Mirgün Cabas ilk kitabını anlatıyor. “2001: Eski Türkiye’nin son yılı”

12.06.2017 medyascope.tv

12 Haziran 2017’de medyascope.tv’de Mirgün Cabas ile söyleşimizi yayına Tania Taşçıoğlu hazırladı.

Merhaba iyi akşamlar. Bir arkadaşımı ağırlıyorum. İlk kitabının siftahını burada yapıyorsun galiba Mirgün.
Evet.

Mirgün ilk kitabını yazdı. “2001: Eski Türkiye’nin Son Yılı”. Kendisiyle kitabı konuşacağız. Tebrikler, hayırlı olsun.
Sağol Ruşen, teşekkür ederim.

Biraz geç kalmadın mı ilk kitap için?
İlk kitap için evet, haklısın. Aslında çok daha önce yapabilirdim. Ama galiba öteki işlerden, özellikle televizyon işinden fazla vakit kalmamış. Çünkü bunu televizyondaki programım biter bitmez yaptığıma göre, herhalde sebebi buymuş diye düşündüm. Çünkü en azından bu haliyle yapmak istediğim şey, çok zaman ve mesai alan bir şeymiş. Televizyondaki işin yerine bunu koydum ve öyle çıktı bu ortaya.

Yani işsizliğin böyle bir hayrı oldu diyorsun.
Evet, çok hayırlı bir şey olmuş hakikaten. Çünkü dediğim gibi, bir şey yazmak istiyordum, o da bu vesileyle çıkmış oldu ortaya.

Ben kitabı beklerken, açıkçası bu kadar kalın olacağını…550 sayfaya yakın, değil mi?
540 sayfa galiba.

Sen de beklemiyordun değil mi?
Ben de beklemiyordum, doğru söylüyorsun. İşin ilginç tarafı, ben her şeyi tamamlayıp dosyayı yayınevine götürdüğüm zaman bile böyle hacimli bir şey olacağını pek tahmin etmemiştim doğrusu.

Bir de tabii onlar dijital ortamda olduğu için sayfayı görme imkânı da pek olmuyor. Peki, anlatsana nedir bu 2001?
2001, pek çok önemli hadisenin olduğu, Türkiye açısından, siyaset açısından ve ekonomi açısından pek çok kırılma noktasının yaşandığı bir yıl. Aynı zamanda, çok önemli bir şey daha oluyor, o da Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kurulması. Ağustos ayının 14’ünde Adalet ve Kalkınma Partisi kuruluyor. Ondan sonra da, ilk seçimlerde, yani 2002 yılının sonlarındaki seçimde iktidara geliyorlar ve bugünlere kadar ulaşıyoruz. 15 yıllık bir zaman diliminden bahsediyoruz.
Ama dediğim gibi, 2001 yılında Türkiye’de, siyasetin, toplumun dokusunu değiştirecek birçok olayın, bir yıl içinde bu kadar çok arka arkaya gelebileceğini tahmin etmiyor insan. Bunun içinde, Anayasa kitapçığının havada uçtuğu meşhur MGK krizi var. Onun tetiklediği ekonomik kriz var. Sonra, üzerine gelen Kemal Derviş ve onun ekonomik programının uygulaması var. Bir yandan idam cezası konusunda tartışmalar var. Sadece Türkiye’de değil, global anlamda, üstelik AKP’yi ve sonrasında onun iktidara gelme koşullarını da etkileyecek “11 Eylül” olayı oluyor.
Onun dışında, pek çok toplumsal olay da var siyasetin dışında. Kapkaç vakalarının artışını da koyabilirsin. Bankalar krizinin tetiklenmesi ve onun getirdiği yıkımı da işin içine koyabilirsin. Açlık grevleri var, cezaevlerinde ölüm oruçları var. Birkaç ay önce F tipi cezaevlerine “Hayata Dönüş” Operasyonu olmuş ve onun yol açtığı ölüm oruçları var. Ekonomik kriz yüzünden her yerde protestolar var. Başbakanın önüne gidip yazarkasa fırlatan adamı hatırlıyoruz sadece; ama sonra ben bakıyorum, onun gibi 20 tane daha eylem var ve hepsi haber olmuş. Kitapta bunları anlatıyorum.

Peki, “Eski Türkiye’nin son yılı” ne demek? Bunu biraz açar mısın?
Bir “Yeni Türkiye” var, bir de “Eski Türkiye” var. “Yeni Türkiye”nin adını bu iktidar koydu. Onlar bunu “Yeni Türkiye” çok iyi bir şey, biz getirdik bu “Yeni Türkiye”yi, “Eski Türkiye” çok kötüydü, “ ‘Yeni Türkiye’ iyi bir yer” diye kullanıyorlar. Ben öyle kullanmıyorum. Ben bunu, Türkiye’nin şimdiki halini parlatmak için ya da “eskisi ne kadar kötüydü” diye bir karşılaştırma yapmak için kullanmıyorum. Ama şöyle bir gerçek var; gerçekten de bir “Yeni Türkiye”de yaşıyoruz. Beğensek de, beğenmesek de yeni bir durum var. Bu dönüşüm, değişim ne zaman başladı diye konuşsak, herkes başka bir tarihe çizgiyi çekebilir. Kimisi, “2007 seçimlerine kadar AKP iyiydi ama ondan sonra işler kötüye gitti” diyor. Kimi, 2011’i tarih gösteriyor. Ben biraz daha net davranmak ve çizgiyi biraz daha kesin çekmek gerektiğini düşündüm. Hem, pek çok olayın o tarihteki mevcut siyasî partileri –ANAP, DYP, DSP ve başka birçok ufak tefek partileri– sıfırladığı…

Hatta MHP’yi…
Ve MHP’yi baraj altında bıraktığı bir tarihi kabul ettim “Eski Türkiye’nin son yılı” olarak. Çünkü az önce anlattığım her şeyin sonucu olarak yaşandı bu durum. Mevcut siyasî kuruma, siyasî partilere, siyasetçilere, liderlere güvenin dibe vurduğu, seçmen tarafından hepsinin ortadan kaldırıldığı bir dönem. Bunun sebebi de o yılda yaşananlar.
Hemen aynı yıl, AKP’nin –kendileri de bu maceranın nasıl sonuçlanacağını tam tahmin etmeden, sonuçlarını çok öngörmeden– partiyi kurduğu ve Türkiye’nin seçime koştuğu bir yıl. O yüzden 2001’i, dönüşmeye başlamadan önceki haliyle “Eski Türkiye’nin kristalize olduğu yıl” olarak kabul ediyorum. 2002 de denilebilirdi buna, ama kriterim şu oldu: AKP’nin iktidarda olmadığı son yıl. 2002’nin sonunda iktidara gelmiş oluyorlar.

Kitaba baktığın zaman, bir yığın somut olay var. Bu kadar çok olay olması, araştırma anlamında çok yorucu bir şey, öyle değil mi? Bir de, sen atlamamaya da çalışmışsın. Birisi kalkıp “bu kadar yazmışsın ama şunu unutmuşsun” diyemesin diye bayağı özen göstermişsin anladığım kadarıyla.
Kitabın içinde otuz ayrı konu var. Kimisini daha kısa yazdım, kimisini daha uzun yazdım. Ben az önce en ciddi olanlarını söyledim, ama belki başkalarına daha gayriciddî gelebilecek, fakat benim kesinlikle daha eğlenerek ve zevkle yazdığım başka konular da var içinde. Mesela, “UFO’ya taş atan köylü”. Bu böyle şehir efsanesidir ya, bunun 2001 yılında olduğunu görünce acayip sevindim, güzel bir bölüm de giriyor kitaba diye.

Reha Muhtar var.
Reha Muhtar haberciliği var, evet. O televizyon haberciliği için çok önemli. Çünkü Reha Muhtar’ın kendisi ve üslûbu, ana haber bültenleri için önemli kırılma noktalarından bir tanesidir. Reha Muhtar’ın en parlak zamanları. Ne yapıyordu, nasıl yapıyordu, bunu anlatmak… Ekranda yaptıkları, ekibinin sahada yaptıkları, konuk olsun diye sahadan adam kaçırmalar…

Orada bir bölüm var, onu hiç hatırlamadım. Görünce de “Nasıl hatırlamadım bunu?” dedim. Falcıyla yaptığı yayın.
Evet. Falcıyla yaptığı yayın.

Sen onu kendin mi deşifre ettin yoksa deşifresini mi buldun?
O zaman haber olmuş o. Az önce söylediğin şey aslında bu kitaba başladıktan sonra beni iştahlandıran ve peşini bırakmamı sağlayan. Çünkü “Bu da olmuştu, ben bunu hiç hatırlamıyorum. Bu ne zaman olmuştu?” diye diye yazdım. O kadar heyecanlandırdı ki beni gördüğüm şeyler. Düşün, ben o sırada program yapıyorum, birden fazla program yapıyorum. Haber müdürüyüm. Bunların hepsi elimin altından geçiyor, bu medya ortamında yaşıyorum, ama tamamen aklımdan silinmiş. Bir de, 15 yıllık bir perspektifle baktığın zaman iyice hayret ediyorsun. Hem aklından silinmiş, hem bir sürü şeye bugünden bakınca, “Nasıl olmuş bu ya!” diyorsun.

Peki, biraz teknik konuyu anlat; özellikle genç, araştırmacı adayları için. Biliyorsun, internet çıktı, mertlik bozuldu. İnsanlar google’layıp hazıra konuyor. Herhalde sen de interneti kullanmışsındır, ama böyle bir olay tek başına internette yapılabilecek bir olay değil. Ne yaptın, nasıl yaptın?
Benim kaynağım da büyük ölçüde internetti. Gazete arşivlerine girmem gerekiyordu bunun için. Hem de birden fazla gazetenin arşivine. Şanslıyım ki, 2001 yılı internetin nispeten palazlandığı, her gazetenin kendi internet sitesini kurduğu ve fena olmayan bir şekilde güncellediği bir dönem. O sene oturmuş bu işler. O yüzden, 1 Ocak 2001’den başladım taramaya, 31 Aralık 2001’e kadar gün gün taradım. İlginç bulduğum ve “Ben bunu işlerim ve bu bir bölüm haline gelebilir” dediğim her şeyi, bazen nereye oturtabileceğimi bilmesem bile, “Bu belki işime yarayabilir” diye alet çantasına atar gibi attığım binlerce haberi kopyaladım. Sonra bunları aylara göre ayırdım. Sonra, konu olabilecek başlıkları çıkardım ve o haberleri o klasörün içine attım. Sonra hepsini bir kronolojik sırayla taradım ve aynı zamanda okunma kolaylığı olsun diye bir kurgu içinde “Ben bunları nasıl kullanırım?” diye ayırdım. Ama iş orada bitmedi. Aslında yeniden başladı. Çünkü sonuçta hepsi gazetelerin haberiydi ve pek çok çelişkiler barındırıyordu. Biri üç dediğine ertesi gün beş diyor, ötekinin dediği demedi oluyor, yalanlama oluyor filan, asıl iş orada başlıyordu. Benim yaptığım işi google’lamaktan ayıran aşama orada geldi asıl. Bütün o çelişkileri gidermek, boşlukları doldurmak için, başka başka gazetelerin aynı günkü sayılarına gidip, oradan karşılaştırdım. Olay akışında atlamalar varsa, ya da olaya üç, beş sene sonra yeni bir perspektif geldiyse diye başka kaynaklara gittim.
Burada özellikle anmam lazım; senin, o zamanlar yayın yönetmenliğini yaptığın Metis Yayınevi’nin çıkarttığı “Siyahbeyaz” dizisinden çok yararlandım.

Orada yolsuzluk kitapları filan da vardı.
Bir sürü kitap var orada. Özellikle 2001 yılı için çok sıkı çalışmışsınız, olan biten her şeyin kitabı çıkmış neredeyse. Oradan 8-10 kitabı taradım. Bloglara, Meclis tutanaklarına, başka kitaplara da bakarak, olabildiğince hatasız olduğunu düşündüğüm bir şey çıktı orada.

Kitabı bilmeyenler için şunu söyleyeyim; sadece bir arşiv taraması değil, kaç tane de röportaj var.
On beş tane röportaj yaptım. Bitmiyor yani, bir de tarak çıkarıyorum cebimden…

Yok ama bu şu anlamda önemli. Senin de demin bahsettiğin gibi, bir ara gazetecilik kitapları editörlüğü yaptığım zamandan biliyorum; yazar adayı olan insanların en kolay yaptıkları şey, konuyu internette tarayarak olduğu gibi alıntılayıp, metinleri yerleştirmek oluyordu. Kitaplar kalın oluyor, ama birbirine bağlayacak husus olmuyor. Gençler genellikle analiz yapma konusunda ya aşırıya kaçıyorlar, ya da çok ürküyorlar biliyorsun. Bu anlamda, kitabına baktığım zaman, birbirinden farklı gibi görünen ama aynı yıl içerisinde yapılan şeyleri, birinci elden yaşayanlara ve uzmanlara sormuşsun.
Evet, elimden geldiği kadar. On beş röportaj var içinde. Önemli gördüğüm, üzerinde gerçekten konuşulması gerektiğini düşündüğüm konularda, ya aktörleriyle, ya birinci elden tanıklarıyla konuşmaya çalıştım. Mesut Yılmaz’la o dönemin farklı konularını konuştum mesela. MGK’daki krizi de anlattı, Kemal Derviş’in gelişini de. AKP’nin kurulma koşullarını anlattı. Fethullah Gülen’le ilgili kendi izlenimlerini de anlattı.
Dinç Bilgin’le konuştum. Bankalar operasyonu sırasında Dinç Bilgin tutuklandı. Epey bir süre cezaevinde yattı ve bütün malvarlığını kaybetti. Onunla hem bankalar meselesini, ama asıl medya konusunu konuştum. Çünkü medyanın çok aktif olduğu, siyasette belirleyici bir rol üstlenmeye çalıştığı, bir ölçüde de üstlendiği bir dönemdi. Onunla ilgili samimi bir şekilde konuştu.
Mehmet Bekâroğlu ile konuştum. O zaman Fazilet Partisi’ndeydi. Tam o çatlamanın, AKP’nin ayrıldığı dönemde neler yaşandığını, kendisinin niye öbür tarafta kaldığını, AKP’yi kendi içinde niye samimiyetsiz bulduğunu anlattı. AKP’nin hangi koşullarda kurulduğunu, Fazilet Partisi’nin kapatılarak AKP’nin adeta doğurtulduğuna dair kanaatini anlattı. Açlık grevleri ve ölüm oruçlarıyla ilgili –o sırada kendisi girişimlerde bulunuyordu– olanları anlattı.
Murat Yetkin’le konuştum. Murat’ın tanık olduğu kritik bir şey var. Askerin, Bülent Ecevit’e, “Çekilsin, yerine Hüsamettin Özkan gelsin” telkinini yaptığı dönem, bunu öğrenip haber yapan, sonra hem Hüsamettin Özkan’la, hem Bülent Ecevit’le yüzleşen ve Ecevit’in haberi öğrendiği kişidir Murat Yetkin. Asker-siyasetçi ilişkilerini, tam o sene patlak veren Ecevit’in sağlık durumunu anlattırdım Murat Yetkin’e.
Sadece bunlar değil. Mesela, Fatih Terim’in Fiorentina’ya gidip oradan Milan’a transfer olması ve sonra geri dönmesi. Mehmet Demirkol, o dönemi çok güzel özetledi ve o günden bugüne, bizim futbolda niye büyük bir başarımızın olmadığını, özellikle teknik direktörler konusunda, niye ikinci bir Fatih Terim’in ortaya çıkmadığını anlattı.

Bir de yapamadığın bir röportaj var, bildiğim için söylüyorum: Kemal Derviş.
Kemal Derviş elimden kaçtı. Kemal Bey’i yakalamak çok zor. Birkaç sebebi var. Bir tanesi, Amerika’da yaşıyor olması. İkincisi, bu gündeme tekrar bulaşmak istemiyor anladığım kadarıyla. 15 Temmuz Darbe kalkışması olmuştu ben tam ondan söz aldığım zaman. Ortalığı biraz karışık gördüğü için, biraz düşük profilli olmak istiyordu. O yüzden, birkaç defa randevulaşmamıza, benim onunla beklentimi yüz yüze görüşmeden, en azından mailleşmeye kadar çekmeme rağmen bu röportaj olmadı. Canı sağolsun, başka bir vesileyle konuşuruz.

Peki, “Eski Türkiye’nin Son Yılı” derken, hepimiz o dönemi gazeteci olarak yoğun bir şekilde yaşadık. İzleyicilerimizin bir kısmı belki o dönem çok gençtiler, belki de daha doğmamışlardı. Çünkü dile kolay, 16 yıl geçmiş. Bu aslında İngilizce deyimiyle “establishment”, yani “müesses nizam”ın son yılı değil mi? Yürüyen, bir merkez denen, askerin belli bir gücü olduğu… tabii hemen birden kopmuyor, belli bir geçiş oluyor. 2001 “Eski Türkiye’nin son yılı” olabilir ama “Yeni Türkiye’nin ilk yılı” 2002 değil aslında. Bunu biraz anlatır mısın?
Eskiyle yeni arasında bir boşluk var. Ne eski bir anda bitiyor, ne yeni bir anda başlıyor, arada bir geçiş süreci var. Ama mesela “Yeni Türkiye’nin ilk yılı” diye ikinci bir kitap yazsam, onu 2002 yılı yapmam. Atıyorum, 2006 yaparım, 2007 yaparım belki de, ne olduğuna bakarak. Arada beş, altı sene bir boşluk olabilir; ama eski Türkiye’yi en iyi 2001 anlattığı, yenisini de en iyi 2007 anlattığı için o ismi veririm.
Şunu da yaptım: 2001’i anlatıyorum, ama kısa dönüşlerle 2000 yılının olaylarını da anlatıyorum. Anlatmaya başladığım bir olay eğer 2001 yılı içerisinde sonuçlanmıyorsa, 2002’ye ya da 2004’e gidiyorsa, oraya, olabildiğince toparlayıcı, bölüm finali olacak şekilde, “Bu iş nasıl bitti?” sorusunun cevabını verecek şekilde de uzatıyorum konuları. 2001’de başlayıp 2001’de bittiyse, bitiyor. Bitmiyorsa akıbetini anlatıyorum olayların.

Peki, sence niye bitti? Bu yılın, üst üste birtakım hataların yapılması basitliği olarak açıklanamaz herhalde.
Hayır, bu bir süreç. Benim bunca zamandır anladığım, kitabı yazarken bir kez daha gördüğüm bir şey var. Tek faktörü yok bunun. Böyle büyük dönüşümler tek bir sebebe bağlı olmuyor. Sen de iyi biliyorsun ve sen de bunu iyi analiz ediyorsun. Herhalde ortaktır görüşümüz. Bir kere, büyük bir ekonomik bir yıkım var. Merkez sağda –ki merkez sağ, Türkiye’nin taşıyıcı payandalarından bir tanesiydi ve illa bir merkez sağ parti iktidarda olurdu on yıllar boyunca–… merkez sağ, hatalarından, ve ihtiraslı ama bu ihtirasın altını dolduramayan partiler ve liderler sebebiyle külliyen çöktü. Merkez solu DSP temsil ediyordu, onlar ekonomik kriz yüzünden çöktü. CHP ise –kitapta anlattım– Deniz Baykal’ın birtakım fantezileri var. Bir sene Parlamento dışında kaldıktan sonra ve partiyi Altan Öymen’e bıraktıktan sonra, yine birtakım hizip hareketleriyle işbaşına geliyor. İlk yaptığı iş “Anadolu Solu” diye bir şeyi dillendirmek ve duvarına Edebali’nin sözlerini asmak oluyor.

O da mı 2001 yılı?
O da 2001. Düşünsene, müthiş bir yıl. Partiyi karıştırıyor. Fikri Sağlar’ı gönderiyor, Mehmet Moğultay, Erdal İnönü küsüp gidiyor. Karayalçın’lar bir arayışa giriyor. Parti ortasından çatlıyor ve sol gidiyor. Bu koşulda biri ortaya çıkmasın da ne olsun? “Biz değiştik, biz yeniyiz” deyip, Fazilet Partisi ve Milli Görüş “safrası”ndan kurtulmuş bir ekip geliyor. Hem içeride, hem dışarıda koşullar son derece iyi. Bu kitapta, seninle, AKP’nin kuruluş sürecini anlattığımız bir röportaj var. Özetle şunu diyorsun: “Batı AKP’yi özellikle bulup çıkarmadı, tam tersine, AKP gitti Batı’yı buldu ve bu dalgayı kullandı. Batı da onları görüp işe yarayabileceklerini düşündüğü için, başta belki biraz daha az, sonra biraz daha fazla desteklediler”.

AKP’nin kuruluş etkinliğini izlemiştim, hatırlıyorum. İstanbul’da tanıtım gibi bir şey yapmışlardı ve biz orada canlı yayın yapmıştık, ben de yorumlamıştım. NTV izliyordu o zaman; AKP’lilerin ve herkesin moralleri bozulmuştu. Çünkü çok daha iddialı bir şey bekliyordum, düşündüğümden daha zayıf çıktı, kurucu listesi filan. Aslında mütevazı bir hareketti.
Kitapta detayları var ama şunu anlatayım: Gerçekten de, Milli Görüşçüler dışında çok da dişe dokunur birileri yok.

Çok az.
Bir, iki kişi belki.

Burhan Kuzu.
Burhan Kuzu. Mesela, Meral Akşener’in AKP’ye girip çıktığını bilmeyenler olabilir, bilenler unutmuş olabilir. İlginç aslında. O dönem bayağı bir çalkantı yaratan, hem öncesinde hem sonrasında yaptığı açıklamalar var. Onun bugünkü durumuyla karşılaştırılsa ilginç olur.
Ama ben en çok, bu parti kurulurken Melih Gökçek’in yaptıklarıyla eğlendim. Sen de hatırlıyorsun. O kadar zevkli ki yazmak, bir de bugününü görünce… Partinin kurucularından biri olmak için yola çıkıyor. Ama Tayyip Erdoğan’ın yasaklı olmasını umarak bu harekete giriyor, “Belki o yasaklı olur da ben Genel Başkan olurum” diye. Onun yasaklı olduğu anlaşılınca, “Vekâleten başkan olmaz” diyor. “Ben kendim parti kuracağım” diyor, sonra vazgeçiyor. “Beni toplantılara niye çağırmıyorlar?” diyor. “Çağırsalar da gitmem” diyor. Ertesi gün, “Çağırdılar da gitmedim mi?” diyor.

Bunların hepsi arşivlerde var.
Hepsi var, anlattım bunları kitapta.

Bugün sizin memleketteki depremi de “iyi saatte olsunlar”a bağladı.
Evet. Bütün bunlara bakınca, Melih Gökçek’in AKP içinde ilk günden beri en sevilen kurucu ya da üye olmadığını, ya da bugün en sevilen belediye başkanı olmayacağını tahmin ediyorsun. Çünkü partiye girişinde de bir sorun var.

Varsayım üzerine kurulu sorular hem tahrik edici hem de en zorudur. 2001, “Eski Türkiye’nin son yılı” olmayabilir miydi? Yani, o sistem, bu krizi, batışı engelleyebilir miydi ya da erteleyebilir miydi?
Bu “son yıl”ı yaşamışlardan pek çoğu –ki bu kitapta konuştuklarımdan Mesut Yılmaz da onlardan bir tanesi–, her şeyin böyle olmayabileceğini söylüyor. Birkaç sebeple. Gerçekten çok dibe vurduran bir kriz. Ama böyle bir koalisyondan, böyle sallanan bir hükümetten beklenmeyecek bir şekilde çözümünü buluyorlar. Dışarıdan Kemal Derviş’i bulup getiriyorlar, tam anlamıyla teslim oluyorlar hazırladığı programa. O da, IMF ve Dünya Bankası kaldıraçlarını çok iyi kullanıyor. Çok iyi bir para geliyor. Hızla o 15 yasayı çıkartıyor ve büyük bir yapısal dönüşümü sağlıyor. Üç ay kadar sonra, “Biz tünelden çıkacağız”; yaz aylarında, “Her şey daha iyiye gidiyor” demeçleri vermeye başlıyorlar. Biraz düze çıkınca, birkaç açıdan çekişmeler tekrar başlıyor.
Birincisi, ekonomi açısından, Devlet Bahçeli ve MHP’li bakanlar Kemal Derviş’e bu kadar tâbi olmaktan rahatsızlar, bunu hep gösteriyorlar.
İkincisi, DSP içerisinde bir çatlama başlıyor. İsmail Cem, Hüsamettin Özkan gibi isimlerin ayrılıkları başlıyor. Kemal Derviş de o tarafa meyledeceğini gösteriyor. Bülent Ecevit bu duruma çok bozuluyor, Kemal Derviş’in istifasını istiyor. Derviş gidiyor. Cumhurbaşkanı Sezer’in arzusuyla istifasını geri alıyor. Birkaç ay kalıyor ama dikiş tutmuyor, tekrar gidiyor. Bu arada herkes, “Biz bu krizden çıktık, Derviş’e ihtiyacımız yok, gitse de olur” diye bir gevşiyorlar.
Hatırladım bunları.
Tam bu sırada, –Mesut Yılmaz’ın anlatımıyla– Devlet Bahçeli’nin birtakım şüpheleri hatta biraz paranoyaları başlıyor. “Bunlar seçime gidecekler, MHP’yi dışarıda bırakacaklar, DYP’yi alacaklar” gibi bir vehme kapılıyor. Bu vehim onda güçlenince, hiç kimsenin haberi olmadan erken seçim tarihi ilan ediyor.

Hatta onu Çin’den mi yapmıştı?
Yok, Kocayayla Türkmen Kurultayı’ndan.

Bir Çin hikâyesi vardı.
Anayasa krizi sırasında Çin’de. Hatta Ecevit’in, CNN Türk’te Murat Yetkin ve Mete Belovacıklı’nın yaptığı canlı yayını sırasında haberdar oluyor. Bahçeli Ecevit’i yayında dinliyor, oradaki sözlerden “Seçim geliyor” diyor. Basın toplantısı yapıp bitirmiş olmasına rağmen gazetecileri geri çağırıp “Erken seçim” diyor. Böyle bir karambol var.
Mesut Yılmaz diyor ki: “Biz bir süre daha iktidar kalabilseydik, erken seçim olmasaydı, bu vaziyeti toparlamıştık, en azından böyle bir hezimet olmazdı. Belki bir merkez sağ partisi girebilirdi.”
Bir başka faktör: Genç Parti. Mesela Uzan bölümü var kitapta. Uzan’ın o sene Motorola skandalı, İş Bankası şantajı, borçlar, alacaklar, Doğan Grubu’yla takışması vs. var. Bunlarla ilgili acayip hareketli bir bölüm var.
O sırada parti var mı?
Daha kurulmamış. 2002’de kuruyor partiyi. Çok hızlı kurup seçime giriyor. Genç Parti 2002’de kurulmamış olsaydı, % 7,5 gibi bir oy almamış olsaydı, Murat Yetkin’in söylediği gibi İzmir Karşıyaka’da 20 puan almamış olsaydı, % 0,46’lık oyla Meclis’e giremeyen DYP belki % 10 barajını aşacak, Meclis’te iki parti yerine üç parti olacaktı. Belki bunun bugüne zincirleme etkileri olabilecekti.

Tek başına iktidar olmayacaktı belki.
Evet, böyle şeyler. Tabii ki ana akım olarak bir şeylerin önüne geçilemezdi, AKP geliyordu ve gelmişti. Ama her şey böyle güldür güldür gitmeyebilirdi onlar için.

O günden bugüne kim kaldı aktör olarak? Sadece Bahçeli mi kaldı?
Bahçeli kaldı. AKP’nin içinde de çok az kişi kaldı.

Evet, Tayyip Erdoğan dışında neredeyse kimse kalmadı. Bir de Burhan Kuzu var.
Evet. Kenardan Deniz Baykal’ın açıktan koşuları var, onu görüyoruz. Onun dışında aktör olarak kimse yok.

Değil mi? Öyle acayip bir dönem. Eskilerden zaten kimse yok. Mesela, Tansu Çiller’le ilgili en son, referandumda “Evet” oyu vereceği ile ilgili küçük bir haber gördüm. Galiba Mesut Yılmaz da “Evet” oyu vermiş.
Bilmiyorum, ne dediğine dair bir fikrim yok, onunla ilgili haberi görmedim. ANAP Genel Başkanlığı’ndan istifa ettikten sonra, bir dönem daha bağımsız milletvekilliği yaptığını biliyoruz. Rize’den bağımsız milletvekili olarak girdi seçimlere.

Peki, kitap yazmak nasıl bir şey Mirgün?
Bir kere, disiplin istiyor. Bir yorum kitabı yazmıyorsan, böyle bir şey yazıyorsan, hata yapmamak için ve bu işi bitirebilmek için hakikaten kendini vakfetmen gerekiyor. İkincisi, bu kadar yıldır televizyonculuk yapıyorum, gazetede de çalışmışlığım vardı, dergi yöneticiliği de yaptım, yazı da yazdım, ama yaptığın şeyi elinde tutabilmek çok başka bir his. Hele, kalıcı olmasını umduğun bir şeyi ortaya çıkarmak iyi bir his. Bir de tabii sürekli “Umarım burada bir hata yapmamışımdır” diyorsun.
Burada anmam lazım o arkadaşları da. Başta da anlattığım gibi, sonuçta haberlerden derlenmiş bir kitap bu. Bunun içinde rutin haberler de var. Kimi meslektaşlarımızın özel haberleri de var. “Gazeteci, tarihin müsveddesini yazar” lafının niye ve nasıl doğru olduğunu bir şekilde görmüş oldum. Hakikaten o müsveddeyi aldım ve temize çektim. Dolayısıyla onlara da teşekkür ederim, onların birçoğu bugün gazetecilik yapamıyor. Bu döneme ayak uyduramadılar, uydurmak istemediler bu koşullara. Bazıları geri plana çekildi, mutfakta çalışıyor. Bazıları işsiz kaldı. Bazıları yöneticilik yapıyor ama eminim muhabirlik yapmayı, o günlere dönmeyi tercih ederlerdi. Onları da teşekkürle anıyorum.

Demin “Kim kaldı aktör?” diye sorunca, bizim meslektekilere de bakarsan, aslında 2001 yılına gitmeye gerek yok. Beş yıl öncesinin gazetelerini alıp imzalara baksak, sadece köşe yazarı değil, muhabirler de dâhil, bugün bunlardan ne kadarı aktif, ne kadarı Türkiye’de, ne kadarı özgür? Siz zaten kitabın sonunda Can Kozanoğlu ile onun üzerinden bugüne kadar gelen bir medya değerlendirmesi yapmışsınız.
Evet. Kitap otuz bölüm dedim. Otuz tane konu, olay, süreç anlatıyorum. Otuz birinci bölümde de Can Kozanoğlu ile konuşuyoruz. Can, bu kitabın fikrinin ortaya çıkmasında da, benim bu işi sağa sola sapmadan bitirmemde de çok büyük rol oynadı hakikaten. Televizyonda olduğu gibi, bu kitap işinde de… Ona hep “Ömür boyu editörüm” diyorum. Son bölümde de, kitabın tamamı üzerine onunla konuşmak istedim. Bir röportaj gibi başladı ama iş söyleşiye döndü. Bana da paslar attı. Çünkü giriş bölümü hariç, olabildiğince kişiselleştirmeden yazmaya çalıştım ilk otuz bölümü.
Can’la da uzun uzun şunu konuştuk. Bizim onunla çalışmaya başlama zamanımız 2001. Hatta tam da 11 Eylül günü bizim onunla mesaimizin başladığı gün. Ve çok uzun süre, yıllarca birlikte çalıştık. Pek çok konuda paralel bakışımız var. Can’la şunları konuştuk: “Nasıl çalışıyorduk? Gerek bizim, gerekse gazeteciliğin koşulları zaman içinde nasıl dönüştü? Niye dönüştü? Biz hata yaptık mı? Nerede yaptık? Yapmayabilir miydik? Nereye gelindi? Bugün gazetecilik yapmaya gayret eden arkadaşlarımız, meslektaşlarımız neler yaşıyorlar? Böyle devam etmeliler mi, etmemeliler mi?” Biz, devam edebildikleri kadar etmeleri gerektiğini düşünüyoruz, o konuda hemfikir olduğumuz çıktı ortaya. Bugün mesleğe başlamış ya da başlayacak olan genç gazetecilerin nasıl bir çalışma ortamına girdikleri, gazeteciliğin okulda öğrenilemeyen bir şey olduğunu, aslında yaparken öğrenilebileceğini, ama maalesef bugünün koşullarında bunun da öğrenilemeyeceğini, biraz daha bu koşullarda çalışırlarsa hiçbir zaman “Gazetecilik nedir?”e dair fikirleri olmadan bu mesleği yapmaya devam edeceklerini konuştuk. Özel haber nedir, kulis haberi nedir? Yaptırılmayacağını tahmin ettiğin bir haberi, her şeye rağmen şefine nasıl satarsın? Böyle bir sürü numaralar vardır. Bunların hiçbiri kalmadı.

NTV’de Hanefi Avcı yayınını nasıl sattığımızı hatırlıyorum. O yayın, senin de, benim de, Hanefi Bey’in de hayatımızı büyük ölçüde değiştirmişti biliyorsun. NTV’de benim odada, oldubittiye getirmiştik yöneticimizi. Geri de dönülememişti. Ama hâlâ çok konuşulan bir şey. Yanlış hatırlamıyorsam, 90 dakikaydı değil mi?
Evet, 90 dakikaydı. Kitabının ilk çıktığı haftaydı herhalde. Anlatacağı başka yer bulamıyordu.
Çünkü Cemaat çok ciddi bir abluka uyguluyordu. Birçok kişi, özellikle Doğan grubu teslim olmuştu.

Sen son âna kadar, –“ana akım” deniyor ama artık denilebilir mi bilmiyorum– onun içerisinde kalmaya çalıştın. Ne zaman bitti?
Geçen yılın Mart ayı. Mart 2016’da.

2016 Mart. Yani artık her şeyin çok kötü olduğu dönemlerde. En son CNN Türk’te çalışırken, başına bayağı da iş geldi, değil mi?
Evet, geldi. Birtakım soruşturmalar filan. Aslında, onların çoğu ekranda yaptıklarımla ilgili değildi, “twitter belası” yüzündendi. Hakkını vermem lazım, Kanal da, grup da, bunu bahane ederek daha kolay bir şekilde beni yollayabilirlerdi. Yapmadılar. Onun için de hakikaten minnettarım. En azından öyle bir atılma olmadı. Başka türlü atıldım, ama böyle bir sebepten atılmadım. Ama şöyle bir şey var Ruşen. “Zor dönemlerde bu işi yapmaya çalıştın” dedin ya; ben hasbelkader orada dört ay daha çalışmış olsaydım, gazeteci olarak o darbe girişiminin olduğu akşamı yaşamış olsaydım ve sonrasında bu işi yapmaya devam edecek olsaydım, herhalde, o zamandan itibaren ben bu işi yapamaz hale gelirdim. Çünkü olan bitene bakıyorum, ekranda yapılanlara bakıyorum, dönüp bir de kendime bakıyorum. O süreçte çarpık bir sürü şey var, söylenmesi gereken pek çok şey var. Bunların hiçbiri söylenmedi, hâlâ da söylenmiyor. Ve bunun çok kötü sonuçları oldu. OHAL’in gelmesi, KHK’lar, gazetecilerin, akademisyenlerin başına gelenler. Bunlarla ilgili asgari bir şeyler söylemen lazım, ama bunların hiç biri söylenemediği için zaten ipler orada kopardı herhalde. Bu, iyi senaryo.
Daha kötü senaryo, iplerinin kopmaması olurdu benim için. Çünkü yaparken, bir şekilde “Onu yapıyorum ama bunu da yapıyorum, onu çıkarıyorum ama bu soruyu da soruyorum” diye oradaki mevcudiyetini haklı çıkaracak bahaneler buluyorsun. O en kötüsü. Çünkü bir yandan da, gazeteci olarak “Elden ayaktan düştüğün”, inanılırlığını yitirdiğin bir süreç başlıyor ve sen onu fark etmiyorsun. Oradaki mevcudiyetinin hâlâ bir anlam ifade ettiğini, sen olmasan başka birinin daha kötüsünü yapacağını düşünüyorsun; ama hayır, aslında sen de tam onların istediğini yapıyorsun. Aradaki fark…

Olmamak lazım.
Evet. Senin yüzünden ve senin onu daha usturuplu yapıyor olmandan istifade ediyorlar. Ama o arada sen de ne kadar birikimin, itibarın varsa bırakıyorsun.

Biz Semih’le (Sakallı) “100 Soruda Erdoğan-Gülen Savaşı” kitabını yaptığımızda beni çağırmıştın, biliyorsun. Orada bayağı konuşmuştuk.
Evet, konuşabilmiştik.

Nasıl olduysa? Olabiliyordu birtakım şeyler. Ama onun için değer mi?
Bir, onun için değer mi? Bir de, sonrasında iklim çok daha sertleşti. Geçen yılın başından 2016’nın Temmuz ayına kadar yapabildiğim ve yapabilecek olduğum şeylerin % 50’sini bugün yapamam herhalde diye düşünüyorum. Sadece ben değil, kimse yapamaz. Ya da benim niyet ettiğim şeyler belki biraz daha zülfü yâre dokunur. Ama geri kalanların da yapabileceğini düşünmüyorum.

Siz Can’la tartışmışsınız bu konuyu; sayıları giderek azalsa da, tanıdığımız, birlikte mesai yaptığımız, bazıları arkadaşımız olan insanlar hâlâ oralarda bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Bu sadece “geçim”le açıklanabilecek bir şey mi?
On yıldır, yirmi yıldır bu işi yapan ve hayatını bu işe vakfetmiş insanlar var. Aramızdan bazıları başka şekilde hayatını kazanmayı ve sürdürmeyi başarıyor. Bazıları, senin yaptığın gibi bağımsız şeyler kuruyor. Kimi kitap yazıyor, kimi halkla ilişkiler yapıyor. Ama bunu yapmak istemeyen ya da yapamayan bir sürü de insan var. Bunların arasında çok saygın insanlar da var. Sayıları az ama niyetlerinden hiç şüphe etmediğimiz insanlar var. Sonuçta hiç kimseye “Ne işin var orada? Gel buraya” diyemezsin. Demeye de hakkımız yok. Tam tersine, birileri de bu televizyonları izliyor ve hâlâ izlenecek bir şey olması herkesin lehinedir. O yüzden, ben şahsî dertleşmelerde, “İşler kötü gidiyor, ekrandan aldılar beni, bu programı yaptırmadılar” diyen bütün arkadaşlarıma, “Sık dişini, sık dişini” diyorum. Nereye gideceğini de biliyorum, kendileri de biliyor. Ama eğer onlara çok zarar verecek bir şey yapmadan ekranda kalmaları mümkünse yapmalarını tavsiye ediyorum.

Tekrar kitaba dönelim, yavaş yavaş toparlayalım. Bu kitabın tadını aldın mı? Devamı geliyor mu?
Çok tadını aldım, ama ne yaparım bilmiyorum. Yeni bir şey ne yapılabilir bilmiyorum. Mutlaka bir şey yapacağım, o kesin. Ama onun ne olacağını daha tam bilmiyorum.

İnsanlar şunu çok merak eder –editörlük zamanımdan biliyorum, ben de çok kitap yazdım– kitaptan çok para kazanılmıyor aslında, değil mi?
Ne kadar sattığına bağlı. Eğer çok satacak bir kitap yazarsan, en azından, uğraşının karşılığını aldığını düşünüp bir tane daha yazabiliyorsun.

Zengin olamıyorsun ama.
Orhan Pamuk ya da Ayşe Kulin değilsen, yani uluslararası “best-seller” değilsen, bu işten çocuklarına bırakacak kadar para kazanamazsın herhalde, diye düşünüyorum. Ama çok yazarsan veya ortalama bir şey satarsan hayatını çevirirsin diye düşünüyorum.

Bence burada en önemli husus; insanların yıllardır gazeteci olarak bildiği bir isimsin ve genellikle de televizyonculuk yaptığın için çoğu uçtu. Ama bu uçmayacak.
Tabii. Bu uçmayacak, böyle kalacak.

Pek uçacağa da benzemiyor.
Rüzgâra bıraksan da uçmaz. Dediğin gibi, öyle oldu. Şöyle bir avantaj var: Bu ilk kitabım, devamında bir şey yapmak isterim elbette. Yazar olarak ortaya böyle bir şeyle çıktığım için bir yandan da mutluyum. Geride kalanları ya da geçmişte birlikte çalıştığı insanları suçlayan kitaplar var ya, onlardan birini yazmadım. Hayatta yazmazdım zaten. Öyle bir algı yaratmayacağını düşündüğüm için, böyle somut bir şeyden bahsettiğim için, bir inceleme yaptığım için ve kalıcı olduğunu düşündüğüm için de memnunum.

Bizim gazeteciliğe başladığımız zamanlarda, gazetecilerin dönem kitapları ne kadar popülerdi. Cüneyt Arcayürek’in, Hasan Cemal’in, Yalçın Doğan’ın, Ufuk Güldemir’in…
Evet. Ben Altan Öymen’in yazdığı kitapları çok seviyorum. “Bir Dönem Bir Çocuk”la başladı ve dört, beş tane oldu. Hakikaten, o kitapları tarih kitabı gibi değil, hayat bilgisi kitabı gibi okuyorum.

Çok güzel şeyler var değil mi?
Eğer televizyonda çalışıyorsam, her yazdığı kitaptan sonra mutlaka Altan Bey’le oturup bir röportaj yapmaya çalışıyordum. Bu kitapta da, özellikle Baykal’a karşı genel Bbaşkanlığı nasıl kaybettiğini, neler yaptığını, sonra Baykal gelince neler olduğunu kendisine anlattırdım. Onunla da bu kitap sırasında mesaimiz oldu. Hatta bugün kitabı kendisine göndermek için aradığımda, “Altan Bey, kitabı elimde tuttuğum zaman fark ettim ki aslında sizin yaptığınız şeyin bir benzerini yapmışım” dedim. O, beş yıllık, on yıllık periyodlar için yapıyordu. Ben bir yıl için yaptım, ama hakikaten bir referans olabilecek bir şey. O da gazeteci diliyle yazıyor, daha fazla görsel kullanıyor. Ben de olabildiğince o nesnel dili korumaya çalıştım. Bir yandan da, öyle büyük bir ustanın yaptığı işin izdüşümüne yaklaşan bir şey yapmış olmak beni çok mutlu etti.

Evet Mirgün. Çok sağol geldiğin için. Hayırlı olsun kitabın. Mirgün Cabas’la “2001 Eski Türkiye’nin Son Yılı” kitabını konuştuk. Yeni kitapları bekliyoruz. Sen geçenlerde ben yurtdışındayken, burada program yapmışsın. Arkadaşlar çok beğenmiş.
Evet. Ortalığı boş buldum, korsan yaptım burada.

Arada gelsin yapsın diyorlar.
Yaparım, memnuniyetle. Bana da iyi geldi.

Tamam. Çok teşekkürler Mirgün. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler. İyi akşamlar.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
08.12.2017 Cuma’dan Cuma’ya İslamcılık
07.12.2017 Halbuki Trump’ı çok sevmişlerdi: Kudüs kararının Ankara’da yarattığı yeni hayal kırıklığı
06.12.2017 Unuttuğumuz Kürt sorunu
06.12.2017 Transatlantik: Trump’ın Kudüs kararı, Zarrab-Atilla Davası, Flynn’in itirafçı olması, Suriye’de SDG-Rusya işbirliği
04.12.2017 Levent Gültekin ile söyleşi: Zarrab olayı ve ‘aynı gemide miyiz?’ tartışması
02.12.2017 Gazeteci Ruşen Çakır: Limon Satmadan da Onurlu Gazetecilik Yapılabilir
01.12.2017 Ayrılar ayrı yerde aynılar aynı yerde: Hepimiz aynı gemide miyiz?
30.11.2017 Zarrab olayı: Bedeli kim ödeyecek?
29.11.2017 Transatlantik: Reza Zarrab Davası ve ABD’den YPG’ye silah
27.11.2017 İçeridekiler ve dışarıdakiler
08.12.2017 Cuma’dan Cuma’ya İslamcılık
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
29.08.2015 Interview with the Director of Religious Affairs Mehmet Görmez on Salafism, ISIS and Turkey (full text)
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı