Levent Gültekin ile söyleşi: Referandum sonrası Türkiye

18.04.2017 medyascope.tv

18 Nisan 2017’de medyascope.tv’de Levent Gültekin ile yaptığımız söyleşiyi yayına Şükran Şençekiçer hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Uzun bir aradan sonra Levent Gültekin’i tekrar Medyascope stüdyosunda ağırlıyoruz. Hoşgeldin Levent.
Merhaba, hoşbulduk.

Öncelikle şu dedikodulara bir son verelim.
Haydi verelim bakalım.

Kaç kişi Twitter’da sürekli laf attı sana, bana, “Ne oldu aranızda bir şey mi var?” falan. Var mıydı?
Medyascope ambargo koymuştu, kaldırdık.

Yok, yok.
Yoğunluk, konferanslardan dolayı gelemiyordum.

Önce onu bir kısaca anlat. Tabii çok konuşacağız referandumu ama, sen referandum öncesinde bayağı Anadolu’da –tabii İstanbul’da da yaptın ama– konferanslar verdin. Ve genellikle de referandumu konuştunuz tabii herhalde, değil mi?
Sadece referandum konuşmadık. Ben aslında referandum sonrasına da dönük bir şeyler yapıyordum. Konferanslarımda şöyle diyordum: “Bir beş dakika referandum konuşalım, ne olup bittiğini anlatayım. Sonra asıl sorunlara geçelim.” Çünkü Türkiye’nin bugün yaşadığı sıkıntı referandumla gelmedi, referandumla da aşılacak gibi değil. Yani bizim uzun yıllardır var olan o inanç, mezhep, ideolojik kavgalar, ötekileştirme, onların üzerine çok yoğunlaştım. Şöyle dedim: “Eğer toplumsal bütünlüğü sağlayabilirsek; bu siyaseti inanç, mezhep, ideoloji bağlamından çıkarıp hizmet bağlamına çekmezsek, ‘Hayır’ da çıksa…”

Hizmet deme, aman!
Hizmet dediğim şey, eğitim, teknoloji, mimari, yoksulluk… Kırk beş milyon insan yoksulluk sınırında yaşıyor; biz hâlâ mezhep mi olsun, inanç mı olsun, dindarlık mı olsun, Atatürkçülük mü olsun tartışıyoruz. Biraz oraya çektim. Referandumdan daha çok, asıl onun çok olumlu dönüşünü alıyorum. Bundan vazgeçmemiz lazım. İnsanlık ortak paydasında, iyi insanlar, işini iyi yapanların bir araya geldiği, ülkeyi ayağa kaldıracak, hadi arkadaş bizim çok düzgün bir eğitim sistemine ihtiyacımız var, şehirlerimiz berbat, bak dünyada bilimde, sanatta, teknolojide çok geride kaldık, ekonomi dökülüyor, kırk beş milyon insan yoksulluk sınırında. Bunların hiçbirini konuşmuyoruz. Hâlâ inanç mı olacak, laiklik mi olacak falan. Bunların tartışma konusu olmaktan çıkması gerekiyor. Türkiye’nin istikameti belli. Demokrasi, özgürlük, laiklik, cumhuriyet, insan hakları; ama herkesin inancının da özgür olduğu, kimliğinin özgür olduğu falan. Buna çok vurgu yaptım. Çok olumlu dönüş aldım.

Peki burada detayına girecek olursak, sen konferansta soru alıyorsun falan, bir de sonra insanlarla konuşuyorsun. Mesela referandumda “Evet” vermeyi düşünüp de seni izlemeye gelen, tartışan insanlar da çok var mıydı?
Şimdi salonun şöyle bir görüntüsü var: Mesela çarşaflılar da var –başörtülü demiyorum–, Aleviler de var, solcu var, Atatürkçü var. Onu benim ölçme şansım yok. Sonra şöyle dönüş alıyorum: Mesela diyelim ki, bizim de gazeteci bir arkadaş atmış, adını vermeyeyim şimdi, Adıyaman’dan, “Yahu öyle bir konuşmuşsun ki Adıyaman’da, koyu bir AK Partili ‘Hayır’ vermeye ikna olmuş senin konferansını dinleyip” diye. Onu ölçme şansım yok, “Evet”çi geldi mi, ikna oldu mu, gitti mi? Zaten sadece bir “Evet”e, “Hayır”a ikna etme meselesi değildi aslında. İki tane işlevi vardı. Bir tanesi, “Hayır” için çalışanlara bir malzeme veriyordum aslında, nasıl yaklaşmamız lazım insanlara. Konferansların öyle bir faydası vardı. “Hayır”cılar gelip dinliyorlardı ama, bundan sonra çıktık gittik, insanlarla nasıl konuşacağız, ne anlatacağız, biz niye bundan çok tedirginiz, bu referandumda niye “Hayır” için bu kadar canımızı dişimize takmış dolaşıyoruz diye, onu anlatma yöntemi. İkincisi, biraz önce dediğim gibi siyasî paradigmanın değişmesi gerekiyor Türkiye’de.

Peki Levent, bunlardan hareketle sana “Sen siyasete mi atılıyorsun? Parti mi kuruyorsun?” diyen herhalde çok oluyordur.
Çok. Şu anda, hele bu son birkaç gündür o kadar çok mail alıyorum ki. “Ne yapıyorsun? Bu işi düşünmüyor musun? Girmeyecek misin?” Hiçbir planla yola çıkmadım. Kafamda, gideyim, milletvekili olayım, siyasete atılayım, böyle bir derdim yok. Hakikaten rol yapmıyorum, samimi olarak söylüyorum. Ama benim savunduğum bir şey var. Arkadaş şu masanın etrafında Alevisi, Kürdü, dindarı, Atatürkçüsü, ben geliyorum bir araya. Çok hoşuma giden bir görsel anlatayım bir konferanstan. Son anda aklıma geldi, keşke dedim onu videoya çekseydim diye. Konferans bitti Samsun’da, indim kürsüden, etrafımı sardı insanlar, sohbet ediyoruz. Bir tane başörtülü hanımefendi “Levent Bey bir şey söyleyeceğim” dedi. “Ben sizin geçmiş dindar kimliğinizden dolayı gelmedim buraya” dedi. “Ben, tartışma programlarını izliyorum. ‘Bu adam başka bir şey söylüyor’ dedim, geldim.” O öyle deyince oradan bir tanesi dedi ki “Ben sosyalist biriyim, ben de aynı duyguyla geldim, bu adam başka bir şey söylüyor”. O adam öyle deyince böyle kalabalık içerisinden biri “Abi dur” dedi, “Ben ateist biriyim, aynı şeyi sende buluyorum, o yüzden geldim.” Biri dedi ki “Ben Kürt hareketine mensubum, HDP’liyim ama kendimi burada buldum.” Bunu niye anlatıyorum? Aslında ortak paydalarımız var. HDP’li de olsa, Kürt de olsa, Alevi de olsa, Atatürkçü de olsa, muhafazakâr dindar da olsa hepimizin derdi ortak: Burada insan gibi yaşayalım. İnsan gibi, özgür, demokrat, eşit. Çocuklarımıza iyi eğitim verelim. Şehirlerimiz düzgün olsun, mimari hassasiyetlerimiz olsun. Nezaketimiz olsun, kurallarımız olsun, birbirimize saygı duyalım. Başkasının hakkını savunalım, başkasının huzurunu dert edinelim diye bir ortak payda etrafında toplanabiliyoruz. Ben gidiyorum mesela. Ben Dersim’e de gittim. Malatya’da Atatürkçü Düşünce Derneği organize etmişti konferansı, salonun yüzde 90’ı büyük ihtimalle Atatürkçülerden oluşuyordu. Onlara da gittim. Ama öbür tarafta dediğim gibi Adana’da bir grup çarşaflı vardı, onlarla da konuşabildim. Konuşuyorum ve konferans sonunda genel duygu şu: Tamam, budur. Bunu yapalım. Türkiye’de bunu yapabiliriz. Çünkü ben insanlara şunu demiyorum: Atatürkçülüğünden vazgeç, Aleviliğinden vazgeç, solculuğundan vazgeç demiyorum. Bunu masaya koyma, bunu şurada taşıma. Alevi ol, ama bunu siyasetin, ticaretin, toplumsal ilişkilerin bir normu haline getirme. Ruşen, diyelim ki benimle senin arandaki hukuk ikimiz de muhalifiz diye değil. Ben diyelim senin insanlığına güveniyorum. Ruşen düzgün bir gazeteci, işini de iyi yapıyor falan, ya da senin benimle olan hukukun. Ama yok ben sen Kürtsün, öbürü Alevi diye dostluk kurduğumuzda… Bir tanesi geldi hiç unutmuyorum, İzmir’deki konferansta bir hanımefendi geldi dedi ki, kulağıma eğildi “Komşu kasaptan alışveriş yapmıyordum, bundan sonra alışveriş yapacağım.” Vallahi böyle, kulağıma eğilip böyle dedi. Sabah çok güzel bir mail aldım. Sabah gözümü açtım bugün. Okurumun attığı mesaja bakar mısın. “Levent Bey” diyor, “Ben inançsız biriyim. ‘Selâmün aleyküm’ dedikleri zaman o laikçi refleksle ‘Merhaba’ derdim” diyor. “Fakat dün akşam şöyle bir şey oldu” diyor, “Sizi dinledim, konferansınızı dinledim. Dün akşam şöyle bir şey oldu: Birine uzaktan ‘Selam’ dedim, o da bana ‘Aleyküm selam’ dedi. Vay be dedim, bu ne güzelmiş. Sana bir inançsız olarak selâmün aleyküm diyorum.” Konferansta da şunu işledim: Yahu birbirimizin değerine saygılı olalım. Korkmayın, saygı iyi bir şeydir. Saygılı olalım, özür dilemeyi bilelim. Herkes birbirine yanlış yaptı, hepimiz birbirimizin acısına duyarsız kaldık, öbürünün derdine sağır kaldık falan. Gidip diyelim ki “Yahu kusura bakma, sana da çok yanlış yapıldı bu ülkede. Ben de çok görmezden, duymazdan geldim.” Bunun çok karşılığı var. Bunu anlatınca –bunu şuna getireceğim–, sonuçta bunları anlatıyorum. Gelip derseler ki bana: “Arkadaş, anlatıyorsun, gel beraber bir şey yapalım” dediklerinde bu siyasettir, başka bir şeydir. “Yok ben yokum, anlattım siz yapın” demem. Ama hayat beni oraya sürükler, “Senin olman gerekiyor, bu ülkeyi, bunu kuracağız”. Yoksa ben gideyim, filan bir partinin mensubu olayım değil. Herkesin olduğu, ben Alevi’yle omuz omuza. Çorum’a gittim. Çorum’da bir masada oturuyoruz. Beni ağırlayanlar Alevi, o kadar içim ısındı ki. Kendi annemi, babamı gördüm. Misafirperver, içten, sıcak. Zerre kadar farkımız yok. Ben onlarla bir Türkiye mücadelesi veririm, o Alevi mesela. Aynı zamanda gidiyorsun, Diyarbakır’da bir Kürt’le konuşuyorsun. Sıcak, duygulu, başka bir şey. Atatürkçü kadınlar geliyor mesela, “Biz de yanlış yaptık ama” diyorlar, “artık toparlamamız lazım”. Onlarla ben aynı masada otururum, biz bir ülke yapabiliriz.

İstersen referanduma gelelim.
Geliyorum. Hayat beni oraya sürüklerse hayır demem. Ama kendim gideyim bir yerde milletvekili olayım, siyasete atılayım diye bir derdim yok.

Şimdi, referandumda sen angaje bir şekilde “Hayır” için çalıştın. Hatta videolar yaptın, konferanslarda da bunu söyledin. Ama sonuçta resmî rakamlara göre “Hayır” çıkmadı. Birincisi, YSK meselesini en sona bırakalım. Sen yazıyorsun, diyorsun ki: “Bu iyi bir sonuç”. Hatta diyorsun ki 51 “Evet” 49 “Hayır” yerine, 51 “Hayır” 49 “Evet” olsaydı, çok kötü bir durum olurdu. Nedir buradaki?
Şimdi biz, bizle kimi kastediyorum? Demokrasiyi, özgürlüğü, insan haklarını, eşitliği, herkesin huzur içerisinde yaşamasını önemseyenler. Orada herkes var. Dindarı var, Atatürkçüsü var, Alevisi var, Sünnisi var, fark etmez. Ben biz deyince onu kastediyorum, başka bir şey anlaşılmasın. AK Partilisi de var. Konya’dan AK Partili biri beni aradı mesela. “Abi ben AK Partiliyim, senin okurunum ama” dedi, “Hep AK Parti’ye oy veriyorum. Fakat bu referandumda ‘Hayır’ vereceğim. Davutoğlu burada bir konuşma yaptı. Sana aktarmak istiyorum” dedi falan filan. Böyle örnekler de var, bu sadece bir partiye ait bir şey değil. Bizden kastım o. Ben biz deyince demokrat, özgürlükçü insanları kastediyorum. Korkunç bir baskı vardı. Devlet imkânları, devletin kasası, korkunç bir para. Cumhuriyet tarihinde böyle bir paranın harcandığı ikinci bir seçim var mıdır ben hatırlamıyorum. Siz hatırlıyor musunuz bilmiyorum. Dağa taşa afiş yazdılar. Günde 25 tane kanal Cumhurbaşkanı’nın ve Başbakan’ın üç konuşmasını canlı verdiler. Bütün televizyonlarda, aklı başında, eli ayağı düzgün, söz söyleyebilecek muhaliflerin tamamı yasaklı. Çıkıp da anlatamıyorsun. Bir taraftan işinden oluyor, KHK’yla atıyorlar. Bir tane AK Partili belediye başkanı çıktı ne dedi? “‘Hayır’ verenleri işten atarım” dedi. Böyle şeyler var. Öbür taraftan doğuda evi yıkılmış, perişan vaziyetteki insanlara gidip diyorlar ki “‘Evet’ çıkmazsa ilçenizi yapmayız, yolunuzu yapmayız”. Böyle tehditler var. Bu kadar baskı, bu kadar tehdit, bu kadar ötekileştirmeye rağmen yüzde 51 mutlak bir başarısızlık iktidar açısından. Niye? Tekrar ediyorum. Bir kere yüzde 49 bir şey söyledi: “Arkadaş hayır. Bu ülke herkesin ülkesi, bir kişi üzerine tapu etmeyiz”. Yüzde 49 ve yüzde 51 dediğim gibi, boks maçı ya da güreş düşün. Kırk kiloluk ve yüz kiloluk güreştiler ve neredeyse başa baş kaldılar. Biri yüz biri kırk kiloluk, arada o kadar fark var ve kıl payı, hakem numarasıyla adamın eli kalktı şimdi havaya. Buradan baktığımızda biz şöyle bakmadık, ben mesela hiç öyle bakmadım, eminim ki “Hayır”cılar da hiç öyle bakmadı: Tayyip Erdoğan’ı yıkalım, iktidara gelelim. Hayır öyle değil. Biz diyoruz ki Türkiye’nin demokratikleşmesi gerekiyor. Kültürümüzün değişmesi gerekiyor. İnsan haklarının benimsenmesi gerekiyor. Eğitimin dert edilmesi gerekiyor. Cumhuriyet değerlerinin yani bizim bu özgürlükçü değerlerin… Cumhuriyet değerlerine niye vurgu yapıyorum? Çünkü şu anda pespaye bir dindarlık siyasete malzeme yapıldığı için cumhuriyet değerlerine vurgu yapmak zorunda kalıyoruz. O anlamda, öyle bir Türkiye’nin, laikliğin, inanç özgürlüğünü teminat altına alan laikliğin varlığını koruyacak, Türkiye’nin şeyini önemseyenler varlığını gösterdi. Biz varız dedi. Peki niye umutla bakıyorum? Hiç unutmam, bak Sercan orada. Biz Sercan’la –biliyorsun Oy ve Ötesi’nden–, video programlar yaptık. Sercan’la cuma günü buluştuk, son yemek yiyelim, ne olacak falan filan. Dedim ki Sercan’a “Gönlünden ne geçiyor bana bir söylesene. Ne çıkarsa mutlu olursun?” “Valla abi” dedi, “Yüzde 51 ‘Evet’ çıkarsa sanki daha iyi olacakmış gibi.” Dedim ki: “Ben de aynısını düşünüyorum.” Yani şöyle, ya yüzde 60 “Hayır” çıkması lazım, ki iktidar bunu manipüle edemesin, yeniden başka bir harekete kalkışamasın, ya da yüzde 51’le çıkacaktı ki hah biz nefes aldık, buradan belimizi… Ne demek o? Yüzde 51 halk şunu dedi Tayyip Erdoğan’a: “Sen bizden frensiz bir araba istiyordun öyle mi? Al. Ama yakıtı bizde yok. Yakıtını da sen bulacaksın, kusura bakma. Artık biz tükendik. Biz sana en fazla bu arabayı veriyoruz, frensiz arabayı. Yakıtını da sen bul.” Şimdi Tayyip Erdoğan’ın yakıtı yok. Araba var ama yakıtı yok. Ne demek o? Şimdi yüzde 51 “Hayır” yüzde 49 “Evet” çıkmış olsaydı, çok değil göreceğiz, inşallah olmaz, umut etmiyorum ama gidişatı görüyorum. Ben çünkü yalan söylemedim insanlara. Ne dedim? Tek-adam rejimi kuruluyor, bu ekonomi çöker. Çünkü dünyayla bağını, irtibatını bu şekilde koruyamazsın. Bizim gibi doğalgazı, petrolü olmayan ülkelerin ekonomisi çöker. Hukukun olmadığı, bağımsız yargının olmadığı ülkeye yabancı yatırımcı getiremezsiniz. Biz bunu inanarak söyledik. Biz ne diyoruz? Eğer bu rejim kurulursa ekonomi çökecek. Zaten çökecek, zaten kötü durumda. Eğer yüzde 51 “Hayır” çıkmış olsaydı hiç müdahale etmeyeceklerdi dövizin yükselmesine. Ekonominin çökmesine de müdahale etmeyeceklerdi ve çok değil, iki ay sonra çıkıp diyeceklerdi ki “Ey halkım, gördünüz, engelledi. Ben dedim bunlara ekonomi çöker, terör başımıza kalır”. Aynen 7 Haziran’ı yaşatacaktı bize. Ama şimdi artık bu imkânı yok.

Peki bundan sonra?
Geleceğim. İki: Tayyip Erdoğan’ın gözünden kaçan bir şey var: Kendisine çok büyük kötülük yaptı. Ben bunu da konferansta söyledim. Bu en çok Tayyip Erdoğan’a kötülüktür. Nedir o? Yüzde 40’la adam iktidar oluyordu. Yüzde 40 kemik oyu vardı, değişmezdi. Onu alabildiği müddetçe de iktidardı. Görünen o ki bugünkü siyasî atmosferde, uzun bir süre daha o yüzde 40’ı alacak. Ama artık yüzde 51’e ihtiyacı var, yüzde 40 yetmiyor. Bundan sonra yüzde 51. Karşısına çıkacak aklı başında bir adamla yarışmak zorunda kalacak.

Ya da kadınla. 
Veya kadınla. İyi bir rakiple. Karşısına derli toplu, toplumun bütün kesimlerinin ilgisini çekebilecek, en azından bu yüzde 49’u alacak, bir de AK Partililerin güven duyacağı, “Bu adam gelirse bize sıkıntı olmaz” diyeceği bir adam karşısında yüzde 49’un üzerine iki puan. O iki puan nereden gidecek ben söyleyeyim. Bu tek-adam rejiminin ülkede yarattığı tahribatı göreceğiz ve o “Evet” diyenlerin çok büyük bir kısmı “Biz ne yaptık ülkemize?” diyecekler.

Peki ne bekliyorsun altı ayda?
Çok büyük bir yıkım bekliyorum. Ekonomik yıkım bekliyorum. İç kargaşa –iç savaş demiyorum–, yönetilemez hale gelecek. Ülkeyi yönetemez Tayyip Erdoğan. Öyle bir noktadayız ki şu an, aslında farkında da değiliz. Ben de bazen… Bak partiler yok, bitti. Meclis yok, bitti. Tek bir adam var. Yargı zaten yok. Üniversiteler zaten yok. Eğitim meğitim, herkes kendini feshetti, bir adama ülkeyi teslim ettik. O ülke altı ay, bak söylüyorum, altı ay bir yıl içerisinde Türkiye çok ağır bir yıkıma doğru gidecek.

Ama 2019’da uygulamaya geçecek.
2019’a kalmayabilir. Ben 2019’a kadar götürebileceklerine ihtimal vermiyorum.

Yani ne olacak?
2019’a kadar yönetemez hale geldiğinde, ben bugünkü muhalefetin yerinde olsam derli toplu bir aday hazırlayacaklar yardımcısıyla beraber. Diyelim ki bir aday belirleyecekler. Yanına her kesimden aklı başında, iki-üç tane yardımcısını da ilan edecekler şimdiden, bak bunlar da bunun yardımcısı diye.

Bu sistemin içerisinde yarışacak yani.
Girecek, diyecek ki: “Biz yeniden bu sistemi düzeltmek üzere geliyoruz. Bu sistemi kullanmak, bu sistemde var olmak üzere değil.”

Yani tekrar parlamenter sistem.
Parlamenter midir…, yeni bir anayasayı vaat edecek. Hatta yeniden yazacak. Anayasasını hazırlayacak. Diyecek ki “Arkadaş biz bunu sunuyoruz, tartışmaya açıyoruz. Bizimki bu. Hemen biz yazdık siz kabul edin değil. Ama bilin ki biz gelirsek bu şartlarda, bu köşe taşlarına sahip anayasayı sunacağız” diye. Etrafında şimdiden yardımcılarını ilan edecek. Ahmet yardımcım şu, Ayşe şu. Onlar farklı kesimlerin en düzgün insanları olacak. Ve gidecekler, Tayyip Erdoğan’a diyecekler: “Kardeşim, seçim istiyoruz. 2019’a kadar bekleyemeyiz. 2019’a kadar Türkiye çöker.” Bunun hazırlığını yapacaklar. Toplumsal muhalefete başlayacaklar, belki de miting yapacaklar. Öyle kırma dökme değil. “Seçim istiyoruz” diyecekler, “Biz erken seçim istiyoruz. Sen bu sistemi getirdin. Bu sistemde biz erken bir seçim istiyoruz” diyecekler. Zaten altı ay içerisindeki o yıkımın etkisini toplum görecek. Çünkü görecek, şu an da görüyorlar. İşler kötü, turizm yok, ithalat yok, yaprak kıpırdamıyor. Ekonomi o kadar sığ hale gelmiş ki. Geçen gün bir ekonomistle konuşuyorum, “Elli milyon dolarlık döviz alındığı zaman döviz fırlıyor” diyor. Elli milyon dolar nedir bir ülkede? Referandum gecesi bir baktım, görmüşsündür belki, dolar 3,64 ya da 3,65 ‘ten bir çırpıda 3,71 oldu. Ben de bunu hemen bir ekonomiste sordum. Dedim ki “Ne oluyor, ‘Hayır’ı mı satın alıyorlar?” Çünkü “Hayır” vardı. “Yok” dedi, “O büyük ihtimalle bir kişi. Bir kişi elli milyon dolarlık döviz almıştır, onun etkisi.” O kadar sığ ki ekonomi, o kadar basit rakamlara düşmüş ki.

Peki şeyi sorabilir miyim? Muhalefet dedin, Kılıçdaroğlu. Ben Kılıçdaroğlu’na haksızlık yapıldığını düşünüyorum. Dün yayında da söyledim. Şöyle bir akıl yürütme benimki: Türkiye sağcı bir ülke, yüzde 60-65 sağ var. Baktığın zaman sağın bütün ağır topları “Evet”te, öteki tarafta baktığın zaman sol bilinen CHP, HDP, bir de MHP’den ayrılmış birtakım isimlerden oluşan bir “Hayır” bloğu var. Bu “Hayır” bloğunun sağ bilinen bir ülkede yüzde 49’un –kimilerine göre daha fazla ama 49’u veri alalım– başlı başına bir başarı olduğunu, hatta bir-iki tane bu “kontrollü darbe”, “denize dökme” gibi hikâyeler olmasaydı çok daha fazla olabilirdi.
Kemal Bey’e haksızlık edildiği konusunda hemfikirim. Fakat CHP’li sol kesimin dikkat etmesi gereken bir şey var. CHP’nin genel başkanının şu an değişmesinin bir anlamı yok. Böyle bir sistem yok artık Türkiye’de. Şu anda CHP’nin genel başkanının kim olduğunun bir anlamı yok. CHP’nin genel başkanının girdiği bir seçimde Tayyip Erdoğan’dan oy alamazlar. Türkiye’nin ittifaklı bir adaya, alıp bu sistemi değiştirmeye, düzeltmeye ihtiyacı var. Yani o yüzden de kıyamet koparıyorlar sosyal medyada. Sosyal medyada kıyamet koparanlardan sana bir örnek vereyim kim olduklarıyla ilgili, gördüm tanıdım. Dersim’e gittim konferansa. Sosyalist öğretim görevlileri vardı orada, doçentler doktorlar falan. Dediler ki “Levent Bey bir kahve içebilir miyiz?” “Olur” dedim, oturduk. “Ya biz seni çok seviyoruz, şöylesin böylesin” falan. “Ama bir itirazımız var” dediler. “Nedir o?” dedim. “Sen” dediler, “Bütün konuşmalarında bu muhafazakâr halkın demokrasiye evrilebileceğini, terbiye edilebileceğini, düzeltilebileceğini zannediyorsun, politikanı da onun üzerinden kuruyorsun. Bu bize göre çok saçma, bunun karşılığı yok” dediler. Ben dedim ki “Tamam, olabilir. Ben yanlış bir şey yapıyor olabilirim. Peki sizin öneriniz ne?” dedim. Ben bu halkı bir şekilde demokratik çizgiye ikna etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Kimseye “Müslümanlığından vazgeç” diyemeyiz. Öyle bir hakkımız yok, kaldı ki sahici bir şey de değil. Bu ülkenin yüzde 90’ı kendini Müslüman olarak tanımlıyor. Ne dedi biliyor musun? “Benim bir önerim yok ama seninki de yanlış.” Şimdi bu kafa, bu yaklaşım Kemal Bey’e hayatı zehir ediyor. Kemal Bey’in evet eksiği, yanlışı var. Doğru düzgün stratejik bir politika güdemiyor. Referandum döneminde “15 Temmuz’la ilgili elimde belgeler var” demesi felaketti. Varsa açıkla abi, neden var diye tehdit ediyorsun? Bir de zamanı değil. Şu referandum bir geçsin. Buna benzer hataları var. Fakat adı geçen adaylar içerisinde, ben çok yakından tanıyorum, Kemal Bey’le de çok konuşuyorum ediyorum, başkalarıyla da konuşuyorum. Adı geçen adaylar arasında ne yazık ki en iyisi bence yine Kemal Bey. Çünkü az çok… Ya arkadaş, dediğim gibi. Bu toplum birazcık, eğer işler ideolojik değerler üzerinden bir siyasete dönüldüğünde yüzde 70-yüzde 30’a döner. Bakmayın şimdi öyle.

Mesela Cumhurbaşkanı onunla çok uğraştı…
Çok uğraşıyor adam. Yani bu toplumun yüzde 70’ine bir şekilde ulaşmazsan, onun güvenini bir şekilde kazanmazsan, istediğin kadar siyaset yap, istediğin kadar bağır, sokağa dökül, sonuç alamazsın. Bunu anlatamıyorsun kimilerine. O kimileri, solun belki de radikal damarı, neyse, onlar herkese hayatı zehir ediyorlar, Kemal Bey’e de zehir ediyorlar. Dediğin gibi aynen katılıyorum, haksızlık ediyorlar. Kemal Bey’in şu anda yapabileceği hiçbir şey yok. Kemal Bey gitsin Muharrem gelsin, Muharrem gitsin Ahmet gelsin, Ahmet gitsin Hüseyin gelsin. CHP genel başkanının yapabileceği hiçbir şey yok.

Peki referanduma tekrar dönecek olursak, demin biraz sözünü ettik, çok ilginç bir bileşim vardı. Her ne kadar yan yana gelmediler ama, kabaca söyleyelim, birileri çok kızacak bana ama, Kürt milliyetçisi ile Türk milliyetçileri, birbirlerine hasmâne bakan insanlar. Birisi bu anayasa değişikliğiyle eyalet getirecekler diye bakıyor, diğeri de bu anayasa değişikliği biz Kürtlere hiçbir şey vermeyecek diye “Hayır” diyor mesela. Ve CHP var. Tabii başka bir yığın unsur var, ama esas öne çıkan unsurlar olarak bu. İlginç bir şekilde de aralarında ciddi bir sorun yaşamadılar değil mi?
Yaşanmaz. Tekrar ediyorum. Biz Norveç değiliz, Danimarka değiliz, Almanya değiliz. Bütün sorunlarımızın önemli bir kısmını halletmişiz, şimdi teferruatları konuşalım aşamasında değiliz. Şu anda konu Türkiye’nin canı, Türkiye’nin varlığı. Türkiye’nin varlığı tehlike olduğunda hepimiz tüm farklılıklarımızı bir kenara bırakırız, bütün önceliklerimizi. Tek önceliğimiz olur. Allah muhafaza, şu anda burada bir yangın çıktığında, bu bina yanacağı zaman bu buzdolabı şurada mı olsun, televizyonu bu köşeye mi koyalım tartışması yapamayız. El ele verir bu yangını söndürürüz. Türkiye’nin referandum süreci öyle bir şeydi, Türkiye’nin canını kurtarma. Önce canımızı, yaşayacağımız ülkeyi bir kurtaralım. Sonra otururuz kendi aramızda konuşuruz. O yüzden de o ittifak sahici bir ittifaktı. Yaşayabileceğimiz ülkemizi, vatanımızı kurtarma ittifakıydı. Çok doğru bir ittifaktı. İyi de bir şey. Kimse kimseyi ötekileştirmedi. Herkes kendi alanında elinden geleni yaptı. Bence bunlar bir araya geldiğinde anlaşabilirler.

O zaman 7 Haziran’da koalisyon pekâlâ olabilirmiş diyorsun.
Hiç şüphe etmiyorum. Sadece –ben onlara öyle diyorum– ortaçağdan kalma bir siyaset anlayışımız var Türkiye’de. O kafa bırakmadı. Eğer Bahçeli olmamış olsaydı belki iş başka türlü olacaktı. Ben Türkiye’nin koalisyonla yönetilmesini istiyorum. Türkiye tek bir kafayla yönetilebilecek bir yer değil. Koalisyon demek yardımlaşmak demektir, el ele vermek demektir, farklı düşünen insanların, meseleye farklı bakan insanların ortak aklının devreye girmesi demektir. Türkiye bence mümkünse bundan sonra hep koalisyonla yönetilsin. Koalisyonla yönetmeyi öğrenmemiz gerekiyor. Biz öğrenemedik diye koalisyon kötü bir şey değildir. Koalisyon çok iyi bir şey. El ele vermektir, ittifak yapmaktır. Ben senin hassasiyetlerini dikkate alacağım, tek başıma…

Taviz vermektir.
Taviz vermektir. Taviz vermek zorunda, herkes verecek. Sadece ben değil, öbürü de verecek, o da verecek. Taviz vererek burada herkesin mutlu olduğu ortak bir anlayışı gerçekleştireceğiz. O yüzden o kurulabilirdi, kurulsaydı şimdi Türkiye başka bir noktadaydı. Devlet Bahçeli, Türkiye’yi en çok sevdiğini söyleyen bir partinin lideri, Türkiye’ye en büyük kötülüğü yaptı. Hem 7 Haziran’da, hem bu referandumda.

Seninle son yaptığımız yayınlardan birisinde çok net bir şekilde –ki başkaları da aynı kanıdaydı– bu başkanlık sistemi MHP’nin sonu olur demiştin.
Ben bütün partiler bitti diyorum. Şimdi bak: Diyorlar ki falan aktör parti kurabilir mi? Artık parti kurmanın bir anlamı yok. Diyelim ki Meral Hanım parti kurdu. En çok Meral Hanım’ın adı geçtiği için söylüyorum. Aldı yüzde 15, alsın yüzde 20. Milletvekilinin kıymeti yok Meclis’te. Hiçbir varlığı yok. O partinin genel başkanının da bir varlığı, kıymeti yok. CHP olsun mesela. CHP 22 değil, yüzde 28 alsın, yüzde 40 alsın. Öbürünü de iktidar partisinin almış olduğunu düşün, geri kalanlar da 3-5 yapsın. Diyorlar ki baraj inecek. Baraj yüzde 1’e inse ne olacak ki? Barajı indirsinler şu anda yüzde 1’e. Yüzde 51’le seçilen Meclis’in 310-320 milletvekilini alacak. Geriye kalan 290 milletvekilini diyecek ki, küçük partiler kendi aranızda isterseniz 20’ye paylaşın. Yasa yapmada etkinlikleri yok. Yargıya hâkim atamada bir varlıkları yok, çünkü salt çoğunlukla atanıyor, en son iktidar partisinin verdiği oyla. Bütçe, cumhurbaşkanı bir kere gönderiyor, “Yaptın yaptın, yapamadın bütçemi ben kendim hazırlarım” diyor. Milletvekili ne iş yapacak kimse bilmiyor. Partiler ne yapacak mesela? Ne yapacak Kemal Bey? Çıkıp konuşma yapmaktan başka ne yapabilir ki öyle bir rejimde? O yüzden diyorum, MHP zaten yok artık. İki türlü yok. Bir: Referandumun getirdiği siyasî paradigmanın içinde yok. İki: Tasfiye oluyorlar. Kafa tasfiye oluyor, yaklaşım tasfiye oluyor. Milliyetçilik, ne diyorsun, ne milliyetçiliği? Sınırlar kalktı, kimlikler kalkıyor, millet el ele kol kola, kimse kimsenin inancına bakmıyor, mezhebine bakmıyor, sen hâlâ ne milliyetçiliğinden bahsediyorsun? Milliyetçilik bu ülkenin ortak paydası, ortak evladı olma paydası. Kürt olursun, Ermeni olursun, Alevi olursun, ateist olursun, dindar olursun; sonuçta biz bu ülkedeyiz. Sen ne milliyeti? O ortaçağda kaldı. Öbürü mezhepçilik, öbürü dindarlık. Hepsi ortaçağdan kalma, hepsi tasfiye oluyor. Bak ben bunu hakikaten çok büyük ironi kabul ediyorum. İslamcılar tasfiye oldu mu? Bence oldu. Tayyip Erdoğan bugün var, onun kişisel karizmatik liderliğiyle duruyorlar. Tayyip Erdoğan’ın olmadığı gün bitmiştir İslamcılık. Milliyetçilik, ne milliyetçiliği? Dünyada kalmadı ki, o da bitecek. Öbür taraftan mezhep, ne mezhebinden bahsediyorsun? Yeni bir şey çıkacak. Türkiye’nin kurucu bir iradeye ihtiyacı var. Bak Türkiye yıkıldı. Bunu dramatize etmek için söylemiyorum. Şu anda bir Türkiyemiz yok. Bir adam var. Bir adamın tuttuğu bir tane bir şey var, bizi tutuyor. Çünkü hukukun olmadığı… Hukuk yok yani. Bak YSK’nın bir şaibesi var, hakkımızı arayacak nokta yok. Gidip başvurabileceğin bir merci, “Bir dakika arkadaş şunu bize izah et” diyebileceğin bir nokta yok. Yargı zaten yok. Gazetecileri serbest bıraktı, akşam o hâkimler görevden alındı. Hukuk yok, bürokrasi yok, asker yok, eğitim zaten yok. Tek bir adamın verdiği kararlar bütün ülkeyi… O yüzden zaten bu ülke yıkıldı. Yeni bir ülke kurulması lazım. O yeni ülkeyi kuracak insanların bir araya gelmesi lazım. O insanların tek bir ortak paydası olması lazım: İşini iyi yapanlar. Aleviymiş, Kürtmüş, Sünniymiş, ateistmiş, gâvurmuş…

Parti olmadan nasıl bir aradalık olacak?
Bir kere şu anda parti değil. Dün söyledim, tweet attım, anlamadılar. Muhalefetin –tırnak içinde söyledim onu– kendi “tek adam”ını yaratması lazım geçici olarak. Şu anda muhalif kesimin –yüzde 49– geçici olarak kendi tek adamını yaratması lazım. Diyelim ki sen.

Aman, yok.
Güvendikleri bir adama…

Var mı öyle bir şey?
Şu anda yok. Bence daha çok sıcak. Başlayacaktır bu tartışmalar. Yani tek adamını yaratacak. O tek adam çıkıp topluma diyecek ki “Ben geliyorum düzeltmek üzere, burada kalmak üzere değil. Sarayda oturmayacağım. Orayı gerçekten külliye yapacağım, eğitim külliyesi gibi üniversiteye vereceğim. Arkadaş, biz yeniden yargının bağımsız olduğu, yürütmenin yasamanın ayrıldığı, ortak aklın devrede olduğu yeni bir Türkiye kuracağız. Ama bak yanımda herkes var. Bunlarla bir beraber geliyoruz, dört-beş kişi.” Üç ay. Altı ay bile kalmaması lazım o gelen kişinin. Altı ay kalsın, zehirlenir güçten. Üç ay içerisinde derleyecek toplayacak, hemen diyecek ki “Arkadaş, tamam, yeni sistemde yeni seçime gidiyoruz, partileri devreye sokuyoruz.” Yeni bir ülke kuracak. Yargıyı düzeltecek, bürokrasiyi düzeltecek, sınav sistemini değiştirecek mesela, örnek veriyorum, ihale sistemini değiştirecek. Yepyeni bir şey yapacak, yepyeni bir ülke kuracak. Aleviyi mutlu edecek, Kürdü mutlu edecek, dindarı mutlu edecek. Ve hepsini mutlu etmek o kadar kolay ki. Ben geziyorum, Dersim’e gidiyorum, Kürtlere gidiyorum. O kadar kolay ki. Tek yapacağın bir şey var ya, şu: Seni anlıyorum, sen olmazsan bu ülke olmaz. Bu kadar. Sen olmazsan bu ülke olmaz.

Peki şu referandumda altın bir soru var. Hatta bugün Bahçeli şey dedi: “YSK’ya başvururum”.
Ne çocukça yahu.

On puanlık bir kaybı var “Evet” cephesinin. Yani sadece AK Parti ve MHP’yi alırsak –ki arada birtakım HÜDAPAR gibi şeyler de var ama– on puanlık bir kayıp var. Bu kayıpların… Dün Bekir Ağırdır buradaydı, onunla sohbet ettik. Bekir’in iddiasına göre, “AKP’den dört puan gitti” diyor, öyle tahmin yapıyor ve “Bu dört puanı MHP’den gelenle telafi etti” diyor. Dolayısıyla esas kaybın MHP’den daha fazla olduğunu…
MHP’nin bütün anketlerde bizim bildiğimiz bir şey var, üçte biri “Evet” veriyordu. O da üç puana tekabül ediyor. Bu bize bir şeyi gösteriyor aslında: AK Parti’nin yüzde 7’si, 8’i “Hayır” demiş.

Yüzde değil de puan.
Puanı.

Puanı düşmüş diyorsun. Orada çünkü şey oluyor. En son aldıkları oy yüzde 49’du.
61 olması lazım. İkisinin toplamı 61. 51 çıktı ya. On puan kayıp var. Bunun üçü MHP.

Yedisi MHP.
Yoo. MHP’nin yüzde 70’i üç ediyor, o yüzden. Yedi mi ediyor?

Evet.
Bekir Ağırdır’ın dediği doğru. Üç-dört puan demek ki AK Partili gitmedi.

Tabii bu arada yeni seçmen vs. gibi hususlar da var ama. Şunu sormak istiyorum özellikle sana: Sen tabii mahalleyi daha iyi bildiğin için, hâlâ kontakların da var. Ben de çok insanla karşılaştım. Normal şartlarda, bugün seçim olsa AK Parti’ye vereceğini düşündüğüm ama çok net bir şekilde “Hayır” diyecek çok insanla karşılaştım. 
Ben de çok karşılaştım.

Herhalde sen benden daha fazla karşılaşmışsındır. Oradaki temel motivasyon ne? Hakikaten parlamenter sistem tutkusu mu, yoksa başka bir şey mi?
Hayır oradaki temel motivasyon şu: Bir kere bir tedirginlik var. “İl başkanlığını istedin verdik, belediye başkanlığını istedin verdik, başbakanlık istedin verdik, cumhurbaşkanlığı istedin verdik. Artık niye durmuyorsun? Niye buna ihtiyacın var?” diyen bir kesim vardı. Daha yüksekti, ben onun 10 civarında olduğunu düşünüyordum. Bu son “denize dökeriz” gibi saçmalıklar yüzünden o oranın düştüğünü tahmin ediyorum. O “denize dökeriz” saçmalığı gibi cümleler olmasaydı var ya, büyük ihtimalle belki de “Hayır” çıkmış olacaktı. Belki bizim lehimize oldu, o da ayrı bir şey. Şimdi orada bir kesim var. O kesimin temel motivasyonu, neden bu adam bu kadar ileri gidiyor, nedir bunun derdi, ne istiyor anlamıyorlar. “Niye bizim bütün her şeyimizi istiyor yahu? Verdik. Gel tamam, başımızın üzerinde yerin var, seni çok seviyoruz, evimizi açalım, baş köşede oturtalım, en kıymetli yemeklerimizi ikram edelim, paspas olalım gerekirse senin yoluna. Ama bizden de bütün malımızın tapusunu isteme yani” diyen bir kesim, motivasyon bu. Bir kısmı ülkenin kötü gittiğinin farkında. Şimdi 7 Haziran’da “bütün dünyaya meydan okuyacağız, üst akılı da yeneceğiz, Gazze yoksul kalmayacak” bilmem ne. 7 Haziran’dan bu yana Gazze de Türkiye de daha kötü durumda. Sonra 1 Kasım. Çıktılar aynı cümleleri ettiler. Pardon ilk Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığında dedi hatırlıyorsan. “Eğer Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olursa bütün dünya diz çökecek. Gazze şaha kalkacak, Kahire şöyle olacak…” Hatta 86 Kahire falan diye sayıyorlardı. Cumhurbaşkanı oldu. Ülke daha kötü durumda, Gazze daha kötü durumda, Müslümanlar daha kötü durumda. Sonra aynı cümleleri 1 Kasım’da ettiler. “Tek başımıza iktidar verin, terörü bitirelim, dünyaya meydan okuyalım.” “Tamam abi” dediler, “Veriyoruz”. Bu sefer baktılar, 1 Kasım’dan bugüne Türkiye yine daha kötü durumda. Tek adam gücü ne kadar elinde topluyorsa ülke o kadar kötüye gidiyor. AK Parti’nin en başarılı olduğu dönem ne zaman? 2007-2008’e kadar, doğru mu? Tam da koalisyon oldukları dönem. Her görüşten farklı insanların bir arada olduğu dönem. Demek ki sen kendinden oldukça başarısızlaşıyorsun. Akla ihtiyacın var, başkalarının desteğine, yardımına, el atmalarına. O, motivasyon o: “Biz verdik, daha kötüye gidiyor. Veriyoruz, daha kötüye gidiyor. Yeter, bu kadar da olmaz.” Birçok konuştuğum AK Partili var, halk düzeyinde gördüm. “Biz anlamıyoruz ki ne oluyor, ülkenin başı bir belaya giriyor, anlamıyoruz” diyenler çok vardı mesela.

Özellikle Batı’yla kavgayı.
Batı’yla kavgaya çok kızanlar vardı mesela. “Bir dakika yahu, ne yapıyor yahu, herkese düşman oldu dünyanın her yerinde”, buna çok kızanlar vardı. E bir de İslamcılık aslında tasfiye oldu biliyorsun. İslamcı ideolojiyi Erdoğan tasfiye etti, yerine yeni bir şey koydu: Erdoğanizm. İslamcılık yok artık iktidarda.

Ben artık ona “reisçilik” diyorum.
Ben Erdoğanizm. Üç yıldır söylüyorum. Erdoğanizm, yani lider karizması yüz yıllık İslamcılık hareketinin yerini aldı. Şimdi İslamcıların kopuşu da var, “Bir dakika abi, biz orada yokuz. Varlık Fonu kuruyorsun, ben ömür billah bu davanın içindeyim, seninle beraber omuz omuza çalıştım. Varlık Fonu diye bir fon kurup başına Yiğit Bulut’u getiriyorsun. Adam 800 bin Euro’ya kendine araba alıyor. Etrafında Cemil Barlas var, öbür soytarılar var. Bizden kimse yok. Biz niye orada değiliz?” sorusu da çok sorulmaya başladı. Gül’ün suskunluğu, Davutoğlu’nun suskunluğu, bütün bunlar mahallede bir rahatsızlık yarattı.

Peki Gül, Davutoğlu, suskunluk, ama onların herhalde, ya da en azından Gül’ün “Hayır” verdiğini tahmin ediyorsun değil mi? Ben öyle tahmin ediyorum.
Ben “Hayır” verdiğini düşünüyorum, tahmin etmiyorum. Çünkü Gül çok belirgin bir tavır koydu zaten “Ben karşıyım Türk tipi başkanlık sistemine” diye. İkili görüşmelerden, konuşmalardan da biliyorum, Gül’ün tavrı çok endişeliydi bu gidişattan, “Çok kötüye gidiyor, bunun durdurulması lazım, konuşuyorum ama anlatamıyorum” falan. O “Hayır”cıydı. Davutoğlu da muhtemeldir ki “Hayır” vermiştir. Fakat bunlar bir şekilde hâlâ “Acaba ucundan tutunabilir miyiz? Acaba yarın Tayyip Erdoğan’ın başına bir iş gelir de parti bize kalır mı?” havasında, hâlâ gerçek fikirlerini söyleyemiyorlar.

Peki onların istikbali, şu ya da bu şekilde, AKP ya da başka bir yerde, ya da senin demin tarif ettiğin o büyük koalisyonda yer alabilirler mi?
Hayır. Eski siyasetçilerin hiçbirinin yeri yok artık. Bu sadece AK Parti’ye has değil. CHP’nin de kimi eski siyasetçileri yok orada. Yıpranmamış, gerçekten demokrat, kafası yeni dünyaya açık, –ben ona yeni nesil diyorum– yeni nesil insan türüne açık. Bu cumhurbaşkanlığı sistemi geçmemiş olsaydı Abdullah Gül’ün bir parti kurmasının anlamı vardı. Artık yok. Babacan acaba bir parti kurar mı? Kur, al yüzde 20, ne olacak? Tayyip Erdoğan varken, herhangi birinin Erdoğan’ın karşısında aday olmasının bir kıymeti harbiyesi yok. Öyle bir aday olacak ki burada 49’u alacak, bir de üç beş puan alması lazım. Burada 49’un tamamı Gül’e vermez, tamamı Babacan’a vermez. Böyle bir şey yok. Başka bir sürü faktörler var.
Babacan’ı nereden telaffuz ettin? Ne zamandır adı bile geçmiyor.
Çok konuşuluyor. Şöyle bir beklenti vardı: “Hayır” çıkarsa AK Parti’de Babacan falan toplanacaklar, yeni bir organizasyon yapacaklar diye. Öyle bir beklenti vardı.

Şeyi anlamıyorum ben. Ağzını açıp tek kelime etmeyen insanlar, birden…
Öyle insanlar var ama yani. Tek kelime etmesine gerek yok yahu. Sen niye milletvekili oldun o kadar. Adın şanın yok, git dükkânına dön. Kapalıçarşı’daki dükkânına dönsen daha iyiydi. Milletvekili olmuşsun, Meclis’te bile “Hayır” diyememişsin, ama buna rağmen… Toplumu salak zannediyorlar. Şöyle bir şey zannediyorlar: “Biz acayip vazgeçilmez insanlarız. Bir yarın öbür gün döner geliriz. Ocağınıza düştük abi bizi kurtarın…” Böyle bir şey yok. Toplum, bu “Hayır” kampanyasında –bizim en büyük kazancımızdır– gördük, değil mi? Başörtülü, Alevi, Atatürkçüsü, Kürdü, milliyetçisi, dindarı el ele verdik. Dokunmadık birbirimize. Kampanya yaptık. Bir kere bir şeyin farkına vardık: Dostluğun tadına vardık. Beraber çalışmanın, ortak paydanın, kimliklerimizin aslında hiç de kıymeti olmadığını, esas olanın düşünce sistemi olduğunu. Demokrat mısın değil misin? İster başörtülü ol, ister sakallı ol. Sakallı amcaların, başörtülü teyzelerin videoları dolaşıyordu ortalıkta “Hayır” diyen. Demek ki esas olan düşünceymiş. Burada da sosyalist, cumhurbaşkanı başdanışmanı, “Memleketi yeniden kuracağız” diyen. Demek ki sosyalistlik meselesi değilmiş bu, insan olmakla ilgili bir şeymiş. O yüzden diyorum. Biz birey olduk bir kere, yüzde 49. Bir güven geldi. Bir şey yaptık yahu. Kapı kapı dolaştık. Öyle insanlar tanıyorum ki. Biz medyadayız böyle çok görünüyoruz. Bir kadın biliyorum, her gün iki ay boyunca, her sabah kalkmış gitmiş, SSK hastanelerindeki hasta kuyruklarında, hasta yakınlarıyla konuşuyormuş iki ay boyunca. “Filan hastaneyi bitirdim, şimdi öbür hastaneye gidiyorum” diyor. Gidip oturuyormuş, başlıyormuş anlatmaya. Böyle insanlar var. Bu kadının tek bir derdi var, memleket. O kadının ne adı duyuluyor, ne sanı duyuluyor, ne bir kazancı var, ne bir çıkarı var. Diyelim ki ben konferansa gidiyorum. Kim çağırıyor beni? Partim yok, cemaatim yok. Bir tane öğrenci, bir tane öğretmen. Van mesela. Bir tane beden eğitimi öğretmeniyle bir tane genç üniversite öğrencisi kız. Aradılar, “Abi biz sizi konferansa çağırmak istiyoruz” dediler. “Tamam geleyim” dedim. “Nasıl yapacaksın, bir şey istiyor musun?” dediler. “Yok bir şey istemiyorum. Organize edin, salon falan ayarlayın. Bir de biletimi alıyorsunuz” dedim. “Ama siz nasıl alacaksınız?” dedim. “Abi biz sponsor bulduk, alırız.” “Peki tamam” dedim, “ama bakın cebinizden verecekseniz vermeyin, ben kendi biletimi kendim alayım.” “Yok yok abi biz alıyoruz” dedi. İki tane genç! Bu çocuğun bir çıkarı yok. Ülkesini düşünüyor. Aradı sonra dedi ki “Abi bir şey söyleyeceğim, çok utanıyorum.” “Hayırdır Yılmaz?” dedim. “Abi sponsor söz vermişti, parayı vermiyor, bileti alamıyoruz” dedi. “Tamam ben bileti alayım” dedim, “sorun yok”. Kendi biletimi kendim alacağım. Gittik, çocuklara bakıyorum. Restorana götürüyorlar, hesap ödetmeyeyim diyorum, üzülüyorum da çocuklar adına. Ben kalktım hesabı ödemeye, “Yok yok abi burası bizim sponsorumuz” dedi. Kahvaltıya götürmüşlerdi beni bir restorana. Benden önce gitmişler restorana, demişler ki “Misafir getireceğiz buraya, sponsorumuz olur musun? Bizden para alma” diye. O çocuğun ne derdi var? Biz bunu öğrendik birbirimizden. Ama öbür tarafta diyelim ki MHP’li, öbür tarafta bir solcu, bir Alevi, kapı kapı dolaştık. Gitti bir başörtülüyle, “Gel bacım, kardeşim gözünü seveyim, bu ülke beraber…” Biz bunu öğrendik. 49 bu. Buradan çok büyük bir enerji çıkarabiliriz. Yepyeni bir Türkiye kurabiliriz, avantaja dönüştürebiliriz bunu.

Peki, sona bırakalım dediğim YSK meselesi. Ben mesela dün burada rakamlar üzerinden analiz yaptığımda bazı izleyiciler “Burada zaten oylar bilmem ne değil, analizin anlamı yok” falan dediler. Ben açıkçası bu itirazlardan çok fazla bir şey çıkacağını sanmıyorum. Sen ne düşünüyorsun?
Bir ülkeyi yok etmiş, yargıyı yıkmış bir adama “Sen de seçimde oy çaldın”, ne diyorsun? Adam zaten hukuktan korkuyor olsa anayasayı askıya almazdı zaten. Şimdi orada iki tane çok basit yöntem var, yapmıyorlar. İkisi de yapmıyor. Muhalefet de yapmıyor, YSK da yapmıyor. Çok basit yahu. Esas olan tutanaktır, doğru mu? Tutanak yahu, çok basit bir şey. Mühürsüz hangi sandıkta oy kullanıldı? YSK’nın yaptığı hukuksuzluk, bu başka bir şey. Hukuku tanımadı, onun hesabını soralım. Niye yaptın kardeşim? Ama burada hile var mı yok mu bunu anlayabiliriz. Bu çok basit bir şey. Hangi sandıklarda mühürsüz? A sandığında. Peki A sandığında, ben CHP’yim, bizim orada sandık başkanımız kimdi? Ahmet. Ahmet gel bakalım, bu mühürsüz oy meselesi nasıl oldu? Bu kadar. YSK da alsa, örnek üç mühürsüz oy sandığı seçse, o sandığın başındaki elemanlarla şöyle bir basın toplantısı, ama her partiden, sen anlat sen CHP’lisin, anlat nasıl oldu. O da desin ki biz sabah geldik, mühür vurmayı unuttuk, oy kullandırmaya başladık. Sonra fark ettik ki mühürsüz oy kullandırmışız. Ya da tersi olabilir. O CHP’li çıksın bize desin ki yahu biz orada oy kullandırdık, karambolde aradan bir çuval mühürsüz şey getirdiler. Bir şey diyebilir, çok basit bunu çözmek. Ama böyle bir kayıkçı kavgası her seçimin sonunda. Bir de arkadaş, yalancı çoban durumuna sokmayın bizi. Her seçimden sonra oy çalındı kavgası veriyorsunuz, gerçekten çaldığında sahiciliğimizi, inandırıcılığımızı kaybediyoruz. Belki de çaldı. Belki de çalacak. Çalacak derken belki de bir hile yapacak, belki de yaptı. Belki bundan sonraki seçimde çok büyük bir hile yapacak. Ama mücadele yöntemimiz bu değil. Biz bir şey yapıyoruz, bunu görmüyorlar şu anda. Biz hukukla yapmıyoruz bunu. Biz özgürlüğümüzü, biz ülkemizi almaya çalışıyoruz. O hukuk olmadığı için, “YSK’yı da sıkıştıralım”, hayır.

Başa dönecek olursak, senin 51-49’da 51’in “Evet” olmasının ülke için hayırlı olduğu tezinden hareketle gidersek, işin rengi değişir de yer değiştirirse zaten iyi bir şey olmayacak diyorsun yani.
Tabii ki. Şimdi Tayyip Erdoğan çıksa dese ki “Öyle mi diyorsunuz? Peki arkadaşlar, önümüzdeki hafta referandumu yeniliyoruz.” Ne elde edeceğini düşünüyor muhalif kesim ben merak ediyorum. Buradan ne düşünüyorlar, yüzde 60 alacaklarını mı düşünüyorlar?

Alsa alsa 51 alacak yine.
Ya 51 alacak, ya 44’e düşecek. Çünkü yüzde 5 AK Partili de “Ha demek siz hâlâ akıllanmadınız” diyecek. Çünkü inanmıyor sana hâlâ sonuçta. “Öyle mi abi? Ben o zaman gideyim vereyim” diyebilir. Ne elde edeceksin? Biraz strateji yapmamız lazım. Ben ne kazanacağım, neyin kavgasını veriyorum? Adım adım, ince ince bir yol örüyoruz, yol yürüyoruz yahu. Derdimiz ne? AK Partililere de, toplumun bütününe de bir şey kabul ettirelim. Gerçek cennet demokrasinin olduğu, özgürlüğün olduğu ülkedir. Hayrettin Karaman’ın vaat ettiği cennet değil. Tayyip Erdoğan’ın mitinglerde vaat ettiği cennet gerçek cennet değil, yalan. Gerçek cennet herkesin özgür olduğu, herkesin insan gibi yaşadığı, kimsenin kimsenin hakkına tecavüz etmediği bir ülkedir gerçek cennet. “Bak ben sana bunu vaat ediyorum, gel bunu beraber kuralım” deyip buradaki katılaşmış AK Parti seçmenini ne kadar yumuşatıp buraya çekebilir? Bunlar düşman değil ki. Beraber yaşayacağız. AK Partili, CHP’li, MHP’li beraber yaşayacağız bu ülkede. Biz şu anda ne diyoruz? “Evet” de demiş olsan yanılmış olabilirsin. Ama biz de yanılmış olabiliriz. İnşallah biz yanılmış olalım, ben umut ediyorum. İnşallah “Hayır” diyenler yanılmış olsun. İnşallah Tayyip Erdoğan ve AK Partililerin dediği gibi evet sonunda Türkiye şaha kalkar. Şaha kalktı değil mi Türkiye, “Özür dileriz biz bunu görmemişiz” deriz. Ama şaha kalkmazsa da en azından bu insanları buraya çekme şansımız olur.

Bu demin dile getirdiğin, çok somut bir şey öneriyorsun. Diyorsun ki şimdiden muhalefet bir kişinin etrafında, yardımcılarıyla, programıyla, yeni anayasasıyla vs.’siyle şimdiden, vakit geçirmeden başlaması gerekir diyorsun. Herkes soruyor, ben de sana tabii ki soracağım: Bu kim? Bu nereden çıkacak? Şu anda ortada birileri var da, Kılıçdaroğlu ya da bir başkası önünü tıkamış diyebileceğimiz isimler de yok.
O şöyle olur, ben sana söyleyeyim. Bir kişinin çıkıp “Ben varım” demesiyle olmaz. Aklı başında insanlar toplanırlar, ölçerler, tartarlar. Mesela Ahmet diye bir adam, profil çizeyim şimdi sana. “Neden Ahmet’i koymamız gerekiyor?” derler. Derler ki “Bak Ahmet aynı zamanda Kürtlerin de sempatisini kazanıyor, Aleviler de ona çok soğuk değil.” Çünkü çok bölündük, bunu göz ardı edemeyiz. Şu anda bütün Ortadoğu’daki en büyük şeylerden biri bölünmek. Duygusal kopuşumuz var. Ne Alevi Sünni’ye güveniyor –haklı, gördü yapılanı–, ne Türk Kürt milliyetçisine güveniyor, ne Kürt milliyetçisi Türk’e güveniyor, ülkeyi böleceğini düşünüyor. Bir hakem gibi aslında, Bu Ahmet Kürtlerin sevdiği bir adam, bak güveniyor Kürtler. Kürtler diyecek ki “Tamam abi biz Ahmet’e güveniriz.” Bak Alevilerle sorunu yok, ama aynı zamanda muhafazakâr camianın dilinden anlıyor. Demokrat olması lazım çünkü biz demokrasi için yapıyoruz bunu. Alt alta maddelerini yazacaklar, o maddelere uyan bir adamı bulacaklar kimse o…

Hep adam diyorsun.
Veya kadın. Bu adamı biliyorsun cinsiyet anlamında kullanmıyoruz. O kişiyi bulacaklar. O kişi etrafında sağlama alacaklar. O kişiye de bırakmayacaklar o işi. Öyle sağlama alacaklar ki üç ay içerisinde o kişi… Şöyle diyecek sadece yahu. Şöyle düşün. Benim çok kullandığım bir benzetmedir. Filmlerde olur ya, biri birini rehin alır. Rehine meselesi. Hemen araştırırlar buna kimin sözü geçer diye. Ya sevgilisini bulurlar, ya annesini bulurlar, ya çocuğunu bulurlar. Bize o rehineye sözü geçecek birini bulacaklar. Çünkü ona güvenenin de buna güvenmesi gerekiyor, öbür tarafın da güvenmesi lazım. Diyecekler ki “Biz bu adama güveniyoruz”. AK Parti tabanı da zımnen diyecek bunu. Belki açık demez ama kalben diyecek ki “Bu adam bize yamuk yapmaz, bu çünkü bizim derdimizi biliyor.” Gelecek, çok değil, belki üç aylığına seçilecek o adam, beş aylığına seçilecek. Düzeltecek, sonra diyecek ki…

Ama Türkiye’nin bir akil adamlar faciası var biliyorsun.
Kalmadı. Akil adamlara bırakmayacağız. Bu nasıl olur? Yazarı var, gazetecisi var. Toplanacaklar, konuşacaklar. Birisini marke etmek kolaydır Ruşen. Çalışıyoruz, görüyoruz. Bir ismi –ama gerçekten kalbimizin ısındığı bir isim olsun–, üç-beş insan yazsın çizsin, “Şundan dolayı budur” falan filan. Ama o da öyle itmeyle, koyma akılla akıl olmuyor. Birazcık da kendi olması lazım.

Şimdi izleyenler diyordur ki Levent Gültekin olsun.
Ben zaten günde 20 tane böyle mail alıyorum, “Böyle niyetin var mı?” “Abi buna senden başka kimse uymuyor” diyen de çok mail alıyorum. Tekrar ediyorum. Bir kere bu çok riskli bir şey onu söyleyeyim. Bu işe soyunacak adamın her şeyi göze alması gerekiyor, öyle bir noktadayız. Bu işe ben varım diyen adam –abartmadan söylüyorum– ölmeyi de göze alması gerekiyor. Bu çünkü bir ölüm kalım meselesi. Her şeyi yapabilirler. “Ben varım” dememle olabilecek bir şey değil, bu doğru bir şey de değil. Ben ortaya çıkayım, “Abi kendim için istiyorum” diyeyim. Profil bu. Gelip deseler ki “Sen uyuyorsun, senin yapman lazım”, “Tamam olur” derim. “Sen uymuyorsun Ruşen uyuyor”, “Tamam abi Ruşen.”

Ben istemiyorum.
Ahmet olur, Mehmet olur. Ben Ahmet’in çaycısı olayım, çaycısı olurum. Sonuçta burası bizim ülkemiz. Bir yere kadar “Ben istemiyorum” diyebiliriz. Tamam sen burayı düşünmüyorsun da. Ama ben öyle bir pozisyonda değilim. Bana deseler ki “Arkadaş senin bu dediklerin, konferanslarda anlattıkların çerçevesinde bir yapı kuruyoruz, sen de görev alır mısın?” Vallahi çaycısı olurum oranın. Makam falan demiyorum. Çay dağıtırım, o kadar diyorum. Yeter ki bu dediğimizi yapalım. Yapmazsak çay içecek ağız tadımız kalmayacak, onu biliyoruz.

Burada noktayı koyalım. Elli dakikayı geçtik. Evet, Levent Gültekin’le referandum sonrası Türkiye’yi konuştuk. Gördüğünüz gibi aramızda bir sorun yok. Kendisine çok teşekkürler. Size de bizi izlediğiniz için teşekkürler. İyi günler diliyoruz.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

26.05.2017 Darbenin siyasi ayağı bilmecesi
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
29.08.2015 Interview with the Director of Religious Affairs Mehmet Görmez on Salafism, ISIS and Turkey (full text)
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı

Son makaleler (10)
26.05.2017 Darbenin siyasi ayağı bilmecesi
25.05.2017 Tanıdığım İslamcılar ve Akif Emre
23.05.2017 Manchester saldırısı neyin habercisi?
22.05.2017 ABD destekli yeni mezhep savaşları yolda
21.05.2017 AKP’nin yeni MKYK’sı: Erdoğan’ın mutlak kontrolünde son aşama
19.05.2017 AKP’de ikinci Erdoğan dönemi
16.05.2017 Trump-Erdoğan görüşmesi hakkında hızlı ve kısa bir değerlendirme
16.05.2017 Gülen’in Washington Post yazısı üzerine
15.05.2017 Trump ile Erdoğan anlaşabilir mi?
10.05.2017 Trump’ın YPG’ye silah vermesinin anlamı