İran’da neler oluyor? Neler olabilir?

02.01.2018 medyascope.tv

2 Ocak 2018’de medyascope.tv’de yaptığım değerlendirmeyi yayına Şükran Şençekiçer hazırladı.

Merhaba, iyi günler ve tabii ki iyi yıllar. 2018’e çok çarpıcı bir gelişmeyle giriyoruz. Bizi çok yakından ilgilendirmiyor, ama dünyayı çok yakından ilgilendiriyor, özellikle bölgemizi. İran karıştı. Belli bir sistemle içerideki ayaklanma, itiraz, protesto, adına ne derseniz deyin sürüyor. Devletin çok güçlü bir şekilde bastırma çabası yok; ama yine de çatışmalar, hayatını kaybedenler var. Bu olayların en önemli özelliklerinden birisi ülkenin hemen hemen her yerinde yaşanıyor olması. Daha önce daha çok kısmî olarak protestolar yaşanırdı ülkede. Özellikle Tahran merkezli olurdu. Ama şimdi başlangıç yeri Meşhed, Kum gibi muhafazakâr kanadın güçlü olduğu yerler. Ama bütün ülkeye yayılıyor. Öncelikle şunu söylemek lazım: Hazırlıksız yakalandı herkes. Bütün bu tür olaylarda genellikle şöyle olur: Olay olur, önce bir şok olur, sonra hemen insanlar konuşmaya başlarlar. “Zaten belliydi” şeklinde başlanır konuşmalara. Ama birçok olayda olduğu gibi İran olayında da gerçekten şaşırtıcı oldu: Beklenmiyordu. İran’a özel ilgisi olan bir gazeteciyim. İran’la ilgili yayınları çok yakından takip etmeye çalışırım. Yıllardan beri böyle. Kesinlikle ve kesinlikle şunu söyleyebilirim ki bu kitle hareketlerinden önce İran’da ciddi bir toplumsal rahatsızlık olduğu, bunun sokaklara taşabileceği yolunda herhangi bir analiz çıkmadı. Bunu öncelikle vurgulamak lazım. İkincisi, İran çok karmaşık bir ülke, çok büyük bir ülke, önemli bir ülke. İran’daki dinamikleri anlamak o kadar kolay bir şey değil. Bugün Fehim Taştekin’in “Gazete Duvar”daki yazısı çok güzel o anlamda. Fehim de bu noktanın özellikle altını çizmiş. Zaten önemseyebileceğiniz analistlerin hemen hemen hepsi İran’la ilgili yaptıkları değerlendirmelerde çok kesin hükümlere varmaktan kaçınırlar. Temkinli davranırlar.

Temel motivasyon ekonomi
Çok farklı dinamikler var. Çok farklı faktörler var, farklı aktörler var. Her birinin ayrı ayrı güçleri var. Ve böyle bir ortamda çok dinamik bir toplum var. Kültür seviyesi, eğitim düzeyi yüksek bir ülke. Ve bir devlet geleneğine sahip olan bir ülke. Bu anlamda Ortadoğu’da Türkiye gibi ender ülkelerden birisi ve imparatorluk bakiyesi tabii, yine Türkiye gibi. Dolayısıyla bölgenin en önemli ülkelerinden birisi. İran’la ilgili değerlendirmeleri hızlı bir şekilde yapmak çok yanıltıcı olur. Nitekim şahsen ben de bekledim. Acele etmeye gerek yok. Ve geçen süre içerisinde de hâlâ her şey tam olarak netleşmiş değil. Öncelikle bunu vurgulamak lazım. Ama birtakım hususlar çok net bir şekilde ortada.
Birincisi, olayın ilk başlangıcında temel motivasyonlardan, itirazın temel nedenlerinden birisi ekonomi. Çok güçlü bir şekilde yoksullaşma var. Buna ek olarak da hayat pahalılığı var. İşsizlik var, özellikle genç işsizlik oranı giderek yükseliyor. Ve bir de yakın dönemde yaşanan, zamanında bizdeki banker skandallarını andıran finans kurumlarının iflas etmesi ve doğrudan birtakım insanların devlet güvencesi altında olduklarını düşündükleri paralarını kaybetme endişeleri var. İlk başta bütün bunların bir araya gelmesiyle yaşanan bir olay gibi gözüküyor. Ancak bunun sürdürülebilir olduğunu görünce, protestoların, itirazların içine birbirinden farklı unsurların da katıldığını görüyoruz.
Bir etnisite meselesi var, çok önemli. Başta Kürtler, Beluçlar ve Araplar; İran’da bunların ciddi bir şekilde bu olayda bir şekilde yer aldıkları görülüyor. Etnisite boyutu var. Rejim karşıtlığı boyutunun da yavaş yavaş girmekte olduğu görülüyor. Ancak Batı medyasının bir kısmının ve tabii ki Amerikan Başkanı Donald Trump’ın göstermek istediği gibi bu hareketler rejim-karşıtı hareketler olarak tanımlanamaz, en azından şu aşamada. Ancak rejimi çok ciddi bir şekilde tehdit ettiği de bir gerçek. Buradaki mesele, bu dengeleri devletin, rejimin nasıl yönetebileceği hususu. Şu âna kadar yapılan hem tatlı, hem sert açıklamalar vardı. Mesela Cumhurbaşkanı Ruhani daha pozitif yaklaştı. İnsanların protesto hakkına dikkat çekti. Bugün dinî lider Hamaney yaptığı kısa açıklamada, bunu dış düşmanların bir komplosu olarak tarif etti. Daha uzun bir açıklamayı uygun bir zamanda yapacağını söyledi. Doğrudan topluma sesleneceğini söyledi. İran devlet yapısı içerisindeki birtakım farklı kesimlerin, muhafazakârların ya da reformcuların, ya da değişik devlet kurumlarının –Devrim Muhafızları, bakanlık vs. gibi– yaptığı bazı açıklamalar var. Buralarda da görüyoruz ki onların da kafası tam olarak net değil. Ne yapacaklarını tam olarak bilemiyorlar. Bu olayların nereye varacağını da tam olarak kestiremiyorlar.

Tam da İran’ın kuşatmaya alınmak istendiği bir dönem
Buradaki temel hususlardan birisi şu: İçeride bir rahatsızlık olduğu kesin. Birden fazla rahatsızlık, birden fazla başlıkta rahatsızlıklar var. İran kırk yıl önce bir devrim yapmış bir ülke. Şah rejimini devirebilmiş bir ülke. Dolayısıyla toplumsal hareketlere çok âşinâ olan bir ülke. Her ne kadar İslam Cumhuriyeti adı altında yeni bir tür baskı rejimi inşa edilmiş olsa da İran’da muhalif sesler hep bir şekilde varlığını gösterdi. Değişik dönemlerde –en son 2009’da Yeşil Hareket olayında olduğu gibi– kendini etkili bir şekilde gösterdi. Genellikle bastırıldı, ama yok edilemedi. Buradaki temel mesele şu: Konjonktür olarak İran’daki bu iç karışıklık dışarıda İran’ı kuşatmaya yönelik bir bölgesel hareketliliğe denk geliyor. Bu net bir şekilde Amerikan Başkanı Trump’ın gösterdiği gibi, “IŞİD’den sonra sıra İran’da” yaklaşımı — ki Trump, başladığı andan itibaren bu konuda sürekli tweet atarak olaydan nasıl hoşlandığını gösteriyor ve tırmandırmaya çalışıyor. İran’ı kuşatmak isteyen, İran rejiminin etkisini kırmak isteyen bir başka güç tabii ki İsrail. İsrail Başbakanı Netanyahu da benzer bir şekilde ayaklanma –ya da ayaklanma biraz aşırı kaçabilir–, bu protestolara çok övgüler düzdü.
Bir diğer unsur da tabii burada Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri –ki özellikle Katar dışındaki Körfez ülkeleri– onların da bir süredir İran’ın yayılmacılığına karşı, nüfuzunu genişletmesine karşı Amerikan çizgisinde, Trump çizgisinde yeni bir hareketlenmeye geçtiklerini biliyoruz. Katar krizinin en önemli ayaklarından birisi buydu. Suudi Arabistan’daki saray darbesinin de en önemli hususlarından birisi buydu. Dolayısıyla burada içerideki rahatsızlık ve dışarıdaki İran aleyhtarı birtakım hazırlıkların üst üste gelmesi var. Tabii çok kişi bu üst üste gelmenin rastlantı olamayacağını belirterek –ki bunların başında tabii ki demin söylediğimiz Ayetullah Hamaney var–, bunun bir dış komplo olduğu, Amerikan komplosu, İsrail komplosu olduğunu söylüyorlar.
Bu çok büyük bir haksızlık. İnsanların taleplerine, insanların itiraz hakkına yönelik bu tutum bence birinci olarak haksızlık; ikincisi, gerçekçi değil. Çünkü hiçbir dış güç, istihbarat servisi, İran gibi bir ülkede toplumsal rahatsızlığı organize edemez. İran gibi bir ülkede diyorum, altını özellikle çizmek lazım. İran bölgede hatta dünya çapında istihbarat konusunda, özellikle iç istihbarat konusunda en gelişmiş, en çok bu konuyu takıntı hâline getirmiş ülkelerden birisi. Sürekli İran’dan birtakım casus tutuklamaları, insanların casusluk iddiasıyla tutuklanma haberlerini görürüz. Hatta çok sert şekilde cezalandırılanlar olduğunu da biliyoruz. İran gibi bir ülkede, istihbarat servislerinin bu kadar geniş kapsamlı, ülkenin dört bir tarafındaki toplumsal hareketleri örgütleyebilmesinin çok da fazla gerçekçi olmadığını düşünüyorum. Bunu özellikle vurgulamak lazım. Tabii ki bundan dış birtakım güçler istifade etmek isteyecek ve var olan yangının daha da büyümesi için ellerinden geleni yapacaklardır. Ama bu noktada Cumhurbaşkanı Ruhani’nin perspektifi daha inandırıcı, daha doğru, aklıselim. O bu meseleyi İran’ın kendi içerisinde halledebileceği bir mesele olarak görüyor.

Reform hareketinin tıkanması
Buradaki husus, İran’la ilgili en önemli hususlardan birisi şu: İran’da bir süredir bir muhafazakârlar, bir de reformcular var. Bir ara yaşarken Rafsancani’nin temsil ettiği orta yolcular vardı. Bir süredir rejim kendi varlığını, bu iktidarı reformcular ve muhafazakârlar arasında paylaştırarak iktidarını, varlığını sürdürebiliyordu. Yani rejime yönelik gelen toplumsal rahatsızlık, itirazları yok etmek için, emmek için bir anlamda, rejimin içerisinden reformcu bir kanat çıkarıldı. Bu özel olarak, bilinçli, iradi olarak çıkarılmış bir kanat değildi. Rejimin kendi kendine ürettiği bir şeydi. Bu anlamda Muhammed Hatemi, iki kere üst üste cumhurbaşkanı seçilen Hatemi çok önemli bir figürdü. Devrimin başından itibaren yer alan bir insan olarak İran’da reform hareketini başlattı. Özellikle Hatemi’nin döneminde birçok kez İran’a gitmiş ve reform hareketinin üst düzey isimleriyle röportajlar yapmış bir gazeteci olarak bir umuda tanıklık etmiştim. Ancak daha sonra bu umut söndü. Çünkü rejim bütün alanların reformcular tarafından kontrol edilmesine izin vermedi.
Hatemi döneminde de böyleydi, şimdi Ruhani döneminde de böyle. Özellikle dış politika konusunda çok sıkı, bölgesel politika konusunda, cumhurbaşkanlığı makamına –ki Hatemi ve Ruhani dönemlerinde bunu görüyoruz– çok fazla ses çıkarma hakkı verilmiyor. Bunun yerine Devrim Muhafızları gibi bir yapı çok güçlü bir şekilde belirleyici olabiliyor. Bu sefer de onların mesela Lübnan’da, Suriye’de ya da Yemen’de yaptıkları, Filistin’de yaptıkları, içerideki reformcu kanadın işlerini güçleştiriyor. Ama reformcu-muhafazakâr çekişmesiyle rejim bir müddet kendini yeniden üretebilmişti.
Ama bu olayda bence, benim çıkarttığım en önemli noktalardan birisi şu: Artık rejimin toplumsal rahatsızlıkları reformcu ve muhafazakârlar arasında iktidar paylaşımında birtakım oynamalarla, birtakım ufak tefek değişikliklerle giderebilme imkânı bence artık çok fazla yok. Buradan yeni, şu âna kadar Hatemi ve Ruhani reformculuğunun tıkanmışlığını aşabilecek yeni bir özgürlükçü hareketin çıkması söz konusu olacaktır diye tahmin ediyorum. Bunun onun işareti olduğunu bir anlamda söyleyebiliriz. Ama İran gibi bir ülkenin gerçekten ülkeyi reforme edecek bir özgürlükçü perspektife ihtiyacı var. Şu âna kadarki reform hareketi bunu karşılayamadı –ki çok iyi hatırlıyorum, 1997-98 gibi tarihlerde, reform hareketine başta katılmış olan birtakım İranlı muhalif düşünürlerle yaptığım röportajlardı bunlar–, onlar daha o zamandan Hatemi’ye karşı besledikleri umudu büyük ölçüde yitirmeye başlamışlardı. Bununla olamayacağını söylemeye başlamışlardı. Dolayısıyla ortada çok ciddi bir soru var, o da şu: İran İslam Cumhuriyeti kırkıncı yılını görebilecek mi? Bence bu önemli bir soru. Kırkıncı yıl, yani 2019 İran’da devrimin kırkıncı yılı olacak. Şunu net bir şekilde söylemek mümkün: İran’da devrim çoktan bitti. 1997’de ilk gittiğim zaman ilk duyduğum şeylerden birisi de buydu: “Devrim bitti, devlet var”. İran’da İslam Cumhuriyeti diye tabir edilen bir devlet var. Ama bu devletin varlığını sürdürmesi çok pahalıya patlıyor. Birincisi, içeride bu devletin güvenlik aygıtı, istihbarat ve Devrim Muhafızları gibi yapılara çok büyük paralar akıtılıyor. Bu paralar sadece onların teçhizatı anlamında değil. Bu yapıların içerisindeki insanlar ve Besic’ler –biliyorsunuz, sivil güçler, devlet denetimindeki paramiliter güçler diyelim–, bunlara birtakım ekonomik imtiyazlar da sağlanıyor. Olayın böyle bir boyutu var. Ve rejimi muhafaza etme misyonunu üstlenmiş olan bu kişiler, hem ideolojik hem de ekonomik birtakım dürtülerle hareket ediyorlar.

Devrim bitti, devlet kaldı
Devrimin ideolojik dönüştürme gücünün iyice azaldığını söyleyebilirim. Bu ta o zamanlar, yaklaşık on yıl önceki gözlemlerimdi. Şu anki kuşaklar zaten devrimi falan bilmiyorlar. Çok da fazla umursadıklarını da sanmıyorum, özellikle genç kuşakların. Ve şu andaki rejimin ideolojik olarak onlara sunabileceği, gençlik kesimlerine sunabileceği çok fazla bir şey yok. Yani burada rejim aslında bir nevi uzatmaları oynuyor. Kendi içinde demokratikleşmeyi bir türlü yapmadığı için, yapmaya yanaşmadığı için bunu yaşıyor. Tabii bir seçenek var hep söylenen. Hamaney hasta. Hamaney’den sonra onun yerine geçecek olan dinî lider (Velâyet-i Fakih), eğer iyi birisi gelirse, daha reformcu birisi gelirse İran o anlamda düzelebilir deniyor. Ve Hamaney’in yerine en çok şu anda adı geçen isim Cumhurbaşkanı Ruhani. Ama şunu söyleyeyim: Ben kendimi bildim bileli Hamaney hasta ve Hamaney’in yerine kimin geçeceği tartışılır. Ama en son yaptığı bir ziyarette de görüldüğü gibi sapasağlam gözüküyor. Kaldı ki yerine geçecek kişi Ruhani de olsa, bir başkası da olsa bu yapıyı değiştirme cesaretine kolay kolay sahip olamayabilir.

İran’ın nüfuz alanı
Şimdi ortada birçok soru var. Birincisi tabii ki, bu olay nereye varacak? Büyük bir ihtimalle bu ekonomik beklentileri gidermeye yönelik birtakım açıklamalar ve önlemlere başvurulacak. Bir yandan da olayı sertleştirmeye yönelik, toplumsal hareketi sertleştirme eğiliminde olduğu saptanan kişilere yönelik belki çok sert uygulamalar olabilir, devlet uygulamaları olabilir. Zaten hayatlarını kaybedenler var. Yani havuç ve sopanın birlikte yürütülmesi olabilir. Ama tabii burada şunu unutmamak lazım: Dış güçlerin gerçekten bu sürece müdahale etme imkânlarını, müdahale etme kanallarını gerçekten tıkayabilecekler mi sorusu önemli. Ve bu gelişmeden memnun olan güçlerin buradaki akışı, olayın akışını nasıl etkileyebilirler? Bu gerçekten önemli bir soru. Bunu özellikle vurgulamak lazım.
Tabii şunu da unutmamak lazım: İran şu anda bölgede çok ciddi bir bölgesel aktör. Türkiye’nin çok ötesinde. Türkiye bölgesel aktör olma özelliğini uzun bir süredir kaybetmiş durumda. Ama İran böyle değil. Yemen’de var, Lübnan’da var. Bir şekilde hâlâ Filistin’de de var ya da var olabilir. Suriye’de var, Irak’ta var. Bir anlamda Şiilik üzerinden Pakistan’da var. Şii azınlıklar üzerinden Körfez ülkelerinde, Bahreyn’de çok güçlü bir şekilde varlığı var. Afganistan’da var. Böyle bayağı bir yayılmış ve genellikle Şiilik üzerinden yürüyen bir nüfuz alanı, geniş bir nüfuz alanı var. Ancak şu anda kendi içerisinde yaşadığı bu sorunlar bu nüfuz alanlarını kontrol etmesini çok ciddi bir şekilde zorlaştırabilir. Şöyle de söyleyebiliriz: Eğer Musul IŞİD’in elinden alınmamış olsaydı, bugünün konjonktüründe, İran’ın bu kadar karışık olduğu bir konjonktürde Irak ordusu Musul’u aynı kolaylıkla halledebilir miydi? Çünkü burada çok ciddi bir şekilde İran katkısı var. Suriye’de, Suriye rejimi İran desteği sayesinde ayakta kalmayı becerebildi. Sadece İran değil tabii ki, aynı zamanda Rusya da; ama İran’ın çok ciddi bir desteği oldu. İran Hizbullah başta olmak üzere çok sayıda gücünü, kendi hinterlandındaki kişileri, milisleri buraya sevk etti. Ve kendi Devrim Muhafızları’ndan da çok önemli kurmay isimleri özellikle Suriye’de Esad rejiminin yanına destekçi olarak verdi. Şu hâliyle kendi iç sorunlarıyla uğraşan bir İran bunu yapamazdı.
Şu hâliyle bölgesel anlamda denetimi iyice zorlaşacaktır. Kendi nüfuz bölgelerini kontrol etmesi bayağı ciddi bir şekilde zorlaşacaktır. Bir de tabii hatırlayalım, göstericilerin bir kısmı bundan rahatsızlıklarını dile getirdiler. Şöyle bir mantık yürütüyorlar, çok da boş olduğu söylenemez: “Ne işimiz var Gazze’de, Lübnan’da ya da Suriye’de” diyorlar. “Oralara niye para akıtıyoruz? O paralar bizim paralarımız, biz burada işsiziz” vs.. Bu tür itirazların da başladığını görüyoruz. Dolayısıyla İran’ın nüfuz alanında ciddi sorunlar olacaktır.
Ya da şöyle söyleyelim: Kürdistan referandumu Irak’ta Şubat ayında olmuş olsaydı Bağdat yönetimi aynı şekilde pervasızca bunu bastırabilir miydi? Kendi içerisinde bu sorunları yaşayan İran, Irak Kürtlerine o baskıyı uygulayabilir miydi? Şu anda kendi Kürdistan bölgesinde sorunlar yaşamaya başlamış bir ülke söz konusu. Tüm ülkede var, ama burada özellikle Kürtlerin de etkili bir şekilde, eğer kriz derinleşirse etkili bir şekilde öne çıkma ihtimali var. Bu hususu özellikle bir yere not etmek lazım. Eğer İran’da ciddi bir istikrarsızlık yaşanırsa, İran Kürtlerini daha sık, daha yoğun bir şekilde duyacağız. Bu kaçınılmaz bir şey. Suriye’dekinin bir benzeri olacak. Suriye’de de sayıca en az olmalarına rağmen, çok az sayıda olmalarına rağmen, Suriye’deki iç karışıklıktan en çok istifade eden Kürtler oldu. Ve şu andaki güçlü konumlarını elde ettiler. İran’da da Kürtlerin geleneksel olarak örgütlenmeleri var. Her ne kadar bastırılmış olsa da bir örgütlenme gelenekleri var. PKK çok ciddi bir şekilde İran’da da örgütlü. Dolayısıyla İran’da karışıklığın büyümesi durumunda bölgedeki Kürt meselesine İran ayağının da eklenmiş olacağını göreceğiz. Bu hususu özellikle vurgulamak lazım.

Hızlı bir rejim değişikliği olmaz
Buradan ne çıkar? Açıkçası çok belirsiz bir durum var. Rejimin bu olaydan dolayı yıkılacağını, İsrail’in ya da Trump’ın ya da Körfez ülkelerinin hayal ettiği gibi bir rejim değişikliği yaşanacağını sanmıyorum. Yaşanacaksa da bu kadar hızlı bir şekilde olacağını sanmıyorum. Ancak bu olay bize gösteriyor ki artık İran’daki İslam Cumhuriyeti toplumu çok da fazla kolaylıkla kontrol altına alamıyor. Kendini koruma anlamında toplumu kontrol altına alamıyor. Özellikle ekonomik sorunlar çok ciddi bir şekilde masada. Batı’yla ilişkisizlik, özellikle ABD’yle ilişkisizlik hâli İran için çok ağır bir fatura oluyor. Ambargonun faturası çok ağır. Ambargoyu aşmak için yapılan olaylar bizim Zarrab olayında da gördüğümüz gibi çok ciddi bir şekilde maliyetli ve yolsuzluk boyutu çok güçlü. Bu aynı zamanda bir toplumda iyice bir kokuşmuşluğu da beraberinde getiriyor vs.. İran’daki rejim bütün bunları aşabilecek bir perspektife sahip değil. Dolayısıyla bu hâliyle bu son olaylar bize İran’daki rejimin iyice tıkanmış olduğunu gösteriyor. Ama bunu aşabilme imkânı, en azından bu krizi öteleme, belli anlamlarda yatıştırma imkânı ciddi bir şekilde ellerinde var. Ama kişisel olarak şunu düşünüyorum: Artık bu kabak tadı veren muhafazakârlarla reformcular arasındaki “Sen şunu al, ben bunu vereyim” vs. şeklindeki al-ver ilişkisiyle rejimin ömrünü uzatma yaklaşımının, perspektifinin miadını doldurmakta olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla İran’da gerçek anlamda reformcu hareketin içerisinde, en son 2009’daki Yeşil Hareket olayında olduğu gibi gerçekten özgürlükçü, gerçekten demokrasiyi, çoğulculuğu hedefleyen bir perspektifin çıkması gerekiyor. Aksi takdirde İran’ı bir kaos bekliyor olabilir. Olabilir değil, kaos bekliyor.
Ve İran’ın kaotik bir duruma düşmesi hâlinde bundan İsrail, ABD, Körfez ülkeleri herhalde memnun olacaklardır. Ama bizlerin memnun olmamız için hiçbir neden yok. Tam tersine İran’ın istikrarsızlaşması bölgenin zaten çok kötü olan dengelerini iyice bozacak. Ve Türkiye’yi de çok ciddi bir şekilde potaya oturtacaktır. Daha önceki yayınlarda söylemiştim. Trump’ın İran’ı hedefe koymuş olması çok anlamlı. Ne derece başarılı olur, onu bilemeyiz. İran çok güçlü bir ülke. Tahminlerin ötesinde, hele Trump’ın tahminlerinin ötesinde çok güçlü bir ülke. Herhalde İran’ın gerçek gücünü en iyi bilen ülkelerden birisi İsrail’dir. Ama İran’da bir istikrarsızlık olması durumunda sıradaki ülkenin Türkiye olacağını hepimiz çok iyi biliyoruz. Tabii şöyle de bir sorun var: İran bu badireyi de atlatırsa, bu badireyi de atlatabilirse, o zaman da doğrudan sıra bize pekâlâ gelebilir. Çünkü 2018’e doğru bu çok göstere göstere geliyordu. İran’da yaşananları görmek mümkün değildi; ama Ortadoğu’nun, bizim bölgemizin önümüzdeki yılda yani bu içine girdiğimiz 2018’de daha kötü olacağının, daha karışık olacağının işaretleri çok sayıda vardı.

Pozisyonlar karmakarışık
Son olarak şunu söyleyeyim: Öyle bir olay yaşanıyor ki, birbirinden farklı, birbirine düşman kesimler aynı anda mutlu. Mesela kim mutlu? ABD, İsrail, Körfez ülkeleri mutlu. Ama aynı zamanda El Kaide, IŞİD de mutlu. Çok garip bir durum var. Kimler mutsuz? Bir bakıyorsunuz, Türkiye’de diyelim ki en fazla gericilikle mücadele gibi bir şeyi kendilerine şiar edinmiş birtakım ilericiler mutsuz. Ve bunun arkasında bir dış komplo, emperyalizm oyunu arıyorlar; hemen ânında, nasıl çözdülerse. Ki şunu da vurgulamak lazım: İran halkı dünyada başkalarından emperyalizmle mücadeleyi en son öğrenecek halklardan birisidir herhalde. Dolayısıyla bu tür derslerin çok fazla bir anlamı yok. Ama şöyle bir perspektif var: Suriye ekseninde alırsak, Suriye’deki pozisyonlara göre insanlar İran’a bakıyorlar. Suriye’de kimden yanaydınız? Diyelim ki rejimden yanaydınız. Dolayısıyla şu anda İran’daki rejimden yanasınız. Türkiye’nin durumu burada tabii bir garip. Türkiye düne kadar Esad rejimini yıkmayı hedeflemişti ve bu anlamda da İran’la arası açılmıştı. Ama son dönemde İran’la tekrar bir yakınlaşma içerisine girdi. Ve Ankara herhalde şu yaşananlardan çok ciddi bir şekilde rahatsızlık duyuyordur — ki Dışişleri Bakanlığı’nın açıklaması bunu kısmen yansıttı. Cumhurbaşkanı Erdoğan –her konuda konuşuyor ama, benim bildiğim kadarıyla bu konuda henüz konuşmadı– büyük bir ihtimalle kaygı dile getirecektir. Çünkü İran’da kontrollü bir şekilde değişim, gelişme olmazsa; kaotik bir şekilde istikrarsızlaştırıcı bir şekilde herhangi bir yöne doğru yaşanacak olan gelişmeler bölgeyi gerçekten daha da kötü bir duruma getirecektir. Ve bundan biz de birinci derecede etkileneceğiz.
Toparlayacak olursak, beklenmedik bir olaydı, kökleri olan bir olay. Nereye kadar gideceği belli değil. Ama rejimin, devletin İran İslam Cumhuriyeti’nin bunu çok kolay halledebileceğini düşünmek çok gerçekçi değil. Aynı zamanda İran devletinin, rejiminin çok sayıda güçlü düşmanı var dışarıda. Ve bu düşmanlar daha ilk andan itibaren bu olaydan ne kadar memnun olduklarını belirttiler. Dolayısıyla artık bu bir İran’ın iç meselesi olmaktan çıktı. Öncelikle bölgenin ama tüm dünyanın meselesi olmaya doğru evriliyor. Burada bakacağız, göreceğiz İran devleti bir kere daha bir maharet gösterecek mi, bu olayları olabildiğince az zararla atlatabilmek için. Ama burada esas olarak bakmamız gereken yine İran toplumu olması lazım. İran toplumu bu hareketten, daha önceki hareketlerden ve bu hareketten sonra özgürlükçü bir hareketi gerçekleştirebilir mi? Gerçekleştirirse de bu hareketin uluslararası alanda, küresel alanda bir karşılığı, destekçisi olur mu? Şu hâliyle bunun da çok fazla olduğunu tahmin etmiyorum. Herhalde Trump’ın, Trump gibilerinin arzu edeceği şey “İran’da ne olursa olsun, isterse en daha baskıcı, daha otoriter hatta totaliter bir rejim olsun; ama bizim yanımızda olsun” olacaktır. Onların demokrasi, özgürlük vs. gibi bir beklentileri olduğunu sanmıyorum.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
12.07.2018 Adnan Oktar ve benzerlerine karşı ne yapmalı?
11.07.2018 Tanıdığım Adnan Oktar
11.07.2018 Transatlantik: NATO zirvesi, Putin-Trump görüşmesi & Türkiye’de yeni sistem ve Batı
10.07.2018 Bekir Ağırdır ile söyleşi: Ne yapmalı?
10.07.2018 Temel Karamollaoğlu ile söyleşi: 24 Haziran ve Saadet Partisi
10.07.2018 Yeni sistem, yeni bakanlar: Siyasete veda
09.07.2018 “Erdoğan hareketi”nden “Erdoğanizm”e
06.07.2018 “Yerli ve milli bir kültür politikası” mümkün mü?
05.07.2018 Gazete Habertürk’ün ardından
04.07.2018 MHP oylarının sırrı
12.07.2018 Adnan Oktar ve benzerlerine karşı ne yapmalı?
23.06.2018 Turkey's Troubles Continue as Elections Loom
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı