İslam’ın güncellenmesi: Kim, neyi, niçin, nasıl?

09.03.2018 medyascope.tv

9 Mart 2018’de medyascope.tv’de yaptığım değerlendirmeyi yayına Şükran Şençekiçer hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendi başlarına fetva veren bazı kişilere yönelik çıkışı ve o sırada sözünü ettiği “Dinin güncellenmesi” meselesi, İslamiyet’in güncellenmesi meselesi, ilk bakışta “Yine mi siyasî gündemi değiştirmek istiyor?” gibi tepkilerle karşılanmıştı. Ama çok hızlı bir şekilde, bu olayın aslında çok daha ciddi bir olay olduğu ve Erdoğan’ın sözlerinin bir anlamda –bilerek yapmadığı kesin ama– arı kovanına çomak sokmak olduğu anlaşıldı. Her kafadan bir ses çıkıyor, çok farklı görüşler var. O âna kadar Erdoğan’ı kayıtsız şartsız desteklemiş birçok insanın açık ya da dolaylı şikâyetleri, itirazları oldu. Erdoğan bugün de bu konuya kendince açıklık getirdi. Bazı hususları söyledi. Şu sözlerini; “Dinimiz İslam ve kitabımız Kuran-ı Kerim kıyamete kadar caridir. Kıyamete kadar gelecek olan tüm toplumlar karşısında söyleyecek sözü olduğu anlamına gelir” sözlerini kimileri geri adım olarak yorumladı. Ama tam böyle olduğu söylenemez. Çünkü “Değişimi inkâr etmek kafasını kuma gömmektir, deve kuşu politikasıdır” diyor. “Zamanın değişmesiyle ahkâmın da değişeceği inkâr edilemez” diyor. Diyanet İşleri Başkanlığı ile Din İşleri Yüksek Kurulu’nu da göreve çağırıyor. Bunların bu işi üstlenmesi gerektiğini, onun dışındaki aykırı seslere yer verilmemesi gerektiğini söylüyor. “Dinime getirilen bu zafiyete tahammülümüz yok” diyor. Yani bu tür kişilerin yaptıkları açıklamaların İslam dinine zafiyet getirdiği kanısında.
Ve bir çıkış yaptı, bu çıkışı sürdürüyor aslında. Hafif bir frene basma hâli varsa da aslında sürdürüyor. Nitekim hemen bu açıklamanın ardından Diyanet İşleri Başkanı Hakkâri’de çıktı ve o da Din İşleri Yüksek Kurulu’nun bu konulardaki en önemli otorite olduğunu söyledi.
Bir diğer açıklama ilginç bir şekilde Marmara İlâhiyat Fakültesi’nden geldi — “kamuoyuna duyuru” diye. Cumhurbaşkanı’na açık, kayıtsız şartsız destek veriyor ve diyor ki: “Yolu asla ülkemizin özgün dinî eğitim kurumlarından geçmeyen, Selefi anlayıştan beslendikleri anlaşılan ve kendi göreceli fikirlerini tekfirci bir söylemle mutlak hakikat olarak sunmaya çalışan bu kişiler asla bu ülkenin dinî anlayışını temsil edemezler” diyerek pozisyon alıyor İlâhiyat Fakültesi. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ve ilâhiyat fakültelerinin bu tür kişilere karşı çıkması gerektiğini ve çıkacağını söylüyor ve bu anlamda da Cumhurbaşkanı’nın yanında duruyorlar. Cumhurbaşkanı’nın dinin güncellenmesi sözüne yönelik eleştirileri de reddediyorlar. Cumhurbaşkanı’nı anlamadıklarını söylüyorlar.

Reform tartışması
Böylece görüyoruz ki resmî kurumlar Cumhurbaşkanı’nın etrafında “sivil” kişilerden gelen çıkışları, yorumları, fetvaları püskürtmeye çalışıyorlar. Bu aslında çok eski bir tartışma. Türkiye’de de yıllardır yaşanan bir tartışma, İslam dünyasında yaşanan bir tartışma. Değişen zamanla birlikte dini yorumlamak nasıl olacaktır tartışması hep süregelir ve bu tartışmalar bir yerden sonra dönüp dolaşıp İslam’ın reforma ihtiyacı olup olmadığında düğümlenir — Hıristiyanlık’ta olduğu gibi. Ve İslam dünyasında yaşanan sorunların önemli bir kısmını, belki de tümünü İslam’da reform yaşanmamış olmasına bağlayanlar vardır. Buna karşılık da İslamî düşüncenin içerisinde yer alanların büyük bir kısmı, ezici bir çoğunluğu, İslam’da reform olamayacağını ama değişen koşullara göre yorumların değişebileceğini söylerler. Nitekim bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan da kesinlikle kendilerinin reform gibi bir iddiası olmadığının özellikle altını çizdi. Çünkü her türlü güncelleme lafı akla tabii ki önce reform getiriyor. Bu da zaten işin en zor kısmı. Reform olmadan güncelleme, yenilenme nasıl olur meselesi çok eski bir tartışma, bitmek bilmez bir tartışma. Ve İslamcılarla İslamcı olmayan kesimler arasındaki en büyük ayrımlardan birisi. Öte yandan İslamcıların içerisinde de bu tartışmanın değişik şekillerde cereyan ettiğini görüyoruz.

Film tekrar başa sarılıyor
Şimdi buradaki meselede yayın için dile getirdiğim dört tane soru var: Kim güncelleyecek? Neyi güncelleyecek? Niçin bu yola gidecek? Ve nasıl yapacak? Bütün bunların hepsi başlı başına çok hayatî sorular. Tabii burada söylenen — ki Cumhurbaşkanı da bunu söyledi, Diyanet İşleri Başkanı da bunu söyledi, Marmara İlâhiyat’tan yapılan açıklamada bu söylendi. Ne deniyor? Bu ülkenin bir Diyanet İşleri Başkanlığı var. Diyanet İşleri Başkanlığı’nda bir Din İşleri Yüksek Kurulu var. Bir de ilâhiyat fakülteleri var. Aslında her şey var, mekanizmalar var. Bu mekanizmalar varken başka kimseye söz düşmez deniyor.
Bu aslında dünkü yayında da dile getirmeye çalıştığım gibi Türkiye’deki klasik devletin din perspektifi. Yani din tamam, dinin yorumlanması da tamam; ama bunu kim yapacaktır? Bunu devletin görevlendirdiği kişiler yapacaktır. Yani Diyanet İşleri Başkanlığı yapacaktır. Gerekirse ilâhiyat fakülteleri yapacaktır. Onun dışında kimseye söz hakkı yoktur yaklaşımı, ya da onların sözlerini ciddiye almamak gerekir yaklaşımı yıllardır bu ülkede hâkimdi. Ve bu yaklaşıma karşı İslamcı itiraz vardı. Ve bu İslamcı itiraz bir yerden sonra galip geldi, iktidar oldu. Ve şimdi film tekrar baştan aynı şekilde sahneye konulmak isteniyor. Yani ne deniyor? Bu ülkenin bir Diyanet İşleri Başkanlığı var. Diyanet İşleri’nin içerisinde Din İşleri Yüksek Kurulu var. Bir de ayrıca ilâhiyat fakülteleri var deniyor. Yani bu eski bildiğimiz Kemalist din perspektifinden çok da farklı olmayan bir perspektif. Bir kere burada bir süreklilik var.
Niye böyle bir şeye ihtiyaç duyuluyor? Çünkü bir yerden sonra dinin araçsallaştırılması meselesi –ki AKP’nin de ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da bunu yaptığını, geçmişte yaptığını ve halen yaptığını biliyoruz– ama dinin araçsallaştırılması, dinin bu şekilde kullanılması, herkesin bu hakkı kendinde bulması durumunda ortaya çıkan tablodan endişe duyuyorlar. Yani şöyle bir olay oluyor: Dinin üzerine herkes görüş beyan edemez, biz ederiz. Çünkü biz sandıktan çıktık, çünkü bu ülkeyi biz yönetiyoruz, bizim sorumluluklarımız var. Onun dışındakiler yapamaz. Niçin yapamaz? Çünkü yaptıkları zaman dile getirdikleri bazı hususlar –ki birçok üst üste olay yaşandı; kız çocuklarıyla ilgili, yok yoğun bakımla ilgili, yok asansörle ilgili–, özellikle cinselliğin söz konusu olduğu ya da cinselliğin bir şekilde söz konusu olabileceği yerlerde verilen çok abes birtakım fetvalar siyasî iktidarı bile rahatsız eder noktaya geldi — ki burada buna müdahale etme ihtiyacı hissediyorlar. Olayın bir boyutu bu.

Terör ve selefilik boyutu
Bir diğer boyutu aslında Erdoğan’ın konuşmasının, bugün yaptığı konuşmasının bir yerinde karşımıza çıkan El Kaide, DAEŞ, Boko Haram gibi terör örgütleri… Nihayet İslam’ın yanlış yorumlanması ya da İslam’ın farklı yorumlanmasından birtakım terör örgütlerinin de çıkabileceği noktasını telaffuz etmeye başladı Cumhurbaşkanı Erdoğan. Genellikle bu tür olaylara komplocu yaklaşımlar yapılırdı ve bunların İslam içerisinden türemiş olma ihtimali ya da İslam’ın belli bir yorumundan türemiş olma ihtimali göz ardı edilirdi. Bununla artık yeni yeni yüzleşiliyor.
Nitekim Marmara İlâhiyat’ın açıklamasında da, demin okuduğum gibi, “Selefi anlayıştan beslendikleri anlaşılan” diyor. Selefilik derken, tabii bugün daha çok popüler olan Selefi cihadcılığa gönderme yapılıyor. Ama burada bir parantez açmak lazım. İlginç bir şekilde Marmara İlâhiyat Türkiye’de Selefi düşüncenin tarihsel olarak en güçlü olduğu yerlerden biriydi benim bildiğim kadarıyla. Tabii oradaki, o dönemdeki Selefi düşünceyle bugün El Kaide’nin ya da IŞİD’in yeni-Selefiliği aynı değil; ama sonuçta Selefiliğin esas Türkiye’de entelektüel olarak güçlü olduğu yerlerden birisi Marmara İlâhiyat’tı. Dolayısıyla Selefiliği “Türkiye’nin özgün kurumlarından çıkmamış bir yapı” olarak tarif etmek çok inandırıcı değil. Türkiye’de özellikle bazı ilâhiyat fakültelerinde değişik dozlarda Selefi anlayışın ciddi bir şekilde tartışıldığını, savunulduğunu biliyoruz. Yani bunun bir diğer hususu, birtakım terör örgütlerinin İslam yorumlarının önüne geçmek olarak da karşımıza çıkıyor.

Diyanet yorum tekeli olabilir mi?
Peki kim yapacak bunu? Cevap çok basit: Diyanet İşleri Başkanlığı ve Din İşleri Yüksek Kurulu deniyor. Dolayısıyla müftüler, imamlar vs.. Bu çok gerçekçi bir şey değil. Bakın, Diyanet İşleri Başkanı’nın adını şu anda –yakın bir dönemde geldi ama– çok az insan biliyor. Bu kadar ilgili birisi olmama rağmen ben bile her seferinde bir Google’a bakma ihtiyacı hissediyorum. Umarım bundan sonra Başkan’ın adının Prof. Ali Erbaş olduğunu hatırlarım. Din İşleri Yüksek Kurulu’nun nasıl bir kurul olduğu, neler yaptığı konusunda da kamuoyunun çok fazla bir bilgisi yok. Diyanet denince akla gelen daha çok cuma günleri verilen vaazlar. Onun dışında Diyanet’in fetvalarının çok fazla bir yaygınlığı ve benimsenirliği yok.
Diyanet zaten öteden beri hep var ama yok bir kurum olmak, yani olayı sadece kontrol altında tutmak gibi bir fonksiyon üstlenmişti. Ama anlaşılan önümüzdeki dönemde Diyanet’i daha fazla konuşan, daha fazla aleni fetva veren bir kurum hâline getirmek isteyecekler. Ama bu da hiç kolay bir şey olmayacak. Çünkü hâlâ birçok konuda Diyanet’in verdiği, yahut Din İşleri Yüksek Kurulu’nun verdiği fetvaların da kamuoyunun önemli bir kısmında rahatsızlık yaratabildiğini çok ciddi bir şekilde biliyoruz.
Bunu geliştirseler bile, olaya el atsalar bile, yani dinin yorumlanması tekelinin devletin baskı yöntemlerini de devreye sokarak Diyanet’in eline verilmek istenmesi bile bence hiçbir şeyi çözmeyecektir. Böyle bir tekeli elde etmesi bence mümkün olmayacaktır. Görünüşte bu olacaktır; ama alttan alta bu yasaklanan, yasaklanmak istenen kişiler popülaritelerini bir şekilde belki de yer yer daha cazip olarak, daha cazip bir şekilde sürdüreceklerdir. Bir de tabii şöyle bir husus var, çok açık: Bugün Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ya da Din İşleri Yüksek Kurulu’nun herhangi bir konuda verdiği fetvanın doğru olduğunun garantisi nedir? Çok net bir şekilde herhangi bir Müslüman, herhangi bir şahıs kalkıp bunun pekâlâ uygulanması yanlış olan bir fetva olduğunu da söyleyebilir. İş orada da kolay kolay sonuçlanacağa benzemiyor. Dolayısıyla “Nasıl?” sorusu başlı başına bir sorun. Siz Din İşleri Yüksek Kurulu’ndan fetvalar üretebilirsiniz. Sürekli bunları medya üzerinden vs. kamuoyuna anlatabilirsiniz. Ama bunların kamuoyu tarafından, ilgili insanlar tarafından, bu meseleleri önemseyen insanlar tarafından kabulünün garanti olduğunu kesinlikle söylemek mümkün olmayacak. Tabii ki Türkiye’e dindar kesimde çok güçlü bir devletçilik, devlete bağlılık, devlete itaat var ve bu anlamda önemli bir kesimi buna itibar edecektir; ama bunu böyle bir garanti olarak görmenin çok fazla inandırıcı olacağını sanmıyorum.

Dinde de çoğulluğa izin yok
Ama bu bize şunu gösterecek, çok net bir şekilde gösteriyor daha doğrusu: Din konusu çok karışık bir konu, İslamiyet konusu…, günümüzde İslam nasıl yorumlanmalı? Mesela bugün CHP yöneticisi kalktı Tayyip Erdoğan’a karşı olarak “Âyetlere dokunulamaz” dedi, ne alâkası varsa. Tartışmayı, olayı ya hiç anlamamış ya da yanlış anlamış, öyle söyleyelim. Garip bir çıkış yaptı, işin ilginci garip bir çıkış yaptı. Neden yapıyorsa, sırf muhalif olmak için mi yaptı? tam da anlayamadım? Ama şunu görüyoruz ki bu din işi çok alengirli bir iş, çok karışık bir iş.
Aslında devletin toplumda çok da fazla izin vermek istemediği, AKP iktidarının özellikle son dönemde izin vermek istemediği çoğulluğun din alanında adı konmamış bir şekilde var olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla devletin bu çoğulluğu da yok etmeye çalışması ve tekilleştirmeye çalışması bence beyhude olacaktır. Beyhude olması bence kesin. Ama bunu yapmaya çalışırken de özellikle AKP ve Erdoğan aslında bir anlamda bindiği dalı kesiyor olacak. Çok ilginç bir durumla karşı karşıyayız. Böyle garip bir hal var.
Bu olaylara, yani bu tür Nurettin Yıldız vb. kişilerin çıkışlarına müdahale etmese bir dert, etse bir başka dert. Bunun orta bir yolu kolay kolay yok. Şu âna kadar aslında genellikle bu konuya girmemeyi tercih ediyordu siyasî iktidar. Yokmuş gibi davranıyordu ve genellikle o kişileri gözeten bir duruşu var gibiydi. Ama şunu görüyoruz ki artık önce Bahçeli’nin açıklaması –ki iktidarın ortağı artık kendisi–, ardından Erdoğan’ın açıklamasıyla beraber bu tür kişilerin seslerinin kesilmesi yolunda resmî bir irade var. Ama dediğim gibi bu ne kolay olacak ne de sonuç alıcı olacak. Çünkü hiçbir idarenin, dünyanın hiçbir yerinde yapamadığı bir şey bu. Ne kadar baskıcı olursa olsun, ne kadar bu konuya yatırım yapılırsa yapılsın tek tip bir İslam anlayışını, İslam toplumlarında, çoğunluğu Müslüman olan ülkelerde hayata geçirmek mümkün değil. Kaldı ki Türkiye gibi bütün vatandaşlarının Sünni olmadığı ülkelerde ve de Müslüman olmadığı, öncelikle Alevilik, sonra gayri Müslimlik ve dine inanmayanları da kattığımız zaman, devletin enerjisini esas olarak Sünni İslam’ın nasıl yorumlanması gerektiği üzerine harcamasının da yaratacağı ayrı bir durum var.

Diyanet özerk bile olmadan…
Sonuç olarak, toparlayacak olursak, burada tabii ki Erdoğan’ın sesi daha güçlü çıkacak. Tabii ki Erdoğan’a destek verenlerin önü daha fazla açılacak. Ama bu aykırı seslerin, onu rahatsız eden seslerin hiç çıkmayacağı ya da etkisinin tamamen silineceği anlamına gelmeyecek. Bu kavgadan da sonuç olarak İslamî kesimin yararlanacağını sanmıyorum. Sonuç olarak kim üstün gelirse gelsin, bu aslında, kendi içlerinde bulundukları açmazın, çıkmazın göstergesi. Çok çetrefil bir sorunla karşı karşıya olduklarını nihayet kabul etmeye başlamaları. Kabul ediyor olmaları bu sorunu çözebilecekleri anlamına gelmiyor. Çözmek için çaba harcadıklarını, harcayacaklarını görüyoruz.
Ama tekrar söylüyorum bu çabadan, hele bu Diyanet İşleri Başkanlığı, Din İşleri Yüksek Kurulu ve bu ilâhiyat fakülteleriyle buradan etkili sonuçlar çıkacağını beklemek bence hiç gerçekçi bir şey değil. Siz bütün üniversiteleri ve Diyanet gibi kurumları düşük profilli yapmaya çalışıyorsunuz. Onların kendi ayakları üzerinde duran, en azından özerkliği olan yapılar olmasını istemiyorsunuz. Ondan sonra bu kişilere, bu kurumlara yüz yılların çözülememiş meselesini çözmelerini dayatıyorsunuz. Bu akıl kârı bir iş değil.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
18.06.2018 Tansu Çiller, Reis’in krizine çözüm olabilir mi?
15.06.2018 Demirtaş ile özel söyleşi: “Diyarbakır halkı politiktir, kendisine doğru bir adım atana o da bir adım atar”
14.06.2018 Erdoğan’ın büyük çaresizliği
14.06.2018 HDP barajı geçebilecek mi?
13.06.2018 Transatlantik: ABD’den bakıldığında 24 Haziran seçimleri, G-7 Zirvesi & ABD-Kuzey Kore zirvesi
12.06.2018 Türklerin kaygıları, Kürtlerin haysiyeti
11.06.2018 Erdoğan’ın stratejisi: El artırarak kaçış
09.06.2018 Erdem Gül, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçim stratejisini yorumladı
07.06.2018 Muhalifin muhalife propagandası
07.06.2018 İlhan Kesici ile söyleşi: Seçim arifesinde ekonomik gerçekler
18.06.2018 Tansu Çiller, Reis’in krizine çözüm olabilir mi?
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
29.08.2015 Interview with the Director of Religious Affairs Mehmet Görmez on Salafism, ISIS and Turkey (full text)
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı