Erdoğan’ın pragmatizminin sınırları

15.03.2017 medyascope.tv

15 Mart 2017’de medyascope.tv’de yaptığım analizi yayına Şükran Şençekiçer hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Bugün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın siyaset kariyerindeki başarısının en temel nedenlerinden biri olduğunu düşündüğüm pragmatizmini biraz değerlendirmek ve bunun sınırlarını ele almak istiyorum. Öncelikle bir not düşeyim: Tayyip Erdoğan Refah Partisi İstanbul İl Başkanı olduğundan beri, yani 1980 ortalarından itibaren bir gazeteci olarak tanıdığım, takip ettiğim bir siyasetçi. Hatta Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kurmasının hemen ardından meslektaşım Fehmi Çalmuk’la beraber kendisinin bir portresini, bir tür biyografisini kaleme almıştık, “Bir Dönüşüm Öyküsü” diye. Yakından izlemeye çalıştığım bir siyasetçidir. Onun bütün grafiğini, kariyerini, neredeyse benim gazetecilik kariyerime paralel olduğu için yakından izleme imkânı buldum.

En güçlü göründüğü yer aslında en zayıf yer
Çok büyük değişimler ve dönüşümler yaşadı Tayyip Erdoğan. Şu anda gücünün doruğunda gözüküyor ve daha da ilerleterek başkanlık sistemiyle taçlandırmak istiyor. En güçlü göründüğü yerin aslında çok zayıf bir yer olduğunu düşünüyorum ve Tayyip Erdoğan’ın pragmatizminin sınırlarını epey zorladığını, belli bir yerden sonra artık daha fazla zorlayamayacağını düşünüyorum. Çok uzun bir mesele bu. Tarihe çok fazla kapılmadan özellikle bugün yaşananlar ve önümüzdeki dönem yaşanabilecekler üzerinden birtakım değerlendirmeler yapmak istiyorum.
Tayyip Erdoğan’ın tabii ki bir dindar kimliği var. İslami hareket içerisinden gelen birisi, İslamcı olarak bilinen birisi. Ama onu diğer İslamcılardan farklı kılan, siyasi mahareti ve bunu da büyük ölçüde popülizmle çok iç içe geçen bir pragmatizmle kullanıyor olması. Tayyip Erdoğan’ın hayatına genellikle baktığımızda, geçmişte yaşadığı, hapse girmesi gibi, belediye başkanlığını kaybetmesi, belediye seçimleri sırasında medyanın saldırısına uğraması gibi mağduriyetlerin dışında baktığımız zaman, hep son dönemde Tayyip Erdoğan’ın çıkışlarını hatırlıyoruz, bir de seçim başarılarını hatırlıyoruz. Ancak bu çıkışlarının hemen hemen büyük kısmında Tayyip Erdoğan geri adım attı ve geri adımları pek fazla hatırlamıyoruz, pek fazla görmüyoruz. Bunda tabii medyanın da vebali var. Özellikle Erdoğan’ın medyanın büyük kısmını kontrol etmesinin vebali var. Ama burada çok ustalıklı bir siyasi manevra kabiliyetinin de etkisi olduğunu vurgulamak lazım. Şunu kastediyorum: Bir “one minute” olayı ya da Mavi Marmara olaylarındaki Tayyip Erdoğan hep bu hafızalara nakşedilmiştir. Hatta hâlâ “one minute” videosunun bu Hollanda krizinde de dolaşıma sokulduğunu biliyoruz. Ancak aynı Tayyip Erdoğan İsrail’le ilişkilerin yeniden düzenlenmesi talimatını verdi ve bu konuda adım adım, çok ciddi gelişmeler yaşanıyor; büyükelçiler atandı vs..
Ya da Ergenekon davası zamanındaki çıkışlarını biliyoruz. Davanın savcısı olmasını biliyoruz. Ama şimdi Ergenekon sanıklarının bazılarını yanına alarak onların tamamen hepsinin üzerini örtmesini ve hatta Ergenekon soruşturması sırasında ittifak yaptığı kişilerin hepsinin teker teker o soruşturmalar nedeniyle, “kumpas” nedeniyle yargılanıyor olmasını görüyoruz. Rusya krizi de keza böyle. Rusya’yla olan uçak düşürme krizindeki sert, sürekli konuşan Tayyip Erdoğan’dan sonra, Rusya’yla ilişkileri yumuşatan ve tekrardan, olabildiğince iyi ilişkiler geliştirmeye çalışan bir Erdoğan var. Suriye’de keza öyle. Suriye’de Rusya ve İran’la ve bir şekilde Esad rejimiyle de bir şekilde müzakere eden bir Tayyip Erdoğan var.

Erdoğan ve reelpolitik
Yani burada Tayyip Erdoğan’ın çıkışları, kimilerine göre İslamcılığı, genellikle reel politik olarak adlandırılan kurulu düzene, uluslararası ya da bölgesel düzene karşı yaptığı aktif, gözü pek çıkışlarla Tayyip Erdoğan kendini gösteriyor. Yani İsrail’e, Rusya’ya, Avrupa Birliği’ne, kimi zamanlar ABD’ye kafa tutmasıyla kendisini gösteriyor. Ama bu Tayyip Erdoğan’ın reel politiğin dışında bir aktör olduğu anlamına gelmiyor. Çünkü reel politiğe rağmen yaptığı bu çıkışlar kendisini belli bir yerde sıkıştırmaya başladığı zaman –ki çok çabuk oluyor bu Rusya krizinde olduğu gibi, ya da İsrail krizinde olduğu gibi biraz zaman alıyor– bunları telafi etmeye, hiçbir şey olmamış gibi tekrar başa sarmaya başlıyor. Bu anlamda Tayyip Erdoğan’ı, reel politiğe savaş açmış gibi görünen, bu yönüyle dikkat çeken, aslında kendini olabildiğince reel politiğe uydurmaya çalışan bir lider olarak, siyasetçi olarak görmek daha gerçekçi olacak.
Şimdi Hollanda meselesine, Avrupa’yla krize bakacak olursak, ne söylüyor Erdoğan? Bunun bir faşizm olduğunu, Nazizm olduğunu, Türk düşmanlığı olduğunu ve İslam düşmanlığı olduğunu söylüyor. Bunu neye dayanarak söylüyor? Bir bakanın Hollanda’ya sokulmaması, Dışişleri Bakanı’nın uçağına iniş izni verilmemesi, birtakım salon iptalleri vs. Tabii ki bütün bunların hepsinin belli bir anlamı var ve bunlara itiraz etmek de Türkiyeli bir siyasetçinin, Türkiye’yi yönetenlerin hakkı, bunu dile getirmek hakkı. Ama buradan genel bir Nazizm, faşizm, İslam düşmanlığı, Türk düşmanlığı çizmek ne derece inandırıcı? Burada, bu duruş gerçekten İslam üzerinden, Müslümanların Avrupa’daki haklarını savunma üzerinden mi kurgulanıyor? Yoksa bu Türkiye’de yaklaşan referanduma bir nevi “Evet” kampanyasının tıkanmışlığını aşmak için bir manivela olarak mı görülüyor?

Trump’ın İslam düşmanlığına sessiz
Çok basit bir örnek var elimizde. Yakın zamanın, şu günlerin en büyük, aleni İslam düşmanlığını Donald Trump yaptı. ABD’de nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan yedi ülkeden insanların ABD’ye vizeleri olsa dahi, hatta Yeşil Kart’ları olsa da ABD’ye girmelerine izin vermeyen bir kararnameye imza attı Donald Trump. Bu açıkça İslam düşmanı bir kararnameydi. Amerika’nın içerisinde yargının ve sivil toplumun çok büyük bir direnişiyle bu karar onaylanamadı. Daha sonra bu kararı değiştirerek yeni bir kararı gündeme getirdi. Ama ilk kararnamede biliyorsunuz gayri Müslimlerin girişine tolerans vardı ama Müslüman olanlara yoktu. Bu seferkinde o kaldırıldı vs.
Bütün bu süreçte İslamofobinin de ötesinde İslam düşmanı olduğu aleni olan, bunu da reddetmeyen Donald Trump’ın bu çıkışına karşı Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan herhangi bir itiraz, hele meydan okuma görmedik. Bakanların Hollanda’ya sokulmaması üzerinden başlayan krizin kolaylıkla ve kolaycılıkla İslam düşmanlığı üzerinden okunmaya çalışılması bir yanda, diğer yanda da doğrudan İslam düşmanı olan bir kararnameye karşı sessiz kalma. Bu Tayyip Erdoğan’ın pragmatizminin ve yaptığı işlerin, çıkışlarının arkasındaki ideolojinin çok da sabit olmadığını bize gösteren, çok çarpıcı, yakın dönemden iki örnek.
Şunu anlatmaya çalışıyorum: İdeolojiyi özellikle İslam üzerinden, Türklük üzerinden, milliyetçilik ya da İslamcılık, ümmetçilik perspektifinden çıkışlar yeri geldiğinde çok da kolay kullanılırken, tam da gerektiği anlarda bunlardan reel politik nedeniyle imtina edilebiliyor ve Tayyip Erdoğan bunu yapıyor. Dolayısıyla biz Erdoğan’ın Trump’a karşı hiçbir zaman ses çıkarmamış olmasını şu ya da bu nedenle, ki reel politik nedenlerde, Suriye nedeniyle, Fethullah Gülen nedeniyle ses çıkarmaması üzerine çok fazla bir şey söylemiyoruz. Ama onun Almanya’ya ve özellikle Hollanda’ya yönelik İslam düşmanlığı, Nazi bilmem ne benzetmeleri üzerinden Tayyip Erdoğan’ı tartışmaya alıyoruz.

Pragmatizmin sınırları
Aslında Tayyip Erdoğan’ın her iki yönünü birlikte ele alıp buradaki pragmatizmi görüp, bu pragmatizmin sınırlarına bakabilmek lazım. Başa dönecek olursak, bence artık bunun sınırına gelindi. Çünkü Türkiye’de özellikle 2007’den sonra, ama daha çok da Gezi olaylarının ardından bambaşka bir seyir yaşanıyor. Kendi içine kapanan bir ülke, demokratikleşme konusunda sürekli gerileyen bir ülke. Temel hak ve özgürlükler, demokrasi konusunda, özellikle basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü konusunda sürekli gerileyen bir ülke. Ve en son aşamada da demokrasinin en temel ilkesi olan kuvvetler ayrılığı konusunda da çok köklü bir şekilde geri gidişe hazırlanan bir Türkiye’den bahsediyoruz. Bütün bunlar Tayyip Erdoğan’ın gücünü artırdı, artırıyora benziyor. Ama aynı zamanda onun gücünün artması Tayyip Erdoğan’ın kırılganlığını da artırıyor.

İktidarı paylaşmıyor, dağıtıyor
Şöyle ki, Tayyip Erdoğan’ın aslında en güçlü olduğu yıllar –benim gözlemlerime göre, katılırsınız katılmazsınız bilemiyorum– Türkiye’nin AB sürecinde reformlarını yaptığı, hızlı demokratikleşme adımları attığı yıllardı. Özellikle AKP’nin ilk yıllarıydı. Oralarda Tayyip Erdoğan çok güçlüydü ve bu gücünü esas olarak nereden alıyordu? Bir, paylaşmasından alıyordu. Çünkü AKP o tarihlerde bir koalisyondu. Herkesin özgül ağırlığı özelinde belli bir güce sahip olduğu bir partiydi, siyasi iktidardı. İsimleri saymaya gerek yok; o isimlerin büyük bir kısmı tasfiye oldu. Artık iktidar paylaşan bir Erdoğan yok. İktidarı tümüyle kendi elinde tekelleştirmiş ve iktidarın belli bölümlerini kendisine göre uygun gördüğü isimlere dağıtan bir Tayyip Erdoğan var. Belli bir süreden beri bu var: Paylaşan değil dağıtan.
Mesela şunu düşünelim: Yakın bir zamana kadar AKP’nin en güçlü isimleri olarak bilinen bazı isimler şu anda yoklar. Burada kastettiğim Abdullah Gül, Bülent Arınç gibi isimler değil, Sadullah Ergin gibi, Hüseyin Çelik gibi isimler değil. Onların zaten yolları bir yerden sonra bir şekilde Tayyip Erdoğan’dan ayrıldı. Ama çok yakın bir dönemde mesela Efkan Ala ya da Yalçın Akdoğan. Bunlar Tayyip Erdoğan tarafından önemli yerlere getirildiler ve yine onun tarafından bu önemli yerlerden alındılar. Başka isimler de var ama en çarpıcı isimler bunlar. Ve hiçbir etkileri kalmadı. Mesela Ahmet Davutoğlu. Tayyip Erdoğan tarafından başbakan yapıldı, parti lideri yapıldı ve tekrar Tayyip Erdoğan tarafından buralardan alındı. Yani Ahmet Davutoğlu Tayyip Erdoğan’ın kendisine verdiği iktidarı kullandı ve bu iktidar alanını genişletmek istediği için o iktidar alanı kendisinden geri alındı.
Tayyip Erdoğan’ın gücünü paylaşmayıp sadece dağıtıyor olması onun daha güçlü olduğu yanılsamasına yol açıyor. Halbuki Türkiye gibi büyük ülkelerde çok farklı ve çelişkili dinamiklerin iç içe olduğu yerlerde bütün her şeyi, iktidarı elinde tutmaktan ziyade iktidarı akılcı bir şekilde ortaklaşa, olabildiğinde kolektif bir şekilde, yürütebilmek önemlidir. Ki kolektif akıl sözünü zamanında Refah Partisi içindeki yenilikçiler büyük ölçüde Türkiye’de siyasi literatüre yoğun bir şekilde sokmuşlardı. Refah Partisi’ndeki şikâyetleri büyük ölçüde buydu, kolektif aklın işletilmemesiydi. AKP’nin en parlak dönemlerinde bu kolektif akıl bayağı etkili oldu. Ama bundan uzaklaşıldıktan sonra olay sadece ve sadece Tayyip Erdoğan’ın maharetine endekslendi.

Türkiye’nin yumuşak gücü
Bir diğer husus, o dönemde küresel sistemle entegrasyonu önceleyen ve soft power denen gücü, yani yumuşak güç denen gücü… Bu da nedir? Genç nüfusu, coğrafyası, stratejik konumu, dinamik nüfusu vs. Türkiye’nin bu anlamda Batı’yla Doğu, İslam’la Hristiyan-Yahudi evrenleri, medeniyetleri arasında bir tür arabulucu olacağı idi. Ve Türkiye uzun bir süre bundan çok güçlendi, bunu çok ciddi ve haklı bir şekilde kullandı. Ve Tayyip Erdoğan’ın da en güçlü olduğu zamanlar bence bu zamanlardı. Türkiye’nin bu soft power’ının üzerinde yükselen bir lider olarak güçlüydü. Ama bir süreden beri Erdoğan tercihini soft power’dan değil, hard power olarak söyleyebileceğimiz çatışmadan yana, askerî güçten yana yapıyor. Suriye politikası bunu gösteriyor. Yakın bir zamana kadar, Suriye İç Savaşı’na kadar Suriye’nin dünya sistemiyle sorunlarında arabuluculuğa soyunan Türkiye birdenbire Suriye’de taraf oldu, angaje oldu ve böyle Türkiye kendini tamamen eski tutumundan kopartmış oldu.
Şimdi bakıyoruz, AB ile ilk görüşmelerin olduğu sırada Türkiye’nin AB ile olan pazarlıklarında, müzakerelerinde Türkiye’nin artıları olarak bir yığın kalem sayılırdı. Osmanlı bakiyesi olması, çokkültürlü olması, çoğulcu bir yapıya sahip olması, İslam dünyası içerisinde ender demokrasi deneyimine sahip ülkelerden biri olması, genç nüfusu olması, komşularının hepsiyle sorunsuz bir şekilde yaşama arayışı, yani o komşularla sıfır sorun meselesi, Türkiye’nin bütün yumuşak yönleri masadaydı. Ve Avrupa içerisinde Türkiye’nin üyeliğine çok karşı çıkan olmasına rağmen, Türkiye yanlıları bu konuları, bu argümanları çok ciddi bir şekilde kullanıyorlardı ve etkili oluyorlardı. Nitekim Türkiye bunun sonucunda tam üyelik müzakerelerine başvurma hakkını elde etmişti.

Yegane koz: mülteciler
Bugün geldiğimiz noktada, Tayyip Erdoğan’ın sınırları, pragmatizminin sınırlarının en çarpıcı örneğidir: Türkiye bugün AB ile müzakere ederken elindeki yegâne koz, maalesef, çoğunluğu Suriyeli olan mülteciler, mülteci anlaşmasını bozma ihtimali. Şu son olayda da bunu gördük, daha önceki olaylarda da bunu gördük. Yani bu kadar kısa süre içerisinde çok sayıda koza sahip bir ülke olarak Türkiye’nin sonunda tamamen insanî bir durumu elinde koz olarak, sadece, yegâne koz olarak elinde kalmış olması büyük ölçüde Türkiye’nin 2007’den sonra, özellikle de son 5 yılda uyguladığı yanlış politikaların sonucudur. Bu da Tayyip Erdoğan’ın güçlendikçe aslında kırılganlığının arttığının göstergesidir. 7 Haziran seçimleri bu anlamda çok önemli bir göstergeydi.
7 Haziran seçimleri artık AKP’nin ve Tayyip Erdoğan’ın pragmatizminin toplum tarafından tam olarak benimsenmediğini, en azından eskisi kadar benimsenmediğini bize göstermişti. Orada son bir hamleyle Türkiye’yi 1 Kasım seçimlerine taşıdı Cumhurbaşkanı Erdoğan. Ve bir kez daha kazandı. Şimdi önümüzde referandum var. Bir kez daha kazanmak istiyor, kazanabilir de. Ama bütün bu kazançların tek başına Türkiye’deki işlerin düzelmesine yol açmadığını ve Türkiye’nin kozlarının giderek azaldığını, AB ile karşı karşıya gelmesindeki örnekteki gibi bize gösteriyor.
Dolayısıyla Tayyip Erdoğan o baştaki kolektif akıl, iktidarı paylaşma, dünyayla iyi geçinip Türkiye’yi özellikle Batı dünyasının bir parçası olarak Batı içine yerleştirme çizgilerinden uzaklaştıkça ve büyük büyük çıkışlar yaptıkça daha sonra kendi alanının giderek daraldığına tanık oluyor. Tabii buradaki sorun tek başına Tayyip Erdoğan’ın sorunu değil. Tayyip Erdoğan’ın kaderi Türkiye’ye endekslenmiş durumda. Tayyip Erdoğan’ın dünyada yalnızlaşması söz konusuysa, bu aslında bir şekilde Türkiye’nin de yalnızlaşması anlamına geliyor. Yakın bir zamana kadar özellikle Batı’da varolan, Erdoğan’ı sevmeme ama her şeye rağmen Türkiye’yi kaybetmeme arayışının da yavaş yavaş sonlanmakta olduğunu söyleyebiliriz. Bu sonuç olarak sadece Erdoğan için değil Türkiye için de çok ciddi bir sorun.

CHP’nin yanlışa yanlışla cevap vermesi
Son bir not: Geçen yayında, bu krizin oyları artırıp artırmayacağı konusunda yaptığım yayında söylediğim bir husus var. CHP’nin son dönemde izlediği politikalar aslında Tayyip Erdoğan’ın pragmatizminin ve popülizminin belli bir yerden sonra ne kadar sınırlı olduğunu bize gösterdi. Mesela beklenen şuydu: CHP’nin anayasa değişikliğini Anayasa Mahkemesi’ne götürmesi ve “Bunlar seçimden, referandumdan kaçıyorlar” diyebilmekti. CHP götürmedi. Yanlış yaptı, ama yanlış yaparak Erdoğan’ın oyununu bozdu. Şimdi Hollanda konusunda, Avrupa’yla kriz konusunda herkesten önce, Bahçeli’den de önce CHP “Hollanda’yla ilişkiler askıya alınsın” dedi. Dolayısıyla AKP’nin elindeki en önemli kozlardan birisi elinden gitti. CHP’nin yaptığının, aldığı pozisyonun doğru olduğunu düşünmüyorum. Ama ilginç olan bir şey var. Yanlış yaparak siyasî iktidarın oyununu bozabiliyor. Halbuki CHP’nin yapabilmesi gereken –ki belki bunu ayrı bir yayında daha geniş tartışırız– doğru yaparak oyunu bozabilmek iken, doğru yaparak oyunu bozamadığı için yanlış gördüğü şeyi bir başka yanlışla bertaraf etmeye çalışıyor. Bunda da başarılı oluyor izlenimi var. Ama sonuç olarak bu Türkiye için hiç iyi bir şey değil. Nitekim CHP benzer bir konuyu idam konusunda dile getiriyor. Kılıçdaroğlu “İdamı dile getirdiniz de biz mi istemedik” gibi bir laf etti. Tam şimdi cümlesi aklımda değil. CHP şu anda sağcılarla sağcılık yarıştırmakta. Dolayısıyla Tayyip Erdoğan’ın ve AKP’nin elindeki en önemli kozu elinden almakta. Erdoğan ve AKP popülizminin, pragmatizminin en önemli ayağı şu anda sakat kalmış durumda, bundan dolayı zorlandıklarını görüyoruz. Ama sonuç olarak Türkiye’deki bütün siyasî aktörlerin sağcılık konusunda yarışması, Avrupa konusunda bu kadar köklü şekilde milliyetçilik yapması bu ülkenin hayrına bir şey değil. Böyle acı bir durumla karşı karşıyayız diyerek sözlerimi bitirmek istiyorum. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

20.07.2017 Batı ile mesafeler iyice açılırken
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
29.08.2015 Interview with the Director of Religious Affairs Mehmet Görmez on Salafism, ISIS and Turkey (full text)
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı

Son makaleler (10)
20.07.2017 Batı ile mesafeler iyice açılırken
19.07.2017 Erdoğan’ın rakibi kim olabilir?
19.07.2017 Transatlantik: Batı’da 15 Temmuz algısı & Trump-Putin ilişkisi ve Ortadoğu
17.07.2017 Fethullah Gülen’in hedefi ne? Neye ve kime hizmet ediyor?
15.07.2017 Ruşen Çakır: Tam temizlik kolay olmayacak
14.07.2017 Siyaset malzemesi olarak 15 Temmuz
13.07.2017 Fethullah Gülen’in yalanları
12.07.2017 15 Temmuz’dan bugüne Fethullah Gülen ve örgütü
12.07.2017 Transatlantik: 15 Temmuz’un Batı’daki yansıması
11.07.2017 15 Temmuz ile yüzleşebildik mi?