İrfan Değirmenci anlattı

02.03.2017 medyascope.tv

2 Mart 2017’de medyascope.tv’de İrfan Değirmenci ile yaptığımız söyleşiyi yayına Tania Taşçıoğlu hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Genç bir meslektaşımla, –benden 15 yaş küçük kendisi, 40 yaşında– İrfan Değirmenci ile beraberiz. İrfan, uzatmaya gerek yok, geçmişe çok bakmayalım. Bir kitap var: “Bir Uyuyup Uyanalım”. Kitap taze çıktı fırından. Ama sen de yeni atıldın. Hatta bir tweet gördüm, “Bu adam daha yeni atıldı, bu kitabı ne zaman yazdı?” diyor.
O kadar çok tweet gördüm ki son on beş gün içinde. Öyle çok şey konuştular ki. Az evvel gelirken dedim ki: “Saat 17.00’de kaçırmayın, Ruşen Çakır soracak ben yanıtlayacağım.” Hemen tweet atmışlar, “Ruşen Çakır da Mor Çakır Sığınma evine döndü, medyada şiddet görenler hemen ona sığınıyor” diye.

Evet, ben de görmüş olduğum için…
Ne güzel ki sığınacak bir limanımız var. O kadar onurlu bir yayıncılık yapılıyor ki burada şu anda, gözlerim dolu dolu izliyorum.

Şimdi bizi boşver, seni konuşalım. 
Hah, benim kitabı konuşalım. Bu arada, teşekkür ederim. Sürekli geçmişi merak edenler, son on beş günde yaşadıklarımızı merak edip soru soranlar oldu. Ama hiç geleceğe dair doğru dürüst bir şey soran olmamıştı. Oradan başladığınız için teşekkür ederim.

Bu arada, izleyicilere söyleyelim. Arkadaşlar soruları bana iletecekler. Biz de elverdiği ölçüde İrfan’a yönelteceğiz. Mümkün olduğu kadar geleceğe yönelik sorular olsun diyelim. Çünkü geçmişe çok kapılmayalım. Yani, bir şeyden çekindiğimizden değil. 
Şahanesiniz. Ama insan başına gelenleri durup düşündükçe, o girdaptan çıkamıyor, daha da derine iniyor. “Yahu, bana hakikaten haksızlık yapıldı” diye bu sefer oturup kendine acımaya başlıyorsun. Hayır efendim, daha umutlu olacağız, daha güzel olacak yarınlar. Yarınlara daha kalıcı bir şeyler bırakmak istedim. Hayat bu, ne olacağı belli olmaz. İşte 40 yaşına gelmişiz bile. Televizyon dediğimiz şey de sabun köpüğü. Suyun üstüne yazılan yazı. Biri bugün bir tweet atmış, “Yaa, bak gördün mü? Üç gün televizyona çıkmayınca nasıl güzel unutuldun, oh olsun!” diye yazmış.

Unutuldun mu hakikaten?
E unutulalım, ne olacak? Televizyon dediğin böyle bir şey. Belki de unutuldum. Unutulmak daha güzeldir belki de. Ama ben bir kitap yazdım, unutulmasın, geride kalsın diye. Kendimi de yazmadım. Bu ülkede mağdur olmuş ama yanında kimseyi bulamamış ve halen mağdur edilmekte olan insanların öyküsünü yazdım. Televizyona taşımaya çalıştığım karakterleri bir kitap haline getirdim. Bir kurgudur elbette. 6 aylık bir süreçte, yedi kişi ve bir köpeğin başına gelenler. Tıpkı “Yedi Uyurlar” gibi aslına bakarsanız. Vakti zamanında, yaşadıkları çağda gördükleri zulümden çıkış yolunu bir mağaraya girip uyumakta bulan “Yedi Uyurlar ve Köpekleri” gibi, benim de yedi karakterim ve köpekleri Kıtmirsu var. Bir çözüm yolu buluyorlar. Onu kitabı okuyanlar öğrenecek.

Peki, kitaba ilgi tahmin ederim çok fazla. Anladığım kadarıyla, imza günleri filan…
Dün ODTÜ’deydik. ODTÜ’ye bir borcum vardı benim. Çok destek oldu gençler. Her daim, ben de onların sesini televizyonda çalışırken duyurmaya çalışmıştım; birincisi o. Bir de, karakterlerimden birinin yolu ODTÜ’den geçiyor, hem de 68, 69 ve 70’de. Önce gidip ODTÜ’lülere anlatmak istedim kitabı. ODTÜ’ye “Ya 500 puanla giriliyor, ya 5000 korumayla” dediler. Dün öğrenciler bir organizasyon düzenlemişlerdi, beni arabayla aldılar Esenboğa’dan, sağolsunlar. Yanımda da editörümüz Ertuğrul Albayrak. Yol arkadaşım, benimle birlikte kapının önüne konulan Ertuğrul da geldi. Kapıda güvenlikçi bizi durdurdu, “Nereye geldiniz? Bir arabadan inin” dedi. İndik. “Ben İrfan Değirmenci, belki tanırsınız, öğrenciler çağırmış o yüzden geldik” dedim. “Bir kimlik alayım, isim ne dediniz” diye sordu. “İrfan Değirmenci”. “Bir bekleyin siz burada” dedi. ODTÜ’ye zor giriliyormuş hakikaten. Sonradan öğrenciler devreye girdiler. “Yahu, tanımıyor musunuz? Bu adam bizim misafirimiz” diye. İzinlerini de almışlar zaten. Hatta bir de stand kurmuşlar. 150 kişiye kitap imzaladım. 3000’den fazla öğrenci de, üç farklı salonda benim konuşmamı dinlediler. Çok da güzel sorular sordular. İçlerinden bir tanesi, mühendis bir çocuk. NASA’da çalışacak kadar, hani, delilikle dâhilik arasında gidip gelen pırıl pırıl bir genç. Dedi ki: “Hayattan hiç umudum yok”.
1000 kişinin önünde konuşma yapıyor. Bana soru sordu: “Ben daha fazla yaşamak isteyip istemediğimi bilmiyorum. Bir çıkış yolu da bulamıyorum, bana ne tavsiye edersiniz?” O an çok zor bir şeyle karşı karşıya olduğumu fark ettim o sahnenin üstünde. Bu güzel insanların devam edebilmesi için bir umut ışığına ihtiyaçları var. Ve o umut ışığı için de, birileri kendini feda edecekse, etmesi gerekiyor. Yetti, Ruşen Çakır. Yedi yıl anaakım medyada, “Günaydın, gününüz aydın olsun” diyen insan olmak yetti. Direndim.
Bir de, BirGün gazetesinden bir köşe yazarı demiş ki, sağolsun, “İrfan acaba orada kalarak direnmeye devam mı etmeliydi?” Bu, benim direnmiş halim. Ben Gezi’den bu yana her sabah, aynı riski, o gün kapının önüne konulma riskini göze alarak, ama onurlu durarak, doğru bildiklerimden vazgeçmeyerek ve mağdur olan insanların öykülerini ekrana taşıyarak, dört yıldır çok zor bir yayıncılık yaptım.

Burada sözünü keseyim. Ben 31 yıldır bu işi yapıyorum. 
Ya, yanında böyle konuşuyorum kusura bakma…

Yok yok. Sana pas atmak için söylüyorum. Hayatımda bir kere atıldım. En son Habertürk’te. Habertürk’ten atılmak… Çok hareket edince mikrofonun ses yapıyormuş. 
Aaa mikrofon hışırdıyor. Bende biraz hiperaktivite var, kusura bakmayın. Gel-git akıllı. Şöyle durmaya çalışayım, spiker gibi.

Şimdi şunu söylüyordum. Hayatta bir kez atıldım, en son Habertürk’te. Habertürk’ten atılmak da, galiba meslek hayatımın en iyi anlarından birisi oldu. Eğer atılmasaydım, hâlâ orada debelenirken bütün bunlar olmazdı. Seni burada konuk edemezdik. Yani, her işte bir hayır var. Peki, şunu soracağım. Mesela ODTÜ’ye gidiyorsun. Sorulara gelmeden önce insanlara ne diyorsun? “Ben İrfan Değirmenci, geldim.” Ne diyorsun?
“Merhaba, beni hatırlıyorsunuz değil mi?” diyorum önce. Çünkü bir emin olmak istiyorum. “Sizin zor zamanlarınızda, şiddetle karşı karşıya olduğunuz anlarda, elimden geldiğince yardımcı olmaya, görevimi yapmaya ve sizin sesinizi geniş kitlelere aktarmaya gayret etmiştim. Son başıma gelenleri de gördünüz. Bundan sonra daha çok zamanımız olacak. Sizlerle daha çok birlikte olacağız, yan yana yürüyeceğiz. Ülke bizim ülkemiz. Gelecek, bizim sayemizde inşa edilecek bu ülkede. En az sizin kadar gencim daha. O yüzden daha yapacak çok şeyimiz var. Bir yere gitmeye de niyetimiz yok.”

“Gelecek” dedin. Oradan, buradan çağırdılar. Mesela, Uğur Dündar Halk Tv’ye çağırdı. Merdan Yanardağ, yanılmıyorsam, onların yeni kanalı TELE 1’e çağırdı. Böyle bir projen var mı? Üç kişisiniz bildiğim kadarıyla. Mümkün olduğu kadar da beraber hareket etmeye çalışıyorsunuz.
Üç kişiyiz kapının önüne konulan. İçimizden birine, Buluş’a işsizlik maaşı bağlatabildik. SGK’ya sorduk, bana bağlanamıyormuş. Çünkü benimki tazminatsız işten kovulma, yüz kızartıcı sebep filan… Nedir ben anlamadım. Tweet atmıştım sadece. Neyse o maddeden tazminatsız gönderdikleri için bana bağlanamıyormuş. Ertuğrul için sorduk, onda da farklı pürüzler çıktı. Biz üç yol arkadaşı, burada olmaz başka yerde, başka kulvarda, başka sektörde. Önemli olan, insanın zor ânında, yanında destek olacak, güvendiği birilerini bulabilmesi. Çok şükür, ben şanslıyım, yanımda öyle pırıl pırıl iki arkadaşım var. Birlikte devam edeceğiz.
Bana bir tweet atmış biri, “Abi haklısın, iyi güzel de, çok mu konuştun acaba? Biz senden biraz sıkılır gibi olduk” demiş. E napayım canım kardeşim, konuşmayayım, yazmayayım. “Niye kitap yazdın, reklam peşinde misin?”
Yahu reklam peşinde olsam, kitabın reklamını yapacak olsam, her sabah yayında kalırım, her şeye rağmen. “Günaydın, haberlere geçeceğiz ama benim kitabı aldınız mı?” diye Kanal D ekranında gösterir, reklam yaparım. Bundan güzel reklam mı var? Neyin reklamının peşinde olacağım? Ben bir yılda yazmışım bu kitabı. Denk geldi, kapının önüne konuldum, biraz da hızlandırdık son okumalarını. Hadi dedik, piyasaya sürelim de, bari aybaşında fatura öderiz belki, korsana düşmezse. Neyse. Herkes her şeyi konuşuyor. Ben yazmasam, konuşmasam, kendimi bir şekilde var etmesem, düşüncelerimi ifade etmesem, neye yararım ki? “Sosyal Ölü”ye dönüşürüm.

İrfan, orada soru şu; Birçok meslektaşımızın, gazetecilik yapmak isteyen insanların, zemine baktığımızda, bir de maddi imkânlar konusu, nerede, nasıl sorusu var. Birçok insan bundan muzdarip oluyor. Sen o konuda daha yenisin belki ama…
Ruşen Çakır, ben bir kez kovuldum hayatımda, o da 15 gün önce. Daha öncesinde hep transfer olageldim hayatım boyunca. Ben Ankara’da Ostim TV’de başlamıştım, Sanayi’de. Daha öğrenciydim. Yeşil sermaye diyorlardı, sanayicinin televizyonu.
(Ne olur ne olmaz diye bana yedek mikrofon mu getirdi arkadaşlar? Çünkü ben çok hışırdıyorum. İkisini birden takarsam sesim… Şunu da tutayım…)
28 Şubat süreci bu bahsettiğim süreç. Ben 19 yaşındaydım daha. 90’ların sonu.
Ne yapalım sevgili sesçi arkadaşım?

Dilan.
(Bunu değiştirelim, tamam. Bu arada, Ruşen Çakır ekranda. Mikrofon değişirken Ruşen Çakır’ı izliyorsunuz efendim. Mikrofonum değişti galiba, daha iyi durumdayız. Devam ediyoruz. )
Hah, onu diyordum. 28 Şubat’ta, ben iftar programı sunuyordum Ostim TV’de. 19 yaşındaydım. Yanımda da Şehrazat Yastıman, tesettürlü arkadaşım. 3 saat canlı yayın yapıyorduk. Tesettürlü bir insanın ekrana çıkması, 1 dakika bile görünmesi problemken, ben 3 saat onunla birlikte Ramazan’da iftar programı yapıyordum. İzmir’de yaşıyor sanıyorum, izini kaybettim. Buradan da ona bir selam göndereyim. Sonra dedim ki: “Bu işler bir yere varmayacak, ben vazgeçtim, okula gideyim adamakıllı.” Sınavlarda problem yaşamaya başlamıştım. Okula ilk gittiğim hafta hocamızı öldürdüler. Rahmetli Ahmet Taner Kışlalı. Ali Kırca geldi. Okulda “Siyaset Meydanı”nı düzenledi. Ben de söz aldım, konuştum.

Evet, onu biliyorum. O video var.
Söz aldım, konuştum. ATV Ankara bürosunda Baki Şehirlioğlu’nun, İstanbul’da Ayşenur Arslan’ın dikkatini çekmiş. “O kıvırcık saçlı çocuk gelsin, bizde staj yapsın” demişler. Ben Ankara ATV bürosunun kapısından girdim. Giriş o giriş. Ali Kırca ekibiyle beraber, Cem Uzan’ın Star TV’sine transfer olduk. Ayşenur Abla’ya, “Abla, ben de geliyor muyum?” dedim. “Aa, seni unutmuşuz kuzucuğum, sen de geliyorsun tabii” dedi. Biz Star TV’ye gittik. İlk iş değişikliği tecrübem. Bir masam oldu, hoşuma gitti. Sonra, Cem Uzan’ın başına gelenleri biliyorsunuz. Ben daha devam ediyorum orada. Star TV çalışanları açlık grevi başlatmışlardı. Baki Bey beni aradı, CNNTürk’teydi o zaman. “Yavrum, sen ne yapıyorsun orada? Gel CNNTürk’e.” Ben orada başladım. Mehmet Ali Birand’la tanıştım, rahmetli.
Ben sürekli Mehmet Ali Birand’ı, Ayşenur Arslan’ı arayıp, “Ankara’da benim sokak röportajı yapmadığım kimse kalmadı. Sokak sokak biliyorum, 10 yıl oldu. Beni ne zaman İstanbul’a çağıracaksınız?” deyip duruyordum. Bir de kıskandım. Fatih Portakal İzmir’den bir yayın yaptı. Bir milli maç vardı. Ayşenur Abla’nın çok hoşuna gitmiş yayın. Fatih, ertesi hafta İstanbul’da göreve başladı, ben hâlâ Ankara’dayım. İlla “İstanbul’a çağırın, İstanbul’a çağırın”. “Eh, zamanı gelir” diyorlardı.
Rupert Murdoch TGRT’yi satın aldı. Nasıl oldu o süreç, bilmiyorum. Adını FOX TV’ye çevirmeye karar verdiler. Beni Amerikalılar aradı. Daha doğrusu, Amerikalılarla birlikte çalışan Doğan Şentürk aradı. Dedi ki: “Bizimle çalışır mısın?” A, bulunmaz fırsat. “Nerede?” diye sordum. “İstanbul’da düşünüyoruz” dedi. “Geliyorum” dedim ve valizimi topladım. 30 yaşındaydım. Trene bindim, severim tren yolculuğunu. Haydarpaşa’da indim; o zaman daha yanmamıştı. “Seni yenmeye geldim İstanbul” diye FOX TV’de işe başladım.
Altı ay muhabirlik yapmaya çalıştım İstanbul’da, yapamadım. Yer bilmem, yön bilmem. Bir habere gidiyorum, haber merkezine dönene kadar akşam oluyor zaten. Dediler ki: “Olmayacak, İrfan muhabirlik yapamayacak, sabah haberlerini sunsun”. Sabah haberi sunmaya başladım. Adı: “FOX’ta Bugün”, FOX Today. Amerikalılar öyle istemiş. Yarım saat bir “Morning Show” istiyorlar.
İrfan geldi. “FOX Çalar Saat olsun adı, daha bizden” dedim. “Yarım saat olmaz, bir saat.” “Yook. Biz Türkiye’de eğlence kanalıyız, haber kanalı değiliz. Yarım saat sabah haberi yeter.” İyi, peki, ona da eyvallah. Baktılar, yarım saat, “Bez Bebek” kadar izleniyor. O zaman “Bez Bebek” dizisi vardı FOX TV’de bir tek.
Bir saate uzatalım dediler. “Benim İletişim Fakültesi mezunu güvendiğim editör arkadaşım var, Ertuğrul Albayrak. Onunla çalışırım o zaman” dedim. Kapris yapıyorum. “İyi, getir” dediler. O geldi. Biz gece gidiyorduk işe. Hep öyle yaptık on yıl boyunca. Geceden yeni haberler hazırlıyorduk.

Senin geçmişin çok heyecanlı olduğu için geçmişten sorayım. Zaten kitabın adına da “Bir Uyuyup Uyanalım” demişsin. Siz kaçta mesai yapıyordunuz?
Bizim hep uyku, uyanmak ve uyanamamakla ilgili bir problemimiz oldu. Gece 01.00’de gidiyorduk. Buluş –az evvel tanıştınız– bizden de önce gidiyordu. “Abi, ben gideyim de önden bir ajanslara bakayım, hazır olayım en azından” diye.
O, akşam 22.00’de haber merkezinde oluyordu. Gece 22.00’den sabah 10.00’a kadar çalışıyordu.
Biz de gece 01.00’den –bazen ben gecikiyordum, 02.00’de gidiyordum– sabah 10.00’a kadar çalışıyorduk. Bizim mesai böyleydi. Gündüz de uyuyorduk. Hepimizin evinde perdeler siyahtır mesela, ışık girmesin de uyuyabilelim diye.

Peki, şimdi yeni hayata uyum sağlamak mümkün olabiliyor mu?
Hiç fark edemedim ki. Ben 15 gündür telefonlarla uyanıyorum evde. Bir tane telefon numaram var zaten. CHP Genel Merkezi’ne filan astılar galiba benim numaramı. Sağolsunlar, bütün ilçe teşkilatları, gençlik kolları, telefon numaramı onlardan aldıklarını söyleyen Atatürkçü Düşünce dernekleri, hukukçular, Çağdaş Hukukçular, barolar… Ben bir kısmına yanıt vermeye çalışıyorum. Yalan söylemedim hiçbir zaman size, telefonumu çoğu zaman sessize alıyorum, başka yere bırakıyorum. O yüzdendir. Ama sonra görürsem, dönüyorum. Mesaj atarsanız dönerim.

Peki, insanlar “Geçmiş olsun, yanındayız” dışında bir şeyler söylüyorlar mı?
Çok komik. Bir siyasetçi “Umudumuz oldunuz” dedi. Şöyle bir döndüm, “Bir yanlışlık var, sizin umut olmanız gerekiyor bize. Biz seçmeniz, sıradan vatandaşlarız, çalışan insanlarız. Siyaset kurumu bize umut olsaydı, zaten ben kapının önünde olmazdım bugün. Siyaset kurumu umut olamadığı için biz bu durumdayız. Ama çok teşekkür ederim yine de” dedim. İşte, “Geçmiş olsun”lar var, “Anneye babaya selamlar” var, “Yapabileceğimiz bir şey var mı?”lar var.
Twitter üzerinden gelen iş teklifleri var.
Bir de, Metin Feyzioğlu, “Biz WebTV kuruyoruz, ona yardımcı olur musunuz?” dedi. “Bakalım, kısmet, şu an çalışmayı düşünmüyorum” dedim. Rahmetli Mehmet Ali Birand, “Evladım, sen gel bize çalış yine” diye beni aramıştı FOX TV’de. Aradan üç yıl geçmişti. “Nasıl olacak?” dedim. “Sen merak etme, sen kuşsun, safsın, bu işleri ben bilirim. Paranı bile ben konuşacağım senin” dedi. Gitmiş, o zamanki yöneticilerle konuşmuş. Paramı bile konuşmuş sağolsun. Biz ortalamanın üzerinde bir maaşla, ama transfer parası almadan KANAL D’ye transfer olduk. Sonra, ben o ortalamanın üzerindeki maaşımla, çok şükür, iyi ki bir ev taksitine girmişim, peyderpey onu ödüyordum. Bir ev var çok şükür. Benden çok daha zor durumda olanlar var.

Bekâr mısın?
Bekârım. Gece çalışıp gündüz uyuyan adam. Benim bir sosyal hayatım yok, bir şeyim yok. “En son Boğaz’ı ne zaman gördün?” diye sorsan, inan hatırlamıyorum. Öyle, gezen eden bir adam değilim. Ev de Bağcılar’a yakın. Şirkete yakın diye oradan almıştım. Yani, açıkta değilim sevgili izleyenler. Sokakta değilim çok şükür. Başımı sokacak bir yerim var, gerisi de Allah’a kalmış. Rızkımı veren Hüdâ’dır dedik.

Peki, geleceğe dönelim. Gazeteciliğin üzerine çok misyon yüklüyorlar, senin de başına geliyor. “Umudumuz” diyorlar vs. Gazeteci kalmak, var kalmak… Ne düşünüyorsunuz, nasıl yapacaksınız? Bu anlamda umudunuz var mı? Birileri size umut aksettiriyor da, sizin umudunuz var mı?
Siz meslek büyüklerimiz bir yol açtı. Şu an kendimi nerede hissediyorum biliyor musunuz? Sanki facebook icat edilmek üzere, Zuckerberg o şeye girmiş, “Bir şey var, facebook diye bir şey var, biliyor musunuz?” diyor. Orada hissediyorum kendimi burada. Çünkü geleceğin yayını, bu.

Bugünün aslında. Geleceğin değil, bugünün.
Patronsuz medya. Gazetecilerin medyası. Siz çok güzel yapıyorsunuz. Ünsal Ünlü çok güzel yapıyor. Yavuz Oğhan çok güzel yapıyor bunu. Yavuz Oğhan, benim Ankara’daki ilk haber müdürümdür, CNNTürk büroda. Daha önce Star TV’de, ondan da önce ATV’de. Benden on yaş daha büyüktür Yavuz Oğhan, hatta, belki 5-6.

O kadar var mı? Benden küçük. Seninle benim aramızda herhalde.
Hâlâ müdür derim. O da bu internet yayıncılığı üzerine kafa yoranlardan. Sağolun, sizler yol açacaksınız ki, bizler gidelim o yoldan.

Açtık, daha ne açalım? Hadi yürüyün.
Açtınız da, ben biraz bakayım.

Peki, şöyle bir şey var. Sen belli bir süredir hep bir tür yaptın, sabah yayıncılığı vs. Ama olay sadece bundan ibaret değil. Bir de, insanın kendisini sınırlamaması da lâzım. Belki de önünün açılması anlamında da hayırlı olmuştur. Neler düşünüyorsunuz aranızda 3 kişi konuştuğunuzda? Bu sır olmayan kısmında neler var?
Bir yangın merdiveni vardı, biz geceleri hep orada haber toplantısı yapıyorduk biraz hava alalım diye. Biz, o 3 kişi, geceler boyunca, “Neyi yapabiliyoruz, neyi yapamıyoruz”u düşündük, konuştuk. İyi yapabildiğimiz şeyler vardı, yapamadıklarımız vardı. Yapamadıklarımız, mesela “kurum-içi iletişim” diyorlar ya adına, yani Ana Haber’e geçmek için “kulis yapmak” oluyor bunun Türkçesi. Ya da farklı bir bülten saatine geçmek için “kulis yapmak”. Yok. Bizim sıfır. “Kurum-içi iletişim” yok. Kendi aramızda iletişimimiz çok sağlam ama. “Kulis yap, arkanda bir güç odağı olsun!” Yok, arkada bir güç odağı yok. Bir anne var, Allah başımızdan eksik etmesin. Bir babam var, SGK emeklisi. Sağolsunlar, arkamda kapı gibi duruyorlar. “Hadi Ankara’ya gel” diye arayıp duruyor beni annem de. “Var burada, pişiririz, kendi kendimize yeteriz, başını da daha fazla belaya sokma, OHAL var, her gittiğin yerde konuşma” diye… Anne işte.
Bugün de internetten bulmuşlar. 10 yıl boyunca her sabah oturup izlediler beni televizyondan. İlk kez televizyona çıkıyormuşum gibi. Şimdi de, çıkabildiğim internet mecralarını takip etmeye başladılar. Onlar da benimle birlikte değişiyorlar işte o şekilde. Siz ne soruyorsunuz, ben ne anlatıyorum? Hızlı gidiyor kafa hep.

Aranızda konuştuğunuzda geleceğe yönelik ne tür planlar yapıyorsunuz?
Haa, ne tür planlar… Yapamıyoruz ki, o yüzden böyle uçuş uçuş.

Ama bir yerden sonra artık… Şöyle bir şey oluyor. Bir, size atfedilen var. Bir de kendi hayatınız var, ayaklarınızın üzerinde durmanız gerekiyor. Çünkü çok insan gördük bu meslekte, şu ya da bu şekilde işinden olan insanların var kalabilmesi, meslekte kalabilmesi zor olabiliyor. İşi baştan sıkı tutmakta yarar var.
Çıtayı öyle yukarı koydum ki; “Ne olacaksın büyüyünce?” diyorlar, yeterince büyümemişim gibi. Çıtayı çok yukarı koydum, çok büyük konuşuyorum belki ama “Yaşar Kemal’e layık olmak istiyorum” diyorum. Çukurova’da röportaj yaparak başlamış, hep ezilenlerin yanında olmuş. Ömrünün sonunda soruyorlar “Ne yapmak isterdin?” diye. “Daha güzel yazmak isterdim” yanıtını vermiş bir koca Yaşar Kemal var önümüzde. İlk romanını yazmış naçizane bir gazeteci olarak bunu deneyeceğim, benim aklımda o var. Yazabiliyorum. Kafamda kırk tilki dolaşıyor, kırkının da kuyruğu birbirine değiyor, bazen de değmiyor. Otursam, sakince yazsam, acaba alan, okuyan olur mu? Ben o şekilde hayatıma devam edebilir miyim? Bu, benim şu anda en ciddi düşüncem. Onun dışında, televizyon. Bir görelim bakalım Türkiye nereye gidiyor? Türkiye’de televizyonculuk nereye gidiyor?

Sizin arkanızdan, grubun başına çok büyük bir iş geldi biliyorsun. Dedikodu yapmadan olayı bir değerlendirmek istesek…
Mümkün olamayabilir.

Sonuç olarak, bayağı ciddi bir konu.
Güldüğümüze bakmayın. Türkiye, gençlerin “Ben artık umut göremiyorum” dedikleri noktadaysa, suç, bugüne kadar gelen iktidarlar kadar, muhalefette ve en az onlar kadar da medyada. Anaakım dediğimiz medyada. Ben kul hakkına inanırım. Bu dünyada da adaletin olduğuna, adaletin illa öbür dünyaya bırakılacak bir şey olmadığına inanırım, diyeyim. Bu kadar söyleyeyim.

Evet, yeteri kadar anlamlı oldu. Peki, neler okuyorsun, neler izliyorsun? Anaakım dedin mesela. Anaakım diye bir şey izliyor musun?
Hiç televizyon izlemiyorum, çok rahatım. Ben zaten epeydir televizyonda haber izleyen bir insan olmaktan, herhalde, Birand’dan sonra onu bıraktım. Yani, televizyondan haber alma işini bıraktım. Onu da sırf “Ne diyecek? Nasıl yorum yapacak?” diye izliyormuşum, onu fark ettim. Haksızlık olacak belki ama hiç kusura bakmasınlar. Sadece, idare sanatı, ya da, ne derler eskiler?

İdare-i maslahat.
İdare-i maslahat şov izleyecek olsam, onu daha güzel yapanlar var, niye haber izleyeyim? Ya da tribünlere oynayanlar. Herkes tribünlere oynuyor. Herkes kendi tarafını sıkılaştırmaya çalışıyor. Haber lâzım. Haber de burada, internette, sosyal mecralarda. Haber ihtiyacımı zaten yeterince gideriyor gün boyunca okuduklarım. Makaleler okuyorum, gazetelerin köşe yazılarını okumaya çalışıyorum. Yabancı basını takip etmeye çalışıyorum. Birkaç yabancı dizi var. “Gotham” dizisini izliyorum 15 gündür mesela. Herkes kötü, şehirde, bir tane iyi yok. İyi olanı da kötüler kendilerine benzetiyorlar. Çok güzel bir mücadele.

Biraz Türk medyasına benziyor.
Biraz andırıyor. Ayşenur Abla’mın bir lafı vardır, şimdi söyleyemeyeceğim, çünkü çoluk çocuk da izliyordur. Çok güzel söyler, onun ağzına yakışıyor o laf. Şöyle tercüme edeyim ben onun lafını. “Çok kirli bir ortamda temiz kalmaya çalışmak.” Anlatabildim mi?

Ne olduğunu anladım. Bu arada, Ayşenur benim gazetecilik hayatımdaki ilk şefim. 1985 yılında. Burada da konuk ettik.
Doğrudur. “Ben yazlığa gidiyorum, bir sıkıntı olursa gel benim evimde otur” dedi, sağolsun. Mesela o çok ciddi bir teklifti. “Benim evimde oturursun, kendi evini de kiraya verirsin, o şekilde halledersin. Ben yazlığa gideceğim, yokum sonbahara kadar” dedi. “Yok abla, şimdilik oturuyorum evde” dedim. O ciddi bir teklifti.
Uğur Dündar “Halk Arenası”na davet etti. Sonra tekrar aramadılar ama bir İzmir’e gideceğiz. Foça’da ayın 11’inde bir “Halk Arenası” var.
Bana sürekli soruyorlar kitabınızı imzalayacak mısınız diye? Hazır İzmir’e gitmişken, ayın 12’sinde Karşıyaka’da Kırmızı Kedi Kitabevi’nde, özellikle o da önemli, onlar da son dönemin mağdurlarından.

Saldırıya uğradılar.
Orada bir imza günü düzenlemeyi planlıyorum.
İlk başta insan böyle bir psikolojiye kapılıyor. Yahu, benim hakkımda bildiri yayınladılar koskoca gazetelerinde. “Kışkırtıcı tweet atan arkadaşımız” diye yazmışlar bildiriye. “Ben atmışım herhalde,” dedim. Biliyor musunuz Ruşen Çakır? Sırf o laftan dolayı 1 TL’lik tazminat davası açıyorum. İncindim, o “kışkırtıcı” lafına. 1 TL istiyorum Aydın Doğan’dan.
Bugün gazetelerde vardı, galiba kendisi de İngiltere’de bir alışveriş merkezi bakıyormuş. Belki ihtiyacı vardır. 1 TL’lik tazminat davası açıyorum. Kıdem ve İş mahkemesinde zaten bir dava yürüyecek. “Kuruma zarar” vermişim. Gene geçmişe daldım, öfkeleniyor insan.

ODTÜ’ye gittiğin zaman, gençlerden gazeteci olmak isteyen, gazeteci olalım mı diyen, ya da değişik yerlerde karşılaştığın gençlere ne diyorsun?
Şimdi ondan bahsediyordum. “Kışkırtıcı” lafından dolayı, yani bilemiyorum ki. Mesela adamın biri, o “kışkırtıcı” lafına takılmış, sokağa çıktığımda, “Bu İrfan hakikaten kışkırtıcı bir adam galiba” diye peşime düşmüş, beni takip ediyor. Ben de böyle sivil gezen bir adamım, bir başıma Allah’ın bir kuluyum. İki, üç gün sokağa çıkamadım. Bu tuhaf bir psikoloji. Acaba sokaktakiler ne diyecekler? Mahallemdekiler ne yapacak?

Bir nevi hedef gösterilmişsin.
Evet. Ben evden çıkamadım. Korktuğumdan mı? Evet. Korku da insanî bir duygudur. Bilemediğin için. Bilemediğin şeyden korkarsın. Denedim, kapıyı açtım. Aa, galiba o kadar kötü değil. Sokağa çıktım. Aa, insanların tepkileri güzel. Bana 15 günden beri gelip, “Abi biz Reisçiyiz, AKP’ye oy veriyoruz. Ama sana da haksızlık yapıldı abi” diyen yüzlerce de genç oldu. Bende bir rahatlık, oh dedim, tamam. Ben halkıma emanetim o zaman. Yürü İrfan. Geziyorum. İzmir’e gideceğim önce. Dün Ankara’ya ODTÜ’ye gittim.

Benim soru yine güme gitti.
Bunu başaramıyorum işte.

Gençlere gazeteci olmayı tavsiye ediyor musun?
Dün ODTÜ’de ne oldu? İki genç kadın, diksiyon kursuna gidiyorlarmış. “Hocam” diye geldiler. “Estağfurullah” dedim, ODTÜ’de herkes birbirine “hocam” diyor. “Hocam diksiyonumuza bir bakar mısınız? Bizden spiker olur mu? Ya da biz nasıl Ana Haber sunabiliriz?” diye sordular. “Diksiyonla ilgili bir probleminiz yokmuş gibi görünüyor, çok takılmayın. Muhabir olmaya bakın siz önce. Haber nasıl hazırlanıyor onu bir görün. Zaten o süreç içinde sizi bir yerlere götürür herhalde” dedim. Arkadaşlar yetinmediler, bir de salonda el kaldırdılar. “Hocam biz spiker olmak istiyoruz, ne yapabiliriz” diye sordular yine. Ben de dedim ki: “Çok hırslı olmayın lütfen. Kötü bir insana dönüşmeyin. Meslektaşlarınızın ayağına çelme takmayın. İyi kalın, mutlu olursunuz. Bu kadardır söyleyeceğim.” Bütün gençlere de tavsiyem bu.

Ama gazeteci olsunlar diyorsun.
Olsunlar. Bu, aşk. Bu, başka türlü bir şey. Tabii ki olacaklar. Gazetecilik dünyanın en güzel mesleklerinden biri. İnsanın haber almaya ihtiyacı var. Her daim de olacak. Farklı mecralarda haber alacaklar. Onurla, gururla yapan, ağabeyleri, meslek büyükleri var bu işin.

Beni gösteriyorsun. Yakın zamana kadar, bu Medyascope.tv çıkana kadar, bana gelen gençlere “Sakın olmayın” diyordum. Tabii burada gençlerle çalıştığımız için…
Olsunlar, olsunlar. Ama dediğim gibi, mutlu hissediyorlarsa, vicdanları rahatsa, yastığa başlarını rahat koyabiliyorlarsa, o zaman yapmaya devam etsinler. Mutsuz oldukları anda, sıkıntı duydukları anda, bir baksınlar ne oluyor diye?

Birkaç tane soru varmış. Şimdi arkadaşlar geçecekler soruları. Ama sorulara cevap verelim, benimkiler gibi olmasın. 
Tamam, unutuyorum, kusura bakmayın.

Evet, sorular varsa almaya başlayabiliriz arkadaşlar. Biraz doğrulalım. 
Doğrulduk.

Gruptan, çalıştığınız insanlar nasıl tepkiler gösterdiler? Açıkça destek olamamışlardır belki, ama sahip çıkıldı mı?
Başka bir kanalda çalışmayı düşünmüyorum şu an için. Özür dilerim, dikkatim dağıldı. Başka bir kanalda çalışmayı düşünmüyorum. Tekliflere çok teşekkür ediyorum. Ruşen Çakır’ın sorusunu yanıtlayacağım, müsaadenizle.

Evet, önce onu.
Unutmadan… Unutmadan soruyu yanıtlayayım. Diğer arkadaşlar… Gönülleri benimle olanlar var, biliyorum. İçlerinden biri, telefon açtı mesela, yapabileceği bir şey var mı diye soruyor. Ama mesela sosyal medya üzerinden değil, telefonla duyurmak istiyor, ya da duyurabiliyor. Hiç kızmıyorum. İletişim Fakültesi’ne gittim. Benim de öğrencisi olduğum, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ne. Öğrencilerin çayını içmeye. Rektörün filan haberi yok. Sonradan aradı beni, “Geleceğini haber verseydin keşke” diye. Ben bir çay içecektim, baktım etrafımda 400 öğrenci olmuş. Beni masaya çıkarttılar, masada konuşuyorum onlara. Kantindeyiz. Dedim ki: “Hiç kızmayın. Ne Saymaz’a (İsmail) kızın, ne Mengü’ye (Nevşin) kızın.” Muhalif olan, ama bana yeterince destek vermediği düşünülen o grupta çalışan arkadaşları soruyor gençler bana.
“Hiç onlara kızmayın, kendimize kızalım. Niye? Biz örgütlü değiliz. Biz sendikalaşmayı başaramamışız. Biz güçsüzüz. Patronun karşısında bir başımızayız. O da öyle, ben de öyleyim, sen de öylesin. Herhangi bir sendikaya üye olanı, kapının önüne koymuşlar bugüne kadar. Arkamızda öyle bir destek yok ki, örgütlenmeyi başaramamışız. Kızacaksak buna kızalım” dedim.

Peki, az önceki soruya gelelim. Başka bir kanalda çalışmayı düşünüyor musun?
Şu bana ayıp geliyor. Şimdi ben nereye konuk olsam bu süreç içerisinde “İrfan oraya transfer oldu” diye haber yapıyorlar. Bir de copy paste. İnternet medyasından biraz şikâyetçi olacağım kusura bakmasınlar. Bir yerde bir haber çıkıyor. Onu oradan alıp kopyalıyor, aynı cümlelerle elli tane başka sitede…
Bir kuyuya taş atılıyor, ben çıkartamıyorum o taşı. Annem dönüp bana soruyor “Ee, oraya gitmişsin transfer olmuşsun” diye. “Yok anne öyle bir şey, konuk olmaya gittim” diyorum.
Ulusal Kanal’da Gülgün Feyman, 90 yaşında emekli albay babası varmış. Telefonda onunla konuştum. “Kızımın programına gel” diyor. “Tamam, sizi kırmayacağım, meslek büyüğümdür, gideyim” dedim. “İrfan Değirmenci Ulusal Kanal’da” diye yazdılar. Yok, sadece konuk oldum.
Uğur Dündar, “Halk TV’ye bekleriz kardeşim” dedi. Öyle de güzel bir teklif. Ama bana ayıp geliyor. Ne o ayıp olan? Bir cümleyle cevap vereyim. 7 yıl sen orada çalışmışsın. Diğer kanalda da çok zor şartlarda bu işi yapmaya çalışmışlar. Bir yere getirmişler yayıncılığı. Ben geleyim paraşütle, “Kanal D’den atıldım bana da bir sandalyelik yer açın” diyeyim. Olmaz, ben oradan maaş talep edemem. Beni yayına konuk olarak çağırırlarsa, koşar giderim. Konuşacağımı konuşurum. Ama ben utanırım. Yani, “Ben şimdi zor durumdayım, bana bir sandalyelik yer açın şuraya” demem. Allaha şükür, zor durumda da değilim.
Şu kitap biraz satılacak, belki başka yerden gelecek. Önümüz bahar. Bakalım bir referandum sonrasına, ne olur? Bahar bayramı geliyor. Çiçekler açacak.

Referandumdan ne bekliyorsun?
Sandıklar çiçek açacak. Bahar gelecek.

Sandıkların çiçek açacağını bekliyorsun.
Rengârenk olacak çiçekler hem de. Ben bunu söylüyorum diye, “Ne biliyordu acaba adam?” diyecekler. Daha kötü olmaz. Daha kötüsü olmasın. Kimsenin burnu kanamasın. En büyük kazanç bu olacak. Ne olursa olsun, kimsenin burnu kanamasın, canı yanmasın. Mağdur olunmasın kimsenin hırsı yüzünden.

Evet, bu güzel bir temenni. Başka sorumuz var mı arkadaşlar? Onları da soralım, yoksa ben sormaya devam edeyim. 
Soruya bakalım. “Değirmenci’nin gelecek planları ne?” Bunu öğrenmeye çalışıyoruz.
Herkes bunu merak ediyor. “Kul Ahmet’in Ceketi”ne döndü benim işler. Bir kanalda –bunu da mı söyleyeyim artık– “Toprak doyursun gözünü” demiş bir tanesi. Ben o kadar büyük bir tazminat istemişim ki Doğan Grubu’ndan. İstemiş de almış mıyım? Yook. Ama istemek de ayıpmış. Zaten söylediği rakamı ömrüm boyunca bir arada görmedim. “Toprak doyursun gözünü” diye yazmış.
Kul İrfan’ın gelecek planı, bugüne kadar neyi doğru bildiyse öyle yaşadı, bundan sonra da öyle yaşayabilmek. İnsan plan yaparken, başına gelenlermiş hayat. Bunu öğreniyor insan. Neyin planını yaparsan yap. Bir yol üzerinde yürüyorsun. İçin rahat mı değil mi o yolda? Şu an rahatım.
Şu kitabı okusalar. Bir hafta oldu daha. Kitapta ne öyküler var. Kitapta, bu ülkede son 50 yıl içinde zulüm görmüş neredeyse herkes var. Tavsiye ediyorum, okuyun. Bana geri dönüşünüz olsun. Para kazanmak için değil, o ayrı. Ama bana bir geri dönüş yapın.
Bu kitapta mesela, “Hayata Dönüş” operasyonu sırasında, 5 yaşında, annesiyle birlikte cezaevinde olan bir çocuğun gözünden anlatılıyor o operasyon. O operasyonu yaşamış orada. 2000 yılı, Aralık ayı. O var kitapta mesela. Bir tanesini söyledik hadi. Ona benzer neler var daha.
“Hayata Dönüş” operasyonu ilginç. Peki, senin attığın bu tweetler meselesi. Bayağı bir zincir diyorlar. Bayağı bir zincir yapmışsın.
“Kışkırtıcı seri tweet.” Allah allah. Bir de sonra dediler ki: “Çok etkisiz bir elemandı, o yüzden çıkartıldı.” Yahu ne kadar etkisiz elemanmış ki attığı tweetler olay oldu.

Kaç maddeydi o tweetler?
Yirmi.

Yirmi maddede “Neden Hayır”.
Planım referandumdan önceki günü 15 Nisan’da retweet etmek. Ölmez de sağ kalırsak. Bakalım. Çünkü düşüncelerimin değişeceğini zannetmiyorum o tarihe kadar.
Yirmi madde vardı. Maddelerden 18’nci ya da 19’ncusu, “Bana böyle doğru geldiği için Hayır”dı. 20’ncisi de, “Fikir başka başka olacak tabii, yoksa koyun kurt ile gezerdi. Size de başka türlüsü doğru geliyordur” idi. Ama ben daha 19’ncu maddeyi atmıştım, telefonum çaldı.
-İrfan, hacklendin mi? diye yönetici arıyor beni.
-Yok hacklenmedim, dedim.
-Ne yapmak istiyorsun? Televizyona mı çıkmak istemiyorsun?
-Hayır, başka bir işim yok, televizyona çıkmak istiyorum. Ama yapmak istediğimi söyleyeyim. Sokağa çıkıp ‘Hayır’ demek istiyorum. Pencereyi açıp ‘Hayır’ diye bağırmak istiyorum. Ekrana çıkartırsanız Pazartesi günü, orada da ‘Hayır’ demek istiyorum.
-İyi dedi ve kapattı telefonu.
Ertesi günü bir telefon daha:
-Pazartesi günü ekrana çıkmayacaksın.
-Peki.
-Bir de bildiri yayınlayacağız seninle ilgili.
-İyi. Ona da peki.
Ama pazartesiyi beklemediler, cumartesi yayınladılar bildiriyi. Kriz yönetmeye çalıştılar ya. Yönettiler herhalde.

Peki, çok samimi soracağım. Böyle bir şey bekliyor muydun?
Böyle bir şey bekliyor muydum?

Yani, başına böyle bir şey geleceğini? Çünkü bazı anlar olur ki, insan, “Ne olursa olsun” der ve yapar. Bu öyle bir şey miydi? Yoksa normal bir şekilde mi yaptın?
Dediğim gibi, 2013’ten beri yayına çıktığımız her sabah, yayın bittiğinde, gelecek bir telefon ve turnikeyi açmayacak bir kart. Kendimizi işten kovulmuş bulmayı bekliyorduk.

O ayrı.
Bu referandum sürecindeyse, aynı grubun köşe yazarlarının “Ben Evet diyorum” diye yazacak kadar rahat olması, bana da bu cesareti verdi, bir yerde. Adam kendi köşesinde “Ben Evet diyorum” diye yazdıysa, ben de kendi kişisel mecram olan twitter’da, “Ben de Hayır diyorum” deyip gerekçelerini sıralayabilirim diye düşündüm.
Şu yalan olur: “Bunun sonunda başıma bir iş gelecek mi?” diye düşünmedim mi? Düşündüm. Yalan borcum yok kimseye. Ama bu kadar hızlı ve beceriksizce bir krizi yönetebilecekleri aklıma gelmemişti. Ben şöyle olur zannetmiştim; o hafta ben ekrana çıkmaya devam ederim. Attığım tweet minvalinde yayınlar yapmaya devam ederim. Herhalde cuma günü bir çağırırlar, konuşuruz. Belki yayın politikası ile ilgili bir şey söylerler bana, ben onlara bir şey söylerim, konuşuruz filan. Hayır efendim. O anda, daha 20’nci tweetimi atmadan, “Bitti”.

“Durun yahu, daha bitmedi ki” mi dedin?
“Durun bitmedi ki daha. Böyle, böyle ama belki sonunda, ben ‘Evet’ diyorum” diye… Onu da yaptılar değil mi? O bana çok şık gelmiyor işte. “Kusura bakmayın, rencide ettiysem herkesten özür dilerim” deyip o kurumda çalışmaya devam etmek bana çok şık gelmiyor. Ya da, aynı kurumda çalışmaya devam ediyor arkadaş, ama sırf maaşı devam etsin diye çalıştırılıyor. Programı ayda bire düşürülmüş, gece 02.00’de yayınlanıyor. Ama o maaşı devam etsin diye orada çalışmaya devam ediyor. Bu bana şık gelmiyor.

Evet, bir sorumuz daha geliyor. Eski arkadaşlarınızdan ses çıkarmayanlara kırgın mısınız?
Arkadaşlar eskimez. Hiç kırgınlık enerjisi biriktiremeyeceğim üzerimde. O çok tehlikeli bir şey. Ona kırıldım, buna kırıldım… Günün birinde insan geçimsiz insanlara döner. Yook. Ben kırgınlıkları düşünecek durumda değilim.

Zaten bir de şöyle bir şey var. Siz Ertuğrul Albayrak’la –ben onu da takip ediyorum twitterda– mesela o ânında…
O yanıt veriyor.

Hayır, hayır, şu anlamda soruyorum. Senin başına gelenden sonra seninle beraber hareket etti. En önemli olan buydu, değil mi? Bazen, çünkü medyada çok oluyor bu. En yakın çalışanların arasından birisi gidince, yerine yenisi konuyor.
Dedi ki Ertuğrul: “Ben de Hayır diye tweet attım aynı gün, senden biraz sonra.
E beni kimse aramadı, ben ne olacağım şimdi?” Sorduk: “Bu adamı göndermemişsiniz?” “E, göndermedik” dedi. Nasıl yani? Beni göndermiş, o duracakmış istiyorsa. Ertuğrul dedi ki: “Benim istifa etme lüksüm yok, tazminat istiyorum, beni de göndersinler lütfen.” Ben ilettim: “Ertuğrul’u da gönderin lütfen”. Bu sefer Buluş Akpolat, “Abi, beni de göndersinler lütfen” diye çıktı. Şevket Çoruh, dizi oyuncusu, “Ben de Hayır diyorum, beni de gönderin” diye çıktı. Çok teşekkür ederim, çok büyük bir destekti.
Müjdat Gezen Sanat Merkezi’ne de çok büyük geçmiş olsun, bir kere de buradan söyleyeyim. Galiba o diziyi yapan yapımcı dışarıdanmış. Yani direkt Kanal D çalışanı değil. Ama o destek de çok önemliydi, sağolsun.

İnsanların böyle anlarda, bir hayal kırıklıkları, bir de, çok sürpriz hoşnutlukları var, değil mi? Anladığım kadarıyla, sende, memnuniyetler, hoşnutluklar kefenin ağır basan tarafında.
Benim hayatım hep öyle. Çünkü o negatife kaptırırsam kendimi, çok daha dibe vuracağımı düşünüyorum. İnsanın başına çok kötü bir şey geldiğinde de, mesela cenaze evindesinizdir –Allah herkese uzun ömürler versin– cenaze evinde bir bakış, bir gülüş, rahmetliye dair bir hatıra, ya da o helvanın üzerindeki o fıstığın çok kavrulmuş olması, bir şey güldürüverir sizi. Siniriniz bozulduğu için gülersiniz belki. Gülersiniz. Ve sinir boşalır. Hayat böyle bir şey. Hep karamsar, hep kötü bir şey değil.
Mesela, kitabımı okuyanlar da onu görecek, çok özür dilerim, reklam yapar gibi oluyorsa da kusura bakmayın. Deterjan reklamı değil kitap reklamı yapıyorum. Kitapta 92 tane şarkı var. Mesela, kitabın ilk kahramanı Belkıs Abla, balkondan yarı beline kadar sarkıp, 1 gün faturayı geciktirdi diye elektriğini kesen dağıtım şirketinin sahibine seslenirken, “Elektriği kesilmiş evlere döndüm, ötme bülbülüm ötme, şen değil bağım, tükendi fitil, eridi yağım” diye sallanıp söylenen 68 yaşında bir kadın. ODTÜ’den yolu geçmiş. Mahallelinin deli gözüyle baktığı Belkıs Abla. Kahramanlardan biri o.
O kadar güzel şarkılar var ki burada. Geçenlerde, BirGünTV’ye, Ece Zereycan’a gittim. Orada şarkılardan iki-üç tanesini söyledim, çok hoşlarına gitmiş izleyenlerin. Dediler ki: “Şarkıcılığı kariyer olarak pek düşünme, yine söyle de, çok söyleme.’’

Hobi olarak söyle.
Evet, hobi olarak. Mesela Timur Selçuk’tan bir şarkı var, pek çok insan da bilmez bunu. Çok güzel bir şiir (Attila İlhan), Timur Selçuk’un müziğiyle birlikte daha da hoş bir hale getirilmiş “Karantina’lı Despina” var.
“Bir gül takıp da sevdalı her gece saçlarına
Çıktı mı deprem sanırdın kara kız kantosuna
Titreşir kadehler camlar kırılır alkışlardan
Muammer Bey’in gözdesi Karantina’lı Despina”… diye bir şarkı var kitabın içinde.

Bunu bilmeyen var mı? Hayatım onunla geçti.
Var, var. Siz, ben biliriz de, belki gençlere biraz yabancıdır diye…

Yavaş yavaş toparlayalım İrfan. 
Yine mi vakit doldu?

Son bir soru var, onu da alalım.
Ve ışıklar kapanır. En sevimsizi de o oluyor. Sonra stüdyo kapanıyor.

Objektif bir haber kanalı kurmayı düşünür mü?
Var burada bir tanesi. Hazır kurulmuşu var.

Hakikaten, hep gelecekten…
Hep gelecekten soruyorlar değil mi? Ne güzel.
Evet de, sanki hâlâ dün atılmışsın gibi.
Çünkü etkisini hâlâ üzerimden atamadım. Bir de, tazminatsız atılmak da beter bir şeymiş. Bir anda cascavlak ortada kalıyorsun işte. Onları düşünmekten, önümüzdeki ayı düşünmekten, önümüzdeki yılı düşünemedim açıkçası. Dün ODTÜ’de de öğrenciler sordular: “Ne güzel konuşuyorsunuz, keşke siyasete atılsanız”. Amman dedim, aman.

Düşünüyor musun?
TBMM, Gazi Meclis’imiz bu haliyle kalmaya devam edebilecek mi? Milletvekilinin bir anlamı olacak mı siyasette? Bugüne kadar eleştiriyorduk, el indiriyor, kol indiriyor, sadece kaldırıyor diye, ama onu bile yapamayacak duruma gelecekler belki. Bir görelim önümüzü, ne olur bir bakalım.

Anladığım kadarıyla kapı aralık.
Yok, yok. Benim kapım her şeye aralık hayatta, ama büyük konuşmayı da sevmiyorum. Yarına çıkacağımızın bir garantisi mi var? Bilmiyorum.

İrfan çok sağol.
Ben teşekkür ederim. İyi geldi bana.

Çok keyifliydi.
Biraz daha devam edebiliriz.

Burada hep siyaset, hep siyaset konuşuyoruz. Yine siyaset konuştuk, ama keyifli oldu, güzel oldu. Arada bir seni çağıralım buraya.
Şarkı söylerim bak. Gerçekten.

Onu yapmayalım.
Olmadı yine. Yine olmadı. Peki, siz bilirsiniz. Büyük bir şarkıcıyı kaybettiniz belki de.

Hadi kapanışı sen yap.
Şarkı söyleyeyim mi?

Yok, hayır.
İyiyim, yıkılmadık. Bakın, ne güzel gülüyoruz. Tavsiye ederim herkese. İçiniz nerede rahat edecekse orada olun. Sizi zorlayan hiçbir koşulu kaldırmak, katlanmak, kabul etmek zorunda değilsiniz. Vicdanınız ‘Hayır’ demek istiyorsa, ‘Hayır’ demeye devam edin lütfen.

Evet. Çok teşekkürler bizi izleyenlere ve tabii ki İrfan Değirmenci’ye.
A ne güzel, insanlar bizi izliyor kenardan bu arada. Merhaba. Çok oynadım kusura bakmayın sesçi arkadaş.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

24.03.2017 Londra saldırısının anlamı
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
29.08.2015 Interview with the Director of Religious Affairs Mehmet Görmez on Salafism, ISIS and Turkey (full text)
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı

Son makaleler (10)
24.03.2017 Londra saldırısının anlamı
23.03.2017 Batı FETÖ’ye neden inanmıyor?
22.03.2017 Erdoğan’ın hedefinde neden Batı var?
22.03.2017 Transatlantik: Trump-Putin bağlantısı, YPG-Rusya ilişkileri & Uçaklarda elektronik cihaz yasağı
22.03.2017 Türkiye referanduma nasıl gidiyor? Gürcan Dağdaş ile söyleşi
20.03.2017 Referandum sürecinde Nurculuk ve İslami camia: Metin Karabaşoğlu ile söyleşi
20.03.2017 Mazlum-Der’de ne oluyor? Ahmet Faruk Ünsal ile söyleşi
17.03.2017 CHP’nin referandum stratejisi
15.03.2017 Transatlantik: Avrupa ile diplomatik kriz, Bharara sonrası Zarrab davası
15.03.2017 Erdoğan her durumda kazanır mı?