Referandumun kaderini AKP seçmeni belirleyecek

16.02.2017 medyascope.tv

16 Şubat 2017’de medyascope.tv’de yaptığım analizi yayına Gamze Elvan hazırladı.

Merhaba iyi günler. Yayının başlığında zaten ne söyleyeceğimi belirtmiş oldum, ama bunu açmak istiyorum, yani “referandum kaderini AKP seçmeni belirleyecek” tespitini açmak istiyorum. Aslında geçenlerde Twitter üzerinden 10.000’i aşkın kişinin katıldığı bir ankette % 60’ın üzerinde bir oranla kaderi belirleyecek olan seçmenin MHP seçmeni olduğu çıkmıştı, ilk akla gelen bu. Ben buna çok fazla katılmıyorum, tabii ki MHP seçmenin tercihi çok önemli olacak; Genel Merkez’in, Devlet Bahçeli’nin gösterdiği şekilde “evet”e mi gidecek, yoksa onun karşısına çıkacak ve “hayır” mı diyecek? Bu önemli. Daha doğrusu MHP seçmeninin bir bölümünün evet, bir bölümünün hayır diyeceğini biliyoruz; ne kadarının evet, ne kadarının hayır diyeceği tabii ki önemli, ama şöyle bir hususun altının çizmekte yarar var: Tayyip Erdoğan’ın %52 oyla Cumhurbaşkanı seçilmiş birisi olarak istediği düzenleme şu anda karşısına çıkıyor. Dolayısıyla normal şartlarda Tayyip Erdoğan’ın tek başına bu değişikliği halk oyuyla rahat bir şekilde kazanabilmesi beklenir, ya da çok rahat olmasa bile zorlanmadan kazanması beklenir. Ama şu anda yaşadığımız sürecin, Türkiye’de 7 Haziran seçimleri öncesi süreci andırdığını düşünüyorum; yani 7 Haziran’da AKP tek başına iktidarı kaybetmişti. Bir önceki seçimde Tayyip Erdoğan, %52’yle seçilmiş olmasına rağmen AKP tek başına iktidarı kaybetmişti. Daha sonra 1 Kasım seçimlerinde tekrardan tek başına iktidarı kazandı ve bu aradaki geçen süre içerisinde Türkiye, çok yoğun, çok sert bir dönem yaşamıştı; terör, çatışmalar ve sürekli yaşanan kötü haberlerle yaşamıştı ve bu da AKP’nin oylarını çok ciddi bir şekilde yeniden yükseltmişti.
Şu anda yaşananın 1 Kasım öncesine değil, 7 Haziran öncesine benzediğini düşünüyorum ve normal şartlarda burada özellikle AKP’ye oy vermiş olan ve Cumhurbaşkanlığı seçiminde Recep Tayyip Erdoğan’a oy vermiş olan insanların hepsinin gönül rahatlığıyla “evet” oyu kullanacaklarını sanmıyorum. Bunun birçok nedeni var, en önemli nedeni aslında şu: Bugün gelinen noktada önerilen anayasa değişikliği, sistem değişikliği, AKP’nin ortaya çıkış değerlerinden, ortaya çıktığı ve uzun bir süre savunduğu değerlerden vs. tamamen farklı, tamamen. AKP’nin ilk yıllarıyla şu an arasında çok büyük bir fark var ve bir başka yayında söylediğim gibi AKP’nin kuruluş dönemindeki sloganları ve programıyla bugünkü Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’ye kabul ettirmek istediğine karşı çok ciddi bir şekilde muhalefet yürütülebilir. AKP’nin karşı çıktığı birçok şey, ilk ortaya çıkışında, kuruluşunda, hatta Refah Partisi ve Fazilet Partisi içerisinde yenilikçi hareket olarak ilk bu kadrolar ortaya çıktıklarında dile getirdikleri eleştirilerin birçoğunu herhalde şu andaki anayasa değişikliği paketine de getirirlerdi, bu önemli bir husus. İkinci bir önemli husus bu paketin tam olarak anlaşılmaması hususu var, bir de aklının yatmaması hususu var; çünkü Türkiye’de İslami hareketin öteden beri savunduklarıyla çok ters, çelişkili bir paket olduğu çok net. İkinci olarak tabii başka husus var, Tayyip Erdoğan faktörü önemli oluyor. “Erdoğan isterse doğrudur; o istiyorsa evet” diye bir düşüncesi ya da kendi jargonlarının “reisin istediği anlamında evet” denebilir, ama burada çok önemli bir soru var: Tayyip Erdoğan’dan sonra bu sistem nasıl devam eder? Hatta bugün ya da dün Elif Çakır yanılmıyorsam böyle bir yazı yazmış, bu bir kereye mahsus Tayyip Erdoğan için geçsin şeklinde bir ara formül önermiş ki bu aslında birçoğunun duygusunu dile getiriyor. Şu anda Türkiye’de AKP içinde olsun ya da kenarında olsun ya da düne kadar AKP’nin merkezinde olup şimdi dışlanmış olsun, insanların büyük bir kısmı buradaki önerilen hususların birçoğunu –ki bunların içerisinde bakanların, milletvekillerin olduğunu tahmin etmek hiç zor değil, üst düzey yöneticilerin, bürokratların olduğunu tahmin etmek hiç zor değil– burada yapılmak istenenleri içlerine sindiremedikleri çok net. Eğer bu hareketleri bir şekilde takip ediyorsanız, bir şekilde o hareketin içerisindeki insanlarla yakın temasınız varsa bunu çok iyi görüyorsunuz.
Bu paketin en önemli nedeninin iktidarı korumak ve iktidarın Tayyip Erdoğan’ın elinde iyice tekelleşmesini sağlamak olduğu biliniyor ve bu anlamda bu paket aslında pro-aktif değil, reaktif, yani savunmada bir paket, varolanı korumaya yönelik bir paket. Halbuki Türkiye’de İslami hareketin en büyük özelliği sürekli ileriye doğru hamle etmesiydi, bu uzun bir süredir Türkiye’de Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde sürekli kendini koruma yolunda bir çizgi izliyor. Bu da aslında Tayyip Erdoğan’ın son yıllarda hareketi taşıdığı yerin, hareketin evveliyatından çok farklı olduğunu bize gösteriyor. Yani şu anda yaşadığımız olay aslında eski kuşak Türkiye’de milli görüşçülerin ya da İslamcıların tabiatına çok uygun bir durum değil; hele paket hiç değil. Mesela şu anda Bülent Arınç’ı görüyorsunuz, Bülent Arınç’ın böyle bir pakete evet demesinin imkânı yok, bilenler bilir. Zaten ilk başkanlık meselesi ortaya atıldığı zaman, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı döneminde, yani Tayyip Erdoğan’ın tam bir mutlak iktidara sahip olmadığı ilk dönemlerde ortaya atıldığı zaman, AKP içerisinde çok kişi buna itiraz yöneltmişti, o zamanlar yöneltebiliyorlardı.
Şu anda yaşanan mesele tam da bu, şu anda AKP tabanında, AKP seçmen tabanında bu paketten memnun olmayan, rahatsız olan çok insan var; ancak bunlar bunu dile getiremiyorlar, getirmiyorlar. Tabii burada en önemli başka bir husus: Bunu açık bir şekilde öne çıkmış birtakım insanların dile getirmemesi onları daha da sessiz kılıyor. Eğer Türkiye’de bugün özgür bir tartışma olsaydı, özgür bir medya ortamı olsaydı; insanlar düşündüklerini çekinmeden, başlarına ne geleceğini, –başlarına gelecek olanı illaki hapse girmek vs. olarak görmeyin, her türlü itibarsızlaşma ihtimali söz konusu insanlar için, zaten sesleri çıkmayanlara bile bu itibarsızlaştırmaların yapıldığını biliyoruz–, böyle bir ortam olmasaydı, özgür bir tartışma ortamı olsaydı, bu paketin çıkma şansının hiçbir şekilde olacağını düşünmüyorum. Yani bunu biraz daha açayım: Eğer Bülent Arınç, Abdullah Gül ve AKP’de yıllarca önemli yerlerde görev yapmış ve önemli sorumluluklar üstlenmiş diğer kişiler özgürce medyaya çıkıp kendilerini anlatsalardı, gerçek düşündüklerini söyleselerdi, eminim tabandaki birçok kişinin kaygılarını, endişelerini dile getirmiş olacaklardı ve buradan hareketle zaten AKP’nin içerisinde çok ciddi bir şekilde çatlaklar çıkacaktı; ama şu anda hiç kimse böyle bir şeyi yapmıyor, yapacağa da benzemiyor; bu öne çıkan isimlerin yani kanaat önderi olarak tabir edilebilecek deneyimli politikacılar bunu yapmadığı için de aşağıdaki insanlar, kendi halindeki insanlar bunu hiç yapamıyor, ama bu illaki evet verecekleri anlamına gelmiyor. Artık Türkiye’de maalesef gazetelerde okunabilecek çok az sayıda kişi kaldı. Bir zamanlar biz NTV’de Mirgün Cabas’la yayın işleri yaparken bayağı bir köşe yazısı okurduk, oralardan seçmeler yapardık ve çok seçenek vardı; aslında medyada artık bugün birkaç kişiyi okuyabiliyoruz ki bunların bir kısmı gazetelerde yazmıyor; mesela Fehmi Koru kendi bloğunda yazıyor, önemli yazılar yazıyor, Hürriyet’te Abdülkadir Selvi’nin yazılarını okuyoruz, Murat Yetkin’in yazılarına bakıyoruz. Bu okuduğumuz birkaç yazara baktığımız zaman, hani bir önem atfederek okuduğumuz yazarlara baktığımız zaman, bu çalkantının, bu rahatsızlığın izlerini görüyoruz. En son Abdülkadir Selvi’nin yazısında biliyorsunuz birtakım hususları ekledi, üniversitelerdeki ihraçların sorun yarattığını söyledi, evet-hayır diyeceklerin terörist olarak adlandırılmasının sorun yarattığını söyledi vs.
Şimdi hayır verecek kişilerin özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından terörle eşleştirilmesi aslında şu anda bu paketi savunanların yapabileceği yegâne işlerden birisi. Şöyle söyleyeyim, Türkiye 7 Haziran öncesine benziyor dedim referandum öncesi süreç ama 7 Haziran öncesine benziyorsa 7 Haziran’da AKP’nin yaşadığı ve dolayısıyla Tayyip Erdoğan’ın yaşadığı büyük bir yenilgi vardı. Dolayısıyla burada yapılabilecek olan atmosferi 7 Haziran öncesinden 1 Kasım öncesine taşımak olabilir. 1 Kasım öncesine taşıyabilmek için de toplumun bir şekilde birtakım güvensizlik duygusuna savrulması gerekir; bunun bir yolu terör eylemleri vs. tabii ki, ama bir diğer yolu da bu oylamanın ölüm-kalım meselesi olduğu ve buradan hayır çıkması durumunda Türkiye’nin büyük felaketlere sürüklenebileceği izlenimini yaratmak. Buradaki hedeflenen kitle, kesinlikle AKP-dışı seçmen değil, kısmen MHP seçmeni olabilir; ama esas olarak burada hedeflenen kesim normal şartlarda AKP’ye ve Cumhurbaşkanı seçiminde de Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, o zaman aday olan Erdoğan’a oy vermiş olan seçmenin tereddütlerini gidermenin yolu olarak olay böyle sertleştiriliyor, öyle düşünüyorum ve onların ikna edilmesi diye bir sorun var, ikna etmenin iki yolu var: Bir, sandığa gitmelerini sağlamak, ikincisi ise sandığa gidip “evet” oyunu vermelerini sağlamak.
Bugün, Etyen Mahçupyan’ın yazısında Metropoll araştırmasına dayanarak verdiği Kürt oylarıyla ilgili rakamlara baktığınız zaman da görüyorsunuz ki Kürtlerini içerisinde normalde “hayır”ın oranı, araştırmaya göre, HDP’nin aldığı oydan daha yüksek gözüküyor ve AKP’ye normalde Kürtler içerisinde oy vermiş olan kişilerin bir kısmının sandığa gitmeme eğilimi içerisinde –en azından şimdilik– olduğu söyleniyor. Çünkü şöyle bir realite var: MHP ile işbirliğiyle gidilen bir referandumda, Kürtlerin kimliğini reddeden bir partiyle gidilen bir referandumda AKP’nin Kürt seçmende çok daha fazla tereddüt yaratması çok normal. Bunu nasıl giderebilecek? Bu aslında başlı başına bir muamma.
Toparlayacak olursak; burada şu anda içinden geçtiğimiz süreçte AKP yöneticilerinin ve tabii ki çoktan beridir partili kimliğiyle hareket eden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bence en önemli meselesi; MHP’nin içerisindeki bölünmeleri, MHP’deki “Hayır” eğilimlerini yanına çekmek kadar, hatta ondan daha fazla olarak, normal şartlarda “evet” demesi beklenen kesimleri ikna edebilmek ve bu kesimlerin tereddütlerinin “hayır”a doğru yönlenmesinin önünü en azından kesmek, bu anlamda da bu kesimlerin itibar edebileceği türden kanaat önderi olarak tabir edebileceğimiz kişilerin yüksek sesle pakete yönelik eleştirilerini dile getirmesinin önüne geçmek, bu çok önemli.
Bir son husus, özellikle şunun altını vurgulamak istiyorum: Doğan Grubu’yla ilgili çok ciddi birtakım haberler çıkıyor son dönemde referandumla ilgili. En son İrfan Değirmenci’nin işinden atılması meselesi var, Orhan Pamuk’un yazısının Hürriyet’te sansürlenip konulmaması meselesi var; bunlar sanki ana-akım medyanın kendi içerisindeki birtakım meseleler gibi çok önemsizleştirebiliyor, Hürriyet’in ne kadar ya da Doğan Grubu’nun ne kadar ana-akım olduğu ayrı bir konudur; ancak şunu özellikle, şu kişisel kanaatimi özellikle vurgulamak istiyorum: Bugün Türkiye’de AKP’ye oy vermiş olan seçmenlerin, Cumhurbaşkanlığı seçiminde de Recep Tayyip Erdoğan’ı tercih etmiş seçmenlerin ciddiye aldığı medyanın, sanıldığı gibi hükümete yakın medya olduğunu düşünmüyorum. Yani bu hükümete yakın olduğu söylenilen gazeteler, televizyon kanalları sayıları bayağı bir var, bunların içerisinde belki Sabah ve ATV ve A Haber, bir ölçüde olabilir o da Sabah’ın eski ana-akımın merkezinde yer almasından kaynaklanan, ama şu haliyle bile Doğan Grubu’nun AKP’ye oy vermiş seçmenin referandum tercihini belirlemesinde önemli bir rolü olduğunu düşünüyorum ve bu anlamda da bu grubun referandum sürecinde izleyeceği tavrın çok hayati olduğunu düşünüyorum ve gördüğümüz kadarıyla onlar da tercihlerini büyük ölçüde “evet”ten yana yapmışa benziyorlar, ne kadar etkilerler bilmiyorum, ama şu anda Türkiye’nin referandumun kaderini belirleyecek olanın AKP tabanı olduğu kanısındayım.
Burada da bir diğer belirleyecek olacak olan husus Türkiye’deki referandum atmosferinin 7 Haziran öncesi mi, 1 Kasım öncesi mi? Hangisine benzediği belirli olacak. Kişisel görüşüme göre eğer şu anda olduğu gibi 7 Haziran atmosferi daha fazla öne çıkarsa “hayır” çıkma ihtimalinin daha yüksek; 1 Kasım öncesi atmosfere benzer olursa referandum gününe kadar “evet” çıkma ihtimalinin daha yüksek olacağını düşünüyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

26.05.2017 Darbenin siyasi ayağı bilmecesi
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
29.08.2015 Interview with the Director of Religious Affairs Mehmet Görmez on Salafism, ISIS and Turkey (full text)
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı

Son makaleler (10)
26.05.2017 Darbenin siyasi ayağı bilmecesi
25.05.2017 Tanıdığım İslamcılar ve Akif Emre
23.05.2017 Manchester saldırısı neyin habercisi?
22.05.2017 ABD destekli yeni mezhep savaşları yolda
21.05.2017 AKP’nin yeni MKYK’sı: Erdoğan’ın mutlak kontrolünde son aşama
19.05.2017 AKP’de ikinci Erdoğan dönemi
16.05.2017 Trump-Erdoğan görüşmesi hakkında hızlı ve kısa bir değerlendirme
16.05.2017 Gülen’in Washington Post yazısı üzerine
15.05.2017 Trump ile Erdoğan anlaşabilir mi?
10.05.2017 Trump’ın YPG’ye silah vermesinin anlamı