Parti’nin geleceği
13.09.2017 Transatlantik: Çağlayan’a ABD’de tutuklama kararı, Türkiye’nin S-400 alım kararı & Kürdistan referandumu yapılabilecek mi?
12.09.2017 Suriye fiyaskosunun faturasını kim, nasıl ödeyecek?
07.09.2017 Cemaatleri ne yapmalı?