Hoca, Reis’e karşı

01.07.2019 medyascope.tv
Read in English

1 Temmuz 2019’da medyascope.tv’de yaptığım değerlendirmeyi yayına Şükran Şençekiçer hazırladı.

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Anlaşılan o ki Adalet ve Kalkınma Partisi’nden kopmaları, kopma hazırlıklarını daha uzun süre konuşacağız. Çünkü iş giderek daha fazla ciddiye binmeye başladı. En son Ahmet Davutoğlu Elazığ’da bir toplantıda konuştu. Zaten ülkenin değişik yerlerinde kendisi için böyle toplantılar düzenleniyor. Elazığ’da yaptığı toplantıda açıkçası tahminimden daha sert bir konuşma yaptı. Çünkü Ahmet Davutoğlu için, ilk kaleme aldığı manifestosundan itibaren, onun aslında AKP’nin içerisinde kalmak, güçlü bir şekilde kalmak niyeti olduğu düşüncesi öne çıkıyordu hep. Ben de böyle düşünüyordum, birçok kişinin de böyle düşündüğünü biliyorum. Ancak her geçen gün eleştirisinin dozu yükseliyor ve doğrudan Erdoğan’ı, adına anmasa bile Erdoğan’ı hedef alıyor. Bu son Elazığ konuşmasında aile meselesini dile getirmesi budur. AKP’nin tek kişinin partisi olmadığı meselesini dile getirmesi budur. Henüz Fransızların deyimi ile “i”lerin üzerine noktayı tam olarak koymuş değil, ama “i” harfini yazmaya başladığını söyleyebilirim. Ve kaçınılmaz bir şekilde Erdoğan’ın karşısına çıkıyor, Erdoğan’ı eleştirmeye başlıyor. Dolayısıyla bu yayının da başında dediğim gibi, “Hoca Reis’e karşı” diye bir bir film burada oynanıyor. Bir başka film de Abdullah Gül destekli, Ali Babacan’ın hazırlıklarını sürdürdüğü parti var. Davutoğlu hâlâ eleştirilerini parti içerisinden dile getirse de, her geçen gün partiden uzaklaşıyor. Zaten kendisi de konuşmasında bunu dile getiriyor. Defalarca Cumhurbaşkanı ile konuştuğunu, ancak bu konuşmalarından bir sonuç elde edemediğini, uyarılarda bulunduğunu, bir sonuç elde edemediğini, buna karşılık kendisine yönelik troll saldırılarının da durmadığını söylüyor. Troll saldırılarından da adını vermese de Cumhurbaşkanı’nı sorumlu tuttuğunu anlıyoruz. Davutoğlu’nun pozisyonu şöyle tarif edilebilir: “Ben partinin içerisinde kalıp partiyi yeniden yapılandırmak, partiyi ilk andaki parlak günlerine geri götürmek ve kuruluş ilkelerine tekrar sâdık bir parti haline getirmek için elimden gelen çabayı yaptım. Ancak bunların karşılığını alamadığım için kendi başıma yoluma devam ediyorum” noktasına gelmek üzere. Elazığ konuşması sanki gelmiş gibi gösteriyor. Bu yayından önce Davutoğlu’na yakın olduğunu bildiğim bazı isimlerle konuştum. Hiç kimse bir şeyi reddetmiyor. Yani “Yok böyle bir şey, nereden çıkartıyorsunuz?” diyen yok. Ama herkes konuşmayı erteliyor. Burada herhalde bir zamanlama var. Ve bu zamanlamayı da tayin edecek olan esasında Ahmet Davutoğlu’nun kendisi. Ahmet Davutoğlu gittiği her yere yanında birtakım eski milletvekilleri, eski parti yöneticileri ile beraber gidiyor. Bunlar yer yer değişiyor, ama bazı isimlerin sürekli olarak yanında olduğunu görüyoruz. Bir kadro ile beraber hareket ettiğini gösteriyor bu. Ama onun dışında bir başka kadro var. Davutoğlu’nun en çok güvendiği kadro genellikle akademide olan, geçmişte SETA’da görev yapmış ya da Davutoğlu’nun öğrencisi olmuş, iyi eğitimli, yabancı dil bilen bazı isimler var. Bunların kimisi AKP içerisinde aktif olarak siyaset de yaptı, ama siyasetçi kimlikleriyle çok öne çıkmadılar. Herhalde böyle bir kurmay kadroyu da beraberinde taşıyor Ahmet Davutoğlu. Buradan da bir nevi, hani siyasî parti kadar, belki siyasî partiden de çok bir üniversitenin bir bölümünü, fakültesini kuracak sayıda insan da çıkabilir. İlginç bir parti olacağı benziyor, eğer Davutoğlu kurarsa içlerinde aşağıdan gelme siyasetçiler olduğu kadar yukarıdan gelme yani özellikle akademiden gelme isimler de olacağa benziyor.
Davutoğlu ne söylüyor peki? Söylediklerini daha önce bazı yayınlarda ele almıştık. Hep AKP’nin kuruluş ilkelerine, ideallerine ve ilk yıllardaki icraatlarına göndermeler var. Aslına dönüş gibi bir şey söylüyor. Ama bu olayın “aslına dönüş”, “öze dönüş” ya da “AKP’nin altın çağına dönüş” gibi yaklaşımların ya da İslâmi tâbirle “asr-ı saâdet”ine, “AKP’nin saâdet asrı”na dönüş gibi bir olayın artık imkânı olmadığını herhalde o da biliyordur. Özellikle çok şey değişti –zamanla beraber–; özellikle son dönemde Erdoğan’ın iktidarı iyice tekelleştirmesiyle beraber çok ciddi bir şekilde toplumun AKP’li olmayan kesimlerindeki AKP ve Erdoğan antipatisi iyice arttı. Ve AKP’nin içerisinde olan, alt düzeyde, orta kademede ve hatta üst düzeydeki birçok ismin de bir rahatsızlık yaşadığını biliyoruz. Bunlar yaşanmamış gibi sil baştan başa dönmek mümkün değil. Bunu yapmak çok inandırıcı değil. İleriye yönelik bir şeyler söylemesi gerekiyor. İleriye yönelik hususlarda da hep geçmişe referanslar var. Bu anlamda bir sorun var. Bir başka sorun tabii ki Davutoğlu’nun uzun süre AKP iktidarında dış politikanın patronu olması ve özellikle de Suriye kriziyle beraber Davutoğlu’nun politikalarının hayata geçirilmesi ve bunun faturasını Türkiye’nin ve AKP’nin de çok ağır bir şekilde ödemesi ve ödeyecek olması — hâlâ ileride de ödeyecek olması. Bu konuda ilginç bir şekilde AKP yönetimi ve AKP’yi yani Erdoğan’ı savunanlar Davutoğlu’nu işaret ediyorlar. Davutoğlu da Erdoğan’ı işaret ediyor. Yani bunların kendi başına yaptığı politikalar olmadığını bir şekilde hissettiriyor. Erdoğan’ın adını yine vermiyor, ama yakında herhalde vermeye başlayacak. Yani ortada bir fatura var, Suriye faturası var. Davutoğlu ilk akla gelen isim. Ama o da bu faturanın esas sahibinin Erdoğan olduğunu söylemeye çalışıyor.
Öte yandan Ali Babacan’ın kurmakta olduğu parti var. Artık onun bir parti kuracağı iyice netleşti. Kemal Öztürk de burada yaptığımız yayında onun Erdoğan’la konuştuğunu ve AKP’den ayrılacağını beyan ettiğini söyledi. Herhalde önümüzdeki günlerde bu olay gerçekleşecek. Babacan’a yakın bir isim bana bu görüşme talebinin Babacan’dan gelmediğini, Erdoğan’dan geldiğini söyledi. Ne derece doğrudur? Çok emin değilim. Ama bu kaynağın bana aktardığına göre Erdoğan Babacan’ı da bazı eski AKP yöneticileri gibi birtakım kamu bankalarının yönetim kurullarında görevlendirmek istediğini, onun için çağırdığını ve o vesile ile de Babacan’ın bu teklifi kabul etmeyip ayrılacağını beyan ettiğini söyledi. Her halükârda görüşmenin kimin talebiyle gerçekleştiği meselesi muallakta olsa da, bir görüşmenin olduğu kesin. Ve Babacan’ın bu görüşmede ayrılacağını beyan ettiği kesin. Bu yayından önce Babacan ile birlikte hareket ettiğini bildiğim bazı isimlerle de konuşma imkânım oldu. Onlar da hiçbir şekilde reddetmiyorlar. Bir faaliyet olduğunu reddetmiyorlar. Hatta tam tersine çok yoğun bir hareketlilik içerisinde olduklarını söylüyorlar. Ama konuşmak istemiyorlar. Herhalde onların da bir zamanlaması ve ilk konuşmayı Babacan’ın yapmasını beklemek gibi bir kaygıları var. Bu bağlamda Faruk Bildirici’ye buradan bir mesaj iletmiş olayım. Faruk Bildirici en son Hürriyet‘te ombudsman’dı biliyorsunuz. Şimdi ayrıldıktan sonra kendisi medya ombudsman’ı olarak yazıyor. Yazılarını biz de Medyascope‘ta koyuyoruz. En son bu yeni parti meselesinde “Ali Babacan’a ulaşmak o kadar mı zor?” diye sormuştu. Gerçekten haklı bir soruydu. Ama şunu görüyorum ki şu anda Babacan konuşmak istemiyor. Hem Ali Babacan’a hem Ahmet Davutoğlu’na ayrı ayrı Medyascope‘ta yayın tekliflerimizi ilettik. Bakalım hangisi kabul edecek? Hangisi ilk kabul edecek ya da kabul edecekler mi?
Burada şöyle bir husus var, bunu özellikle vurgulamak lazım: Bakıldığı zaman Ali Babacan’ın Abdullah Gül destekli girişiminin şansı daha yüksekmiş gibi gözüküyor. Böyle oluşmuş, neredeyse genel bir mutabakat var. Her ne kadar kimler olduğu, nasıl olduğu açıklanmasa da, bilenler, kimlerin olduğunu az buçuk bilenler böyle bir akıl yürütme yapıyorlar. Öte yandan da sesi en çok çıkan Davutoğlu. Ali Babacan’ın sağda solda fotoğrafları çıkıyor artık; ama sesi çıkmıyor. Buna karşılık Davutoğlu’nun sesi çok ciddi bir şekilde çıkıyor. Sürekli düzenli bir şekilde tweet atıyor, manifesto yayınlıyor; toplantılar organize ediliyor, oralarda konuşuyor. Ve her seferinde eleştirisinin dozunu artırıyor. Neden böyle oluyor? Bir görüş var ki ben de bu görüşe katılıyorum; o da diğer inisiyatife göre, diğer girişime göre daha az etkili olabileceğini düşünen Davutoğlu, daha erken davranıp daha fazla sesini çıkartarak, AKP’den çıkacak ilk parti olmaya soyunabilir. Bir diğer yorum da –soru aslında– şu: Bu iki hareket birleşir mi? Yani “Davutoğlu bir yandan, Ali Babacan bir yandan, aslında söyledikleri üç aşağı beş yukarı aynı; ama neden birlikte hareket etmiyorlar?” diye bir soru var. Birlikte hareket ederler diye düşünenler var. Benim gördüğüm ve bildiğim kadarıyla bu birleşme pek kolay kolay olacağa benzemiyor. Özellikle Babacan cephesinde Davutoğlu’na karşı çok ciddi bir rezerv var. Başta da Abdullah Gül’de var bu rezerv diye biliyorum. Abdullah Gül her ne kadar partide aktif bir şekilde olmayacağını söylese de, kulislerde onun bir damgası olacağını, yani daha önce bir yayında söylediğim gibi, yeni tabirle bu yeni partinin bir nevi sponsoru olacağını biliyoruz. Dolayısıyla onun Davutoğlu ile olan hukuksuzluğu diyelim –hukuku değil de hukuksuzluğu– bu birleşmeyi sanki pek mümkün kılmayacakmış gibi bir durum var. Her iki taraf da ciddi bir şekilde çalışıyor ve her iki taraf da ayrı ayrı AKP’yi bayağı zorlayacağa benziyor. Buna karşılık Erdoğan ne yapıyor? Erdoğan birtakım isimleri yanına çekmek için onlara birtakım imtiyazlar sağlıyor — Yüksek İstişare Kurulu ya da adı her neyse, oraya giren eski Meclis başkanları örneğinde olduğu gibi, ki Bülent Arınç da bunların içerisinde. Ve ilk yaptıkları iş de maaşlarına zam yapmak oldu biliyorsunuz. Bir diğeri de kamu bankalarının yönetim kurullarına atanan isimler. Bunları bir şekilde kontrolü altında tutmak istiyor, tutuyor. Ama siyaset öyle bir şey ki, pekâlâ bu partilerden herhangi birisi kurulur ve geleceği parlak olduğu ortaya çıkarsa, şu anda Erdoğan’ın yanına aldığı kişilerden bazıları da pekâlâ bu görevleri bırakıp onlara katılabilir. Ama onlar olmadan da bu partilerin, bu parti çalışmalarının bayağı iddialı bir şekilde yola koyulmuş olduklarını görüyorum. Konuştuğum isimlerden bazıları Anadolu’daydı. Ve Anadolu’da yeni parti çalışması yaptıklarını da açık açık söylüyorlardı.
Peki buradan nasıl bir şey çıkacak? İlginç şeyler çıkacak. AKP gerçekten bölünüyor. Bu bölünme tabanda nasıl yankı bulacak? Parti kadrolarında nasıl yankı bulacak? Bu tabii ki her bir partinin ne zaman, nasıl, kimlerle ve hangi söylemlerle çıkacağı ile ilgili bir şey. Ama şunu düşünüyorum, şuna eminim: Her iki partinin de ayrı ayrı AKP’ye çok ciddi zararlar vereceği –her iki parti girişiminin de diyelim–, zararlar vereceği muhakkak. Bazıları, dışarıdan bakanlar, AKP ve Erdoğan karşıtları, burada bir danışıklı dövüş olduğu yolunda görüş beyan ediyorlar. Bu hiç akıl kârı bir görüş değil; çünkü her türlü bölünme Erdoğan’ın aleyhine olacaktır. Buralardan güç devşirebilme imkânı yok. Yarın öbür gün onlarla tekrar birleşme ihtimali belki ileride olur, ama çok fazla sanmıyorum. Bir de tabii şöyle bir husus var: Erdoğan yeni sistemi koyarak, bu cumhurbaşkanlığı, başkanlık sistemi… –neydi adını bile tam söyleyemiyorum– başkanlık sistemi diyelim. Başkanlık sistemini inşa ederek aslında kendi kendine çok büyük sıkıntılar çıkarttı — görüyoruz. AKP tek başına iktidar olamıyor. AKP’nin yanına muhakkak birilerini alması gerekiyor. MHP’yi ve Büyük Birlik Partisi’ni aldı. Yarın kimlerle birlikte hareket edecek bunu bilmiyoruz. Bu şunu gösteriyor ki yeni kurulması söz konusu olan partiler de ittifakların artık mecburîleştiği yeni siyasî atmosferde pekâlâ iş yaparlar. Hemen olmasa bile, eğer biraz dirâyetli çıkarlarsa, orta ve uzun vâdede etkili olabilirler. Böyle bir ihtimal var. Ama tabii şunu tekrar tekrar vurgulamak lâzım: Babacan’ın ya da Davutoğlu’nun hareketleri partiye dönüşür ve kendisini yepyeni ANAP ya da… –pardon! ANAP diyorum, Allah söyletiyor!– yepyeni AKP, sahici AKP gibi pazarlarlarsa, çok fazla şansları olacağını açıkçası sanmıyorum. Hem AKP’nin mirasını muhafaza edip hem de onunla hesaplaştığını gösterebilecek bir çıkış yapabilirler mi? Bu mümkün. Ama bayağı da zor bir şey olacak.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
31.10.2019 Mustafa Yeneroğlu’nun AKP’den istifasının anlamı
30.10.2019 Türkiye’nin diplomatik olarak yalnızlaşmasının şifresi: “Yok hükmünde”
29.10.2019 Cumhuriyet 96 yaşında: Özgür, eşit ve kardeş miyiz?
28.10.2019 IŞİD ve benzerlerini anlamak
25.10.2019 Barış Pınarı Harekâtı bitti ve Erdoğan’ın hedefi yine ve yeniden Kılıçdaroğlu
24.10.2019 YPG terörist değil miydi?
23.10.2019 Putin’in ipi
22.10.2019 Ankara medya savaşını neden ve nasıl kaybetti?
21.10.2019 Kürtler ırkçılık mı yapıyor?
18.10.2019 “Yepyeni Türkiye”ye ne oldu?
31.10.2019 Mustafa Yeneroğlu’nun AKP’den istifasının anlamı
17.10.2019 The Kurdish question is now on the world agenda
11.10.2019 La Turquie doit-elle craindre DAESH ?
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı