Ekrem İmamoğlu değişti mi?

12.06.2019 medyascope.tv

12 Haziran 2019’da medyascope.tv’de yaptığım değerlendirmeyi yayına Gamze Elvan hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Seçime 11 gün var ve Binali Yıldırım ile Ekrem İmamoğlu arasındaki yarış aslında çok da kızgın geçmiyor; sakin geçiyor. Bunun birçok nedeni var herhalde. En önemli nedenlerden birisi 31 Mart öncesinde zaten herkesin söyleyeceğini bir şekilde söylemiş olması; ama en önemli neden, 31 Mart öncesinde Ekrem İmamoğlu’nun zaten sakin bir kampanya yürüttüğünü biliyoruz. Bu sefer 23 Haziran’da Binali Yıldırım da aynı şekilde sakin bir kampanya yürütmeye çalışıyor, siyaset geri planda, İstanbul ön planda, herkese hitap eden bir dil tutturmaya çalışan bir Binali Yıldırım var, herkese gitmeye çalışan bir Binali Yıldırım var. O “beka” söylemi, “Zillet ittifakı” söylemi büyük ölçüde geride kalmış durumda — büyük ölçüde geride kalmış diyorum, çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan ortada yok ama İçişleri Bakanı Süleyman Soylu o sert tempoyu, üslûbu bir şekilde muhafaza etmeye ve karşı tarafı hata yapmaya zorlamaya çalışıyor. Ama baktığımız zaman, sakin bir kampanya gelişiyor. Ve bu arada çok kişiden Ekrem İmamoğlu konusunda, “Acaba değişti mi? 31 Mart öncesi Ekrem İmamoğlu’yla 23 Haziran öncesi Ekrem İmamoğlu arasında bir fark var mı?” sorusu geliyor. Daha doğrusu sorudan ziyade, olduğu yolunda birtakım duyumlar alıyorum, görüyorum. Bunlar ne derece doğru? Bunu biraz ele almak istiyorum. 
Şöyle ki, evet, bir şeyler değişiyor; ama burada esas değişen husus Binali Yıldırım. Binali Yıldırım o kadar çok değişti ki ve o kadar Ekrem İmamoğlu’na doğru geldi ki, onun çizgisine doğru geldi ki, bu nedenle kafalar karışıyor. Yani aslında genel olarak baktığımız zaman Ekrem İmamoğlu’nun aynı yerde durduğunu, büyük ölçüde değişmediğini, ama Binali Yıldırım’ın değişmek istediğini ve ona doğru geldiğini söylemek mümkün. Bu, göz yanılsaması, akıl yanılsaması yaratıyor olabilir, ama bir şeylerin de değiştiği muhakkak. Binali Yıldırım bu kadar 180 dereceye yakın bir değişim yaşarken Ekrem İmamoğlu’nda da bazı değişiklikler olduğu muhakkak. Burada bir kere çok doğal olarak ve haklı olarak elinden alınmış, gasp edilmiş bir belediye başkanlığı var; ikinci kez seçime girmek zorunda bırakılması var — tamamen gayri âdil bir şey, YSK’nın gerekçeli kararında da gördük, bunun iler tutar bir tarafı yok, hukukî hiçbir yönü yok. Dolayısıyla çok büyük bir haksızlığa uğramış birisi olarak birtakım duygularının olması kaçınılmaz. Hatta kendisinin yaşadığı bu haksızlıklara karşı aslında büyük ölçüde serinkanlı, yine sakin bir duruş sergilediğini söylemek mümkün. Başkasının başına gelse herhalde çok daha büyük tepkiler verirdi; bu anlamda Ekrem İmamoğlu’nun yaşadığı haksızlık karşısında gösterdiği tepkiyi ve göstermeyi sürdürdüğü tepkiyi yumuşak olarak tanımlamak mümkün. 
Peki ne değişmiş olabilir ayrıca? Tabii ki kendine güveni iyice arttı. İlk başladığı zaman kimsenin pek tanımadığı bir isimdi, küçük bir belediyenin başkanıydı, çok popüler bir isim değildi ve şöyle bir şey demişti: “Beni tanıdıkça seveceksiniz”. Gerçekten de böyle oldu. Tanındıkça ve özellikle önüne engel çıkarılmak istendikçe popülaritesi arttı, ilgi yarattı. Sadece CHP tabanından değil; CHP tabanından olmayan isimlerin de, mesela İYİ Partililerin oy vermesi daha kolay oldu, MHP’den tereddütlüler vermekte zorlanmadı ve HDP tabanı da parti genel merkezinin işaretine uygun bir şekilde büyük ölçüde kendisini destekledi ve hatta bence AKP’ye oy vermiş seçmenin bir kısmının oyunu aldı ya da en azından sandığa gitmemesine neden oldu. İnsanlarda bir sempati ya da empati yarattığını söylemek lâzım. Antipatik olarak göstermek isteyen iktidarın yayınları da çok fazla etkili olmadı ve nihayet seçimi de kazandı, dolayısıyla bir özgüven var. Ve şimdi özgüvenle yoluna devam ediyor ve bunun birtakım sorunları beraberinde getirdiğini söylemek mümkün. Bunlar çok ciddi sorunlar değil, ama yine de var. Mesela Habertürk’te çıktı. Habertürk’te söylediklerinin çarpıtıldığını, eğilip büküldüğünü gördük, oradan polemikler yaratıldığını gördük. CNN Türk’te Ahmet Hakan’ın kendisine yönelik yaptığı yayını unutmak mümkün değil, herhalde özellikle Ahmet Hakan’ın kariyerinde önemli bir yer tutacaktır oradaki yayın — her ne kadar kendisi, yaptığının bağımsız, tarafsız gazetecilik olduğunu söylese de. Dün akşam da Star-NTV ortak yayınına çıktı, onun bir kısmını izleme şans ya da şanssızlığına uğradım diyelim. Orada da gördük ki, hepsi olmasa bile karşısına çıkan sorucuların bazıları gerçekten oraya hani “üzüm yemeye değil, bağcı dövmeye” geliyorlar. Dayağı genellikle kendileri yiyor, ama sonra ortaya çıkan görüntü aslında Ekrem İmamoğlu’nun hiç ihtiyacı olan bir görüntü değil. Örneğin dün yapılan Koç Holding göndermesi… Bu sorunun zaten Koç Holding’in uçağına biniyor olmak falan –ki Okan Müderrisoğlu ekonomi konusuna vâkıf bilinen bir isimdir– onun Koç Holding’in uçağına binmesini bir suçlamaymış gibi soruyor olması zaten gazetecilikle falan da çok alâkası olmayan, akıllara ziyan bir soru. Buna karşılık verdiği cevap çok kişi tarafından dolaşıma sokuldu. Örneğin, ne dedi? “Sizin gazetenizin siyasî iktidarla ilişkisinin milyonda biri benim o kişilerle aramda yoktur” ve bu da bir hani “Onu morarttı” vs. falan diye Ekrem İmamoğlu taraftarları tarafından çoğaltılıyor. 
Bence bu çok anlamlı bir şey değil. Daha önce bunu çok daha ileri noktalarda Muharrem İnce örneğinde görmüştük. O karşısına toplanan, büyük bir kısmı iktidar yandaşı olan gazeteci kimlikli kişilere sorularıyla falan oynayarak ederek onları bozuyordu, onlara üstün geliyordu. Ama bu üstün gelmek sonuç olarak bence çok da anlamlı bir şey değil. Çünkü karşınızda –mesela pazar günü yapılacak olan gibi– gerçek rakibiniz yok. Gerçek rakibiniz kim? İktidar, AKP ve Binali Yıldırım. Oradaki tartışmada orada ne varsa bütün kozlarınızı oynayabilirsiniz ve rakibinizle tartışırsınız. Ama bu televizyon yayınlarında, karşınızdaki rakibiniz değil, onlar en fazla rakibe kıyak yapmaya çalışan, bunu yaparken de büyük ölçüde acemilik yapan kişiler. Bunlarla tartışmakla, polemiğe girmekle bir anlamda en fazla kendi tabanınızdaki insanların beklentilerini tatmin edebilirsiniz; ama açıkçası bana çok anlamlı gelmiyor. Yani şu saatten sonra 31 Mart’ta kazanmış olan Ekrem İmamoğlu’nun hâlâ bazı televizyonlarda iktidar yanlısı olacağını ve kendisine gözü kapalı bir şekilde saldıracağını, köşeye sıkıştırmak isteyeceğini bildiği insanlarla yayına çıkıyor olmasının çok fazla anlamlı olduğunu sanmıyorum. 
Tabii ki ortada bir Turgay Güler örneği var seçimden önce; ama o çok spesifik bir olaydı, bambaşka bir olaydı ve gerçekten de oylarının artışında bence kesin etkisi olmuştur. Ama bu olaylarda, sonuçta yaşanan yerler sözüm ona merkez medya. Ana akım medyaya çıkıyorsunuz, yani CNN’e, Habertürk ya da NTV’ye çıkıyorsunuz. Bunlar Turgay Güler’in kanalı gibi doğrudan iktidarla birebir özdeş olan ve olmayan bir kanal. Dolayısıyla onu bir şekilde doğrudan iktidarın sözcüsüyle tartışma şeklinde görmek belki mümkün olabilir. Kaldı ki her şeyin bir tadı var, onu sürekli tekrarlamaya çalışmanın bir anlamı yok. 
Sonuç olarak şunu söylemek istiyorum: Yani bu tür şeylere ihtiyacı olan bir siyasetçi değil, zaten 31 Mart’ta kazandı. 31 Mart’ta kendisine oy vermiş olan insanların ondan vazgeçmesini gerektirecek hiçbir husus yok; tam tersine yaşadığı haksızlık nedeniyle kendisine daha fazla oy gelmesi garanti olan bir aday Ekrem İmamoğlu. Dolayısıyla daha sakin, yine eskiden yaptığı gibi sokakları temel alan, insanlarla doğrudan teması temel alan ve hatta Binali Yıldırım’ın şimdi taklit etmeye çalıştığı türden faaliyetlerle bence çok rahat bir şekilde bu seçimi farkı da açarak alabilir. Ama bunun ötesinde yapılan, atak görülmelerin, atak yapmaların, öne çıkmaların getirecekleri kadar götürecekleri olabiliyor. İşte Karadeniz gezisi sonrasında Ordu’da yaşananlar bunun bir örneği olabilir. Çok gereksiz yere, durduk yere rakiplerinin eline kullanabilecekleri fırsatlar verdi. Yani bu tabii ki onun yaptığı bir şey olmayabilir; ama böyle bir ilginç bir durum var. Bu biraz da kendisinin daha fazla öne çıkması ve daha yakın takibe alınmasıyla ilgili bir husus. 
Bir diğer husus bu ikili tartışma meselesi, televizyon tartışması meselesi. Dün kendisine bu soru soruldu, orada uzun uzun konuştu. Bence orada inisiyatifi Binali Yıldırım’a bir aşamadan sonra kaptırdı Ekrem İmamoğlu. Normalde bunu öneren kişi kendisiydi, ilk öneren kişi kendisiydi, ama daha sonra bunu taşıyıcılığını Binali Yıldırım ve AKP yaptı, sonuçta bir ortak noktaya varıldı. Bunun taşıyıcılığını kendisi yapabilirdi ve Binali Yıldırım’ın ya da ona akıl verenlerin ustaca yaptığı gibi önce Uğur Dündar, sonra İsmail Küçükkaya, mesela Ahmet Hakan’ı söyleyebilirdi ya da bir başkasını söyleyebilirdi ve böylece kimseden çekinmediğini rahatlıkla gösterebilirdi. Ama bütün bu söylediklerim küçük hususlar, bir genele taşınabilecek hususlar değil. Baktığımız zaman Ekrem İmamoğlu bence şu âna kadar 31 Mart öncesindeki pozisyonunu ve durumunu büyük ölçüde muhafaza ediyor, sakinliğini her şeye rağmen, her türlü provokasyona rağmen, yalan haber ve dezenformasyona rağmen muhafaza ediyor büyük ölçüde — arada edemediği anlar oluyor olabilir, ama baktığımız zaman muhafaza ediyor. Burada tabii ki mesele –başta da söylediğim gibi– Binali Yıldırım’ın da kendisi gibi bir dil tutturmaya çalışması; ama o da aslında çok basit, her zaman söylenildiği gibi: Taklit asıl olanı yüceltir. Dolayısıyla bu aslında Ekrem İmamoğlu’nun çok da fazla rahatsız olabileceği bir husus değil. 
Şimdi önümüzde pazar günü var. Pazar günü tartışma çok önemli olacak. Tabii ki taraflar çok ciddi bir şekilde hazırlanıyor olacak. Burada her iki tarafın da nasıl bir strateji izleyeceği çok önemli olacak. Burada, normal şartlarda –hep bunu tekrarlıyorum başından itibaren– Pazar günü yapılacak olan tartışmanın çok fazla şey değiştirmesi beklenmez. Ben beklemiyorum şahsen, hele İsmail Küçükkaya gibi bir moderatörle orada çok ciddi bir olağanüstü durumun yaşanacağını açıkçası sanmıyorum. Ama yine de tarafların birisinin yapacağı bâriz strateji yanlışı, çok olmasa da bir şeyleri değiştirebilir. Bu noktada yine bir başka husus: Aslında bu pazar günkü tartışmaya Binali Yıldırım kaybedeceği çok şey olmadan giriyor, ben öyle görüyorum; çünkü kaybettiği bir seçimi kazanmaya çalışıyor ve bu konuda her türlü taviz, değişiklik vs. ya da risk alabilecek durumda. Öte yanda Ekrem İmamoğlu’nun kaybedeceği bir şey var, o da kazanmış olduğu İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı, bu anlamda bir eşitsizlik var. Dolayısıyla burada Ekrem İmamoğlu’nun nasıl bir strateji saptayacağı ve bunu ne derece hayata geçirebileceği pazar günkü tartışmada önemli olacak. 
Bir arkadaşımla bunu tartıştığımızda söylediği çok önemli bir husus var: ABD’de Richard Nixon ile John Kennedy tartışmasında –Amerikan başkanlık tarihindeki ilk ciddi tartışmada– arkadaşım şöyle söyledi: “Kennedy çok ciddi bir başarı elde etti; ama bu başarının nedeni söyledikleri değil duruşuydu”. Ve zaten şunu gördük: 31 Mart seçimi esas olarak Ekrem İmamoğlu’nun duruşunun ödüllendirildiği bir seçimdi. Şimdi de aynı şekilde bu duruşunu daha da güçlendirerek muhafaza etmesi halinde ve bunu ikili tartışmaya yansıtması halinde daha başarılı olur. Dolayısıyla şöyle özetlemek mümkün: Ekrem İmamoğlu bir yerde duruyordu, Binali Yıldırım o yerin çok uzağındaydı. Şimdi Binali Yıldırım Ekrem İmamoğlu’na doğru yürüyor. Burada Ekrem İmamoğlu, Binali Yıldırım’a doğru bir değişim yaşarsa bence aleyhine olur. Ama tam tersine; Binali Yıldırım kendisine doğru yürürken o kendi doğru bildiği yolda daha da o yolu, o pozisyonu güçlendirirse, öyle bir değişim yaşarsa, yani eski çizgisini mükemmelleştirme anlamında bir değişim yaşarsa çok daha başarılı olur. Aksi takdirde değişimi Binali Yıldırım’ın eski haline doğru bir dümen kırma olursa bu aleyhine sonuçlar doğurabilir.
Evet, biraz karışık olduğunun farkındayım; ama özetle şöyle toplayacak olursak: Çok fazla bir şey değişmiş değil. Binali Yıldırım çok değişmek istediği için Ekrem İmamoğlu’nun da değiştiğini varsayıyoruz. Tabii ki birtakım değişimler var, ama normal şartlarda şu kampanyanın sakin olanı hâlâ Ekrem İmamoğlu.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
09.07.2019 “Yepyeni Türkiye”de değişen ve değişecek olan siyasi dengeler
08.07.2019 Ali Babacan’ın partisinin ayrıntıları
08.07.2019 SETA’nın gazeteci andıçının anlamı ve anlamsızlığı
05.07.2019 Bülent Arınç AKP’nin bölünmesini engelleyebilir mi?
05.07.2019 Taha Akyol ile söyleşi: 23 Haziran sonrası Türkiye
04.07.2019 Erken gelen pişmanlık: Başkanlık sistemi
03.07.2019 Erdoğan ve AKP ile özdeşleşen İslami cemaatler 23 Haziran’ın faturasını ödemekten kurtulabilecek mi?
03.07.2019 Transatlantik: Erdoğan-Trump görüşmesi, İran ve nükleer kriz & Libya’da neler oluyor?
02.07.2019 Tek adam yalnızlaşıyor
01.07.2019 Hoca, Reis’e karşı
09.07.2019 “Yepyeni Türkiye”de değişen ve değişecek olan siyasi dengeler
01.07.2019 The Master against the Chief
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı