Mirgün Cabas, Kemal Can ve Can Kozanoğlu ile Türkiye’de medya dün, bugün, yarın

28.03.2018 medyascope.tv

28 Mart 2018’de medyascope.tv’de Mirgün Cabas, Kemal Can ve Can Kozanoğlu ile yaptığımız söyleşiyi yayına Şükran Şençekiçer ve Sahra Atila hazırladı.


Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Bugün medyayı konuşacağız — dört arkadaş. Can Kozanoğlu en uçta, yanında Mirgün Cabas ve benim yanımda Kemal Can. Hoşgeldiniz. Önce bir şu Doğan Grubu meselesini konuşalım. Kemal sen çalışmış mıydın Doğan Grubu’nda hiç?
Kemal Can: Çalıştım.

Çalıştın. CNN Türk’te vardın.
Kemal Can: Beraber çalıştık.

Tabii beraber çalıştık. Hafıza şey oldu. Can, ne diyorsun? Şaşırmadık da, yine de bir…

Can Kozanoğlu: Şaşırdık ya.

Neden şaşırdın?

Can Kozanoğlu: Eninde sonunda elinden çıkmasına şaşırmadık da, bir anda tak diye o kadar hızlı bir şekilde olmasına ben şaşırdım. Ben ondan bir gün önce Hürriyet gazetesini satıyor diye bir başlık görmüştüm, altını da okumamıştım. Hemen ertesi günü bütün grubun satılmış olmasına ben şaşırdım.

Mirgün Cabas: Valla ben de şaşırdım. Üstelik Demirören’e satılmasına da şaşırdım. Kime satılsa şaşırmazdın dersen, herkese satılmasına şaşırırdım doğrusu. Yani ne bileyim? Demirören de alsa şaşırırdım, Turkuvaz’a da satsa şaşırırdım, Albayraklara da satsa şaşırırdım. Yani çünkü sonuçta o kadar büyük bir medya grubu ki ve bence hâlâ her şeye rağmen o kadar önemli bir el değiştirme ki bu, kime gitse dengeleri kökünden değiştirecek bir şeydi. O yüzden kim alsa benim için haber değeri olurdu.

Haber değeri var tabii de, şaşkınlık….

Mirgün Cabas: Şaşkınlığa da yol açardı yani.

Kemal Can: Ben biraz o Can’ın okumadığı haberin altını okumuştum. Olabileceği konusunda biraz daha, “Galiba bir şey oluyor” fikrine sahiptim. Onun için şaşırmadım ama, “Niye Demirören?” meselesinde galiba şöyle bir şey de var. Daha hükümetin kontrolü altındaki diğer gruplardan biri değil de Demirören olmasındaki nedenlerden biri olarak, o havuz, yandaş kalabalığı içerisinde böyle bir iç kapışma başladı ve onlardan herhangi birine Hürriyet grubunun alınması –ki bu satışın doğrudan Erdoğan üzerinden, köşk üzerinden gittiği düşünülürse–, başka bir anlam içerecekti galiba.

Yani iktidar içi kavgada…

Kemal Can: Orada bir taraf tutma anlamına gelecekti. Çünkü bir gruba ağır bir yatırım. Demirören orada nötr bir faktördü sanıyorum. Onun için onun alması tercih edildi. Yani kastettiğim şey, diğer iki büyük grup ve aralarında da galiba ciddi bir –sen belki biraz daha iyi biliyor olabilirsin– kapışma var. Sonuçta hükümete destek anlamında homojen, ama güç kapışması anlamında biraz parçalı bir yapı var orada.

Mesela Süleyman Soylu olayı vs. gibi. Hepsinin bir karşılığı vardı, ama büyüyemiyor. Burada geçen sen bize konuk olduğunda, ana habere konuk olduğunda söylediğin Milliyet örneğini de ben yaptığım değerlendirmede vermiştim. Aynı şeyi söyledik. Yani Doğan Grubu’nun başına gelebilecek ne olabilir? Demirören patronajı üzerinden baktığımız zaman –çünkü ben Vatan’da çalışırken almıştı Milliyet’i ve Vatan’ı–, ondan sonra geldikleri yeri net bir şekilde görüyoruz. O herhalde ilk akla gelen şey oluyor. Yani ne yaptı mesela Vatan ve Milliyet’i? Varlığı var ama kendisi yok, değil mi?

Can Kozanoğlu: Yaşayan ölüye çevirdi, özellikle Milliyet gazetesini. Vatan gazetesi zaten –sen orada çalıştın, yanlış anlama da– hiçbir zaman kurumsal kimliği, Milliyet gibi medya dünyasının içinde ayrıştırılabilir yeri olan, vurgulu kimliği olan bir yer değildi. Ama Milliyet her şeye rağmen Milliyet’ti. Ama şu anda hâlâ öyle bir gazete var mı yok mu? Orada çalışan insanlar da alınmasın, bu konularda hassasım. Her şeye rağmen şu anda sayfa bağlamaya çalışan insanlar var orada. Belki çoğu da bizden farklı insanlar değil. Ama şu anda Milliyet diye bir gazete var mı yok mu?

Peki Hürriyet böyle olur mu?

Can Kozanoğlu: Hürriyet’in böyle olması çok zor kısa vadede; ama zannedersem amaç biraz da o yani. Eninde sonunda ona döner.

Mirgün Cabas: Şeyi unutuyoruz hep, bugüne kadar konuşulmadı. Bu meseleyi kişiler üzerinden konuşmak doğru değil belki, ama Milliyet’i Demirören’ler satın aldığı zaman başında kim varsa, Hürriyet’i satın aldıkları zaman da başında aynı kişi var. Fikret Bila yönetiyor.

Ama ilk aldığında Tayfun’du Milliyet’te.

Mirgün Cabas: Ama asıl işten çıkarmalar döneminde filan Fikret Bila vardı. Dolayısıyla o patronajı iyi tanıyor. Patronajın ne istediğini, onların istediklerini yerine getirme konusunda onlarla mesaisi olan bir isim. Bugüne kadar Aydın Doğan’ın patronajında bile gazeteyi hükümetle ılımlılaştırmayı başarmış bir isim — iyi ya da kötü. En azından geçmişte Sedat Ergin zamanında filan yaşanan yol kazalarının hiçbiri şu âna kadar Fikret Bila’nın yönetiminde olmadı yani. “O fotoğrafı niye yazdın? “O spotta ne kastettin?” “Vay! O kelimeyi yanlış yerden böldünüz” gibi arızaların hiçbiri onun yönetiminde çıkmadı. Demirörenler’i de iyi tanıyor. Dolayısıyla Fikret Bila’nın kucağında şimdi ikinci defa büyük bir görev var. Göreceğiz, bakacağız bu meseleyi nasıl yöneteceğine.

Evet tabii de, onun da zamanında, Refah Partisi’nin ilk yükseliş yıllarındaki siyasî pozisyonunu –tabii ki birçok kişi için geçerli bu– hatırlayınca da çok garip bir –nasıl söyleyeyim?– tarihî olarak, tarihî bir perspektifte baktığımız zaman hepimiz o tarihlere gazeteci olarak tanık olduk. Refah’ın yükselişi, Tayyip Erdoğan’ın yükselişi, medyadaki insanların pozisyon almaları… Şimdi bir kısmı tasfiye oldu. Tasfiye olanları biliyoruz zaten, onlar gitti şu ya da bu şekilde; ama mesela demin verdiğin örnek ya da Fatih Çekirge ya da Ertuğrul Özkök falan gibi şu anda hâlâ Hürriyet’te olan isimlerin, zamanında… Sen Sabah’ta mı çalışıyordun bir ara? Sabah grubundaydın bir ara, Ankara’da hatırlıyor musun? Fatih Çekirge Ankara temsilcisiyken falan? Şeyin başını çekiyordu, irticayla mücadelenin. Bir nevi medyadaki Batı Çalışma Grubu gibiydiler. Şimdi de onların mesela önünün açıldığı gibi garip bir paradoksal durum da var yani.

Mirgün Cabas: Ya orada ben her şeye rağmen, önü açılabilecekler ve hâlâ ne yapsa, ağzıyla kuş tutsa açılamayacaklar diye ikili bir ayrım olduğunu düşünüyorum. Az önce saydığın isimler arasında da ikinci kategoriye giren en az bir kişi var. Ama mesela bir önce söylediğim bağlamda, mesela Fikret Bila’nın o sulardan artık bir şekilde çıktığını düşünüyorum ben. Yeni dönemde de eğer gazetenin başında kalmaya devam edecekse, Hürriyet’i hakikaten daha iktidarla uyumlu bir hale getirmekte hiç de zorlanacağını düşünmüyorum.

Tabii Kemal, seçimle doğrudan alâkalı bir şey bu, değil mi?

Kemal Can: Öyle olduğu anlaşılıyor. Yani Can’ı da şaşırtan o bir an önce bunun yapılması hâli, bu şaşırtıcılık halinde öyle bir taraf da var. Bunu her zaman yapabilirdi. Ve şu anda bildiğimiz gibi Hürriyet çok rahatsız edici bir yayın yürütmüyordu. Ama buna rağmen daha fazlasını istedikleri ve daha fazlasını isteme nedeni olarak da önlerinde ne var diye baktığımızda… çünkü şöyle bir konjonktürde değiliz. Yani bundan iki üç yıl önceki gibi 17-25 Aralık’ların, yolsuzluk şeylerinin tartışıldığı, dış politika meselelerinin basında ele alındığı bir konjonktür yaşamıyoruz. Şu anda hükümet açısından medya kontrolünü acilleştiren ne var diye baktığımızda, seçim görünüyor. Dolayısıyla bunun bunla ilişkilendirilmesinden daha doğal bir şey yok. Ama ben şöyle bir tarafı olduğunu düşünüyorum: Şimdi Hürriyet’e ne olacak? Ya da medya grubunun yayın tarafına? Çok büyük bir yayın grubunun el değiştirmesinden bahsettiğimiz için yayın tarafına odaklanıyoruz, ama şöyle bir tarafı var işin: Şimdi Aydın Doğan çok uzun bir süre –bizler de öyle yorumladık– bu basın geleneğinden gelmeyen, gazeteci ailelerden olmayan patronların medyaya girişinin örneği olarak söylendi; ama kırk yıl medyada kalınca, pek bu kategoriye girmiyor Aydın Doğan artık.

O da artık gazeteci aile oluyor.

Mirgün Cabas: Bir de ondan başka kimse kalmadı.

Kemal Can: Tabii tabii. Bu yüzden şöyle bir şey var: Ne olursa olsun, gazetecilik geleneğiyle ilgili kendi yayın kuruluşlarının, yayın çizgisinin dışında medya üzerinde etkisi olan bir gruptan bahsediyoruz. En başta dağıtım ve baskı olarak.

Can Kozanoğlu: Ve ajans olarak.

Kemal Can: Evet ajans olarak. Şimdi çokça duyduğumuz laf: “Ne var? Giderse gitsin. Zaten neydi Aydın Doğan?” E gitsin, “alternatif ve muhalif yayınlara abanalım” lafı çok duyuluyor. İyi de abanacağınız yeri dağıtan adam… yani yarın Demirören’in şeyi çok uygun değil. “Vatana ihanet gördüğüm birtakım yayınlar yapılıyor, ben bunun dağıtımını kestim” dese, ya da basmayı; çoğunun matbaalarında basılmakta olduğunu da düşünebiliriz.

Şimdi şöyle bir şey yaşanıyor, malum. Hani televizyonlardan ve gazetelerden biliyoruz. Genellikle şöyle: “Bu gazetenin birinci sayfasında bu fotoğraf ne arıyor?” gibi şeylerle, birtakım danışmanların, aracıların şikâyetleriyle yürekler hop oynayıp hop kalkıyor bir süredir. Ya da “O altyazı niye geçti?”ye kadar, “O ekrana niye çıkıyor?”a kadar. Şimdi: “Bunları kim dağıtıyor?”

Kemal Can: “Kim basıyor? Kim dağıtıyor?”a gidecek.

Oraya kadar gidebilecek bir şey var. O lafların edilmemesi için son dönemde patronlar önceden kendileri kontrol ediyorlardı biliyorsunuz. Artık bir süredir patronların birinci sayfaları görme şeyleri falan var. Artık kolaylaştı da bu, gelmesi gerekmiyor. Yolluyorsun Whatsapp’tan, şuradan buradan vs.. Şimdi, doğabilecek kazaları ya da krizleri engellemek için önceden kendileri kontrol ediyorlardı. Köşe yazarlarına kadar yapıldığını biliyorum onun. Birtakım şey mekanizmaları var. Şimdi dağıtım hikâyesinde de büyük bir ihtimalle…

Can Kozanoğlu: Zaten Hürriyet kadar kritik olan iki şey: 1) Yay-Sat, 2) Doğan Haber Ajansı.

Evet Doğan Haber Ajansı’nın herhalde bültenleri de Anadolu Ajansı’yla yarışma gibi bir şeye girer. Zaten çok farklı bir şey yapmıyorlar. Yani şöyle söyleyeyim, biz mesela DHA’ya aboneyiz burada. Gazetecilik yapıyor düz, hani muhabirler var, ne görüyorsa yazıyor ediyor vs. Bir filtrelerden geçiyor tabii de, sonuçta haber veriyor yani. Şu oldu, şu öldü vs.. Ama işe ideolojik bir şeyle, politik bir şeyle baktığın zaman, bazı düz haberlerin yayınlanmasından bile imtina edebiliyor insanlar. Koymayın gitsin diyor, ne olur ne olmaz diye birtakım haberlere ulaşamama. Peki Can bundan sonra ne olacak?

Can Kozanoğlu: Nerede?

Nerede mi? Medyada. Biz “dün, bugün, yarın” dedik, “yarın” üzerine konuşacak olursak.

Can Kozanoğlu: Valla aslında şu anda yarını yaşıyoruz zaten yani. Şöyle tuhaf bir duygu yaşadık — kabul edelim hepimiz: Allah Allah! Doğan Grubu Aydın Doğan’ın elinden çıktı ve üzüldük diye. Çok da kabullenmek istemediğimiz bir üzüntü yaşadık. Ama yani varlığı neyi çok değiştiriyordu, o da ayrıca tartışma konusu. Ama her şeye rağmen bir merkezdi, gazeteciliğin geleneklerine asgari özen göstererek yayın yapan bir yerdi. Şimdi senin alternatif ve muhalif denmesini istemediğin tarzda, çok doğru kelimeyle bağımsız dediğin, Ruşen, medyalara yüklenelim denecek. Birkaç haftada daha fazla izlenecek onlar, belki tirajları birkaç bin artacak basılı olanların falan. Ama o kalıcı olacak mı bilmiyorum.

Değil mi? O zamanı hatırladım, 94 yerel seçiminde, yani Refah Partisi geldikten sonra, fakslarla dayanışma ağları kurulmuştu hatırlıyor musunuz?

Can Kozanoğlu: Oradan yemiyoruz, buradan içmiyoruz.

Evet ve çok da fazla sürmemişti. Şimdi bu olaydan sonra da bir şey oldu, bir heyecan oldu. Tabii tam aynı güne denk gelen internet yasası çıktı, aynı âna geldi. Böyle bir şey mesela biz kendimiz yaşıyoruz. Ama yani var bir ilgi. Kalacak mı bilmiyorum, ama bir ilginin olması tek başına yetmiyor. Bunun sürdürülebilir olması gerekiyor. Yani bütün herkes için geçerli olan bir şey. Doğan Grubu’nun da belki en önemli sorunu buydu ve böyle sürdüremeyeceğini gördüğü için sattı, ben öyle anlıyorum. Yoksa sürdürebilseydi, yani gergin ama yol alan gemi şeyini sürdürseydi satmayabilirdi. 2019’u da bir görmek isteyebilirdi belki, ne olacak ne bitecek falan. Ama belli ki sürdürülemez oldu.

Mirgün Cabas: Ama 2019’u görmek için beklemek de gerçekten, bu gerginlikte, Aydın Doğan’ın pozisyonunda oturan birinde hakikaten mangal gibi yürek ister, çelik gibi sinir isterdi. Çünkü işte önümüzdeki en büyük gündem 2019 seçimleri. Ve o seçimleri kazanmak için de her türlü sertliğe, gündem gerginleştirmesine, her türlü abanmaya açık olduğunu görüyoruz. Daha da artacağını görüyoruz iktidarın. O yüzden bu baskının daha da artması, tehdidin belki daha da ciddileşmesi anlamına gelecektir. Aydın Doğan’ın zaten bugünkü gündemde bile gazeteyi ve kendi çevresini ve iktidarı yönetmek, idare etmek konusunda büyük sıkıntıları vardı. Vakalardan da biliyorum, genel atmosferden de biliyorum, şöyle bir sıkışmışlık içinde idi. Bir kere en üst seviyeden sürekli muhatap alınıyor. Onun çevresi var, yani Saray’ın danışmanları var. AKP’nin genel merkezi var, oranın genel başkan yardımcıları var, onların danışmanları var. İşte, çeşitli bakanlıklar var.

Birtakım bürokratlar da var.

Mirgün Cabas: Bürokratlar var. Daha da önemlisi ne biliyor musun? Hükümetle iyi geçinmek için kendisinin yaptığı atamalar var. Ankara’ya falan koyduğu insanlar var. Bunlar onu eminim en az hükümet kadar, iktidar kadar yoruyorlardı. Çünkü oraya belli bir misyonla gönderilmişlerdi, işte, gidin ve grubun ilişkilerini düzeltin diye. Onlar da bunu alıp biraz da abartarak, hem birazcık kendi gelecekleri için hem de kendi varlıklarına verdikleri önemi biraz abarttıkları için, nasıl vazgeçilmez, nasıl iktidarla iyi ilişkileri olduklarını kanıtlamak için, bu ilişkileri de kendi yayın organlarında ve grubun içinde hoşlanmadıkları insanlara karşı kullanıyorlardı. Yani onun ayağını kaydırmak, bunun Ankara’dan konuk çıkarmasını engellemek, onun kuşağına oturmak için falan kullanıyorlardı. Ve bunlar da hani dürüstçe yapılan şeyler değil, arkadan dolaşarak, “Hükümetten bana bugün dediler ki”, “Telefon geldi efendim”, falan diye Aydın Doğan’ın eminim beynini yiyorlardı.

Mirgün, çok iyi güzel de, şimdi şeye geçecek olursak…

Mirgün Cabas: Yönetilemez bir hal almıştı Aydın Doğan için.

Onu anladım. Yani şöyle, mangal gibi yürek falan diyorsun da, Aydın Doğan gibi büyük bir kurumun vs., pazarlık gücü, az buçuk bir gücü olduğunu varsayacağımız bir insanın pes ettiği bir yerde, vatandaş desteğiyle bilmem ne ile yol almaya çalışacak olan bağımsız gazetecilerin şeyi ne olabilir?

Can Kozanoğlu: Ama onun kaybedeceği çok şey var. Senin kaybedeceğin az şey var. Tabii kaybedeceğin şey özgürlüğün olabilir — bayağı düz anlamıyla, cezaevine düşebilirsin.

Zincirlerinden başka kaybedecek…

Mirgün Cabas: Ama o Aydın Doğan için de bir tehditti. Özgürlüğünü kaybetme ihtimali onun için de vardı. Üstelik belki kızları için de vardı, bilmiyoruz, yakınları için de vardı. Söylendi çünkü.

Bizler hakikaten zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan proletarya mı olduk?

Can Kozanoğlu: Bağımsız medyadan ne anladığına bağlı. Ne bileyim işte, düşük tirajlı gazeteler var. Zaten maddi durumları kötü ve batabilirler. Ama pek çok dijital mecranın zaten batması gibi bir şey ekonomik olarak söz konusu değil yani; olaya ekonomik açıdan bakıyorsak. Tabii hukukî açıdan bakıyorsak riski büyük.

Ne diyorsun Kemal?

Kemal Can: Ben şeyde hâlâ tereddütteyim. Bence ikisi de geçerli. Yani Mirgün’ün söylediği gibi Aydın Doğan’ın tahammülsüzlüğü, ama Aydın Doğan’ın iradesiyle mi bu sonuç cereyan etti? Yoksa “Ya sen idare etme artık, uğraşma, bırak bu işi” mi dendi konusunda şeyim var. Birkaç şeyi bir araya koyup düşününce, senin dediğin gibi, bence önemli bir şey, kullanırlar kullanmazlar ayrı bir şey; ama internet meselesi ve RTÜK denetimi getirilmesi — bugün işte Özgürlükçü Demokrasi’ye kayyum atandı. Hani bunlar küçük gibi görünebilir. Ama bunlar bir paket. Yani bir şeyin, demin konuştuğumuz gibi 2019’a dönük olarak büyük bir ihtimalle, bir hazırlığı, bir paketi... Dolayısıyla bu paketin…, Aydın Doğan, şöyle şeyler hep yaşanır: Onu o kadar zorlarsın ki onu kendi yapıyormuş gibi yapar. Ama aslında yaptığı kendi iradesi değildir. Aydın Doğan mı pes etti? “Sen buradan çekil” mi dendi? konusu — bence ikisi birden. Ve ikisinin de doğru söylenebileceği bir şey. Ama bunun devamı olarak sonrası diye buradan, yaşanandan baktığımız zaman iyi bir tablo görünmüyor. Çünkü o diğer alanların da… önden hatta, bu satıştan daha önce, çünkü RTÜK yasası falan bundan önce hazırlandı. Yani: “Oralara da çok fazla şey yapmayın, hani çok fazla yatırım yapmayın, çok da bir şey olur gibi düşünmeyin.” Şimdi şey de geliyormuş, onun da haberleri çıktı. Zaten engellenen, yasaklanan birtakım yerlere girilen VPN aşmasının da önlenebileceği, birtakım internette daha kısıtlayıcı önlemler için de hazırlık olduğu düşünülünce, paket biraz daha büyük gibi geliyor bana.

Şu şeyi biraz anlatsana Mirgün, siz bir haltlar karıştırıyorsunuz Can’la. O da çünkü konumuzla doğrudan alâkalı herhalde, medyayla, değil mi?

Can Kozanoğlu: Çok da doğrudan alâkalı değil, ama bizim olduğumuz her şeye doğal olarak medya kısmı da giriyor.

Ben yazara sordum.

Mirgün Cabas: Ya burada yazarla anlatıcı aslında birbirine çok karışmış durumda.

Olayı anlat da bilmeyenler için. Biz biliyoruz da.

Mirgün Cabas: Biz bir kitap yaptık. Hatta bugün itibariyle son noktasını koyduk.

Hayırlı olsun.

Mirgün Cabas: Teşekkür ederiz.

Can Kozanoğlu: Adını koyup sözleşmesini imzaladık bugün.

Mirgün Cabas: Hatta biz önce kitabı yaptık sonra sözleşmeyi imzaladık, değil mi? Tersi olur. Bir kitap yaptık, ama aslında ben burada çok küçük bir rol oynuyorum.

Can Kozanoğlu: Estağfurullah.

Mirgün Cabas: Kitabın asıl sahibi Can Kozanoğlu bence. Kâğıt üzerindeki sahibi benim de... Ben birkaç cümleyle anlatayım, sonra nedenini Can anlatsın. Can’ın aslında uzun zamandır yazmayı istediği ya da yazmaya ikna edildiği bir kitap vardı. Ama o kitabı yazamadı. Hatta ben benim “2001” kitabını yaparken Can da o kitapla uğraşıyordu.

Hatta avansını aldı ve yedi.

Can Kozanoğlu: Beş ayrı yayınevinden avans.

Mirgün Cabas: Sonra o avansı geri almak için…

Kemal Can: Çiftlikbank gibi bir şey yani kitap.

Mirgün Cabas: Sonra yayınevi o avansı geri alabilmek için çeşitli yöntemler düşündü ve dedi ki: “Madem yazmıyorsun bu kitabı, bari anlat”. Can da bunu kabul etti. Sonra da bu bir söyleşi kitabına dönüştü. O söyleşiyi de işte biz birlikte yaptık. Ben Can’ı konuşturdum.

Peki Can Bey, ne anlattınız?

Can Kozanoğlu: Valla asıl kitap, yazamadığım kitabın amacı şuydu: Benim 80’lerin sonunda ve 90’ların başında yazdığım beş tane kitap var. Futbol kitabını ayırıyorum, dört tane kitap. İşte gündelik hayat kültürüne, popüler kültüre, siyasete ilişkin. Onların bir değerlendirmesini yapıp orada değindiğim konuları da bugüne taşımak… çünkü zaten bağlantılı.

Yani Cilâlı İmaj Devri’nin, Pop Çağı…

Can Kozanoğlu: Pop Çağı Ateşi, İnternet Dolunay Cemaat, Yeni Şehir Notları. Orada neler demişim? Neler olmuş ve sonra orada bahsettiğim olgular neye evrilmiş? “Yeni Türkiye” nasıl doğmuş? Aradaki kültürel bağlar, siyasal bağlar. Fakat fazla iddialı bir işmiş, hele benim kadar kafası dağınık bir adam, bir de bu yaştan sonra. İşte Mirgün dedi, gittim yayınevine, dedim ki: “Galiba ben bunu yazamayacağım, size söz verdim ama boşuna oyalamayayım”. “O zaman anlat” dediler; ortaya çıkan şey bu. Kitabın yarısı, şimdi artık “Eski Türkiye” demeye başladığımız 80’li 90’lı yıllar, biraz daha öncesi, 70’lerden başlayarak AKP iktidarına kadar olan, benim de kitaplarda anlattığım dönem; diğer yarısı da kitap yazmadığım dönemlerde 15 yıldır süregelen AKP iktidarı. Aslında bir de öyle bir kesinti olmuş, biz de onu konuşurken fark ettik. AKP iktidara gelene kadar yazmışım, AKP döneminde yazmamışım. Tabii bu olabilir, “yazdırmadılar” diye, ama yalan.

O zaman o bayağı bir değişimi de ele aldınız. Bir aynı kalanı, değişeni…

Can Kozanoğlu: Değişeni, değişmeyeni, eskinin yeniyi nasıl beslediğini.

Peki, yakından takip eden birisi olarak, okuyucular da şey demiştir, “Can Kozanoğlu için bu çok kolaydır herhalde, anlatmıştır” falan. Öyle kolay mı oluyor hakikaten, nasıl yaptın?

Can Kozanoğlu: Değilmiş. Hakikaten o kadar kolay olmadı — benim yüzümden. Çok dağınık konuştum, çok dağınık anlattığım için… belki Mirgün kadar yakın arkadaşım olmayan birisi olsa biraz daha derli toplu anlatırdım. Çok dağınık anlattığım için onu düzeltmek gerekti, o da bayağı mesai aldı. Kendi dağınık cümlelerimi toparlamak, aradan birtakım küfürleri ayıklamak gerekiyor, yakın arkadaşla konuşunca.

O senin kitapta çok ciddi bir arşiv taraması vardı, bir önceki kitapta. Burada da böyle bir arşivle desteklediniz mi? Yoksa…

Mirgün Cabas: Arşivle destekledik, çünkü yanımızda ayaklı bir arşiv var. Kendisini fil hafızalı Can Kozanoğlu olarak tanıdığımız için biz, hakikaten gerek kalmadı. Can bir sürü detayı zaten biliyordu. Bir de böyle her şeyi “Al! Bu da belgesi!” falan diye değildi. Olmuş şeyler üzerine yorum ve sohbetti. Ama özelliği şu oldu kitabın: Müthiş geniş bir yelpaze oldu. O da şuradan kaynaklanıyor: Can’ın hem yazdığı hem de günlük hayattaki ilgi alanlarının genişliği sebebiyle. Zaten o saydığı dört kitabın içeriğini değerlendirelim dediğin zaman işin içinde siyaset de var ekonomi de var, popüler kültürün bir sürü alanı da var.

Cemaat var.

Mirgün Cabas: Müzik var, edebiyat var. Cemaat’i konuştuk. Ama yeme-içme kültürü, seyahat, kentsel dönüşüm, pornografi, suç kültürü, kriminoloji, akademik hayat, yayınevleri nasıl çalışıyor, onun geçmişinde yer almış bazı yazarlar… Her şeyden birazcık konuşunca hacim yapıyor. Bütün bu konular, hatta daha fazlası var. Bu yüzden epey hacimli bir şey oldu.

Adı var mı? Söylemekte sakınca var mı?

Can Kozanoğlu: Adını o kadar taze koyduk ki. Gelirken yolda koyduğumuz için adını…

Mirgün Cabas: İçinde geçecek kilit iki kelime var.

Can Kozanoğlu: Evet, yani sonuçta, değişmezse eğer, “Yeni Türkiye’nin Hikayesi: Bıçkın ve Ağlak”. Normalde kitapların isimlerini yazdıktan sonra koyuyorum. Hayatımda ilk defa yazmadığım kitabın ismini daha başlamadan koymuştum, “Bıçkın ve Ağlak” diye. Yeni Türkiye’nin ruh halini anlatan en iyi iki kelime diye. Fakat kitabı yazmayınca kitabın ismi elimde kaldı, stoktan o da çöpe gitmesin diye buraya koyduk. Zaten o söyleşide de lafı geçiyor. Bıçkın ve ağlak denince aklımıza öncelikli olarak tek bir figür geliyor ama gerçekten o değil. Hepimizde var. Daha muhalif görünen insanlar, daha alternatif görünen insanlar, biraz daha ana akıma uyan insanlar, daha marjinal görünen insanlar; çoğumuzda olan bir şey o bıçkınlık ve ağlaklık — giderek yayılan. Belki Türkiye’de şu andaki o genel iktidar yapısını besleyen de bir ruh. Kolaylıkla bıçkınlaşmamız, kolaylıkla ağlaklaşmamız, o ikisinin arasından mağduriyetler çıkarmamız falan. Kitabın ismi, şimdilik, değişmezse öyle görünüyor. Tabii masada yeni kitap yazmakta olan yalnızca ikimiz değiliz.

Evet, biliyorum. Evet, siz de Tanıl’la yazıyorsunuz, değil mi? Başladınız mı yoksa?

Kemal Can: Başladık, ama onlarınki çıkıyor, bizimki…

Onlar beş dakikada yazıyor diyorsun.

Kemal Can: Hayır, onlarınki taze, fırına verilmiş durumda. Bizimki… daha hamur karıyoruz. Onun için biz…

Siz o “Devlet Ocak Dergâh”ı mı update ediyorsunuz?

Kemal Can: Üçüncü kitabı o serinin. Bizim daha önceki iki kitap, MHP serisinin üçüncü kitabına başladık. O da aslında 2000’den bugüne hem MHP’nin hikâyesi, milliyetçilik, hem de aslında AKP döneminde milliyetçiliğin serüveni.

Mirgün Cabas: Böyle giderse bir dördüncü MHP kitabı olur mu?

Kemal Can: Ben “MHP dükkânı kapattı”cı tarafta değilim. Başından beri değilim. İlk andan itibaren de, bu mümkün, ama kesin olan, hani herkesin tamam artık falan dediği kadar büyük bir kesinlik içermediğini düşünüyorum. Bence AKP’nin ömrü MHP’den daha kısa.

Can Kozanoğlu: Tam vurucu.

Mirgün Cabas: Manşeti koydun masaya.

Cumhurbaşkanı’nın söylediğini gördün mü? “Bozkurt işaretini bilmeden yaptım, ama hiç de fena olmamış” demiş. Böyle garip de bir hal var, yani böyle bir milliyetçilikle çok hızlı birleştiler ya. O kadar çabuk, kaç zaman geçti.

Can Kozanoğlu: Çok mu ayrışıklardı? Bir zamanlar zannettiğimiz kadar ayrışık değillerdi.

Kemal Can: Ya bunları o kadar ayrı görenler için ben okuma önerisi yapayım, Necip Fazıl okusunlar. Ya okusunlar iki tane, iki tane yazısını okusunlar.

Hayır da, mesela Haziran seçimlerinde Erdoğan’ın ve Bahçeli’nin mitinglerini ayrı ayrı yerinde izlemiş birisi olarak, her ikisi için de, karşı taraf ana hakaret –eleştiri değil hakaret– malzemesiydi, baştan aşağı.

Mirgün Cabas: CHP’liler geçen Meclis’te Cumhurbaşkanı’nın Bahçeli için söylediği lafı tekrar ettiği için sopa mı yedi, bir şey oldu, bir daha oturuma katılma cezası mı, para cezası mı ne aldı. Nakletmekten sadece. Peki, başka bir şey sorayım ben: Bu kadar ayrılar mıydı ki acaba biz buna şaşırıyoruz? Peki gerçekten birleştiler mi, birleşecekler mi ya da? Tabanda birleşecekler mi?

Kemal Can: Her zaman, daha önce de birleştikleri zamanlar oldu; daha önce de ittifak yaptıkları, koalisyon yaptıkları dönemler oldu. O zamanlar ne kadar sahiciyse şimdi de o kadar sahici. Yani MC ne kadar bir şeye karşılık geliyorsa, 90’lardaki “Kutsal İttifak” neye karşılık geliyorsa, bugün de aşağı yukarı ona karşılık geliyor. Bu çok köksüz, nevzuhur, birdenbire peydah olmuş, baraj sıkıntısı çıktığı için MHP’nin AKP’ye yanaşmışlığından çıkmış bir şey değil. Bu 15 yıllık hikâyenin içerisinde bayağı bir karşılığı olduğunu düşünüyorum.

Mirgün Cabas: Afrin gündemi olmazsa 2019 seçim gündeminde –oldurulması için eminim çok uğraşılacak da–, ama Afrin gibi sıcak, somut bir gündem olmazsa, MHP’lilerin gidip AKP’ye oy vermesini beklemek gerçekçi mi?

Can Kozanoğlu: İzmir MHP’lisi var, Trakya MHP’lisi var.

Kemal Can: Şöyle bir açı var: Bu formül aslında, biraz Bahçeli’nin bulduğu formülle, aslında bu ittifak MHP’lileri AKP’ye oy verdirtmeden ittifaka dahil etmenin yöntemiydi zaten. Yani kendi partisine oy vermeye devam etmeye… Bu ittifaka oy verir MHP’liler kendi partilerine oy vererek ama –bunu daha önceden de söyledim– “Erdoğan’a verir mi?” dersen, yani o soruyu öyle sorarsan, çok emin değilim.

Medyaya dönelim. Can, ne okuyorsun? Ne takip ediyorsun?

Can Kozanoğlu: Medyascope takip ediyorum.

Onu biliyorum, onu sormuyorum. Şunu merak ediyorum: Bir taraftan mecra sayısı çoğaldı sanki, her türlü görsel, işitsel ya da basılı vs.. Sen mesela sosyal medyada yoksun. Değil mi?

Can Kozanoğlu: Orada bir düzeltme yapmanız gerekli bence.

Evet onu düzelttik zaten.

Can Kozanoğlu: Evet ama burada da söylemen gerekiyor bence. Olmayan bir sosyal medya hesabını benimmiş gibi gösterdiğiniz için.

Gerçekten nasıl takip ediyorsun, neleri takip ediyorsun? Mesela köşe yazısı okuyor musun?

Can Kozanoğlu: Köşe yazısı eskisine göre çok nadir okuyorum. Aslında “Şöyle bir köşe yazarı kaldı mı?” dersen, kalmadı galiba. Bugün ne yazmış diye baktığım yok, ama bir yerde bir köşe yazısı üzerinden tartışma çıkmış, kavga çıkmış, onu sosyal medyadan görürsem bazen giriyorum, bakıyorum. Özellikle “Bugün şunu okuyayım” dediğim insan yok.

Senin var mı Mirgün?

Cabas: Yok. İki tane gazeteyi düzenli okuyorum, onların başlıklarına şöyle bakıyorum, takıldığım bir şey varsa bakıyorum; ama düzenli köşe yazarı okuru değilim. Haberleri nereden alıyorsun dersen, dediğim gibi hâlâ haftalık yazı yazdığım için birazcık en azından ne oluyor, ne bitiyor diye bakmak için gazete üzerinden bakıyorum. Ama onun dışında takip ettiğim sosyal medya hesapları var. Timeline’a düştüğü zaman bir şey görüyorum, bazen de işte iki sitenin vaktim varsa başlıklarını hızla geçiyorum. Daha az yoğun yapma şansım var bugünlerde. Günlük program yapmadığım için.

Şunu söyleyeyim, abartmıyorum, tam ölçmeye çalışıyorum; ama galiba üç ya da dört yıl aşağıdır bizim eve gazete girmiyor. Bakkaldan satın alınan ya da marketten satın alınan gazete girmiyor. Ama gazetelerden haberdarız. Şeyi de yapmıyorum ne zamandır: Hürriyet’e girip internetten bakayım, Milliyet’e ya da Cumhuriyet’e herhangi bir şeye ana sayfasına bakayım gibi bir olayı yaptığımı da hatırlamıyorum. Tamamen özellikle Twitter üzerinden başkalarının –orada tabii takip ettiğin insanlar ne kadar farklı olursa– ayrı ayrı mecrada. Mesela son dönemde, buradaki işle de çok alâkalı, ama yabancı basını Türk basınından daha fazla takip ediyorum. Yani o da şey bir hikâye gerçekten; yabancı basına baktığında hâlâ haber ve yorum… mesela New York Times’ın köşe yazarları var ya, ağır, sabit yazarları gibi, Krugman vb. gibi, insan onlara baktığı zaman Türkiye’de bir zaman var olan köşe yazarı konseptini hatırlatıyor. Türkiye’de mesela okuduğum köşe yazarı: Kemal.

Can Kozanoğlu: Ben de bizim biraderi ekleyeyim de aile şeyi çıkmasın.

Kemal Can: Ama işte Can’ın kitabının ismi gibi. Şu anda kanaat oluşturacak köşe yazarlarının çok büyük bir kısmı bıçkın ve ağlak. Yani sonuçta enformasyon, “Buradan çıkartarak bir şey söyleyeyim”den çok, zaten tamamlanmış bir lafı ya da tamamlanmış bir ruh halini takip için bir anlamı olan ve çoğunluğu… bir de sadece onların tercihlerinden kaynaklanan bir şey değil, biraz haber kanallarının ve kaynaklarının kısırlığından da. Yani şöyle bir haber alma şekli yok. Eskiden, hatırlıyoruz, ANAP dönemi filan, 20-25 tane ANAP muhabiri, her gazetede bir-iki tane ANAP içerisindeki kanatları takip eden muhabirler, bunların yanı sıra da bir o kadar kulis yazan ve kaynaklarla görüşerek kulis yazan Ankara köşe yazarları vardı. Şimdi onları okuyarak bir şeyi anlamaya çalışıyorduk, ne olduğunu falan. Şimdi öyle bir alan yok. “Tercih etmiyorlar”dan öte, öyle bir kaynak yok.

Bak bu çok acayip bir şey. Şimdi yine kimse alınmasın ama, Ankara gazeteciliğini sen bir dönem orada yaptın değil mi Mirgün?

Mirgün Cabas: Dersini bile verdim hatta üniversitede.

Ankara gazetecilik olarak baktığımız zaman, muhabir arkadaşların dışında –ki onları da çok kötü sınırlıyorlar– çok çok az insan kaldı. Biz mesela burada yayına yorum yapsın diye Ankara gazetecisi aradığımız zaman, birkaç ismin ötesine gidemiyoruz, ciddi anlamda. Şöyle değil: Var isim de biz beğenmiyoruz değil. İsim de yok, fiilen baktığınız zaman Ankara’dan senin demin söylediğin gibi kulis yazan ya da AKP yazan ya da CHP yazan — CHP yazan bile neredeyse yok, teşvik de edilmiyor. Böyle bir enteresan durum var.

Can Kozanoğlu: 1) Bilgi gelmiyor, 2) Geleni yazamıyorlar kulis olarak. Mesela 15 Temmuz kitapları. Piyasada birtakım kitaplar var, ama benzer bir hadisenin 15 yıl önce yaşandığını düşün. Çok daha fazla enformasyon içeren kaç tane kitap çıkmış olurdu.
 
Mirgün Cabas: Ankara Gazeteciliği dediğimiz şey aslında kulis gazeteciliği. Yani nedir? Rutini herkes izliyor; ama gazetecilik maharetinin ortaya çıktığı alan senin oradaki siyasetçilerle birebir ilişki kurman, güven ilişkisi temin etmen ve onun üzerine sana partinin içinde, hükümetin içinde, Meclis’te olan birtakım şeylerin perde arkasını anlatmak. Buna kulis diyoruz. Bugün nereden kulis almak gerekiyor? AKP’nin içerisinden kulis alman gerekir değil mi? Kulis gazeteciliği yapman için? Tut ki aldın, tut ki MHK toplantısı içerisinde olan bir tartışmayı duydun. Ne yapacaksın? Bir kâğıda yaz cebine koy.

Sıkıysa yaz diyorsun.

Kemal Can: AKP içerisinde de bir şey olmuyor.

Geçen Süleyman Soylu ile ilgili bir kulisler çıktı ve öyle bir şey oldu ki, bunun haberi yazıldıysa zaten bu icazetlidir diye algıladık, ben öyle algıladım yani. Bunu yazdılarsa, yazılmasında sakınca yok diye. Ama sonra Cumhurbaşkanı çok sert bir şekilde bu iddiaları reddetti. O zaman dedim ki, yandı o haberi yapan kişi, her kimse. Çünkü böyle bir sorun var. Eskiden haberin peşinde koşuyorduk; şimdi haber gazetecilerin peşinden koşuyor ve insanlar… Vardı ya, birisinden randevu alma hikâyesi “Acaba kabul eder mi?” diye düşünüyorduk. Şimdi “Ya kabul ederse” gibi bir husus var, “Ya bir şey söylerse”. Bir konuşur yer yerinden oynar falan. Sorular da şey geliyor, ne olur olmaz diye. O çalışanların bir kabahati değil; çünkü insanlar esas olarak tamamen iktidar … Onun için Kemal Kılıçdaroğlu ne zaman ekrana çıksa bütün meslektaşlarımız ne kadar sıkı gazeteci olduklarını gösteriyor, sıkıştırıyorlar.

Can Kozanoğlu: Tahminen yayından sonra da özür diliyorlardır, dişimiz size geçiyor diye.

Evet, gerçekten öyle. Nasıl toparlayalım, Can Bey? Neydi bıçkınlıkla, ağlaklık?

Can Kozanoğlu: Bıçkın ve ağlak.

Kemal Can: Dönemin ruhuna dair bıçkın ve ağlaktan. İçinde yaşadığımız şey üzerine konuşuyoruz; onu anlamakta zorluğumuzu belki bütün birkaç kitapla, enformasyon ile değil de, bütünü, önü ve arkasıyla anlamaya çalışan şeyler yazıp çizmek biraz bu dönemi anlamaya yönelik. Çünkü soğuk haberden anladığımız bir şey yok. Onun için Can belki bir alt spot daha açsa bize?

Can Kozanoğlu: Beklentiyi büyütmeyelim. Bir sohbet işte; ama fena da olmadı; Mirgün’ün sayesinde, sağolsun.

Mirgün Cabas: Yok canım, ben çok bir şey yapmadım. Ama güzel oldu. Biz 16 defa bu iş için buluştuk Can ile, her defasında teybi ortaya koyduk ve uzun –kimisi iki saate varan– sohbetler yaptık; orada hakikaten ne konuşacağımıza kara vermiştik, ama bir anlamda çok akıcı oldu, kendimizi sınırlamadık. Ama daha da önemlisi Can’ın son 15 yıldır bir şey yazmamış olması, bu döneme dair epey malzemenin birikmiş olması.

Hazine buldun yani.

Mirgün Cabas: Evet, yani kazılacak bir maden var yani. Bir de şöyle söyleyeyim: Can normalde kitaplarında bugüne kadar daha fazla sakınımlı yazan bir yazar. Mesela son kitabında işi iyice abartıp hiç isim vermeden olgular üzerinden yazmıştı.

Şimdi döküldü mü? Bu biraz şey gibi hani, liderlerin uçak demeçleri gibi oldu.

Mirgün Cabas: Şimdi birazcık kendi üzerindeki o kısıtlamayı kaldırdı; yani somut olaylara da, somut isimlere de değinerek konuştu.

Çarşı karışacak yani?

Mirgün Cabas: Çarşı çok karışmaz; ama en azından kimden bahsettiğimiz, hangi dönemden bahsettiğimiz daha net olacak. Bir de hakikaten şöyle bir şey var: Benim kitabı yazarken “Biz buraya nereden geldik?” sorusunun cevabını vermeye çalıştım demiştim bir yerde. Can ile konuşurken de hakikaten “Biz buraya nereden geldik?” sorusunun cevabına biraz daha geriye giderek, biraz daha hacimli, işin içine kültür...

Nereye gideceğimize bakmadınız herhalde.

Cabas: Onu sana soruyoruz, sen söyleyeceksin.

Yok, gidecek bir şey kalmadı, yani öyle ölüp gideceğiz.

Can Kozanoğlu: Bu güzel bir bağlama olmadı.

Ben ağlak oldum, sen de bıçkın bir çıkış yap olayı bağlayalım. Ya şöyle bir şey var: Artık özellikle bu sosyal medya ile birlikte çok büyük laf etme hikâyesi çok yaygınlaştı; onlardan çok sakınmaya çalışıyorum, ama geçen gün Doğan Grubu ile ilgili yayın yaparken söylediğim bir laf vardı, o hissettiğim bir şeydir: “Gaz veren ile yanımızda yürüyenin arasında büyük bir orantısızlık var”. Dünyanın bütün halkları böyle midir bilmiyorum, ama Türkiye böyle. Geçen Ahmet nihayet geldi buraya — Ahmet Şık işte. Ona da şey diyorlarmış, “Senin gibi on kişi daha olacak” falan, o da “Hadi ol!” diyormuş. Ondan sonra muhabbet bitiyormuş. Yani Türkiye bayağı böyle bir durumda. Baktığın zaman böyle insanlar görüyorsun, çok yaşadığım için biliyorum. Bizim burada yaptıklarımız vs. falan. “Çok iyi yapıyorsunuz” falan. “Sen ne yapıyorsun?” diye soruyorsun, —“Görmüyor musun ülkenin halini kardeşim” diyor. Ben başka bir yerde yaşamıyorum ki. Biz de bu ülkede yaşıyoruz, kendi elimizden geldiği kadar bir şey yapmaya çalışıyoruz. O şeyi –nasıl söyleyeyim? –, bıkkınlık hali, teslimiyet hali, bir de çok çarpıcı olan “Ne olursa olsun bir şey değişmez, değiştiremeyiz” duygusu çok hâkim.

Can Kozanoğlu: Ama öyle değil!

Değil tabii.

Can Kozanoğlu: Çok ciddi bir şekilde, bak normal ses tonumun dışında, karizmatik abi şeklinde, “Ama öyle değil!” dedim; gerçekten öyle değil yani. Bizim de sohbetimiz, özellikle öyle niyetlendiğimiz için değil. Bir mesaj verelim de kitap umutlu bitsin diye değil, umutlu bitti. Çünkü toplumsal ilerlemecilik diye bir şey var. Hatta onu konuştuk kitabın sonunda. Lineer ilerler diye düşünürsün; ama lineer olmayan biçimde ilerler. Yani kesintisiz ilerleme olur, kesintiler olur, kısa geri gitmeler olur. Ama sonuçta hayat hep ileri gider. Türkiye de ileri gider. Bu devir de böyle sürmez yani Ruşen. Biz görür müyüz, görmez miyiz bilmiyorum. Ama sizlerin –benim yok, onunki büyüdü, sizinkiler daha küçük, seninki daha ara kuşak– sizin çocuklar için güzel bir hayat, güzel bir dünya. Zaten dünya geçmişe göre çok daha güzel. Biz Türkiye’nin geçici bir sorunundan bahsediyoruz.

Bugün başıma gelen, başkası anlatsa inanmam ama, başıma gelen bir olay anlatayım, onunla bitirelim. Marmaray’da giderken, biliyorsunuz ben Spider Solitaire oynarım iPad’imde meşhur. Oynarken genç bir çocuk, böyle yirmili yaşlarda bir çocuk, iyi kıyafetli falan, ama benim kıta sahanlığıma girdiğini tahmin ettiğim, yani muhafazakâr falan bir çocuk, eğildi, “Bir şey söylemek istiyorum” dedi. Ben sandım ki işte izleyici, okuyucu falan. Çok oluyor çünkü öyle. “Buyur” dedim. Cep telefonunu çıkardı bana, bir şey gösterdi, okudu oradan. “Kumar bilmem ne yaparak vs. yapar”, şudur budur.

Can Kozanoğlu: Sana!

Mirgün Cabas: Tepkini ölçecekmiş.

Ben baktım böyle, şey bekliyorum yani, işte, şunu izledim, bu bilmem ne falan bir şey diyecek. Çok oluyor çünkü. “Ne diyorsun?” dedim ben. İşte kumar bilmem nedir, iyi bir şey değildir, kötülüğü bilmem ne yapar. Ben de dedim ki “Yahu ne tebliğ yapıyorsun kardeşim, git kahvede yap” dedim. Ama ondan sonra hiç ısrar etmedi, böyle şey yaptı falan. Şimdi bu eskiden şeyler vardı biliyorsun, mealciler vardı. Mealciler insanları –hiç ben rastlamadım ama hep anlatırlardı benim gazeteciliğe ilk başladığım zamanlar–, mesela Üsküdar vapurunda falan Kur’an meali okurlarmış insanlara. Onlar çünkü hadise filan karşı. Karşısındaki insan da neye uğradığını şaşırırmış, okur gidermiş, tamam mı? Şimdi döndük dolaştık, çocuk bana cep telefonundan, yani akıllı telefonundan, oradan bir de okuyor. İrticalen de değil. Oradan gösteriyor, hani “Bakın yazıyor” diye.

Can Kozanoğlu: Ama kumarcıyı doğru yakalamış.

Yani kumarla… Ne diyeceğimi bilemedim. Ama bir taraftan da bak onunla şey yapalım, çok net bir şekilde onu izlediniz mi İhsan Fazlıoğlu’nun videosunu Oda Tv yayınladı hani. Bu imam-hatip kökenli bir felsefeci var; çok böyle şey bir adam, karizmatik birisi. O böyle muhafazakâr bir camiaya seminer veriyor. Konuşma yapıyor dindarlık üzerine ve kocaman bir salonda. Belli ki insanlar… Orada şey diye söyledi, hani videosunu izlemesen birisi uydurmuş dersin. “Üniversitede benim kapım her zaman açık” diyor öğrencilere, gelirler giderler. Son bir hafta içerisinde mi bir ay içerisinde mi ne, rakam 14 bak, 14 tane ayrı ayrı başörtülü kız gelmiş ve kendilerinin ateist olduklarını söylemişler.

Mirgün Cabas: Başörtülü ateistler diye...

Yani onu öyle şey yapıyor, ama onun anlatışı o basitlikte değil. Çok daha böyle… Ve bunu kızları suçlayan bir şekilde yapmıyor. Başka bir şey, yani kendince değerlendiriyor. O mesela şimdiki dönemin belki de realitesi böyle bir şey oluyor. Yani o aşırı dinin bilmem neyin, tam senin o kitapları yazdığın dönemler hani dine dönüşün olduğu zamanlardı ya… Sanki şimdi yeni yeni şeyler görüyoruz artık böyle oradan bir özellikle yeni kuşaklarda...

Can Kozanoğlu: İşte biz de onu epey konuştuk, yani mesela başlı başına bir faktör olduğunu. Bu kadar çok liseliyi zorla imam-hatiplere kaydettirdiğin zaman, karşına otorite figürü olarak dinî kimliği ön planda insanların çıkması, insanları dinden itecek bir şey yani. Hele o liseli havası içindeki otorite figürünün başlı başına dinî kimliğiyle ön plana çıkan bir insan olması… hatta yapmaya devam etsinler yani bence.

Mirgün Cabas: Dediğin gibi yani. Sen herkesi kulağından tutup zorla imam-hatibe sokarsan gerçekten de imam-hatiplilerin içinde başörtülü ateist olma ihtimalini bir anda oransal olarak artırıyorsun. 1 olacağına 14 oluyor. O da çok anlaşılır bir şey.

Kemal Can: Yani şey bu çok klişe bir şey ama, hani bu işte güneş doğmadan önce gecenin en karanlık ânıdır. Hayır, bunun doğru bir tarafı var işte bu anlamda. Bu kadar çok görünürlüğü… yani otoritenin, işte hamasetin, işte dindarlık görünümünün falan bu kadar belirginleştiği, bu kadar kimlik siyaseti, kutuplaşma bunun içine, bugün negatif bizi boğuyor sıkıyor dediğin her ne varsa onların hepsinin, bu yüksek şeyi, aslında bir umutsuzluğu değil hakikaten bunların bir tamamlanma ve hani eskiden çok kullanılan bir şeydi ya hep kullanılıyor: “son çırpınışları”, her şeyin son çırpınışı vardır ya, bitmeyen son çırpınış. Bu şey, yani bu yüksek, aşırı yükseklik, bu umutsuzluğu yaratan şey ile aslında umudu var eden aynı şey.

Bilsem Ali Rıza Binboğa’nın “Yarınlar” şarkısıyla kapattırırdım yani var ya.

Mirgün Cabas: Bulayım mı? Cep telefonundan çalayım mı?

Can Kozanoğlu: Burada senin ölüm lafınla bitecekti; şimdi ne güzel umutlu bir şekilde bitti. Bağımsız medya bunlara dikkat etmeli, ben sana söyleyeyim.

Can’a, Mirgün’e, Kemal’e çok teşekkürler. Bence arada bunu yapalım. Belli bir periyot koymamız şart değil, ama yapalım. Evet, size de bizleri izlediğiniz için teşekkürler. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
13.12.2018 CHP-İYİ Parti işbirliği yerel seçimleri nasıl etkiler?
12.12.2018 Transatlantik: Fırat'ın doğusuna operasyon, Trump'ın zor günleri, Brexit'te durum ve Sarı Yelekliler
11.12.2018 HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli ile söyleşi: Yerel seçimlere doğru HDP
11.12.2018 Murat Özçelik kitabını anlatıyor: “Oyun Kuruculuktan Oyun Bozuculuğa”
10.12.2018 “FETÖ’ye dahil olmamakla birlikte bilerek, isteyerek yardım etmek” ne demek?
08.12.2018 Transatlantik: ABD ara seçimleri, Sessions’ın istifası & İran’a yaptırımlar ve Türkiye
07.12.2018 Burası Türkiye: Farklı ve iyi olan cezasız kalmıyor
06.12.2018 Çözüm Süreci’nin hesabı soruluyor
05.12.2018 Siyaset neden heyecan vermiyor?
04.12.2018 FETÖ operasyonları neden bitmiyor? Hanefi Avcı ile söyleşi
13.12.2018 CHP-İYİ Parti işbirliği yerel seçimleri nasıl etkiler?
23.06.2018 Turkey's Troubles Continue as Elections Loom
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı