Kılını kıpırdatmadan muhalefet

25.06.2020 medyascope.tv

25 Haziran 2020’de medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Zehra Lâl Şimşek hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Bugünkü yayınımın başlığında kendimce bir tuzak var, izleyiciyle öyle bir oyun oynamak istedim; çünkü son dönemde tüm dünyada –Türkiye'de de– sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte, hızlı okumalar, hızlı kararlar çok revaçtadır. Bugünkü yayının başlığı olan “Kılını kıpırdatmadan muhalefet” başlığını birçok kişinin muhalefeti eleştiri yayını olarak algılayacağı kanısındayım, öyle olacaktır. Başlığa bakıldığı zaman burada bir eleştiri olduğu düşüncesi hâkim. Muhalefeti gerçekten yeterince aktif olmamakla suçlayanların hoşuna gidecek, ama muhalefetin performansından memnun olanları da rahatsız edecek bir başlık.

Ama benim bu başlıktaki muradım eleştirmek vs. değil. Bu aslında bir yöntem ve pekâlâ olabilecek yöntem, Türkiye'de çok işe yaramış bir yöntem. Bugün için bu geçerli mi? Bunu biraz tartışmak istiyorum; ama benim gazeteci olarak izlediğim –Türkiye’de– seçimlerde muhalefet partilerinin kimi durumda hiçbir şey yapmadan da kazanabildiklerine tanık oldum. Burada genellikle şöyle bir formül işliyor: İktidara gelen parti ya da partiler –koalisyonlar– yapısal sorunları çözemiyorlar, çözme kabiliyetlerini tamamen yitiriyorlar, çözmeye çalıştıkça sorunları daha da büyütüyorlar, sorunlar büyüdükçe –bunun verdiği panikle– daha alelacele hareketler ediyorlar ve durdukları yerde eriyorlar. Bu erime de tabii ki başta ekonomi olmak üzere hayatın birçok alanına yansıyor ve  bütün bu erimeye paralel olarak insanlar, kadrolar partiden ayrılıyor, seçmen AK Parti'ye oy vermekten vazgeçiyor ve sonuçta bu durumdan muhalefet partileri çok ciddi bir şekilde istifade ediyorlar. Bunun en çarpıcı örneğini 2002 seçimlerinde Adalet ve Kalkınma Partisi'nin tek başına iktidara geldiği seçimde görmüştük. Büyük bir ekonomik krizde üçlü koalisyon hükümeti çökünce, o arada yaklaşık bir yıl önce kurulmuş Adalet ve Kalkınma Partisi normal şartlarda kendisini muhalefete hazırlayan, belli bir süre sonra iktidara oynamayı hedefleyen bir partiydi, Fazilet Partisi’nin kapatılmasının ardından kurulmuştu. Ama orada üç partili koalisyon hükümetinin ve merkez partilerinin –soldaki ve sağdaki– birden çöküşüyle beraber birdenbire kucağında bir iktidar buldu. Orada bir Genç Parti olayı vardı –hatırlayanlar olacaktır–; Cem Uzan'ın Genç Parti’si de çok ciddi bir oy aldı, ama barajı aşamamıştı. Cem Uzan’ın da aslında hiçbir şey yapmadığını söylemek lâzım. Cem Uzan’ın tek yaptığı, sürekli beyaz gömleklerini terletti, gömleklerini değiştirdi ve tamamen topluma yukarıdan bakan bir eda ile sadece kendini gösterdi. O tarihte Türkiye'nin merkezinde, siyasetin merkezinde öyle bir çöküş yaşanmıştı ki; seçmen muhalefette kimi gördüyse ona yöneldi ve bu arada geleneksel partilerden bir tek Cumhuriyet Halk Partisi –DSP’nin iyice çökmesiyle beraber– ikinci parti olmuştu. Ama bunun öncesindeki, ANAP'ın yok olduğu seçimde de benzer bir olay oldu ve Refah Partisi'nin yükselişinde de –tabii ki Refah Partisi’nin kendi çalışmaları, kadroları çok önemliydi ama– esas olarak burada Refah Partisi’nin yükselişinde temel faktörlerden birisi sistemin çökmesi idi ve sistemle beraber sistemin önde gelen unsurları olan merkezdeki partilerin çöküşü, gerileyişi ve bu partilere destek veren medyanın ve birtakım yüksek yargının, ordunun vs. iktidarını kaybetmesi idi.

 Burada “kılını kıpırdatmadan” lâfı biraz abartılı olabilir, ama Türkiye siyasetinin son yıllarına damgasını vuran ya da benim tanık olduğum, diyelim ki 30-35 yıllık gazeteci olarak tanık olduğum döneme damgasını vuran husus: Birtakım partiler değişim iddiasıyla geliyorlar –mesela ANAP öyleydi, daha sonra Doğru Yol Partisi kısmen böyleydi, ardından Adalet ve Kalkınma Partisi böyle oldu–; bu partiler bir değişim iddiasıyla geliyorlar ama o iddialarının toplumdan cevap bulabilmesi için öncelikle var olan statüko temsilcilerinin çökmesi gerekiyor, itibarsızlaşması gerekiyor. ANAP'ın ilk kazandığı 83 seçimlerindeki olay da buydu; orada askerin desteklediği Milliyetçi Demokrasi Partisi büyük bir hüsran ile karşılaştı. Merkez solun devamı gibi olan Halkçı Parti belli bir oyla ikinci parti oldu, ama yepyeni bir ANAP, merkez sağın değişik eğilimlerini bir araya getirme iddiasındaki ANAP gelmişti merkeze, tek başına iktidara geldi, uzun bir süre orada kaldı. Ve sonra ANAP’ın kaybetmesinin en önemli nedeni aslında kendi kendini tüketmesi idi. Birçok olayda, iktidarlarda hep aynı olaya tanık olduk: Muhalefetin yüklenmesinden ziyade iktidarın kendini tüketmesi. Ve bu süreçlerde, muhalefet partilerinin öncelikle bulundukları yerleri muhafaza etmeleri, yani ayakta kalmaları bile önlerinin açılmasına yeterli oldu. Orada bazen, kimi durumda yaşanan çok büyük siyasî, ekonomik krizler nedeniyle yüksek perdeden muhalefet yapma iddiasıyla ortaya çıkanların çok da fazla etkili oldukları söylenemez. Esas olarak –benim gözlemlerime göre– şöyle bir atmosfer ortaya çıkıyor: Bir taraf çökerken, öteki tarafta, ne dediklerinden ziyade, güvenilir olup olmadıkları, bir umut taşıyıp taşımadıklarına bakılan siyasî aktörler ya da partiler var. AKP’nin tek başına iktidar olmasının esas nedeni bir şeyin çökmesi, merkezin çökmesi; ama ikinci nedeni de daha yepyeni bir parti olmasına rağmen, Milli Görüş hareketinin esas olarak genç kadrolarını bağrında taşıması –ve bu gençlerin zaten adları da Milli Görüş hareketi içerisinde yenilikçiydi–, yenilik iddiaları, bunların bir şeyleri değiştirebilecekleri, yenileyebilecekleri beklentisi. Bir de tabii ki –o çok bence önemli bir husus– dindarlıkları nedeniyle ahlâklı oldukları –olmak zorunda oldukları diyelim– varsayımı etkili oldu. Yerel yönetim deneyimlerinin de –özellikle Tayyip Erdoğan başta olmak üzere– belli ölçülerde etkili olduğunu söyleyebiliriz. O seçimlerde Adalet ve Kalkınma Partisi'nin ne dediğinin çok fazla bir önemi yoktu, ama şu vardı: Adalet ve Kalkınma Partisi kadrolarının o çöken Türkiye’nin yerine yeni bir Türkiye’yi yaratabilme ihtimalleri vardı. Şimdi bugün AKP aynı kaderi kendisi yaşıyor. AKP çok ciddi bir şekilde bir krizde, çözmeye çalıştıkça bocalıyor. Milliyetçi Hareket Partisi ile yapılan koalisyonun ya da ittifakın kazandırdıkları artık daha fazla bu iktidarın ömrünü uzatmaya bence yetmiyor. İki parti birden, yanlarına Büyük Birlik Partisi’ni de katalım, üç parti birden o gerekli olan %50 artı bir oyu alabileceğe benzemiyor. Bu nedenle sistemi değiştirmeyi düşünüyorlar, bir yığın senaryo önlerine geliyor, ama bunların hangisini yapacaklarına karar veremiyorlar; çünkü bir şekilde artık dikiş tutmadığı için bütün senaryoların her birisi, seçeneklerin her birisi avantajları kadar dezavantajlarıyla da karşılarına çıkıyor. Yaşı elverişli olanlar Turgut Özal’ın neredeyse her seçimde ülkeyi başka bir seçim sistemiyle seçime soktuğunu hatırlayacaklardır; ama bu ANAP iktidarının sonunu engelleyemedi. Şu anda galiba hâlâ resmî olarak bir Anavatan Partisi var, emin değilim, galiba var, ama ANAP yok.

Şimdi bu tür yöntemlerle, seçim sistemlerini değiştirerek ya da baskıyı artırarak uzayabilecek bir ömrü olmayan bir iktidar söz konusu. Bu anlamda baktığımız zaman, muhalefet partileri tek tek ya da birlikte hareket ettikleri ölçüde, öncelikle yerlerinde sağlam durup bir anlamda Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmamaları daha akılcı olabilir. “Kılını kıpırdatmama”, tekrar söylüyorum, aşırı olabilir; ama bugün muhalefet partileri, muhalefet hareketleri çok da fazla iddialı, sert çıkışlar yapmadan da pekâlâ bir sonraki seçimde bir başarı kazanabilirler; ama burada önemli olan, tam çağımızın da en önemli hususlarından birisi, nasıl bir imaja sahip oldukları. Ne dediklerinden ziyade nasıl dedikleri, nasıl gözüktükleri, nasıl bir imaj verdikleri, bir umut yaratıp yaratamadıkları önemli. Bu anlamda baktığımız zaman muhalefet partilerinin kendi içlerinde bir barışı, bir uyumu sağlayabilmeleri bence her şeyin önünde geliyor. Bu parti içi uyum, bir de şu anda söz konusu olan ittifaklar var, ittifaklar içerisinde uyum da önemli. Bu bağlamda baktığımız zaman, İyi Parti’nin HDP ile olan polemiklerinin İyi Parti tabanında da çok ciddi rahatsızlık yarattığına tanık olduk, değişik şekillerde bu dışarıya da yansıdı, ama gazeteciler olarak bunu birtakım kaynaklarımızdan, güvenilir kaynaklarımızdan da öğrendik. HDP içerisinde de benzer bir duygunun olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla burada HDP ve İyi Parti örneğinde gördüğümüz gibi muhalefetin içerisindeki aktörlerin birlikte fotoğraf vermeleri belki şart olmayabilir, ama kavga fotoğrafı vermelerinin sorun olabileceği kanısındayım.

Zaten iktidarın da ana stratejisi –dikkat edilirse, kamuoyuna, seçmene
vaatler sunan, projeler sunan, perspektifler sunan bir iktidarı Türkiye ne zamandır görmüyor, bunun yerine– sürekli olarak insanları korkutan –beka her şeyden önce–, sürekli bir tehdit algısı yaratan, bu tehdidi muhalefetle eşitleyen ve muhalefeti aynı zamanda birbirine düşürmeye çalışan bir iktidar var. Dolayısıyla burada, şu haliyle bakıldığı zaman, AKP'nin ve Erdoğan iktidarının kendi kendini tükettiği ve normal şartlarda bırakıldığı zaman bu tükenişin kaçınılmaz olduğunu ve iktidarın sonlanmasının kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Aynı şekilde Erdoğan'ın son dönemde izlediği stratejilere baktığımız zaman, siyaset yapma biçimine baktığımız zaman, Erdoğan'ın bu krizden kendi kendine çıkabilecek, yeni enstrümanlarla, yeni projelerle, yeni müttefiklerle çıkabilecek kabiliyet ve kapasiteden mahrum olduğu kanısındayım. Dolayısıyla bir tarafın gidişinin kaçınılmaz olduğunu, diğer tarafın bu süreçte tabii ki bunu hızlandırabilecek, bu iktidarın kaybını hızlandırabilecek politikalar üretebilmesi, müdahaleler yapabilmesi, birtakım cazibe alanları yaratabilmesi tabii ki bunu hızlandıracaktır, ama riskli olabilecek adımlardan kaçınması, bazı durumlarda çok da fazla hareket etmemesi, çok da fazla ortalığı kızıştırmaması belki daha akıl kârı olabilir. Çünkü iktidarın elinde en önemli hususlardan birisi seçmenin bu istikrar arayışı, istikrarsızlıktan korkması ve iktidarın en çok yaptığı da buna oynamak. Özellikle 2015 Kasım seçimlerinde hatırlanacaktır — aslında AKP'nin sonunun başlangıcı 2015 Haziran seçimleri idi. Ondan sonra Kasım seçimlerine kadarki süreçte yarattıklarını biliyoruz. Orada kendisine yeni bir şans buldu ve o zamandan bu zamana bu tükenişini erteleyemeyen bir iktidarla karşı karşıyayız. Bütün bunları söylememin nedeni: Şu anda Türkiye'de bir süredir muhalefetin dozu sürekli artırmasını savunan, bir kavgayı önceleyen, her şeye çok sert bir şekilde tavır alınmasını öneren insanlar var, keskin muhaliflik yapılmaya çalışan insanlar var. Bunun çok akıl kârı bir şey olduğunu sanmıyorum. Buradaki söylediğim şu değil: “İktidarın yaptığı iyi şeyler var, onlar da görülmüyor, onları da görmek lâzım” gibi bir şey söylemiyorum. Ama birçok yayında, özellikle hatırlanacaktır, Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde ve son yerel seçimler öncesinde ısrarla altını çizdiğim bir husus var: Sükûnet, sakin olmak. Sakin olan kazanıyor — ki böyle oldu; 31 Mart'ta ve 23 Haziran'da bunu gördük. Sakin olmak, gerektiği zaman suiistimale elverişli birtakım tepkileri gerektiğinde ertelemek ya da yapmamak, hayata geçirmemek de olabilir. Bu nedenle kimse işbirlikçi vs. diye suçlanamaz; ama burada önemli olan bunun arkasında bir stratejik aklın olup olmadığıdır. Bu akıl var mı? Muhalefette bu akıl var mı? Bir ölçüde değişik dönemlerde bunun olabildiğini gördük: Adalet Yürüyüşü ile beraber başlayan CHP çizgisinde bunu gördük, referandum çizgisinde bunu gördük, hatta 31 Mart’ta esas olarak bunu gördük. Çok eleştirdik, ama yeni kurulan partilerde bunun çok ciddi ipuçları var. Dolayısıyla aslında ana hatlarıyla bakıldığı zaman muhalefet için çok elverişli, sükûnetini korumaya da çok elverişli, ama sakinliğini muhafaza ederek aynı zamanda Türkiye'yi yeniden yapılandırabilme iddiasını da taşıyabilecek bir zeminin olduğu kanısındayım. Buradaki sorun, bu sakinliğin bir teslimiyet olarak algılanıp algılanmaması meselesi. Yani siz sakin olmayı bilinçli bir şekilde tercih ederseniz, kazanırsınız; ama sakin olmayı aslında cesaretsizliğinizin kılıfı olarak kullanırsanız, kaybedersiniz. Şu âna kadar yaşananlar –özellikle 1 yıl önceki yerel seçimde yaşananlar– muhalefet aklının aslında pozitif anlamda sakinliği, temkinliliği içselleştirmiş olduğunu gösterdi, benim görüştüm bu. İktidarın hırçınlaşması, hırçınlığını sürdürmesi sonuçta muhalefetin işine yarayacaktır. Kılını kıpırdatmadan demesek bile, iktidarın kendi kendini yok etmesine sadece pasif bir izleyici olarak değil, ama onun yerini gerçekten alabileceğini birtakım dokunuşlarla muhalefet partileri gösterebilirlerse, Türkiye’de yeni bir dönemi başlatabilirler. Aksi takdirde kavga üzerinden yürütülecek olan bir muhalefetin, esas olarak hükümdarın ömrünü uzatacağı kanısındayım — ki beni izleyenler uzun zamandır bunu söylediğimi bilirler. Tekrar söylüyorum: Bu teslim olmak anlamına gelmez, hakkını hukukunu korumamak anlamına gelmez. Örneğin son baroların yaptığı yürüyüş son derece isabetli ve etkili bir yürüyüştü. Bu tür hak savunmalarının sonuna kadar, gazetecilerin mesela meslektaşları ile dayanışması vs. bütün bunların hepsi, aslında bir anlamda benim tarif etmeye çalıştığım sükûnetin göstergeleri. Burada dikkat edin, sokağa çıkan HDP’liler ya da barolar ya da gazeteciler bir kavga filan çıkarmıyorlar; ama devlet onları bir kavgaya çekmek istiyor, onları bir anlamda güvenlik güçleri ile falan üzerlerinde birtakım baskılar kurarak barışçıl yönlerinden uzak tutmaya çalışıyorlar; ama çok şükür ki başaramadılar — ne HDP yürüyüşünde ne baroların yürüyüşünde. Sonuçta devleti yönetenler bu iki olayda da kaybetti ve bu iki olayda da bunu gerçekleştirenler bence ana hatlarıyla kazandılar. Sakin olmak, temkinli olmak, hiçbir şeye ses çıkarmamak anlamına gelmiyor; ama ses çıkartırken bu ses kontrolünün tamamen sizde olması gerekiyor. Aksi takdirde sizin ses ayarlarınızla iktidar oynuyorsa, o zaman kaybetmeye mahkûmsunuz demektir.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
30.07.2020 Tamam, siz devletsiniz, peki biz vatandaşlar neyiz?
28.07.2020 Türkeş, Bahçeli, Ülkücü Hareket ve Atatürk
28.07.2020 DEVA Partisi Genel Sekreteri Sadullah Ergin anlatıyor
27.07.2020 Hani bizde ruhban sınıfı yoktu
27.07.2020 Osman Kavala'ya sahip çık(a)mayan Türkiye burjuvazisinin aleni iticiliği
25.07.2020 CHP’nin seçimi: Seren Selvin Korkmaz, Hatem Ete, Burak Bilgehan Özpek ve Ruşen Çakır tartışıyor.
24.07.2020 Erdoğan’ın en büyük stratejik yanılgısı
24.07.2020 Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (24): Ayasofya'nın muhtemel siyasi sonuçları, İstanbul Sözleşmesi, CHP kurultayından beklenenler
23.07.2020 Erdoğan başkanlık sisteminden pişman mı? Ruşen Çakır ve Murat Yetkin tartışıyor
22.07.2020 Dindar Kürtlerin siyasi tercihleri: Ruşen Çakır, Vahap Coşkun ve Roj Girasun tartışıyor
30.07.2020 Tamam, siz devletsiniz, peki biz vatandaşlar neyiz?
27.05.2020 Turkey: Will Erdoğan hold on to his voter base at all costs? Can he retain it?
12.05.2020 Les guerres post-modernes de la mafia en Turquie
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı