Evet Kürtler sayesinde mi çıktı? HDP Mardin Milletvekili Mithat Sancar ile söyleşi

19.04.2017 medyascope.tv

19 Nisan 2017’de Medyascope.tv’de HDP Mardin Milletvekili Mithat Sancar ile yaptığımız söyleşiyi yayına Gamze Elvan hazırladı.

Merhaba iyi günler. Bugün referandumu değerlendirmeye devam ediyoruz. Referandumun önemli bir ayağının Güneydoğu’da nasıl yaşandığını ve genel olarak Kürt oylarının nasıl dağıldığı meselesini konuşacağız. Başlığımız –biliyorsunuz– “ ‘Evet’ Kürt oyları sayesinde mi çıktı?” diye bir başlık attık ve HDP Mardin Milletvekili Mithat Sancar’la –Ankara’da kendisi– Skype üzerinden konuşacağız. Mithat, merhaba!
Merhaba, iyi yayınlar Ruşen.

Evet, soru çok net; bu tür yorumlar yapanlar oldu biliyorsun, gerçekten “evet” oylarında Kürt oylarının çok önemli bir etkisi oldu mu?
Bu sorunun bu şekliyle sorulması bile bana doğru gelmiyor. Tartışmanın buradan yürütülmesi de gerçekten sağlıklı değil. Mesela Kürt illerinde belli oy kaymaları yaşanmış görünüyor; AKP’nin 1 Kasım seçim sonuçlarına göre referandumda çıkan oy oranları biraz daha yüksek görünüyor. Fakat bir bölgenin şartlarını, referandum sürecini dikkate almadan, her şey normalmiş gibi bu rakamlar üzerinden bir tartışma yaratmak ve sonuca varmak, kesinlikle yanlış. İkincisi, “başka illerde, başka oy kaymaları olması halinde sonuç nasıl değişecek?” sorusunu sormadan buraya yoğunlaşmak da anlamlı görünmüyor, hatta biraz hani anlamsızın ötesinde sanki biraz iyi niyetli de değil. Mesela “İstanbul’da “evet” oyu oranları biraz daha düşseydi, sonuç ne olurdu?” sorusunu da sorabiliriz; “İzmir’de daha yüksek “hayır” çıkarsaydı sonuç değişir miydi? Nasıl değişirdi?” böyle de tartışabiliriz.

Peki, burada yalnız şöyle bir şey var; şimdi, iyi niyet üzerine söylediğine ben de şahsen katılıyorum, ama şöyle de çok somut bir olgu var –ben de, buradaki arkadaşlarımız da baktık, başkaları da baktı– AKP+MHP oyları toplamının 1 Kasım’a göre bu referandumda yükseldiği yegâne yerler Güneydoğu’da. Onun dışındaki İç Anadolu’da, Karadeniz’de %60-70 aldıkları yerlerde bile, evet çıkarttıkları yerlerde bile, bir önceki seçimdeki oy oranları daha yüksekmiş, bu da bir olgu olarak önümüzde duruyor. Değil mi?
Doğru, yani şöyle söyleyelim, daha doğrusu şuradan başlayalım; bir defa bölgede olağanüstü hal ötesinde bir durum vardı, sıkıyönetimi aratacak şartlar altında gerçekleşti. AKP milletvekilleri ve sözcüleri “ilk defa çok rahat seçim yaşandı” diyorlar, ama ben de bölgeyi büyük ölçüde gezdim, diğer arkadaşlarım gibi, orada hangi şartlar altında oylama yapıldığını, seçim sandığına gidildiğini dikkate almak lazım; bir. İkincisi, bizim çalışma şartlarımızı da mutlaka burada göz önünde bulundurmak lazım. Neredeyse tek kale maç oynadı; ama tek kale maç oynamanın ötesinde bütün devlet imkânlarını sonuna kadar kullandı AKP, Cumhurbaşkanı ve bu şartlar altında sonuçları manipüle ettiler, bu son derece açık. Bunun ayrıntılarına girmemiz gerekiyor, şöyle diyeyim; sadece çıplak rakamlara bakarak bir sonuca varmak kesinlikle yanlış. Bizzat bana ulaşan muhtarların hem seçimin bir gün öncesinde hem de bir hafta-on gün öncesinde söyledikleri şuydu: “Kaymakamlar, jandarma komutanları köyleri geziyorlar. Bu çevrelerde ‘evet’ oyunun yüksek çıkmasını istiyorlar daha doğrusu ‘hayır’ oylarının engellenmesini istiyorlar.” Açık oy kullanma baskısının olduğunu söylüyorlar, biz bunları engellemek için heyet göndermek istediğimizde de bunlar engellendi. Yani blok oylar, açık oylar meselesi açıklığa kavuşturulmadan, açık oy kullanma meselesi aydınlatılmadan bu rakamlar üzerinden siyasî analizler yapmak ve bunlardan büyük siyasî sonuçlar üretmek kesinlikle yanlıştır.

Peki, şartlar dedik, şartların en önünde gelenlerinden birisi mâlum, çok sayıda HDP milletvekilinin, belediye başkanının tutuklu olması, belediyelere kayyum atanması vs. Şimdi bunun çok etkisi olduğunu herhalde tahmin ederiz, ama en sembolik olanı Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş. Biraz varsayımsal bir soru soracağım, ama yine de sormadan edemeyeceğim; Selahattin Demirtaş kampanya boyunca özgür bir şekilde dışarıda olsaydı ve kampanya yapmış olsaydı nasıl bir sonuç çıkardı?
Sesin kesik geliyor ama soruyu anladığımı sanıyorum: Bir defa Selahattin Demirtaş’ın meydanlarda nasıl bir performans gösterdiğini herkes biliyor, ama en iyi Cumhurbaşkanı Erdoğan biliyor. 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde rakibiydi Eş Genel Başkanımız Selahattin Demirtaş ve orada, meydanlarda, sokaklarda, kahvelerde nasıl etki yarattığını hep birlikte yaşadı; Türkiye gördü ve Erdoğan da gördü. Haziran 2015 seçimlerinde de aynı şey yaşandı, 1 Kasım seçimlerinde yine kampanya yapma imkânımız son derece kısıtlıydı, ama ona rağmen yaptığımız kampanya etkili oldu. Net söylüyorum: Selahattin Demirtaş meydanlarda olabilseydi, kahvelerde, sokaklarda bu çalışmaların içinde yer alabilseydi kesinlikle sonucu etkilerdi; değiştirirdi sonucu, bu bir. İkincisi; toplam 13 milletvekilimiz içeride, bu değil sadece mesele; ayrıca il ve ilçe örgüt yöneticilerimizin büyük bir kısmı tutuklu, pek çok yerde ilçe örgütü yönetimi yokken çalışma yürüttük. Bir vekil tayin ediyorsunuz tutuklanan yönetici yerine, o vekili gözaltına alıp tutukluyorlar; dolayısıyla gönüllüler tarafından organize edilen bir kampanyayı yürütmekle yetinmek zorunda kaldık. Bu ağır şartlara rağmen yine biz sahadaydık, sokaktaydık. Bizim gördüğümüz tablo, çok net bir tabloydu. Ben en az 18 şehri gezdim, bir ekiple birlikte ve oralarda sokaklarda, meydanlarda heyecanlı, coşkulu ve iradesine sahip çıkma kararlılığını gerçekten hiçbir abartı olmadan net gördük. Bunu sandığa yansıdığını da söyleyebilirim; çok zor şartlara rağmen, özellikle kritik şehirlerde oy oranlarında bir kayma yok; yani Cizre’de, Silopi’de, Şırnak’ta, Nusaybin’de, buna benzer pek çok yerde yok; ama birçok yerde de sandık görevlilerimizin çalışmasına imkân verilmedi, sandıkların kontrol edilemediğini bizzat AGİT gözlemci heyeti söylüyor, Oy ve Ötesi girişimi bunları belirliyor. Yani, eğer gerçekten centilmence bir seçim olsaydı, eğer eşit şartlarda bir yarış olsaydı, bu rakamları tartışmayı hiçbir şekilde gerek kalmayacaktı, bunları gündeme getirmeye de kalmayacaktı; bırakın tartışmayı, gündeme getirmeye gerek kalmayacaktı. Şimdi, milletvekilleri bizim dokunulmazlıklar kaldırılırken, anayasaya aykırı olarak kaldırılırken kimse ses çıkarmadı, biz uyardık; Meclis’te uyardık, kamuoyunda uyardık; “Bakın, bu hamle başkanlık sistemini hayata geçirmek için yapılmıştır. Yani HDP’nin Meclis’te ve sokakta, meydanlarda devre dışı bırakarak bu devre başkanlık için anayasa değişikliğini daha kolay yapacaklarını hesaplıyorlar” dedik. Henüz bu konuda somut bir çalışması yoktu AKP’nin; biz dokunulmazlıklar için anayasa değişikliği yapılırken amacın bu olduğunu söyledik; ama maalesef bugün Kürtler sayesinde “evet” çıktı diyenler o gün seslerini çıkarmadılar. Eş Genel Başkanlarımız tutuklanırken de söyledik; “Bakın, bunun amacı sahayı kendileri için temizlemektir. Hani amaçla? Başkanlık sistemi değişikliğini getirecekler ve Meclis’te rahat hareket etmek için ayrıca sonrasında referandum sürecini istedikleri şekilde yönetmek için bu hamleyi yapıyorlar” dedik; ama buna da fazla kulak asan olmadı.

Peki, bir araya gireyim. Bir şey sormak istiyorum, daha doğrusu benim bir değerlendirmem var, ona katılır mısın bilmiyorum; şimdi, Haziran seçiminde HDP, büyük şehirlerde çok büyük bir çıkış yaptı; İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Mersin, Antalya gibi yerlerde çok büyük bir çıkış yaptı, hatta Aydın’da da kısmen diyelim, Batı’da çok büyük bir çıkış yaptı; ama 1 Kasım’da buralarda bayağı bir gerileme yaşamıştı. Bütün bu saydığım yerlerde, –şimdi bu referandumun en büyük göstergelerinden birisi– bu söylediğimiz yerlerde çok net bir –İstanbul ve Ankara’da az farkla olmakla birlikte ama bayağı bir– “hayır” oylarının artışı görüyoruz. Burada, 7 Haziran’da oy verip, sonra şu ya da bu şekilde 1 Kasım’da vermeyen seçmenin, sizin seçmeniniz, parti seçmeninizin aktif bir şekilde “hayır” da yer aldığını düşünüyorum ben. Bu konuda sizin gözlemleriniz var mı?
Zaten ben de buraya gelecektim; şimdi, sadece bölgeyi tartışmak da yetmiyor, bölgeyi zaten çok eksik tartışıyoruz. Daha doğrusu bazı çevreler bilerek bölgedeki durumu merkeze alıyorlar, tartışmayı oradan yönetiyorlar. Oysa Batı’da pek çok yerde, başta büyük şehirler olmak üzere, yüksek oy oranlarına zaten ulaşmıştık Haziran ve 1 Kasım seçimlerinde. Şimdi çıkan “hayır” oylarında İstanbul’da, Ankara’da, Adana’da, Mersin’de “hayır” oylarında HDP’nin payı yok mu? Biz oralarda çok yoğun çalıştık, bütün engellemelere ve kısıtlamalara rağmen çok yoğun çalıştık, bizim elimizdeki veriler partimizin bu kadar çok fazla baskı altında olmasına rağmen, imkânları bu kadar kısıtlanmasına rağmen, yaptığı çalışmaların “hayır”da önemli bir payı var. Yani bu “hayır” oylarının yüksekliğinde diğer herkes gibi “hayır” cephesinde çalışan herkes gibi bizlerin de parti olarak ve bileşenlerimizin ayrı ayrı yaptığı çalışmalar önemli rol oynamıştır.

Peki buradan ne çıkacak? Türkiye’de şu anda bir seçimin meşruluğu tartışması, referandum meşruluğu tartışması var ve bugün siz de parti olarak bu konuda, mühürsüz oy pusulaları meselesinde net bir tavır aldınız. Diyelim ki; bu rakamlar üzerinden Türkiye’nin sancılı bir şekilde, tartışmalı bir şekilde de olsa devam ettiğini varsaydığımızda, bu, Türkiye için, partiniz için ve tabii ki Kürt sorunu için nasıl bir ufuk sunuyor bize?
Şimdi bu işin ilk önemli noktası, referandum sürecinin ve bizatihi oy kullanma durumunun hukuka aykırılığı, siyasal meşruiyetten yoksunluğu meselesidir. Kampanya süreci eşitsiz bir şekilde yürütülmüştür, “Hayır” cephesi –başta biz olmak üzere– büyük baskılara maruz kalmıştır, engellenmiştir, sayısız örnek sayabilirim bizzat tanık olduğum, bulunduğum ekiple birlikte yaşadığım engellemelere pek çok örnek sayabilirim. Bunlara gerek yok. Öte yandan “evet” cephesi de bütün devlet imkânlarını kullanarak, sonuna kadar rahatça kampanya yürütmüştür. Bir defa Cumhurbaşkanı mevcut anayasaya göre tarafsız olmalıdır, anayasa değişmemişken bir taraf gibi sahaya inmiştir ve son derece normal göstermiştir; oysa yapmaması gerekiyordu bunu. İkincisi, kampanyayı son güne kadar, seçim yasaklarını da tanımadan sürdürmüştür; bunları devlet parasıyla, vergilerle finanse etmişlerdir; aynı şeyi başbakan ve bakanlar yapmıştır, basını istedikleri gibi kullanmışlardır, basını kullanma rakamları, oranları zaten ortadadır. Bu kadar gayri meşru, demokratik esaslara aykırı bir kampanya süreci zaten referandumun meşruiyetini çok şaibeli kılıyor. Öte yandan oy kullanma günü pek çok ihlal yaşanmıştır. Açık ve blok oy meselesi en çok Kürt oylarında yaşanmıştır — bunu sürekli dile getiriyoruz. Zaten sandıklar tek tek incelendiğinde hiç olmaması gereken yerde, akla aykırı şekilde, Kürt şehirlerinde, köylerinde blok oylar çıktığını göreceksiniz. Kurtalan’dan, Suruç’tan, benzer yerlerden, köylerdeki sandıklarda “blok evet” oyu çıkıyor, bunlar öyle normal kabul edilebilecek bir sonuçlar değildir. Ayrıca en önemlisi bütün bu ihlal iddialarını içinde özetleyen, billurlaştıran, mühürsüz oy tartışması vardır. Yüksek Seçim Kurulu’nun mühürsüz oy kararı ya da mühürsüz tutumu, seçimlerin meşruiyetine nihai ağır darbeyi indirmiştir. Bakın 16 Nisan günü YSK saat 16-17 civarında toplanıyor aldığımız bilgilere göre ve AKP’lilerin başvurusu üzerinden bir duyuru yayınlıyor; karar da almıyor, daha doğrusu karar olup olmadığını bilmediğimiz bir duyuru, YSK’nin internet sitesinde yayınlanıyor ve diyor ki: “Mühürsüz oy geçerli sayılacaktır.” Oysa seçimlerin temel hükümleri 198. kanunun 101. maddesi çok açıktır “mühürsüz oylar geçersizdir” — bu kadar net. Kanuna aykırı bir karar alamaz YSK, bunu yaptı. Peki bunun sonucu ne olur biliyor musunuz, daha somut sonucu? Sandıklar Kürt illerinde, Güneydoğu’da açılmış, sayım başlamış ve mühürsüz oylar görülüyor, mühürsüz oyların geçerli sayılması için de YSK’den bir onay çıkartılıyor. Böylece o sandıklardan çıkan mühürsüz oyların sayısını ayrıca tespit edilecek bir tutanak tutma imkânı ortadan kalkıyor. Bu oylar normalmiş gibi kayda geçiyor, muhtemelen bazı sandık kurullarında ya da birçok sandık kurulunda oylar sayılırken arkasına mühür basılmıştır, bu da artık kanıtlanabilecek bir durum değildir. Şu an itibariyle Türkiye’de YSK’nin bu duyurusu dolayısıyla ne kadar mühürsüz oy kullanıldığı belirlenemez artık. Dolayısıyla ortada öyle seçim kurullarına itiraz ederek düzeltilebilecek basitlikte bir ihlâl söz konusu değildir. Bu ihlâl basit bir ihlâl değildir. Seçimin bütününü geçersiz kılan bir ihlâldir, kanuna aykırı bir karar almıştır YSK; daha önceki dönemlerde de sandıklarda mühürsüz oy tutmasını o bölgede seçimin iptali sebebi saymıştır. Bu tür kararları vardır, o nedenle seçim hukuk yönünden de sakatlanmıştır. Zaten siyasî meşruiyet yoktur, toplumsal açıdan meşruiyet zayıftır, demokratik esaslara uygun bir süreç işlememişti, şimdi YSK’nin bu kararı ve bu tutumuyla artık hukuken de bize göre meşruiyetini kaybetmiştir. Yapılması gereken şey açıktır: Seçimi iptal etmek, bunun dışında herhangi bir yolla seçim üzerindeki, sonuçlar üzerindeki şaibeyi ortadan kaldırma imkânı yoktur. Seçimler üzerindeki şaibeyi kaldırmanın herhangi bir olağan yolu kalmamıştır.

Buradan sonuç alınamazsa, seçimler yenilenmezse ne yapacaksınız? Türkiye ne yapacak?
Bu meşruiyet boşluğunu ve açığını hükümet kendisi üstlenmek zorundadır. Yani onun faturası hükümete çıkacaktır. Bak dün Meclis’te yaptığım konuşmada da söyledim; bir defa bu kadar şaibe var meşruluk konusunda, –hadi bunları geçtim–, YSK kararı verdi, bizim başvuruları reddetti ve seçimi geçerli kabul etti. Yani şeklen referandum geçerli hale geldi, şeklen referandum sonuçları onaylandı; böyle olacak zaten, öyle görünüyor. Şimdi bu durumda zaten “evet” ile “hayır” arasında fark çok düşük. Oysa yapılan değişikliktir, sistem değiştiriliyor. Sistem değişikliği sonucunu doğuran bu kadar önemli bir anayasa değişikliğinin bu kadar az bir farkla kabul edilmiş olması onun hayata geçirilmesini çok çok zorlaştırır, hayata geçirme aşamasını da hep sıkıntılarla doldurur. Örnek olarak 1961 Anayasası sürecini anlattım dün Meclis’te, yine hatırlatayım: 1961 Anayasası için referanduma gidilirken, Demokrat Parti ve çevresine mensup kuruluşların, inisiyatiflerin, örgütlerin çalışması yasaklanmıştı. Bu şartlarda referanduma gidilmişti ve %61 “evet” çıkmıştı. Şimdi, Merkez Sağ, başta Adalet Partisi olmak üzere, sonraki dönemde 1961 Anayasası’nın meşru olmadığını söylemiştir. 1961 Anayasası’nın meşru olmadığını iddia ederken de, 1) referandum sürecindeki o yasakları göstermiştir; 2) oy oranlarının, “evet” oranının düşük olmasını göstermiştir. Şimdi bir anayasanın genel kabul görmesi ve referanduma gidilmesi için geniş bir toplumsal mutabakata dayanması lazım, bu doğrudur. Aslında 61 Anayasası Türkiye Cumhuriyeti tarihi anayasalarında özgürlükleri genişleten, demokrasiyi kurumsallaştırmayı hedefleyen, başka eksikliklerine rağmen bu yönleriyle olumlu katkılar sunan bir anayasaydı; başka eksikleri-yanlışları olabilir, onları ayrıca başka zamanda tartışabiliriz. Buna rağmen 1961 Anayasası’nın en büyük handikapı, seçimlerde referandumdan yüksek oranda oy alamamış olmasıydı. Biz bunu anayasa hukuk derslerinde anlatırız, bir anayasanın veya çok önemli anayasa değişikliğinin toplumsal meşruiyeti kazanabilmesi ve sağlıklı uygulanabilmesi için geniş bir mutabakata dayanması gerekiyor. Bakın %51,30’la %48,30 gibi bir oran çıktı bu referandumdan. Bu çürük bir temeldir; hani bir bina yaparsınız, temelini kazarsınız, bina yüksek olacaksa temelini ona göre daha sağlam kazarsınız. Şimdi başkanlık sistemi getiren anayasa değişikliği –güya Türk tipi başkanlık diyorlar buna işte–, Türk tipi başkanlık sistemi getirmek, bir sistem değişikliğidir. Bu kadar önemli bir değişiklik, güçlü ve büyük devasa bir bina inşa etmek anlamına gelmektedir. Bu binayı da sağlam bir temele oturtmanız gerekmektedir; bu temel yoktur şu anda. İsterseniz şeklen bu referandum sonuçları geçerli kabul edilsin, isterseniz meşruiyet tartışmaları bir kenara bırakılsın yine de bu kadar düşük bir “evet” oyunun üzerine bu kadar güçlü bir sistem inşa etmek siyasî krizlere şiddetli bir davetiye çıkarmak anlamına gelecektir.

Dolayısıyla, özel olarak da Kürt sorunu konusunda iyimser olamıyorsunuz anladığım kadarıyla.
Hayır, AKP’ye, Cumhurbaşkanı’na şu çağrıyı yapıyoruz: Bu sistemi uygulama ısrarından vazgeçin. Bunun yerine toplumsal mutabakatı mümkün kılacak bir özgürlük ve diyalog ortamını yaratın. Bu her konu için geçerlidir, toplumsal kutuplaşma sadece Kürt sorununda yaşanmıyor. Pek çok konuda, pek çok alanda toplum kutuplaşmıştır, çatışma eksenleri keskinleşmiştir maalesef. Özellikle referandum sürecinde çok net gördük, sonuçlar da bunu kanıtlıyor. Kürt sorunları da bu çatışma eksenlerinden biridir. Bu çatışma eksenlerini yumuşatmak ve enerjiyi siyasete olumlu bir şekilde aktarmak için özgürlükleri genişletmek, demokratik işleyişi yerleştirmek ve hem Kürt sorununda hem diğer alanlarda siyasi diyaloğu yerleştirmek gerekiyor. Hükümet, daha doğrusu AKP’nin ve Cumhurbaşkanı’nın elinde böyle bir fırsat vardır, bu fırsatı değerlendirsinler; bu konularda bir arayışa girdiklerini belli etsinler, bunun işaretlerini versinler, Kürt sorunu bu çerçevede çok daha mâkul ve çok daha sağlıklı bir yola sokulabilir, çok daha sağlıklı bir çözüm yolu yaratılabilir.

Evet, burada noktayı koyalım, bu temenniyle bitirelim; ama sen de biliyorsun ki bayağı bir ütopyanın sınırlarını zorlayan bir temenni şu ânın Türkiye’si için, ama yoğun…
Burada sağduyuya ihtiyaç var, aklıselime ihtiyaç var; diyalogdan ve demokratik işleyişten başka çare yoktur, toplumsal barış için de başka yol yoktur, Kürt sorununda çözüm ve barış için de başka yol yoktur. Şartları zorlamak, sadece imkânları daha da azaltmak gibi bir sonuç doğurur; bunun da maliyeti tüm ülkeye ve tüm topluma ağır oluyor. O nedenle ben önümüzdeki günlerde siyasal tabloda da değişimler yaşanabileceği ihtimalini ciddi görüyorum. Bu siyasal tablodaki değişimlerin de yeni arayışların yolunu daha da açacağı umudundayım.

Evet Mithat Sancar, çok teşekkür ediyoruz Mithat Sancar’a. HDP Mardin Milletvekili Mithat Sancar’la referandumu değerlendirdik. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
13.12.2017 BOP devri bitti, ABD’nin İslamcılığa karşı yeni savaşında hedefte Türkiye ve Katar var
12.12.2017 Putin bizi kandırıyor olabilir mi?
08.12.2017 Cuma’dan Cuma’ya İslamcılık
07.12.2017 Halbuki Trump’ı çok sevmişlerdi: Kudüs kararının Ankara’da yarattığı yeni hayal kırıklığı
06.12.2017 Unuttuğumuz Kürt sorunu
06.12.2017 Transatlantik: Trump’ın Kudüs kararı, Zarrab-Atilla Davası, Flynn’in itirafçı olması, Suriye’de SDG-Rusya işbirliği
04.12.2017 Levent Gültekin ile söyleşi: Zarrab olayı ve ‘aynı gemide miyiz?’ tartışması
02.12.2017 Gazeteci Ruşen Çakır: Limon Satmadan da Onurlu Gazetecilik Yapılabilir
01.12.2017 Ayrılar ayrı yerde aynılar aynı yerde: Hepimiz aynı gemide miyiz?
30.11.2017 Zarrab olayı: Bedeli kim ödeyecek?
13.12.2017 BOP devri bitti, ABD’nin İslamcılığa karşı yeni savaşında hedefte Türkiye ve Katar var
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
29.08.2015 Interview with the Director of Religious Affairs Mehmet Görmez on Salafism, ISIS and Turkey (full text)
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı